    




 |
|
| |
 |
|
|
Her Pazartesi sabahı güncelleyerek, bir önceki haftanın haberlerinden bir derlemeyi, çeşitli yorumları, dizileri ve "yıllardan..." köşesini bu sayfada ilginize sunuyoruz. Sayfanın içeriğinde, basından seçilmiş ya da sizlerden bize ulaşan arkeoloji / sanat tarihi çalışmalarından, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmelere; koruma etkinliklerinden, tarih - kültür alanlarına ilişkin araştırmalara, kültürel faaliyetlere, kısacası "haber değeri" taşıyan birçok konuya yer veriyoruz.
Eğer sizler de bu sayfaya haber, yorum ve görsellerle katkıda bulunmak isterseniz, haber@tayproject.org'a bir ileti gönderebilirsiniz...
|
|
|
|
|
|
22 - 28 Haziran 2008
|
|
PARION ANTİK KENTİ VE
İÇDAŞ OLAYI
Uzmanlar Türkiye'nin
giderek büyüyen bir enerji açığından söz ediyorlar.
Bunun için bölgenin tarihsel, arkeolojik, endemik,
ekolojik vs değerlerinin önemine bakmadan baraj
projeleri üretiliyor, temeller atılıyor,
hidroelektrik santralı ihaleleri yapılıyor, nükleer
enerji araştırmalarına bütçeler ayrılıyor ve daha
aklımın ermediği bir çok iş yapılıyor. Akademik
dünyanın itirazları da fayda etmiyor. Ben gerçekten
anlamam, ama gelişmiş ülkelerde bu işler bu kadar
kıyamet kopmadan çözülüyorsa benim "yalnız ve güzel
ülkemde" neden olmadığına kafa yorarım doğrusu.
Aklım, yılan hikayesi Allianoi ve yürek acısı Hasankeyf'le bile baş edemezken bir de şimdilerde antik Troas bölgesindeki maden arama izinlerine takılmış durumdayım.
Nisan ayında kısaca söz etmiştik, İÇDAŞ firmasının kapasite artırımı kapsamında Bekirli Köyü ve Kemerli Köyü sınırları içinde kurmak istediği "Bekirli Köyü Termik Santralı ve Yan Tesisleri"nin denizi, balıkçılığı, tarım alanlarını, korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarını ve yöre halkını ne kadar olumsuz etkileyeceği belliyken neden T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan ÇED raporunun "olumlu" olduğunu anlayamıyorum.
Aynı şekilde söz konusu
alanda 2005 yılından beri kazısı yapılmakta olan ve
MÖ 8. yüzyılda kurulduğu anlaşılan Parion antik
kentine ait mezarlık bölümü olması ve sit alanının
etkileşim alanında yer almasına rağmen neden bir
tesis kurulmasında ısrar edildiğini de anlamıyorum.
Parion antik kenti kazı başkanı Prof.Dr. Cevat Başaran'ın T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na yaptığı 10/12/2007 tarihli başvuruda; ÇED raporunun iptal edilmesi talebinin Çevre ve Orman Bakanlığı'nca değerlendirilmesi ve sonucundan Bakanlığa bağlı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bilgi verilmesi hususunun neden 2 ay sonra 08/02/2008 tarihli ve 23620 sayılı yazıyla Çevre ve Orman Bakanlığı, Çevresel Etki Değerlendirilmesi ve Planlama Genel Müdürlüğü'ne iletildiğini de anlamıyorum. Bunu anlamadığım gibi ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras'ın konuyla ilgili 01.04.2008 tarihinde verdiği soru önergesinin cevabı verildiğinde neden hala Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan bir sonuç alınamadığını da anlamıyorum.
Bütün bu izinler
tamamlanmadan neden İçdaş termik santralının
hafriyat çalışmasına başlandığını ve hafriyat
alanında ortaya çıkan tahribatı da anlamıyorum.
  
Bu hafriyat sırasında
ortaya çıkan ve yöre halkı tarafından tümülüs olarak
adlandırılan Durmuş Dede Tepesi hakkında yetkililere
neden haber verilmediğini de anlamıyorum.
 
Anlayan var mı? Varsa beri gelsin...
TAY Haber, Yazı: Ayşe Didem Bayvas,
28.06.2008
Kaynak: Çanakkale Çevre
Platformu - ÖDP Kadıköy İlçe Örgütü
|
|
BİZANSLILARIN ATLARA
KÖTÜ DAVRANDIĞINI, KİŞNİŞE BAYILDIĞINI BİLİYOR
MUSUNUZ?
Türkiye’nin ilk popüler
arkeoloji programı CNN Türk’te önümüzdeki hafta
yayına başlıyor. Perşembe akşamları yayınlanacak
olan "Taştaki Sır" adlı programı Emine Çaykara
hazırlayıp sunuyor. Taştaki Sır, arkeolojik kazı
alanlarını gezecek, eski insanların yaşamını bugünkü
dille anlatacak. Programın bir bölümünde Ayşegül
Tecimer’in Afrodit’i canlandırdığı belgeselden de
var.
Taştaki Sır adlı programın sloganı: "İnsanın taşlara
bıraktığı izi arıyoruz." Fikir, CNN Türk Program
Müdürü Aslı Öymen’e ait. Programın yapımcısı ve
yönetmeni, daha önce Sarıkamış, Çankaya’nın
Hanımefendileri belgesellerini ve Karalama Defteri
programını yöneten Reyhan Yıldız. Programı klasik
arkeoloji eğitimi almış Emine Çaykara (43)
hazırlayıp sunuyor. Programda, arkeologların nasıl
çalıştığı, kazı işinin zorlukları, eski insanların
nasıl yaşadığı anlatılacak, arkeologlarla
röportajlar yapılacak. Esas özelliği, Anadolu’da
bizden önce yaşayanların kültürlerini, inanışlarını,
yaşam şekillerini ortaya koymak. Emine Çaykara
"Bütün bunları bir çocuğun bile anlayabileceği
şekilde basit bir dille sunacağız" diyor.
İlk bölüm, çok önemli kazıların yapıldığı
İstanbul’u ele
alıyor. Beş ayrı yerde çekim yapıldı. Kimsenin
giremediği, At Meydanı denilen hipodromla bağlantılı
Bizans İmparatorluk Sarayı kazısına girilerek bu
sarayın hem Bizans hem Osmanlı döneminde ne ifade
ettiği, o dönemde burada nasıl yaşandığı
anlatılacak. 400 bin yıl önce
İstanbul’daki ilk
yerleşim yeri olan Yarımburgaz mağarasında da çekim
yapıldı. Çok az insanın bildiği, harap haldeki bu
mağaranın tabelası bile yok. Yenikapı’da ortaya
çıkarılan Teodosius limanı da ilk programın konuları
arasında. Metro kazısı sırasında bulunan kalıntılar
ışığında liman kenti
İstanbul’da
gemilerin ve insanların yaşamı anlatılacak.
Programda günümüz insanlarının arkeolojiye bakışı da
ele alınıyor. Örneğin Yenikapı kazısında çalışan
işçilerle ilginç röportajlar var. Seramikleri
fırçalayan genç bir işçi, bulguların Roma mı,
Osmanlı mı, Bizans mı olduğunu ayırt edebildiğini,
bir başkası eski insanların eşyalarına dokunmaktan
büyük keyif aldığını söylüyor.
Programın ikinci bölümünde Afrodisias antik kentinde
eski inanışlar ele alınacak. Çaykara "Miletos ve
Afrodisias’ta başörtülü Afrodit heykellerini
göreceğiz, nasıl algılandığını anlatacağız" diyor.
Bir başka bölümde Didim ve Miletos’taki kahinler
üzerinde durulacak, antik dünyada kehanetin önemi ve
buna bağlı inanışlar incelenecek. Buna karşılık
Efes’te ise tuvalet kültürü ele alınacak.
Programda Bizanslıların yaşam biçimine de
değiniliyor. Yenikapı’da ortaya çıkarılan Theodosius
limanındaki bulgular, yeni bilgilere ulaşılmasını
sağladı. Bizanslılar çok iyi besleniyor, örneğin
deniz ürünleri yiyordu. Hacettepe Üniversitesi’nden
Emel Oybak Dönmez’in araştırmasına göre, o dönemde,
dışarıdan çam fıstığı getiriyorlardı. Limanda
amforaların ağızını kuru incirle kapatıyorlardı.
Kişnişi çok sevip yetiştiriyorlardı. Ama atlarda acı
gem denilen bir yöntem kullanıyorlardı. Veteriner
Doç.Dr. Vedat Onar’ın yaptığı kemik araştırmalarına
göre, bu gemle atı ağzından çok sert şekilde
çektikleri için hayvanın kemikleri çabuk aşınıyor ve
kısa sürede ölüyorlardı. At iskeletlerinde görülen
kemirme izleri de Bizanslıların ölen atları ya
kendilerinin yediğini ya da başka hayvanlara
yedirdiklerini ortaya koyuyor.
Emine Çaykara,
İstanbul
Üniversitesi klasik arkeoloji bölümü mezunu.
Gazetecilik yaptı ancak arkeolojiyle ilgisini
sürdürdü. Efes Artemis Tapınağı kazısında 3 yıl
çalıştı. Kültürel turlarda rehberlik yaptı. İlk
çeviri kitapları Kölelik ve Eski Mısır
konularındaydı. Arkeolojinin Delikanlısı - Muhibbe
Darga adlı kitabın da yazarı.
Afrodisias kentiyle ilgili bölümde ilginç bir
ayrıntı var. Bu bölümde, tarihi eser kaçakçılığı
davasıyla gündeme gelen Ayşegül Tecimer’in
görüntüleri de var. Programda Tecimer’in çekimini
finanse ettiği Afrodisias belgesel filminden alıntı
yapılacak. Tecimer İngiliz bir yönetmen tarafından
çekilen "Aphrodias - City of Aphrodite" adlı filmde
Afrodit karakterini canlandırmış. Ancak daha sonra
rolünü az bularak finans desteğini çekmiş, film de
finans desteği kesilince gösterilemeden arşivlerde
kalmış.
Hürriyet Cumartesi,
Haber: Ayten Serin, 28.06.2008
|
|
VAKIFLAR 12 YILDIR ÇALINAN HALISINI ALAMIYOR
Vakıflar Genel Müdürlüğü, 14 yıl önce İstanbul'daki depodan çalınan ve daha sonra dünyanın en önemli koleksiyonlarından 'Orient Stars'ta ortaya çıkan tarihi halıyı geri alamıyor.
Koleksiyonu yöneten BMW'nin eski CEO'su Heinrich Kirchheim öldüğü için mirasçıları 'hatırası var' bahanesiyle eseri iade etmek istemiyor. Halının depoda kalan küçük bir parçasını delil olarak kullanan Türkiye ise koalisyon yöneticilerini ikna etmeye çalışıyor. Dava açmak yerine diyalog kurmayı tercih ettiklerini belirten Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, bundan sonuç alınamaması halinde yasal yollara başvuracaklarını söyledi. 1996 yılında İstanbul'da sergi açan Heinrich Kirchheim, söz konusu halıyı Avusturya'dan satın aldığını söylemişti. Eski Ceo, tarihi eseri kısa sürede teslim edeceği sözünü vermişti. Sergiden sonra Türkiye'den ayrılan Kirchheim sözünü tutmadı. Vakıflar Genel Müdürlüğü de sonuca ulaşamadı. Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt eserlerin geri getirilmesinde öncelikle diyalog kurmayı tercih ettiklerini fayda vermemesi halinde yasal yolları kullanacaklarını söyledi.
Zaman Haber: Aslıhan Aydın, 28.06.2008
|
 |
|
TARİHİ KALE CAMİİ GEÇİCİ SÜRE İLE İBADETE KAPATILDI
Sivas'ta tarihi Kale Camisi, Selçuklu Parkı ve Kent
Meydanı Düzenleme Projesi kapsamında park ve
çevresinde yürütülen kazı çalışmaları nedeniyle
geçici olarak ibadete kapatıldı. 1580 yılında
Osmanlı döneminde 3. Murat Hanın vezirlerinden
Mahmud Paşa tarafından yaptırılan Kale Camisi, Sivas
Belediyesince çalışmalarına başlanan Sivas Selçuklu
Parkı ve Kent Meydanı Projesi kapsamında bir süre
ibadete kapalı tutulacak. Sivas Müftülüğü, caminin
geçici olarak ibatede kapatıldığını, çalışmaların
yapıldığı alan ve camiye astığı Park alanı
çalışmalarından dolayı camimiz geçici olarak ibadete
kapatılmıştır duyurularıyla kamuoyuna bildirdi.
Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait
birçok eseri bünyesinde bulunduran ve adeta bir açık
hava müzesi konumunda olan Sivas Kent Meydanı, Sivas
Selçuklu Parkı ve Kent Meydanı Projesi ile yeni bir
çehreye kavuşturulacak. Meydan çevresindeki Şifahiye
Medresesi, Çifte Minareli Medrese, Buruciye
Medresesi, Kale Camisi, Kale Hamamı, Atatürk Kongre
ve Etnografya Müzesi, Hükümet Konağı, Jandarma
binası gibi tarihi yapılar, çevre düzenlemesi
çalışmalarıyla ortaya çıkarılacak.
Memleket Sivas, 28.06.2008
|
KATKI
BURASI "KALKINAN" KIZILTEPE...
Mardin yakınlarında, Kızıltepe’deyiz. Bu ilçede görülmeye değer eski hiçbir şey kalmamış. Eskiye ait ne kaldı ise hızla tahrip ederek “kalkınan” tipik bir Anadolu kasabası burası.
Şehrin eski ismi, Mardin bölgesinin en büyük höyüklerinden birisi olan Tell Ermen’miş. Güneydoğu’nun jeopolitik durumunun bir simgesi gibi, Tunç Çağı’na ait buluntular veren bu höyüğün üzerinde artık bir jandarma karakolu var. 800 yıl sonra bu höyükte kazı yapacak olan arkeologlar en üst tabakayı yorumlamakta oldukça zorlanacaklar herhalde. Kızıltepe’nin 800 yıllık meşhur Ulu Camii ise, tarihsel öneminden çok cemaatine önem veren tarzda bir restorasyon yaşamış. Taş işlemeleri duruyor durmasına ama çatı, su olukları, iç sıva ve tezyinat kelimenin tam anlamı ile bir felaket.
Mardin ve civarını anlatan tüm yerli ve yabancı rehber kitaplar Kızıltepe’de bulunan Dunaysır Köprüsü’nden bahsediyorlardı. Yazıldığına göre, 13. yüzyılda inşa edilmiş olan bu köprü sağlam kalan yegane Artuklu köprüsü olma özelliğine de sahipmiş. Biz de “Madem buraya kadar geldik, bari elimiz boş dönmeyelim, köprüyü görelim” diye düşündük. Bizimle aynı dili konuşmayan insanların yaşadığı bir bölgede, Ulu Cami’ye topu topu 100 m uzaklıktaki Dunaysır Köprüsü’nü bulmamız yaklaşık 45 dakikamızı aldı.
Aşağıda 1200’lü yılların başında Artukaslan’ın emri ile inşa edilmiş, Türkiye’de ayakta duran tek Artuklu köprüsü olma özelliğine sahip, tüm rehber kitapların uzun uzun anlattığı Dunaysir Köprüsü’nü görüyorsunuz.

Ali Yamaç
|
|
|

|
BULGARİSTAN'DA MÖ 360'DAN KALMA TRAK MEZARI
Arkeologlar tarafından yapılan bir kazı sonucunda Bulgaristan’ın Tserovo bölgesinde yarım silindir kubbeli bir Trak mezarı bulundu. Kazı başkanı Daniela Agre, bu tür bir mezara bu bölgede ilk defa rastlandığını açıkladı. Mezar, çok büyük bir olasılıkla bugünkü güneydoğu Trakya’yı yöneten yerel bir yöneticiye ait.
Beyaz kireçtaşından işlenmiş, inanılmaz güzellikteki mezarın ne yazık ki bir kısmı defineciler tarafından tahrip edilmiş durumda. Kazı sırasında gri Trak seramikleri, amforlar ve beyaz kireçtaşı lahdi buldular. Mimari üsluba ve buluntulara bakarak mezar MÖ 370 – 360 arasına tarihlenmekte.
Kazı başkanının açıklamasına göre bulunan mezar, UNESCO korumasında olan Sborianovo bölgesinde bulunan Trak mezarları ile büyük benzerlikler göstermekte. Yeni bulunan bu mezarın kubbesinin en kısa zamanda restore edilmesi planlanıyor.
news.bg, 19.06.2008
|
|
ARKEOLOJİK KAZI ÇALIŞMALARI TÜM HIZIYLA DEVAM EDİYOR
Buruciye Medresesi yanında başlatılan arkeolojik
kazı çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Sivas
Belediyesi’nin hayata geçirdiği Selçuk Parkı ve Kent
Meydanı Düzenleme Projesi kapsamında Selçuklulardan
kalma Buruciye Medresesi, Şifahiye Medresesi ve
Çifte Minareli Medrese ile Osmanlı dönemi
eserlerinden tarihi Kale Camisi ile hamam
kalıntılarının olduğu bölgede bir hafta önce
başlatılan kazı çalışmaları devam ediyor. Sivas Müze
Müdürlüğü başkanlığında yürütülen kazı
çalışmalarında, Cumhuriyet Üniversitesi Arkeoloji ve
Sanat Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi adına
Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyeleri ve
sanat tarihi bölümü öğrencileri ile belediye
işçileri görev alıyor. Tarihi Buruciye Medresesi'nin
güney bölümünden başlatılan kazı çalışmalarında, 13.
yüzyıla ait olduğu tahmin edilen süsleme taşı ile
bazı yapılar ve çanak-çömlek parçaları bulundu.
Sivas Müze Müdürü Arkeolog Mehmet Alkan
başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarına ekibiyle
destek veren CÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi
Bölümü Öğretim Üyesi ve CÜ Arkeoloji ve Sanat Tarihi
Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Yrd.Doç.Dr.
Erdal Eser, kazı çalışmaları ile ilgili basın
mensuplarına yaptığı açıklamada, Buruciye Medresesi'nin
güneyinde 21 Haziranda başlatılan çalışmaların tüm
hızıyla devam ettiğini belirtti. Şu anda kazı
çalışmalarının tarihi Kale Camii ile Buruciye
Medresesi'nin arasındaki bölgede sürdürüldüğünü ifade
eden Yrd.Doç.Dr. Eser, Bu bölümde biraz daha
hassas çalışıyoruz. Çünkü yüzeye oldukça yakın bir
bölümden hemen mimari bazı kalıntılar çıkmaya
başladı. Henüz bunların içeriklerini ve işlevlerini
bilmiyoruz. Bir şey söyleyebilmek için erken dedi.
Kazı çalışmaları devam ettikçe ortaya çıkan yapıtlar
ve yapıt kalıntılarının takip edileceğini belirten
Yrd.Doç.Dr. Eser, Buruciye Medresesi'nin hemen
önündeki bölümde çıkan yapının ne olduğunu,
ilerleyen günlerde ortaya çıkacak yeni bulgularla
anlamaya çalışacaklarını kaydetti.
Memleket Sivas, 28.06.2008
|
|
REZERVASYONUN İKİ BİN
YILLIK GEÇMİŞİ VAR
Denizli'de merkeze 5 km.
mesafedeki antik kent Laodikya'da yapılan kazılar,
rezervasyon sisteminin 2 bin yıl öncesine kadar
uzandığını ortaya çıkardı. Kazı Heyeti Başkanı
Prof.Dr. Celal Şimşek, "Mermerden yapılan localara
kentin önde gelenlerinin isimleri yazılı. Kişi
buradaki etkinliği izlemeye geldiğinde adının
yazdığı yere oturuyor. Çünkü orası ona rezerve
edilmiş" diye anlatıyor. Kuzey Tiyatrosu'nun bu
yönüyle Anadolu'da tek olduğunu belirten Prof.Dr.
Şimşek, "Çeşitli tiyatroları gezdiğinizde, bazı
basamaklarda isimlere rastlanabilir. Ama burası
farklı, çünkü loca bölümünde her basamakta isimler
yazılı. İtalya'dan epigraf Francesco Duzzi'yi davet
ettik. Bunları okuduğunda o döneme ait çok daha
geniş bilgiye sahip olacağız" diyor.
Haber Ekspres,
28.06.2008
|
|
TARİHİ PALU KÖPRÜSÜ
RESTORE EDİLİYOR
Elazığ'ın Palu İlçesi'nde
Murat Nehri üzerinde bulunan 12. yüzyıl Artuklu
dönemine ait eski Palu Köprüsü'nün restorasyon
çalışmalarına başlandı. Karayolları 8. Bölge
Müdürlüğü'nce onarım işi ihale edilen köprüde
öncelikle 8 kemerden 4'ü, köprüden yaklaşık 200
metre ileride oluşturulan bent aracılığıyla su
akımından arındırıldı. Suyun, Murat Nehri köprüsünün
diğer 4 ayağının altından geçmesi sağlandı. İhaleyi
alan Özbay Şirketi yetkilisi Şahin Boran, yaptığı
açıklamada, köprünün restorasyon çalışmalarına
başladıklarını söyledi. İlçede çok sayıda bulunan
tarihi ve kültürel varlıklardan biri olan eski Palu
Köprüsü de Murat Nehri üzerinde bulunuyor. İpek Yolu
güzergahındaki tarihi köprü, döneminde
kuzeydoğu-güney bağlantısını sağlıyordu.
Zaman, 27.06.2008
|
TARİHE YOLCULUK PROJESİ
TANITILDI
Batman Valiliği
tarafından organize edilen ve İstanbul Büyükşehir
Belediyesi tarafından desteklenen Tarihe Yolculuk,
Kardeş-iz Projesi'nin tanıtımı öğretmenevinde
yapıldı.
Geçen yıl yapılan tarihe
yolculuk gezisinden hazırlanan slayt gösterisinin
izlenmesinden sonra Vali Recep Kızılcık bir konuşma
yaptı. Kızılcık konuşmasında "Bizim geleceğimiz olan
siz çocuklarımızı ülkemizin derin tarihini,
güzelliklerini, kültürel zenginliğini görebilmeniz,
yaşabilmeniz onlarla emsal olabilmeniz için 2 yıldır
bu tür organizasyonları hep beraber
gerçekleştiriyoruz." dedi. Daha sonra izci grupları
konfetiler eşliğinde izci marşlarını okudu.
Zaman, 27.06.2008
|
|
5366 SAYILI YASANIN
TARLABAŞI'NA GETİRDİĞİ KENTSEL ÇÖZÜM

TMMOB Şehir Plancıları
Odası İstanbul Şubesi, 26 Haziran 2008 Perşembe günü
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde, Tarlabaşı'ndaki
yenileme ve dönüşüm projesini konu alan bir panel
düzenledi. 23 konuşmacının yer aldığı toplantıda
Tarlabaşı Kentsel Yenileme ve Dönüşüm Projesi’yle
birlikte, bu tür dönüşüm projelerinin önünü açan
5366 Sayılı, Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz
Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak
Kullanılması Hakkında Kanun, Tarlabaşı’nda bu
projenin uygulanmasıyla karşılaşılabilecek sorunlar
ve geliştirilebilecek çözümler tartışıldı.
Giriş oturumunu yaptığı açılış konuşmasıyla başlatan
Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Erhan
Demirdizen, yaşanmayan, terk edilmiş tarihi merkezler
ve bunların çevresindeki geleneksel konut
alanlarının yeniden hayata kazandırılması çok önemli
bir sorun olduğunu belirtti. “Bu bölgeler çok yoğun
bir göç baskısı altında. 2004 yılında koruma
yasasında yapılan değişiklerle, sosyal ve ekonomik
değerler ile yenileme ve katılım kavramları da
koruma konusuyla birlikte ele alınmaya başladı.
Fakat bu değişikliklerden yaklaşık 11 ay sonra, 5366
sayılı yasa ile koruma kavramı çok geri plana
itildi. Planlama ortadan kaldırılırken, bina
ölçeğinde yenileme ve kamulaştırma kavramları öne
çıkarıldı. Böylece, SİT alanlarını ve tarihi
mekanları bütünlüğünden koparan 5366 sayılı yasa
daha uygulanmadan tartışılır hale geldi. Bu nedenle
Tarlabaşı örneği, genel olarak tartışılması gereken
bir konu, projelerden önce bu yasanın getirdiği
sonuçların ele alınması gerektiğini düşünüyorum.”

Emrah Demirdizen’den
sonra sözü alan TMMOB Şehir Plancıları Odası
İstanbul Şubesi II. Başkanı Yrd.Doç.Dr. Pınar Özden,
üst ölçekli planlamada sürecin çok yavaş
işlemesinin, noktasal projelerin çok daha çabuk
gündeme gelmesine neden olduğunu ifade etti. Böylece
yerel yönetimler tarafından yatırımcı grupların
ilgisini çeken bu projelerin önünün açıldığına
dikkat çeken Özden şunları söyledi: “Kentlerimizin
çoğu üst ölçekli planlamadan yoksun, dolayısıyla
noktasal projelere hazır değiller. 5366 sayılı
kanun, tamamen çerçevesel, sadece 9 maddelik ve
uygulaması yerel yönetimlere bırakılan bir yasa. Bu
yasa sayesinde, bölgelere özgü yeni koruma kararları
alındı ve çıkan yönetmelikle beraber kamulaştırılan
alanların yeniden satılması gündeme geldi.
Tarlabaşı 1986’da başlayan yıkımlarla dönüşümler
geçirdi. 1988 yılında Tarlabaşı Bulvarı’nın
açılmasıyla Bulvar’ın bir tarafının iş merkezi,
diğer tarafının ise turistik alan olması hedeflendi
ancak, çöküntü hızla devam etti. Tarlabaşı bölgesi
için SİT kararı çıktıktan sonra bile gerekli koruma
kararları alınmadı ve noktasal müdahaleler devam
etti. Bu anlamda 5366 sayılı yasanın bütüncül
planlar içinde kara delikler açtığını
söyleyebiliriz. Diğer yandan Tarlabaşı Projesi %71’i
kiracı olan bir bölgedeki kiracıların dışlanmasını
öngörüyor. Oysa yenileme ilkeleri alanda yaşayan
insanları da kapsar. 5366 sayılı kanunun bu konuda
bir yaptırımı olmadığını görüyoruz. Tarlabaşı zaten
sosyal açıdan dışlanmış insanların barındığı bir
bölge. Yasa sayesinde alan parçalara bölünerek bu
parçaların her biri için farklı plan kararları
alınabiliyor. Katılım modelinin doğru uygulanmadığı
projelerin önü böylece tıkanmış oluyor.”
İTÜ
Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Yrd.Doç. Yıldız Salman
ise Beyoğlu’nun geçmişi ve bugünkü tarihi dokunun
oluşum süreçleri hakkında sunum eşliğinde bilgi
verdi. İstanbul’un fethinden hemen sonrasına ait,
Galata ve Pera olarak adlandırılan bölgelerin oluşum
sınırlarını gösteren gravürler sunan Salman tarih
boyunca kentsel yeniliklerin ilk olarak bu bölgede
uygulandığına dikkat çekti. Yıldız Salman, bu
bölgenin zaman içerisinde İstanbul’un kültürel ve
eğlence hayatının merkezi haline geldiğini anlattı:
“Beyoğlu ve Tarlabaşı’nı içine alan bölge 19.
yüzyılın ikinci yarısından sonra finans merkezi
haline geldi ve turistik bir değer kazandı. İlk
yerleşim dönemlerinden itibaren hep yoğun bir dokuya
sahip olan bölgede 1870 yangını bir dönüm noktası
teşkil ediyor. Bu yangından sonra Beyoğlu çok daha
görkemli bir mimari sürece giriyor. Tarlabaşı ise bu
dönemde konut bölgesi olarak gelişmeye ve
sınırlarını genişletmeye devam ediyor. Alan, bugün
bildiğimiz yoğun dokuya 20. yüzyılın başında
ulaşılmış oldu. Tarlabaşı Bulvarı ve Dalan
Dönemi’ndeki programsız yıkımlar ise kaçınılmaz
çöküşü getirdi.”
Toplantının ilk oturumunda son sözü alan, Tarlabaşı
Projesi Direktörü - GAP İnşaat Genel Müdür Yrd.
Nilgün Kıvırcık projenin kararları ve hazırlanma
aşamaları hakkında kısa bir bilgi verdi. Tarlabaşı
Projesi’nde 1/5000 Nazım İmar Planı taslak
çalışmasını temel aldıklarını ve bunun üzerine
mevcut durumun tespiti, analitik ve envanter
çalışmalarını sürdürdüklerini belirten Nilgün
Kıvırcık yaptıkları anket çalışmalarından örnekler
gösterdi: “Proje alanında 239 tane tescilli bina
var, yani alanın %70’i tescilli yapılarla dolu. Bu
binalarda yaptığımız kullanım durumu ve
doluluk-boşluk analizlerine göre, binaların %60’ı
kullanılıyor, kalan %40’ı ise tamamen boş. Üstelik
binalarda kullanım nedeniyle oluşan ciddi yıpranma
ve bozulmalar gözlemledik. 335 haneyle birebir
görüşerek anket yaptık. Mülk sahipleriyle yaptığımız
görüşmelerde ise uzlaşma ilkelerimizden hiçbir zaman
taviz vermedik, bununla birlikte mülk sahiplerine,
burada yaşamaya devam etme, kira yardımı alma ve
kuraya girmeksizin TOKİ’den konut edinme hakkı
seçenekleri sunduk. Yaptığımız anketlerde 50-60
metrekarelik konutlara ihtiyaç duyulduğunu
gözlemledik ve projeyi bu yönde revize ettik.
Onaylanan proje aslında, katılımcıların isteklerine
göre şekillendirilmiş bir avan proje ve burada
konuşulacak önerilerle de geliştirilecektir.”

Fotoğraf: Arkitera Mimarlık Merkezi
Giriş
oturumunun ardından, Bilgi Üniversitesi Öğretim
Üyesi Dr. Asu Aksoy’un moderatörlüğünde
gerçekleştirilen yuvarlak masa toplantısında 20
konuşmacı yer aldı. Kendilerine verilen kısa süreler
içerisinde Tarlabaşı Projesi hakkında görüşlerini
dile getrien konuşmacılar şunları söylediler:
TMMOB Şehir
Plancıları Odası İstanbul Şube Sekreteri Tayfun
Kahraman: Bu projenin temel sorunu ortada bir
plan olmaması, dolayısıyla burada plan anlayışını
bozan bir projecilik gözlemliyoruz. Burada
yapılanlar doğrudan “turizm gettolaşması”dır.
TMMOB Şehir
Plancıları Odası İstanbul Şubesi’nden Yrd.Doç.Dr.
Hülya Yakar: Yatırımcılar, plancılar, yerel
yöneticiler ve mal sahipleri bu projeden memnun
kalmadıklarına göre ciddi bir sorun var demektir.
Öncelikle üst ölçekli kararlar alınmış olması
gerekirdi. İyileştirme, sağlıklılaştırma ve yenileme
gibi koruma kavramları varken, sadece cephelerin
korunduğu bir projeyle gerçekten Tarlabaşı’nı
korumuş olacak mıyız?
Tarlabaşı Mülk
Sahipleri ve Kiracıları Sosyal Yardımlaşma Derneği
Başkanı Ahmet Gün: Biz bu bölgede tapulu mal
sahibiyiz, gecekonducu ya da işgalci değiliz. Fakat
bu projede bize hakkımız verilmiyor. Bana “Senin
arsana otel yapacağız, sana da Dolapdere’de 50-60
metrekarelik bir daire vereceğiz” deniyor. Evimin
arsası için ihale açılıyor, benim haberim olmuyor.
Bu bir koruma projesi olamaz, bu bir rant
projesidir.

Bilgi Üniversitesi -
Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği Başkanı Neşe
Erdilek: İstanbul Bilgi Üniversitesi
Tarlabaşı’nda bir Toplum Merkezi kurdu. Biz de bu
merkezde çeşitli araştırmalar, atölye çalışmaları
yapıyoruz, okuma yazma, el işi kursları
düzenliyoruz, ayrıca yaklaşık 40 tane gönüllü
üniversite öğrencisiyle çocuklarımızın derslerine
yardımcı oluyoruz.
Tarlabaşı’nda yaşayan kimse, bölgenin durumundan
memnun değil, yani kimse bu haliyle kalsın demiyor
tabii ki. Fakat Tarlabaşı’nda %70’i oluşturan
kiracılar için bu projede bir çözüm üretilmiyor.
Geliştirilen projenin yaratacağı toplumsal
sonuçların da düşünülmesi gerekirdi.
Bilgi Üniversitesi
Sosyoloji Bölümü’nden Bahar Şahin: Tarlabaşı,
dünyada büyük metropollerde gerçekleşen mekansal ve
sınıfsal grupların ayrışmasına örnek oluşturuyor.
Bugün baktığınızda bir uçtan bir uca rengarenk
çamaşırların asıldığı sokaklarda elleri pis ayakları
çıplak çocuklar, başı kapalı uzun etekli teyzeler
görüyoruz. Projenin broşüründe ise ferah ve nezih
sokaklarda kravatlı, takım elbiseli adamlar,
bisiklete binen çocuklar, şortlu kadınlar var. Peki
kötü, pis, suçlu denilerek dışlanan Tarlabaşı halkı
nereye gidecek?
Beyoğlu Belediyesi
Başkan Yardımcısı İlhan Turan: Tarlabaşı
Projesi için görüşmeler devam ediyor. Buradaki mal
sahipleri için çözüm önerileri sunduk. Bu
doğrultuda, devam eden görüşmelere göre proje
şekillenecek. Önerilere açığız.
İBB Etüd ve Projeler
Daire Başkanlığı Tarihi Çevre Koruma Müdürü Cem
Eriş: SİT alanı ilan edildiği halde 11
senedir koruma planı olmayan bir alan burası. Benzer
bir durum 1995 – 2005 yılları arasında Tarihi
Yarımada’da da yaşandı. Bu alan dahilinde Yenileme
Kurulu’nun, yenileme kurallarına uygun hareket
ederek, uzmanlara danışmasını önemsiyorum.

İstanbul 2 No'lu
KTVKBK Üyesi Avukat Sait Karabulut: Koruma
planı hazırlanmamış bir alanda, yenileme planı
yapılırken bir plan hiyerarşisi ya da plan süreci
olmadığını görüyoruz. 5366 sayılı kanunda ekonomik
ve özellikle de sosyal durumlar göz ardı ediliyor.
Koruma amaçlı imar planını kurullar değil,
belediyeler hazırlar ama nedense bu planların
düzenlenmesi gecikiyor. Planlama olmadan uygulama
yapıldığı zaman da bir enkaz alanı doğuyor.
İstanbul 2 No'lu
KTVKBK Başkan Yardımcısı Prof.Dr. Hale Çıracı (İTÜ):
Tarlabaşı kapalı bir bölgedir, insanlar bu bölgeye
giremiyorlar, bu bölgedekiler de dışarı
çıkamıyorlar. Ayrıca İstanbul’un göbeğinde bu kadar
sorunlu bir alan daha yoktur. Dolayısıyla kent
planlamasına en çok ihtiyaç duyulan yer
Tarlabaşı’dır. Bu çalışmalarda en büyük eksikliğin
koordinasyon olduğu ortada.
ICOMOS üyesi Yrd.Doç.Dr.
Gülsün Tanyeli: 5366 sayılı yasaya kadar,
bütün koruma alanlarında yapılacak projeler için
mülkiyet sahibinin izni gerekiyordu. Bu anlamda 5366
doğru bir model gibi görünüyor ama bu yasanın nasıl
ele alındığı tartışılması gereken bir konu. Koruma
Kurulu olarak tarihi yapıların bir bütünlük
oluşturduğu alanları Kentsel SİT Alanı olarak
tanımlıyoruz ve geleceğe aktarılmasını sağlamaya
çalışıyoruz. Fakat buradaki yaklaşımda patlamış bir
restorasyon merakı var.
Nilgün Hanım konuşmasında 50-60 metrekarelik
konutlara ihtiyaç duyulduğu için projenin yeniden
düzenlendiğini söyledi. Mevcut yapılar zaten 50-60
metrekarelik konutlar olduğuna göre bu yapıları
korumak daha doğru olmaz mıydı? Yapılmak istenen
proje bir koruma projesi değildir, dış cepheleri
tutup, arkasında betonarme proje çözmek dünyanın
hiçbir yerinde koruma projesi olarak kabul edilmez.
YTÜ Şehir ve Bölge
Planlama Bölümü’nden Doç.Dr. Zeynep Enlil:
“Yıpranan tarihi yapıların yenilenerek korunması”
tanımında bir kavram kargaşası var, yenileyecek
miyiz yoksa koruyacak mıyız? Ben Tarlabaşı’ndaki
sorunların yeterince tarif edilmediğini düşünüyorum.
Üstelik işe tersten başlandı, önce proje yapıldı
arkasından anketler düzenlendi, dolayısıyla bu
araştırmalar projeye yansımadı. Bu tür koruma
projelerine iyi bir örnek görmek için Bolonya
incelenebilir. Avrupai türde, yapı adasını tamamen
kaplayan bloklar, İstanbul dokusuna tamamen aykırı.
Burada tipolojik çalışmanın çok daha iyi yapılması
ve özgün çözümler üretilmesi gerekirdi.
Bilgi Üniversitesi
Öğretim Üyesi, Tarih Vakfı Başkanı Prof.Dr. Murat
Güvenç: Burada yaşanan bir soylulaştırma
problemidir. Avrupa kentleri örneğine bakacak
olursak, iş merkezlerinin varlıklı, soylu sınıfla,
fakir işçi sınıfı arasında paylaşıldığını görürüz.
Bu kentlerde, kentin gelişme yönüne göre şehir
merkezinin yoğunluğu zamanla azalabilir. Fakat
İstanbul’un, Mercedes Arması gibi yaklaşık 120
derecelik üç kol üzerinde geliştiğini düşünecek
olursak, merkezin değerinin hiç azalmadığını aksine
baskının hep arttığını görürüz. Tarlabaşı tam da bu
açıdan büyük önem taşıyor ve sosyal sınıf olarak
farklılık gösteriyor. Problemin nereden geldiğinde
bu geniş çerçeveden bakılabilir.
İTÜ Mimarlık Bölümü
Öğretim Üyesi Prof.Dr. Alper Ünlü: Bu dokuz
adaya neye göre karar verildi, dokuz mimara göre mi?
Ayrıca bu projeye neden o noktadan başlandı, neye
göre belirlendi proje alanı? Bence Dolapdere’den
başlanabilirdi. Bu projeyle suç önlenmiş olacak mı?
Marjinallik duygusu ortadan kaldırılabilecek mi? Bu
toplantı için çok geç kalındı. Biz burada bir
tiyatro oynuyoruz sizler de izliyorsunuz, durum
bundan ibaret.
Burada çok ciddi hukuksal problemler var, kiracılar
için hiçbir şey yapılmıyor, mal sahiplerinin de
hakkı korunmuyor. Bu projenin ileri gelenlerinden
bir meslektaşım, işin en başında, cepheleri peynir
dilimi gibi kesip arkasına yeni bir bina
tasarlayacaklarını söylemişti. Şimdi bir iki görsel
asıp projeden cephe örnekleri sergileyerek katılım
sağlamaya çalışıyorlar, katılım böyle sağlanmaz.

Tarlabaşı Projesi
Uzlaşma Yöneticisi, Şehir Plancısı Faruk Göksu:
Benim bu projedeki görevim, yatırımcı, proje
müellifi ve mülk sahipleri arasında uzlaşmayı
sağlamak. Ancak giderek tarafların sayısı arttı.
Uzlaşma dediğimiz zaman, güven ortamı, doğru bilgi
paylaşımı, kararlılık ve eşitlik ilkeleri çok büyük
önem kazanıyor. Bu projede beklentiler çok farklı ve
bireysel çıkarlarla, toplumsal çıkar ilişkilerini
çakıştırmak çok zor. Beklentilerimiz yüksek olmasına
rağmen kaynaklarımız kısıtlı. Dolayısıyla üretilen
projelerin içinden her sorunun çözümü çıkmayabilir,
bunu kabul etmek lazım. Özellikle de bu projede
kimsenin sorumluluktan kaçmayıp, elini taşın altına
sokması gerekiyor.
Mahalle Dernekleri
Platformu’ndan Avukat Ayşe Yazıcı: Dönüşüm
alanları yasa tasarılarının oluşumlarına ve
içeriklerine dair ciddi kaygılar yaşıyoruz. Bu kadar
hızlı kararlar alınan bir yasadan nasıl olumlu sonuç
bekleyebiliriz? Uzlaşma sağlanmazsa kamulaştırma
yapılır deniyor, ki bu mülkiyet hakkına aykırı bir
tehdittir. Temel insan haklarından biri olan
mülkiyet hakkı, bir yasayla ortadan kaldırılmış
oluyor. Yönetenler ve yönetilenler birlikte karar
almadıkları zaman en temel insan hakkı ihlal
ediliyor ve projeler sadece gelir getiren bir araç
olarak görülüyor. “Ben yaptım oldu, sen de bunu
kabul etmek zorundasın, yoksa sürülürsün,” yenileme
projelerinde gördüğümüz yaklaşım bu!
Şehir ve Bölge
Plancısı Kamuran Yıldırım: Herhangi bir alanı
yenileme alanı ilan ettiğinizde orada bulunan tarihi
ve kültürel varlıkları yok sayarak proje
geliştiremezsiniz. İstanbul’da kentsel dönüşüm
uygulamaları SİT alanlarında mı yapılmalı? Önceliğin
1999 depreminde zarar gören Tuzla veya Avcılar
bölgelerinde, hastane ve okul gibi kamu yapılarında,
köprü ve viyadüklerde, savunma ve güvenlik
alanlarında ya da varoşlarda ve çöküntü alanlarında
olması gerekmez mi?

Tarlabaşı Projesi
Tasarım Danışmanı, Beykent Üniversitesi Mimarlık
Bölüm Başkanı Prof.Dr. Sercan Yıldırım: Ben
bu projenin danışmanlarından biriyim ve dikkatinizi
çekerim ki ufak müdahalelerle ayakta durabilecek bir
dokudan söz etmiyoruz. %40’ı boş, kalanı da çok kötü
durumda olan bir bölge Tarlabaşı. Biliyoruz ki
tarihi doku bu ülkede bir değer oluşturmuyor. O
sergide yer alan projeler, her kesimden insanın
projeleri anlayabilmesi içindir. Projelerde
cephelerle birlikte, sokak dokusu ve bu alandaki
tipolojik planlar tamamen korunmuştur. Bu işin
arkasında herhangi bir boş alanda değilde tarihi bir
dokuda proje yapmaya cesaret edebilmiş
mimarlarımızın başarısı yatmaktadır. Bu toplantıda
konuşulanlara baktığımda projelerin çok iyi
okunmadığını ve önyargılı davranılarak, haksızlık
edildiğini düşünüyorum. Mekansal kaliteyi
sağlayamazsanız sürdürülebilirliği zaten
sağlayamazsınız.
MSGSÜ Şehir ve Bölge
Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Binnur
Öktem Ünsal: Bütün bu biçimlenmenin arkasında
düşünme sisteminde bir sorun var. Devlet sosyal
projelerden elini çekiyor, bu alanlara kentsel
dönüşüm projeleriyle çözüm getirmek niyetinde
değiller. Projelere bakarken devletin 1. derece
sorumlu olduğunu unutmamamız lazım. Odaların, kurum
ve derneklerin devleti kendilerine muhatap alması
gerekir. Politikacılar kent merkezinde fakir insan
görmek istemiyor, aksine bu alanları nezihleştirmek
istiyorlar. Bu nedenle sosyal sorunlar değil
ekonomik sorunlar ve sermaye ön plana çıkıyor.
Arkitera, Yazı: Zeynep
Güney, 27.06.2008
|
|
RENOIR'IN TABLOSU
19 BİN AVROYA SATILDI
Başkent Paris’te ülkenin en eski tefeci dükkanı Paris Emniyet Sandığı’nda düzenlenen müzayedede Fransız ressam Pierre-Auguste Renoir’ın 1881 yılında yaptığı sanılan pastel tablosu ismi açıklanmayan bir alıcıya 19.000 avroya (300.000 dolar) satıldı.
‘Bahçedeki Küçük Kız’ adlı 63x49 santimetre ebatlı tablo, oval şekle sahip.
Radikal, 27.06.2008
|
|
 |
VAN MÜZESİ'NDE BÜYÜK TEHLİKE
Van Müzesi'nde 2 yıl süren onarım çalışmalarının ardında camları kapatılan depolarda bekletilen yaklaşık 44 bin eserin oksitlenmeye başladığı belirtildi.
Yaklaşık 2 yıl süren onarım çalışmaları nedeniyle ziyaretçilere kapalı tutulan Van Müzesi'nde şimdi de sergilenemeyen eserler için önemli bir tehlike yaşanmaya başlandı. 1932 yılından beri bölgede yapılan araştırma ve kazı çalışmaları sonucu toplanan eserler, müzenin yetersizliği yüzünde tehlike altında olduğu kaydedildi. Müzenin sergi salonlarının küçük oluşundan dolayı başta Urartu, Akkoyunlu ve Karakoyunlular dönemine ait yaklaşık 47 bin eserden sadece 3 bini sergileniyor. Geriye kalan 44 bin eser ise binanın alt katında bulunan depolardan bekletiliyor. Onarım ile birlikte prehistorik dönemden başlayarak Urartu dönemi sonuna kadar büyük taş eserlerin bulunduğu dış bahçede yeni düzenleme yapıldı. Bu çalışmalar ile birlikte toprak seviyesinin yükselmesi ve dolayısı ile pencerelerinin kapanması sonucu havasız kalan depolarda bulunan metal eserlerin oksitlenmeye başladığını iddia ettiler. Acil önlem alınması gerektiği, aksi halde bir kaç yıl sonra eserlerden büyük bir tahribat meydana gelebileceğini ifade ettiler.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top ise 800 bin YTL harcanarak yapılan onarımın sağlıklı bir şekilde yapılmadığını kaydetti. Eserleri görmediğini ancak, eserlerin havasız kalması halinde böyle bir durumun söz konusu olabileceğini belirten Top, "Eserler raflarda tek tek dizilmesi gerekirken, depolardaki yer sıkıntısı yüzünden bir kaç tane içiçe konularak saklanıyor. Durum böyle olunca da oksitlenme gibi hastalıklar çok rahat bir şekilden birinden diğerine geçiyor. Bir an önce bunun önleminin alınması gerekir" dedi.
Van Kent Haber, 27.06.2008
|
|
GÜNAY: PERGE VE ASPENDOS
İÇİN ÇALIŞMALAR YAPILIYOR
Kültür ve Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay, ''Perge'de tiyatronun restore
edilmesi ve sonra sanat etkinliklerinde kullanılması
konusunda bir kaç öneri var'' dedi.

Anadolu Ateşi tarafından
Aspendos Antik Tiyatrosu'nun yanında yaptırılan
''Aspendos Arena'' inşaatını gezen Kültür ve Turizm
Bakanı Ertuğrul Günay, Anadolu Ateşi Genel Sanat
Yönetmeni Mustafa Erdoğan'dan bilgi aldı.
Aspendos Antik Tiyatrosu
bakıma alınacağını belirten Günay, Aspendos çok özel
mekanlardan birisi. Yılda ancak birkaç kez sembolik
açılışlarda kullanarak onun dışındaki dönemlerde bir
anıt müze gibi gezilebilsin istedik. Ama sanat
etkinlikleri için de bir mekana ihtiyaç var. Şimdi
Aspendos'u korumak açısından burada yeni bir
Aspendos inşa ediyoruz. Böylece Aspendos önümüzdeki
süreç içinde rahatlıkla bakıma alınacak. Bu işler
için bir miktar kaynak ürettik. proje tamamlandıktan
sonra fazla uzatmadan kolları sıvayacağız''dedi
Mustafa Erdoğan'ın Perge
antik kentinin restorasyonunun hızlandırılması için
katkı sağlamak istedikleri yönündeki açıklamaların
sorulması üzerine Günay,
tiyatrosuyla, stadyumuyla, nekropolüyle Perge'nin
fevkalade önemli bir ören yeni olduğunu vurguladı.
Perge'yi önümüzdeki süreçte biraz daha hızlı ele
alma niyetinde olduklarını ifade eden Günay,
''Helenistik kuleler için gereken kaynağı gösterdik.
Perge'de kamulaştırma işlerimiz var. Onları yapmaya
çalışacağız. Perge'yi ayağa kaldırmak önümüzdeki bir
kaç yıl içinde önemli hayallerimden birisi'' diye
konuştu.
''Perge'de tiyatronun
restore edilmesi ve sonra sanat etkinliklerinde
kullanılması konusunda bir kaç öneri var'' diyen
Günay, şunları söyledi: "Bunları
değerlendirdiklerini ve bu konuyla da Mustafa
Erdoğan'ın ilgili olduğunu belirtti. Günay, ''Perge
bu bölgede çok bilinir, bazı yapıları ayağa
kaldırılmış, restore edilmiş bir ören yeri olarak
ortaya çıkarsa sanıyorum bölgenin son derece yüksek
olan turizm çekim potansiyelini kültür açısından
daha da etkili ve değerli hale getirecek.''
Perge'yi dünya miras
alanları listesine dahil etmeye çalışacağını ifade
eden Günay, ''Türkiye'de 9 dünya miras alanı ve 18
aday alanımız var. Perge bunların arasında yok.
Perge'yi önce aday listesine, sonra da kalıcı
listeye almak konusunda bir gayrete ihtiyacımız
var'' diye konuştu.
Turizm Gazetesi,
27.06.2008
|
|
TARİHİ ESERLER
YAĞMALANDI

Ahlat İlçesi'nde
sürdürülen kazı çalışmalarında ilk defa ortaya
çıkartılan ve korunması için çevresi kapatılan
kümbet içindeki lahitler define avcıları tarafından
yağmalandı.
Gazi Üniversitesi
Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi Mühendislik Bölümü
Öğretim Üyesi olan Eski Ahlat Şehir Kazısı Başkanı
Doç.Dr. Nakış Karamağaralı başkanlığında geçen yıl
Selçuklu Mezarlığı'nda sürdürülen çalışmalar
sırasında ilk kez bir kümbet ortaya çıkartıldı.
İçerisinde 4 lahit ve sonradan eklendiği düşünülen
tuğla mezar bulunan kümbet, kazı dönemi sonunda
tamamen saclarla çevrilerek defineciler ve dış
etkenlere karşı koruma altına alındı. Ancak sacları
kesen kimliği belirsiz define avcıları, kümbet içine
girerek tarihi eserleri adeta talan ettiler.
Kazıların bu yılki bölümü için Ahlat'a gelen
uzmanlar, gördükleri manzara karşısında şaşkınlık ve
üzüntü duydular.
Kazı Başkanı Doç.Dr.
Nakış Karamağaralı, buluntuların tahrip edildiğini
gördüklerini üzülerek anlatan şaşkınlığını dile
getirdi. Buldukları kümbetin etrafını sacla
çevirerek korumayı kararlaştırdıklarını, kapıya
kilit vurduklarını anlatan Doç.Dr. Karamağaralı "Bu
eserleri dış etkenlerden koruduk, ama definecilerden
koruyamadık. Defineciler sacı keserek içeri girip bu
sanat eserlerini tahrip etmiş. Lahitlerin altı
oyulmuş. Selçuklu Mezarlığı içerisinde bulunan mezar
taşları kırılarak altında define aranmış, bir
mezarın şahidesi ve üst taşı çalınarak hepsi
götürülmüş. Dünyada eşi ve benzeri çok az olan ve
sanat tarihi açısından büyük önem arz eden bu tarihi
yapılar yok ediliyor. Birçok yapının elimizde sadece
resmi kaldı. Bu çok büyük bir cehalettir. Kazı
alanını korumakta güçlük çekiyoruz. Alandaki tarihi
eserlerin çoğu 13 ve 14. yüzyıllara ait. Bu
yapıların büyük bölümü Moğol dönemine ait. Mutlak
suretle kazı yaptığımız yerlerin ciddi anlamda
korunması gerekiyor" dedi.
Mimar Sinan
Üniversitesi'nden emekli Prof.Dr. Gönül Cantay ise,
böyle bir tahribi hayatında ilk kez gördüğünü
belirterek, "Ben 1967 yılında bu mezarlığı gören,
tanıyan, bilen, hatta piknik yapan bir insanım.
Çünkü o vakit öğleydi. Üzerine bütün dünyanın
eğildiği, bütün dünyanın ilgisini çeken Ahlat, sanat
tarihi açısından Anadolu'nun doğusundaki ilk anıtsal
şehirlerinden biridir. Ve burada yüksek bir sanat ve
bir yaşamın yanı sıra zevkin ifadesi olan eserlerde
var. Taş işçiliği ile lahit mezar hiç çıkmamıştı.
Dolayısı ile bunlar o kadar önemli ve ünik olan tek
örnekler. Çok yazık olmuş, üzülmemek elde değil"
dedi.
Bitlis Kent Haber,
27.06.2008
|
|
GİRESUN'DA TARİHİ
MEKANLARA İLİŞKİN ÇALIŞMALAR DEVAM EDİYOR
Giresun'un tarihi
yerleri ve tarihi Kaya Kilise'deki son çalışmalar
hakkında bilgi veren Giresun İl Kültür Turizm Müdürü
Emin Yılmaz, "Giresun merkezinde ve ilçelerinde
bulunan tarihi mekanların tamamının tespiti yapılmış
ancak turizmde sorunların çözümü için hep tekrar
ettiğimiz altyapı sorunlarının çözülmesi gerekiyor"
dedi.
Giresun'un tarihi
yerleri ve tarihi Kaya Kilise'deki son çalışmalar
hakkında bilgi veren Giresun İl Kültür Turizm Müdürü
Emin Yılmaz "Giresun merkezinde ve ilçelerinde
bulunan tarihi mekanların tamamının tespiti yapılmış
ancak ulaşılma ve istenilen duruma getirmede
sıkıntılar yaşandığını malumunuzdur. Turizmde
sorunların çözümü için hep tekrar ettiğimiz altyapı
sorunlarının çözülmesi, konaklama sorununun
halledilmesi ve gelen turizme cevap verecek istihdam
alanının oluşturulması şart gibi durumları sadece
bürokrasi ile gerçekleştirmek yetmiyor. Bununla
beraber tüm özel kuruluşlar olsun, sivil toplum
kuruluşları olsun, medya kuruluşları olsun hepsinin
bir araya gelip Giresun'un turizm geleceğini
belirlemesi gereklidir. Bildiğiniz gibi turizm uzun
soluklu bir iş o nedenle yapılanların uzun
sürmesinde bir art niyet yok, zamana ihtiyaç
vardır." dedi.
Giresun merkezde
askerlik şubesi yanında bulunan Kaya Kilise hakkında
da bilgi veren Yılmaz, 400 yıllık bir tarihi olan
kilisenin Rumlar tarafından yapıldığını ve 1925
yılına kadar kullanıldığını tahmin ettiklerini
belirtti. Turizm müdürlüğü olarak 1986 yılında şu
anki haliyle kiliseyi ortaya çıkardıklarını kaydeden
Yılmaz, "Şehirde turizm akımı başladığı zaman bu
gibi yerler ufakta olsa, görüntü kirli de olsa en
iyi şekilde yapılması için çalışmalar
başlatılacaktır. Şimdilik dış cephesini ve içini
temizlettik. Kilisemiz turizme açık ancak
sergileyecek şekilde açık değil. Kilise'nin dış
duvarından aşağı gelen atık su borusunun
kaldırılması için Belediye ile çalışmamız sürüyor"
diye konuştu.
Kilise'nin restorasyonu
içinde 2006 yılında Kültür Turizm Bakanlığı'na bir
yazı yazarak ödenek taleplerinin olduğuna da değinen
Yılmaz, "Ancak hala bir cevap gelmedi. Bu tür tarihi
mekanlar hemen onarılacak yerlerden değildir.
Öncelikle Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü
veya Koruma Kurulunca rölöveden tespit yapılıp ona
göre hareket ediliyor. Hareketimizi başkaları ile
yaptığımız için geldiğimiz yer burası. Her şeye
rağmen Kilisenin turizme tam olarak açılması için
Kiliseye önce çevre temizliği yaptık. Ardından kum
getirerek kilisenin altından çıkan suyun
kurutulmasına çalışacağız." dedi
Turizm Gazetesi,
27.06.2008
|
|
TARİHİ ESER OPERASYONU
Balıkesir polisinin 9
ilde eş zamanlı düzenlediği "Tapınak (K)"
operasyonunda 886 parça tarihi eser ile 50 adet
mavzer fişeği ve 15 gram esrar maddesi ele
geçirildi.
Operasyonda aralarında bir siyasi partinin ilçe
başkanı ile Balıkesir Üniversitesi Tarih Bölümü'nde
görevli öğretim üyesinin de bulunduğu 18 kişi
gözaltına alındı.
Edinilen bilgiye göre, İl Emniyet Müdürlüğü
Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM)
Şubesi ekiplerince, Balıkesir ili geneli ve çevre
illerde tarihi eser kaçakçılığı yaptıkları tespit
edilen şahıslarla ilgili yürütülen çalışmalar
çerçevesinde, elebaşılığını Hakan Ş. isimli şahsın
yaptığı belirtilen suç örgütü ile irtibatlı
oldukları şahıslarla ilgili yaklaşık 5 aydır
yürütülen "Tapınak (K)" adlı projeli soruşturma
kapsamında, organize suç örgütünün, başta Balıkesir
il merkezi olmak üzere, İstanbul, İzmir, Bursa,
Muğla, Aydın, Manisa, Çanakkale ve Edirne illerinde
bulunan diğer şüphelilerle birlikte hareket ederek
2863 sayılı yasa kapsamında bulunan tarihi eserleri
topladıkları ve müşteri temin ederek piyasaya
sattıkları tespit edildi.
Dün sabah saat 07.00'den itibaren Balıkesir,
İstanbul, İzmir, Bursa, Muğla, Aydın, Manisa,
Çanakkale ve Edirne illerinde eş zamanlı olarak 48
ayrı noktada, "Tapınak (K)" adlı planlı operasyon
başlatıldı. Operasyon kapsamında, soruşturma
sürecinde 368 parça, operasyon gününde 518 parça
olmak üzere toplam 886 parça tarihi eser ile 50 adet
mavzer fişeği ve 15 gram esrar maddesi ele
geçirildi. Ele geçirilen eserler arasında Osmanlı
dönemine ait bronz ve mermer heykeller, Bizans ve
Roma dönemine ait sikkeler ve çanakların da
bulunduğu bildirildi.
Operasyonda, örgüt
lideri olduğu belirtilen Hakan Ş. ile birlikte
aralarında bir partinin ilçe başkanı olan Yıldırım
A. ve Balıkesir Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim
Üyesi K.B. isimli kamu görevlisinin de bulunduğu
toplam 30 şüpheli yakalandı. Emniyet Müdürlüğü'nde
gözaltına alınan 30 kişiden 12'si ifadelerinin
ardından serbest bırakıldı.
Operasyon neticesinde toplam 39 şüpheli hakkında
yasal işlem yapıldığı, mevcut suç organizasyonunun
tamamen deşifre edildiği, firardaki 9 şüphelinin ise
yakalanmasına çalışıldığı bildirildi. Balıkesir
Emniyet Müdürlüğü'ndeki sorgulamaları tamamlanan
Hakan Ş.'nin liderliğindeki suç örgütünün 18 üyesi,
"Suç işlemek için örgüt kurmak ve yönetmek, örgütün
faaliyetleri kapsamında tarihi eser kaçakçılığı
yapmak" iddiasıyla bugün öğleden sonra adli
makamlara teslim edildi.
Balıkesir KOM Şube Müdürlüğü'nün tarihi eser
kaçıkçılarına yönelik gerçekleştirdiği operasyonda,
şüphelilere ait su altı kamerasıyla çekilmiş
görüntüler de ele geçirildi. Marmara Denizi'nde
(Balıkesir Erdek açıkları) çekildiği öğrenilen
görüntülerde denizin içinde gömülü mezar ve benzeri
oluşumların daha önce şebeke tarafından tespit
edildiği, gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra
denizde kazı çalışması yaptıkları belirlendi.
Balıkesir ile birlikte toplam 9 il ile ilçelerinde
gerçekleşen kapsamlı operasyonla ilgili
soruşturmanın devam ettiği bildirildi.
Balıkesir Kent Haber,
27.06.2008
|
|
3000 YILLIK ZENGİNLİĞİN UCU GÖRÜNDÜ

“Hisar
Tepesi’nin güney yamacında başlatılan inşaat
kazısında gün ışığına çıkan yeni buluntular, MÖ
3000 yıllarına dayanan Bolu tarihi hakkında
bildiklerimize katkılar sağlayacak mı? Kazı, bu
tepedeki ‘daha önce üstü örtülen’ tarihi dokuyu
ortaya çıkarmak için adeta tarihi bir fırsat
doğurdu” demiştik.
Sondaj
kazılarının ardından yaptığımız bu haberde yer alan
temennilerimiz gerçeğe dönüşmeye başladı. Hisar
Tepesi’nin güney yamacında başlatılan kurtarma
kazısında, antik döneme ait olduğu tahmin edilen
meclis binasının kalıntıları ortaya
çıkıyor. Müze Müdürü Mustafa Güneş kurtarma
kazısının devam edeceğini belirtti.

Hisar Tepesi’nin
güney yamacındaki belediye dükkanlarının
yıkılmasından sonra bu bölgede Müze Müdürlüğü’nün
başlattığı sondaj kazılarında önemli bulgular elde
edilmişti. Elde edilen bulgular ışığında burada
kurtarma kazıları yapılması için Kültür Varlıkları
ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne izin başvurusu
yapılmıştı. Gerekli iznin çıkmasının ardından
geçtiğimiz hafta başında kurtarma kazılarına
başlandı.
Hisar Tepesi’nin güney
yamacında başlatılan kurtarma kazısının ilk 5
gününde antik döneme ait olduğu tahmin edilen meclis
binasının kalıntıları ortaya çıkmaya
başladı. Müze Müdürü Mustafa Güneş kurtarma
kazısının devam edeceğini belirtti.
Bilindiği gibi
geçtiğimiz mart ayında Müze Müdürlüğü tarafından 15,
16, 17 ve 18 no.lu parsellerde toplam 113 adet
sondaj kazısı yapılmıştı. Sondaj kazılarında ortaya
çıkan Osmanlı Dönemi’ne ait olduğu tahmin edilen bir
yapıya ait duvar kalıntıları ile Roma Dönemi’ne ait
bir yapının mimari kalıntı izleri tespit edilmişti.
Bu tespitlerden sonra sondaj çalışmalarına son
vererek Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Bölge Kurulu’ndan kurtarma kazısı yapılması için
izin aldıklarını belirten Müze Müdür Mustafa Güneş,
“Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden
alınan ruhsat ile kurtarma kazısını başlattık.
Arkeologlardan oluşan ekibimiz ilk planda 5 gündür
devam eden kazı çalışmalarımızın sonunda 6 adet
oturma sırasına sahip olan Roma dönemine ait bir
yapı belirlediler. Söz konusu yapının niteliği henüz
tam olarak tespit edilememiştir. Kazı çalışmaları
tamamlandığında yapının tümü açığa çıkarılacak ve
yapının niteliği belirlenecektir. Ancak mevcut
arkeolojik verilere göre bu yapının tiyatro
olmadığı, antik dönemde meclis binası olarak inşa edilmiş olabileceğini düşünmekteyiz”
şeklinde açıklamada bulundu.
Geçmişte yapılan
bazı kazılarda Hisar Tepesi üstünde ve çevresinde
eski dönemlere ait birçok kalıntılar çıkmıştı.
Geçmişte Bolu’ya gelen seyyahlardan Mortdmann’ın,
bugün kurtarma kazısına başlanan alanda Roma
Dönemi’ne ait amfitiyatro olabileceğini söylediğini,
Bolu tarihi ile ilgilenen uzmanlar ifade ediyor.
Hisar Tepesi’nin,
tarihi içinde saklayan bir höyük olduğunu vurgulayan
uzmanlar, “Buranın üzerine ve çevresine hiçbir zaman
bina yapılmaması gerekiyordu. Maalesef geçmişteki
idarecilerimizde bu tarih bilinci olmadığından, her
gelen başkan burayı adeta katletmek için birbiriyle
yarışmıştır” diyorlar.
Bolunun Sesi, 27.06.2008
|
|
HARPUT'TA KAZILAR
TEMMUZ'DA BAŞLIYOR
Elazığ'ın tarihi Harput
Mahallesi'nde bulunan kalede son iki yıldır yapılan
kazılara bu yıl da devam edileceği bildirildi.
İl Kültür ve Turizm
Müdürü Tahsin Öztürk, Temmuz ayı içinde bu yılki
kazı çalışmalarına başlanacağını söyledi.
İl Kültür ve Turizm
Müdürü Tahsin Öztürk, Harput Kalesi'nde yapılan
kazılar için Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan izin
alınması gerektiğini belirterek, "Biz bu kazıları
yapabilmek için her yıl Bakanlığımızdan izin
alıyoruz. Bu yıl yapılması planlanan kazılara
başlanması için Bakanlığa yaptığımız başvuru kabul
edildi. Kazıların süresinin uzatılması talebimiz de
olumlu görüş aldı. Temmuz ayı içinde bu yılki kazı
çalışmalarına başlanacak. Kazıları yapacak olan ekip
ve teknik elemanlar da belirlenecek" dedi.
Tarihin izlerinin
günümüze ulaştırılması, o dönemlerde yaşanan
uygarlık ve kullanılan eşyaların belirlenmesi adına
yapılan kazılarda bugüne kadar önemli bilgi ve
bulgulara ulaşıldığını belirten Öztürk, şöyle devam
etti: "Bu tür kazılar geçmişin
aydınlatılmasına ve o dönemlerle ilgili olarak çok
detaylı bilgilere ulaşılmasına imkan veriyor. Harput
Kalesi'nde yaptığımız çalışmalarda ortaya
çıkardığımız eserlerin bir bölümünü ilimizdeki
müzede sergileyecek, taşınacak olanları da kale
içinde muhafazaya alarak ziyarete açacağız."
Elazığ Kent Haber,
27.06.2008
|
 |
ATATÜRK HEYKELİ RESTORE EDİLECEK
Büyükşehir Belediyesi, Kocaeli’nin tarihi mirasını koruyup sahip çıkmaya devam ediyor. Büyükşehir şimdi de Cumhuriyetin 10. yıldönümünü kutlamaları çerçevesinde inşa edilen ve 75 yıldır bakımı yapılmayan Atatürk Heykeli’ne el attı. Oldukça yıpranan anlamlı heykel yapılacak olan restorasyon çalışmasıyla kimliğine yakışır bir hal alacak.
Aslına uygun olarak gerçekleştirilecek olan restorasyon çalışmaları Kocaeli Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığına bağlı Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Şube Müdürlüğü tarafından yürütülüyor.
Heykeltıraş Nejat Sıral tarafından yapılan anıt heykel için Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan gerekli izinler alındıktan sonra çalışmalara başlandı. Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuarı Müdürlüğü’nden de görüş alınıp, anıt heykelin doğallığını bozmadan restore edilecek.
Kentin ilk heykeli olan Atatürk Anıt Heykeli için yapılan restore çalışmalarında, bronzdan yapılmış heykeldeki aşınmalar giderilecek. Atatürk’ün İzmit’te yapmış olduğu konuşmalardan bir bölümünün yer aldığı kaidenin yüzey temizlenmesi yapılacak. Çürümüş derz dolguları yenilenerek, yazılar elden geçirilecek. Mimar Burhan Arif Bey’in, yer seçimi ve ilk planlamasını yaptığı anıtta, ayrıca çevre düzenlemesi yapılacak.
Özgür Kocaeli, 27.06.2008
|
|
TARİHİ İSTANBUL KAPI BAKIMA MUHTAÇ

Erzurum'un en önemli tarihi mekanlarından biri
olan İstanbul Kapı, başıboş kişilerin mekanı haline
gelirken, konuyla ilgili duyarsızlık vatandaşın
tepkisine yol açıyor. Çöp yığınları ve şişe kırıklarıyla gündeme gelen
tarihi İstanbul Kapı konusundaki ilgisizlik tepki
topluyor.
Erzurum'un tarihi kapıları da düşmanın istilasına
karşı kahramanca direnmesine rağmen, ilgisizlik ve
gecekondu yağmasına daha fazla direnemeyip teslim
oldu.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum için 'dört kapılı
şehir' diyor, meşhur 'Beş Şehir'inde. Eski çağlarda
ve Ortaçağ ile Osmanlı İmparatorluğu'nun son
dönemlerinde Erzurum'u düşman işgaline karşı koruyan
surlar toprak tabyalar ile şehre 4 ana yönden giriş
ve çıkışları sağlayan kapılar, tarih boyunca düşman
yağmasından korunmasına rağmen, çarpık yapılaşmadan
kendisini kurtaramadı. Türk tarihinde önemli bir
yere sahip olan Erzurum, bünyesinde barındırdığı
yüzlerce tarihi mekanın yanında kapılarıyla da
tarihe ışık tutuyor. Yıllarca Anadolu'nun uç
kumandanlığını yapan Erzurum'da, düşman
saldırılarından korunmak amacıyla onlarca kapı
yapılmış. Bu kapılar içerisinde en ünlü olan 7
kapıdan, günümüze kalan 3 tanesi ilgisizlik yüzünden
yıkılıp yok olmak üzere.
Bakımsızlık ilgisizlik yüzünden şu anda sadece
tarihi kalıntı görünümü veren İstanbul Kapı adeta
sarhoşların mekanı olmuş durumda. Bu konuda Yakutiye
Belediyesi'nin ise hiçbir çalışma yapmaması
vatandaşlarında tepkisine neden oluyor.
Konuyla ilgili duyarlılık gösterilmesini bekleyen
vatandaşlar, "Tarihimiz elden gidiyor. Hiçbir
değerlendirme yapılmadığı gibi adeta sarhoşlar
ilgisizlik yüzünden teşvik ediliyor. Yıllara
tanıklık etmiş böylesi güzide eserlerin yaşatılması
için bizler elimizden gelen gayreti gösteririz.
Yeterki bu fedakarlık bizden istensin. Bu eserin
yanına park yapılmakla eseri koruyamazlar. Bir
zamanlar tavşanlara yataklık edilen bu eser
şimdilerde ise ayyaşların mekanı haline getirildi.
Bu konuda Kültür Turizm Müdürlüğümüzün de bir çalışma
yapmaması bizleri üzüyor. Turizm haftasında afişler
asarak turizm canlandırmaya çalışıyorlar. Oysaki
böylesi eserler elden gidiyor. bir an önce gereken
çalışmalar yapılmalıdır. Erzurum'un en önemli tarihi
mekanlarından biri olan İstanbul Kapı, başıboş
kişilerin mekanı haline gelirken, konuyla ilgili
duyarsızlık vatandaşın tepkisine yol açıyor. Çöp
yığınları ve şişe kırıklarıyla gündeme gelen tarihi
İstanbul Kapı konusundaki ilgisizlik tepkiyle
karşılanıyor. İstanbul kapı Erzurum'un en önemli
tarihi mekanları arasında yer alırken, başıboş
kişiler burada her türlü olumsuzlukların yaşanmasına
neden oluyor. Tarihi bir yer böylesine ilkelliklere
sahne olmamalıdır. Özellikle akşam saatlerinde bu
mekanda her türlü olumsuzluğa tanık oluyoruz." diye
konuştular.
Belediyelerin konuyla ilgili duyarlı olmasını
isteyen vatandaşlar, " Böylesine ilkel görüntülerin
yaşanmasına anlam veremiyoruz. Tarihi mekanlar,
olumsuz olayların yaşandığı yerler olmamalıdır.
Çevre sakinleri olarak bizler bu konudan oldukça
rahatsızız. Sorunun aşılması noktasında duyarlılık
bekliyoruz. Tarihi mekanlar böylesine ilkelliklerin
yaşandığı mekanlar olmamalıdır. Belediyeler ve
tarihi eserlerin restorasyonu ile ilgili kurumlar bu
konuda duyarlılık göstermelidir. Ata yadigarı
eserler, böyle olumsuzluklarla gündeme gelmemelidir"
dedi.
Erzurum Gazetesi, 27.06.2008
|
|
HARABELERDE HAYVAN
OTLATILIYOR
En eski tarihi MÖ 5 bin yıllarına kadar uzanan ve 4 yıl önce
turizme açılan Ani Harabeleri'nde köylüler hayvan
otlatıyor.
Kars'ın en önemli turizm
merkezlerinden olan, her yıl yerli ve yabancı
binlerce turistin ziyaret ettiği Türkiye-Ermenistan
sınırındaki Ani Harabeleri'nde hayvan otlatılması
ilginç görüntüler oluşturdu.
Kars'a 42 kilometre
uzaklıktaki Ocaklı Köyü sınırları içerisinde yer
alan Ani Ören Yeri Türkiye-Ermenistan sınırını
ayıran Arpaçay Nehri'nin batı yakasında Türkiye
sınırları içerisinde volkanik bir tüf tabakası
üzerine kurulmuş bir ortaçağ şehridir. Ören yeri
Anadolu'ya İpek Yolu üzerinden girişte ilk konaklama
merkezi olduğundan aynı zamanda bir ticaret
merkezidir. Antik kentin zenginliği de buradan
gelmektedir. Ören yerinin en eski tarihi MÖ 5 bin
yıllarına kadar uzanmaktadır. Tarih öncesi dönemde
ören yerindeki yerleşim Bostanlar Deresi olarak
bilinen vadideki volkanik oluşumlu mağaralardan
oluşmuştur. Bugünkü ören yerini oluşturan iç kale MS
4. yüzyılda Kars'a ismini veren Karsak'lılar
tarafından yaptırılmıştır. Ören yerinin dış cephe
surları Bagratlı Kralı Aşot tarafından MS 964
yılında yaptırılmaya başlanmış daha sonra Kral 3.
Sembat 978 yılında 2. takviye sur sistemini
yaptırmış 1064 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan'ın
Ani'yi fethetmesinden sonra Ani beyi olan Ebul
Menucehr, 1064-1072 arasında 3. sur sistemini
yaptırmıştır. Kale surları deve tüyü ve siyah renkli
tüf taşından yer yer iki ve üç sıra halinde Horasan
harcı ile yapılmıştır. Kurulduğu arazi üzerine uyumu
sağlamak amacıyla üçgenimsi bir şekilde inşa edilen
surların yedi giriş kapısı mevcut olup bu kapıların
en önemlileri Aslanlı Kapı, Kars Kapısı, Sarnıçlı
Kapılardır. Şehrin surları uzun kuşatmalara
dayanıklı hale getirmek için surlar arasına yapılan
destekleme kuleleri aynı zamanda erzak ve tahıl
deposu olarak kullanılmıştır.
Arazinin eğimine göre
yer yer beş metre yüksekliğe kadar oluşan surların
dış cephelerinde haç motifleri, aslan ve yılan
kabartmalı rölyefler, çini süslemeler mevcuttur.
Ören yerinin ana giriş kapısı olan aslanlı kapı iki
büyük giriş kapısından oluşmaktadır. Aslanlı kapının
bulunduğu surların Doğu yanındaki burç üzerinde
Selçuklu Sultanı Alparslan'ın şehri 1064 yılında
fethetmesini belgeleyen dört satırlık Kufi İslami
Kitabe mevcuttur.
Ani Harabelerinde ilk
yerleşme MÖ 5000-3000 yıllarında Kalkolitik Çağ'da
başlar.
MÖ 3000-2000 Eski Tunç Devri yerleşmesi,
MÖ 2000'de Demir Çağı'nda Hurri yerleşmesi,
MÖ 900-700 yılları arasında Urartu Devleti
yerleşmesi,
MÖ 650 yıllarında Kimmer Hakimiyeti,
MÖ 626-149 Saka Türkleri (İskit) hakimiyeti,
MÖ 350-300 yıllarında şehir eski Oğuz Boylarından
Arsaklıların Kamsarakan soyundan Karampart
tarafından yeniden kurulmuştur,
MS 430-646 yılları arasında Sassani Hakimiyeti,
MS 646 yılında Halife Hz. Ömer devrinde Anı ve
çevresi Arapların eline geçmiştir,
MS 732 yılında Bağratlı Beyliği egemenliğine
geçmiştir,
MS 966 yılında Bağratlı 3. Aşot tarafından şehir
surları yaptırılarak Anı Krallık Merkezi olmuştur,
MS 1045 yılında şehir Bizanslıların eline geçmiştir,
MS 1064 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan
tarafından şehir alınarak Şeddat Oğulları Beyliğine
verilmiştir,
MS 1199 yılında Anı Gürcü Atabeylerin eline
geçmiştir,
MS 1226 yılında Harzemşah Devleti'ne tabi olmuştur,
MS 1235 yılında Moğol İstilasına uğrayarak şehir
tahrip edilmiş ve sonra eyalet merkezi olmuştur,
MS 1339-1344 yılları
arasında İlhanlılar egemenliğine geçmiştir,
MS 1406-1467 yılları arasında Karakoyunlu Devleti
hakimiyeti altına girmiştir,
MS 1467-1516 Akkoyunlular Devleti Hakimiyeti,
MS 1516-1534 yılları arasında Afşar Türkleri
hakimiyeti,
MS 1534 yılında Osmanlı İmparatorluğu topraklarına
katılmıştır,
MS 1878 yılında Ruslar tarafından istila ile 40 yıl
Anavatandan ayrı kalmıştır,
MS. 1921 yılında İstiklal Harbi sırasında Ruslardan
geri alınmıştır.
Kars Kent Haber,
27.06.2008
|
|
DANIŞTAY'DAN FOUR SEASONS İTİRAZINA RET
İstanbul Sultanahmet’te, Bizans-Osmanlı kalıntıları üzerine yapılan Four Seasons Otel ek inşaatının yürütmesini durduran Danıştay, karara yapılan itirazı da reddetti.
Yürütmeyi durdurma kararına Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin itiraz ettiği öğrenildi.
Milliyet’in, tarihi kalıntılar üzerine yükselen ek otel inşaatını kamuoyunun gündemine taşımasının ardından, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin başvurusunu değerlendiren Danıştay 6. Daire, kritik bir karara imza attı. Daire, 14 Mart 2008’de, ek inşaatların yapılmasına olanak sağlayan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca onaylanan planlarla ilgili olarak “yürütmeyi durdurma” kararı verdi.
Alınan bilgiye göre, 22 Eylül 2005’te projeye onay veren Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bu karara itiraz etti. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, dün söz konusu itirazı görüştü. Kurul, Four Seasons Otel’in ek inşaatının yapıldığı Sultanahmet bölgesi yönünden itirazı reddetti. Kurul, Süleymaniye bölgesi için hazırlanan imar planlarının üzerindeki yürütmeyi durdurma kararını ise usul yönünden bozdu. Kurul, 6. Daire’den bu bölgeye ilişkin planları yeniden incelemesini istedi.
Karara göre, Danıştay davayı esastan karara bağlayana kadar Four Seasons Otel’in söz konusu alanda inşaat çalışması yapmaması gerekiyor.
Milliyet, 26.06.2008
|
 |
|


|
TARİHİ ESERLER
KADERLERİNE TERK EDİLDİ
Mersin'in Mut İlçesi'ne bağlı Yalnızcabağ Köyü'ndeki tarihi eserlerin kimse ilgilenmediği için kaderlerine terk edildiği bildirildi.
Köy muhtarı Mahmut Şevket Yılmaz, Değirmenlik mevkiindeki lahit ve tarihi kalıntıların yok olmakla karşı karşıya kaldığını belirterek, "8 yıldır müracaat etmediğim yer kalmadı ama bir çözüm bulan yok" dedi.
Son olarak Mersin Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne başvurduğunu anlatan Yılmaz, "Gelen heyet tarihi eserleri inceledikten sonra 'biz bir şey yapamayız vakıflara müracaat et' dediler. Ben de çaresiz kaldım. Harabeye dönen tarihi eserler zamanla define avcıların yağmasına uğramış ve yok olma derecesine geldi" diye konuştu.
Mersin Kent Haber, 27.06.2008
|
|
EN İLKEL DÖRT AYAKLININ FOSİLİ BULUNDU
Letonya’da, dünya tarihindeki en
ilkel dört ayaklının fosili bulundu. Nature
dergisinde yayımlanan araştırma raporunda,
‘Ventastega curonica’ adıyla bilinen, bundan 365
milyon yıl önce suda yaşayan dört ayaklının
kafatası, omuzları ve leğen kemiğinin bir bölümünün
bulunduğu belirtildi. Raporda, 1 ya da 1.2 metre
uzunluğunda olduğu sanılan, vahşi görünümlü dört
ayaklının, bu dönemde sığ ve hafif tuzlu sularda
yaşadığı ve balıklarla beslendiğinin sanıldığı
bildirildi. Bilim insanları, hayvanın kısa bacaklara
ve parmaklara sahip olduğu tahmininde bulunurken,
İsveç’teki Uppsala Üniversitesi evrim biyolojisi
bölümünde görevli profesör ve raporun yazarı Per
Ahlberg, uzaktan bakıldığında küçük bir timsaha
benzeyen hayvanın sırtında yüzgeç bulunduğunu
söyledi. Hayvanın, ilk dinozorlardan 100 milyon önce
yaşadığı da hatırlatıldı.
Evrimde ‘çıkmaz sokak’ olarak görülen ve tetrapod
familyasının soyu tükenen bir türü olduğu sanılan
Ventastega fosilinin, balıkların karada yürüyen
gelişmiş hayvanlara dönüşmesinin daha iyi
anlaşılmasını sağlayacağı ifade ediliyor.
Evrensel, 26.06.2008
|
|
| |