Haberler logo

Her Pazartesi sabahı güncelleyerek, bir önceki haftanın haberlerinden bir derlemeyi, çeşitli yorumları, dizileri ve "yıllardan..." köşesini bu sayfada ilginize sunuyoruz. Sayfanın içeriğinde, basından seçilmiş ya da sizlerden bize ulaşan arkeoloji / sanat tarihi çalışmalarından, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmelere; koruma etkinliklerinden, tarih - kültür alanlarına ilişkin araştırmalara, kültürel faaliyetlere, kısacası "haber değeri" taşıyan birçok konuya yer veriyoruz.

Eğer sizler de bu sayfaya haber, yorum ve görsellerle katkıda bulunmak isterseniz, haber@tayproject.org'a bir ileti gönderebilirsiniz...


31 Ocak - 6 Şubat 2010


İHBAR


TERMESSOS SURLARI GÖZ GÖRE GÖRE TAHRİP EDİLİYOR!





Ülkemizde son yıllarda artan tarihsel varlıklara yönelik tahribata bir yenisinin eklendiğini saptamış bulunuyoruz.


Hellenistik döneme ait Termessos antik kenti surları, Antalya-Korkuteli karayolu genişletme çalışmalarıyla yok olmak üzeredir. Gelişmeleri izlediğimiz yaklaşık iki aydır çok miktarda kesme taşın kaybolduğunu ve zemin yükseltme çalışmalarında malzeme olarak kullanıldığını üzülerek tespit ettik.






Bu süre içinde bir kaç kez bilgi almak üzere aradığımız Antalya Müzesi görevlileri durumun kontrol altında olduğunu belirttiler. Durumun hiç de söylendiği gibi kontrol altında olmadığı yukarıdaki fotoğraflardan anlaşılmakta olup iki ay öncesine kıyasla surlardan çok miktarda kesme taşın alındığı gözlemlenmektedir.


Surlar tamamen yok olmadan acilen müdahale etmek gerektiğine inanıyor ve bilginize sunuyoruz.

Mete Savaş - Arkeolog rehber, 05.02.2010


MARMARAY İŞÇİLERİ DİRENİYOR

Üsküdar’daki Demiryolları, Limanlar, Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü (DLH) Marmaray Bölge Müdürlüğü önünde açıklama yapan işçiler, ''Ücretlerimizin yükseltilmesi ve çalışma haklarımızın düzeltilmesi için direnişteyiz'' pankartı açtı.

İşçiler adına açıklama yapan Aydın Erhan, Marmaray Yenikapı şantiyesinde ana firma Taisei-Gama-Nurol’un taşeron firması Polat İnşaat’a bağlı olarak arkeolojik kazılarda çalıştıklarını kaydederek, 16 Ocak’tan bu yana iş bırakma eylemini sürdürdüklerini belirtti.

Üç yıldır 27,5 TL günlük ücretle çalıştıklarını ve ücretlerine hiç zam yapılmadığını söyleyen Erhan, ''Sorunlarımız sadece ücret artışı değil, yemekhanemiz ve yemekler de çok kötü. Elbiselerimizi değiştireceğimiz bir yer yok. Sigortalarımız sürekli eksik yatırılıyor. Ücretlerimiz zamanında ve düzenli verilmiyor. Girdi-çıktı yapılarak haklarımız gasp ediliyor. Sağlık kontrollerimiz altı ayda bir yapılması gerekirken yılda bir kez yapılıyor. Bunların düzeltilmesini istiyoruz'' dedi.

Öte yandan, Marmaray işçilerine destek olmak amacıyla ‘Barış ve Demokratik Çözüm Platformu’, Marmaray’ın Yenikapı Şantiyesi’nde bir basın açıklaması yaptı. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri tarafından yapılan açıklamada, insanca bir yaşam ve sosyal güvenlik haklarının korunması için mücadele eden işçilerin yanında olunduğu vurgulandı.

soL Haber Merkezi, 6.2.10

"ILISU'YA FON SAĞLAYAN BANKALARDAN PARAMIZI ÇEKECEĞİZ"

 

Hasankeyf’in yüzde 80’ini sular altında bırakacak Ilısu Barajı’nın yapımı için Almanya, Avusturya ve İsviçreli kredi kuruluşlarının anlaşmayı feshetmesi ardından 300 milyon euro'luk kredi için üç bankayla yürütülen görüşmelerde sona gelindi. Bölge temsilcileri ve çevreciler projeye finansal destek sağlaması durumunda bankalardaki tüm mevduatlarını çekebilecekleri belirtildi.


Hasankeyf’a yapılması planlanan Ilısu Barajı’na kredi vermekten Avrupalı kuruluşların çekilmesi için AKP hükümeti Ilısu Barajı için ihtiyaç duyulan finansal kaynağın temininde son aşamaya gelindi. Ilısu için bankalarla yapılan görüşmelerin ve Hazine’nin çalışmalarının tamamlandığı belirtildi.

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun önümüzdeki hafta yapacağı bir toplantıyla son durumu açıklayacağı belirtiliyor. Bakan Eroğlu, bir süre önce yaptığı açıklamada, barajın yapımı için kredi eksiğinin 3 bankadan bulunduğunu ancak görüşmelerin sürdüğünü söylemişti.


Çevrecilerin ve kamuoyunun baskısı sonucu geçen yıl projeden Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetlerinin desteğini çekmesi üzerine AKP kaynak arayışına girmişti. Barajın, tarihi Hasankeyf’in içinde bulunduğu Dicle Vadisi’ne yapılacak olması nedeniyle, projeye karşı çıkan çevreciler, Başbakan Tayyip Erdoğan’la görüşmeye hazırlanıyor.

Doğa Derneği Başkanı Güven Eken, baraja destek verecek iki bankanın yöneticisiyle görüşerek projeden çekilmelerini istediklerini ancak sonuç alamadıklarını söyledi. Önümüzdeki günlerde konuyu Başbakan Erdoğan’a taşımak istediklerini belirten Eken, “Bu konu evrensel bir sorun, sadece ticari olarak bakamayız. Başka bir ülkede Hasankeyf, gözbebeği olurdu. Başbakan Erdoğan’ı ziyaret ederek kendisine bu projenin doğaya verdiği zararı ve ne kadar büyük bir tarihi hata olacağını anlatacağız” dedi.


Eken, söz konusu süreçte çıkan kararlar ne olursa olsun, Hasankeyf’in korunması için çalışmaya devam edeceklerini ifade etti.

Batman’da “Hasankeyf Yaşatma Girişimi”ni ziyaret eden Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, projeye finansal destek sağlayacakları iddia edilen bankalardaki tüm mevduatlarını çekecekleri uyarısında bulundu. Baydemir, “Herhangi bir finans kuruluşu ya da banka, Hasankeyf’in katledilmesi sürecinde yer alırsa, bilsin ki bizim tek kuruşluk mevduatımız onların bankasında yer almayacak” dedi.


Projeye finansal destek verecek bankalarla çalışmamaları için vatandaşlara da çağrı yapacağını vurgulayan Baydemir, “Bu bankaları, politikalarını bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Birgün, 31.01.2010


******


HASANKEYF'E AMBALAJLI KORUMA SAĞLANACAK

 

Ilısu Barajı’nın altında kalacak olan Hasankeyf’te taşınabilir tarihi eserlerin kurtarılması için çalışmalar sürüyor. Kültür Varlıkları Koruma ve Müzeler Genel Müdürü Ökkeş Dağlıoğlu, eserlerin hepsini kurtarmanın mümkün olmadığını belirterek, taşınacak ve taşınmayacak eserlerin belirlendiğini söyledi. Dağlıoğlu, “Taşınacaklar, belirli bir metotla taşınacak. Yerinde kalacak eserler de, güçlendirme ve onarım çalışmalarının ardından uzun ömürlü özel bir naylonla vakumlanıp su altında bırakılacak. Bu ambalaj yöntemi ile bu eserler en az 100 yıl su altında korunmuş olacak. Böylece bu eserler de aslına uygun şekilde bozulmadan gelecek nesillere aktarılmış olacak” dedi.

Türkiye Gazetesi, 04.02.2010


Nano Yorum:

Dağlıoğlu ya bugüne kadar bilim çevrelerinin verdiği raporları hiç okumamış, ya da düpedüz alay ediyor. Bizce bu zatın da naylonla iyice bir vakumlanıp, 1000 yıl sonraki kuşaklar tarafından incelenmesi için, suyun altına terkedilmesi fikri de bu projeyle birlikte düşünülmelidir... Niye olmasin ki? Kıymetli "gültür" varlıklarını aslına uygun şekilde koruyalım. Değil mi ya?!

S.B. Sinirli

TARİHİ 413 SOKAK TURİSTLERİ AĞIRLAYACAK

 

İzmir'in en eski yerleşim birimleri arasında yer alan, Metin Oktay gibi ünlü futbolcuların top koşturduğu semt olarak da bilinen Damlacık 413 Sokak, pansiyon turizmine hizmet vermeye hazırlanıyor. 413 Sokak'ta yaşayan Damlacık semti sakinleri projenin kısa sürede yaşama geçirilmesi için Konak Belediye Başkanı Dr. Hakan Tartan'ın desteğini de aldılar

Turistik Ev Pansiyoncuları Birliği (TUREVS) Başkanı Tülin Baştak ile birlikte masaya oturan 413 Sokak sakinleri, semtlerinde 70 evin pansiyonculuk için hazır olduğunu söylediler. Başkan Tartan da, sokaktaki konumları ve koşulları uygun bulunan 40'a yakın evin restorasyonunun yapılıp ev pansiyonculuğuna hazır duruma getirileceğini belirtti. Tartan, günü birlik nüfusu milyonlara dayanan ve "İzmir'in kalbi" diye nitelendirdiği Konak'ta ev pansiyonculuğunun alt yapısının zaten var olduğunu dile getirdi. Dinamik yapısıyla Konak'ta yerli ve yabancı turizme hizmet eden, 'Sakin Sokaklar' yaratılacağını vurgulayan Tartan,kültür turizmi ile ilgili projelerin sırasıyla yaşama geçtiğini, Namık Kemal, Sümer ve Fatih Mahallelerinde ev pansiyonculuğunu başlatmak için düğmeye bastıklarını ve en kısa sürede de yaşam bulacağını söyledi.

Turizmin önünü açmak amacıyla sokağın dış cephe yenilemelerine hemen başlanılacağını hatırlatan Tartan, "İzmir'de Konak dinamik bir kent. Yaşayan kent için de biz sakin sokaklar yaratarak büyük bir turist yelpazesine sesleneceğiz. Damlacık, 413 Sokak'ta 70'e yakın ev var. Bunların 40'a yakın bölümü eski yapı. Restorasyon projelerini hazırlayıp, dış cephe yenilemelerini gerçekleştireceğiz. Ağaçlandırma çalışmalarını yaparak, ev sahiplerine pansiyonculuk eğitimi vereceğiz" dedi.

Haber Ekspres, 05.02.2010

KÖPRÜNÜN YERİ TAM 'KAVGALIK' SEÇİLDİ

 

 

Karayolları Genel Müdürü Cahit Turhan, Tekirdağ- Çanakkale-Balıkesir Otoyolu Projesi kapsamında Çanakkale Boğazı'na inşa edilecek köprünün yerini açıkladı. Köprü için belirlenen ilk güzergahın, şehitliklerin de yakınında bulunan Sarıçay- Kilitbahir arası olduğunu bildiren Turhan, "Burada çevre, sit alanları, Kültür ve Tabiat Varlıkları ile ilgili konular var. Köprü sağa, sola bir miktar kayabilir" diye konuştu.

Tekirdağ ile Balıkesir'i birbirine bağlayacak Çanakkale Boğaz Köprüsü'nün, şehitliklerin yakınındaki Sarıçay- Kilitbahir arasına yapılacağına yönelik açıklama ortalığı karıştırdı. Kentin üzerinden ve şehitliklerin içinden geçecek bu köprüyü kesinlikle istemediklerini söyleyen Çanakkale Belediye Başkanı CHP'li Ülgür Gökhan, "Daha önce bu konuda alınan belediye meclisi kararı da var. Yani Çanakkale halkı istemiyor" dedi.

Haber Ekspres, 05.02.2010

HIRKA-İ ŞERİF İTALYAN UZMANA EMANET

 

Geçen yıl Ramazan ayında yıprandığı gerekçesiyle ziyarete açılmayan Veysel Karani'nin torunları Köprülü Ailesi'ne ait Hırka-i Şerif'in onarımını İtalyan konservatör Marina Zingarelli yapacak. Zingarelli'nin bu ay İstanbul'a gelerek Fatih'teki Hırka-i Şerif Camisi'nde onarım işlemine başlayacağı belirtildi. Ödeneği İstanbul İl Özel İdaresi tarafından karşılanacak olan konservasyon işlemi, Ramazan ayına yetiştirilecek.

Sabah, 05.02.2010

GARA KİLİSESİ CANLANACAK

 

 

Bodrum’un Bizet Beldesi’nde 1800 yıllık Rum Gara Kilisesi’nin kültür turizmine kazandırılması için proje hazırlandı. Kilise, Ege’nin ikinci Meryemana Evi gibi olacak.

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi Bitez Beldesi’nde yıllarca atıl vaziyette kalan 1800 yıllık Rum Gara Kilisesi’nin canlandırılması ve kültür turizmine kazandırılması için geliştirilen proje tamamlandı. 1800 yıllık mozaikleri, odaları, bahçesindeki su kuyusu ve kanalları ile günümüze kadar korunabilmiş bölgenin en önemli kilisesinin hayata kazandırılması için mülk sahipleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı, valilik ve sivil toplum örgütleri ile görüşmelere başladı. Bitezliler tarihi kilisenin önce koruma altına alınması, ardından kültür turizmine kazandırılması için seferber oldu. Yüksek Mimar Ahmet Iğdırlıgil’in hazırladığı Gara Kilise Kültür ve Sanat Müzesi projesi kapsamında, kilisenin tamamen restore edilmesi, mozaiklerin üzerinin cam ile örtülerek ışıklandırılması, gerekli izinler alındığı takdirde yaklaşık 4 bin yabancının yaşadığı Bodrum’da yabancılar için ilk ibadete açılacak yer olması isteniyor. Arazi içerisinde yapılacak, kafeterya, oturma ve dinlenme grupları, el sanatları ve hediyelik eşya standları ile otoparkın yer aldığı projenin hayata geçmesiyle Gara Kilisesi Ege’nin ikinci Meryemana Evi gibi olacak.

haberler.com, 04.02.2010

OSMANLI TARİHİ İÇİN ÖNEMLİ KEŞİF





Osmanlı İmparatorluğu'nun Bizans İmparatorluğu'ndan ilk fethettiği, Osman Bey'in de adına ilk hutbeyi okuttuğu kale olan Karacahisar Kalesi'ndeki kazılarda bir zaviye (küçük tekke) gün ışığına çıkartıldı.

Anadolu Üniversitesi (AÜ) Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof.Dr. Erol Altınsapan, AA muhabirine, Karacahisar Kalesi kazılarının, Valiliğin desteği ve girişimiyle Arkeoloji Müzesi Müdürlüğünün başkanlığında geçen yıl ağustos ayında başladığını belirterek, kalede kazının yanından restorasyon çalışmalarının da kendisinin gözetiminde süreceğini kaydetti.

Kaledeki ilk kazıların 1999 yılında Prof.Dr. Halil İnalcık'ın önderliğinde, dönemin AÜ Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Ebru Parman tarafından başlatıldığını anımsatan Prof.Dr. Altınsapan, şöyle konuştu:

''Kazı çalışmaları 2002-2005 yıllarında devam etti. Ağustos 2009'a kadar kalede bir çalışma yapılmadı. Sayın Valimiz Mehmet Kılıçlar, bize bu anlamda çok büyük güvence verdi. Böylece kazılara başladık. Karacahisar Kalesi, Ertuğrul Gazi'nin oğlu Osman Gazi tarafından Bizanslıların elinden 1289 yılında fethedildi. Karacahisar Kalesi'nin fethi Osmanlı İmparatorluğu'nun başlangıcındaki en önemli olaydır. Kalenin fethedilmesi, Osmanlı'nın Bizans'a karşı ne kadar büyük bir rakip olacağını gösterdi. Karacahisar Kalesi, Osmanlı'nın İznik'ten Edirne'ye kadar olan fetih sürecinin başlangıç noktası durumunda bir yer.''

Prof.Dr. Altınsapan, kazı sezonu boyunca temizlik ve kazı çalışmaları bir arada yürütüldüğünü belirterek, çalışmalar sırasından kalede bir iç surun bulunduğunu ortaya çıkarttıklarını bildirdi.

Çalışmalara öncelikle iç sur içerisinde kapsamlı bir temizlik çalışmasıyla başladıklarını anlatan Prof.Dr. Altınsapan, şöyle devam etti:

''Kalenin ana yapısı içinde zaviye olması muhtemel bir yapının izlerini bulduk. Zaviye etrafındaki kazıyı tamamlamadık. Kalenin içinde gün yüzüne çıkardığımız zaviye, 13. yüzyıl zaviyelerinin yapısına benziyor. Tokat yöresindeki zaviyelerle benzerlik gösteriyor. Ters T planlı bir yapı. Osmanlı camilerinin prototipi olması muhtemel bir mimari. 2009'daki kazılarda kalenin iç suruna dayalı iş atölyelerini de gün yüzüne çıkardık. Temizlik ve kazı çalışmalarının sonucunda farklı kap türlerine ait sırlı ve sırsız seramik parçaları bulduk. Bunların, kapların ağız, dip, kulp ve gövde parçalarından oluştuğu anlaşılıyor.

Ayrıca çalışmaların sonucunda 13 sikke, 1 de demir makası ortaya çıkarttık. Kazı çalışmalarına Prof.Dr. Halil İnalcık da geldi. Bize destek vereceğini söyledi.''

Prof.Dr. Altınsapan, 2010 yılındaki kazıları özellikle konservasyon ve restorasyona yönelik yapacaklarını sözlerine ekledi.

Habertürk, 04.02.2010

TÜRKİYE İLE PERU ARASINDA ANLAŞMA TAMAM

 

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan Türkiye ile Peru arasındaki uluslararası anlaşmaya göre, taraflar, çalınan, yasadışı yollardan ticareti yapılan, ihraç edilen veya el değiştiren arkeolojik, sanatsal, tarihi ve kültürel varlıkların kendi topraklarına girişini yasaklamayı ve engellemeyi taahhüt ediyor.


Taraflardan birinin acil talebi üzerine, diğer taraf yürürlükteki ulusal yasalara ve uluslararası anlaşmalara göre istekte bulunan tarafın topraklarından çalınan, yasadışı yollardan ihraç edilen veya el değiştiren herhangi bir kültürel, arkeolojik, sanatsal ve tarihsel varlığı ele geçirip, iadesine ilişkin gerekli hukuki adımları atacak.
Kültürel, arkeolojik, sanatsal ve tarihsel varlıkların ele geçirilmesi ve iadesine ilişkin talepler diplomatik yollardan resmiyet kazanacak.
Kültürel varlıkların ele geçirilmesi ve iadesine ilişkin masraflar talepte bulunan ülke tarafından karşılanacak.

Anka, 04.02.2010

MAYDOS KALINTILARI ÜZERİNDEKİ İMAR DURUMU NETLEŞECEK





Çanakkale'nin Eceabat İlçesi'ndeki Maydos Antik Kenti üzerinde bulunan parsellerin imar durumunun netleştirilmesi için sondaj ve kurtarma kazısı yapılması planlanıyor.

 

AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, İsmetpaşa Mahallesi Çamburnu mevkisinde yer alan Maydos Antik Kenti, 2006 yılında kanalizasyon çalışmaları sırasında bulundu. Antik kentin yer aldığı bölge, 2007 yılında Müzeler Müdürlüğü uzmanlarının önerisiyle Çanakkale Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulunca arkeolojik sit alanı ilan edildi. Birinci ve üçüncü derecede sit alanı ilan edilen bölgede, yapılaşmaya ve herhangi bir tadilata izin verilmiyor.

 

Koruma Kurulu, kent yerleşimi ve çevresinde yer alan Maydos Antik Kenti ile Çamburnu Kalesi ve Kilise Tepesi Höyüğü'nde aykırı uygulama yapılmasını önlemek amacıyla Eceabat Belediyesinden imar planı çalışması yapmasını talep etti. Belediye buna itiraz ederek, bölgede kurtarma kazısı ve sondaj çalışmalarının yapılması için Kültür ve Turizm Bakanlığına başvurdu. Başvuru kabul edilerek, bu çalışma için ödenek çıkarıldı ancak yeterli olmadığı için çalışmalara henüz başlanamadı.

 

Konuyla ilgili olarak Eceabat Belediyesinde, Başkan Kemal Dokuz ile parsel sahiplerinin katılımıyla bilgilendirme toplantısı yapıldı. Parsel sahipleri, Dokuz'dan çalışmanın bir an önce tamamlanarak mağduriyetlerinin giderilmesini istedi. Belediye başkanı Dokuz ise, bugüne kadar yapılan çalışmalar hakkında bilgiler verdi. Dokuz, "Amacımız, kurtarma kazısı ve sondaj çalışmalarıyla, arkeolojik sit alanı içerisinde yer alan parsel sahiplerinin sorunlarını çözmek. Burada bir antik kent varsa ortaya çıkarılması, yoksa vatandaşların mağduriyetinin giderilmesi için çalışıyoruz" dedi.

 

Kemal Dokuz, gelişmelerle ilgili parsel sahiplerini bilgilendireceklerini sözlerine ekledi.

Emlak Kulisi, 04.02.2010

ŞAŞKIN 'DEFİNECİ' YAKALANDI

 

Datça’daki tarihi antik Knidos kentinde kaçak kazı yapan define avcısını, internet kafede düşürdüğü flash bellek ele verdi! 22 yaşındaki A.S.N., gittiği internet kafede flash belleği düşürdü. Flash belleği bulunca ne olduğunu anlamak için açıp bakan kişi antik kentte kazı yapıldığına dair fotoğrafları görünce polise haber verdi. Polis, hakkında daha önce de hakkında benzer bir suçtan sabıka kaydı bulunan A.S.N.’yi tanıdı. Fotoğraflarda elinde biri kurusıkı diğeri kurusıkıdan bozma iki tabancayla görülen A.S.N yakalandı. A.S.N.’nin evinde herhangi bir suç unsuruna rastlanmazken şüpheli ifadesinde fotoğrafta görülen tabancaların Y.B.’ye ait olduğunu söyledi.

Y.B’nin evinde yapılan aramada iki tabancayla ‘Rambo’ diye bilinen bir bıçak ele geçirildi. Gözaltına alınan Y.B. tarihi eser kazıları ile bir ilgisinin olmadığını, tabancaları Akhisar’dan satın aldığını savundu.

Fotoğraflarda görülen İ.C. adlı üçüncü şüpheli aranırken polis şüpheli A.S.N, Marmaris Müze Müdürlüğü ve Datça Kadastro Müdürlüğü görevlileriyle, Knidos antik kentine giderek inceleme yaptı. Kazı yapılan alanın 1’inci derece sit bölgesi ve bir sunak olduğunu belirlendi.


A.S.N.’nin  ifadesinde “İ.C. ile Almanya’da birlikte cezaevinde kaldık. Facebook aracılığıyla görüşüyoruz. Adresini bilmiyorum. İ.C. ile Knidos tarafına gezi amacıyla gittik. Virane bir yerin yanında yılan figürü görünce bir başka viranenin içerisinde bulunan kazma kürekle etrafını kazdık. Aynı yerde başka eski yazıların bulunduğu taşların fotoğraflarını çektik. Herhangi bir eseri almadık” dediği öğrenildi.

A.S.N. ‘İzinsiz define aramak ve kazı yapmak’, Y.B. de silah kanuna muhalefet suçlarından çıkarıldıkları mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırak

Radikal, Haber: Mehmet Çil, 04.02.2010

HAÇLAR YERİNE OTURACAK





Edirne'deki Ortodoks kilisesinin restorasyonunda çatısına konmayan haç, Bulgar makamlarının talebi ve anıtlar kurulunun onayı ile yerine yerleştirilecek.

Edirne'deki iki Ortodoks Bulgar kilisesinden biri olan St. Konstantin ve Elena Kilisesi'nin restorasyonu sırasında çatısına konulmayan haç, Bulgar makamlarının talebi üzerine, Anıtlar Kurulunca yapılan toplantıda onaylandı. Haçın önümüzdeki günlerde kilisenin çatısına yerleştirileceği bildirildi.

 

Anıtlar Kurulundan alınan bilgiye göre, 2008 yılında St. Konstantin ve Elena Kilisesi'nin restorasyonu sırasında, Anıtlar Kurulu'na sunulan restorasyon planında kilisenin çatısında haç olacağı belirtilmedi.

 

Çatıya daha sonra haç yerleştirmek isteyen Bulgar makamları, Anıtlar Kuruluna tekrar başvurarak, bu taleplerini iletti. Geçtiğimiz günlerde toplananın kurul, Bulgar makamlarının taleplerini onayladı.

 

Kilisenin içerisinde tutulan yaklaşık 1.5 metrelik iki haçın önümüzdeki günlerde düzenlenecek ayinle çatıya takılacağı öğrenildi.

 

Kirişhane Semtindeki St. Konstantin ve Elana Kilisesi'nin yapılış tarihi kilise kayıtlarında 1869 olarak gösteriliyor. 20. yüzyıl ortalarında cemaatini kaybeden ve kaderine terk edilen kilisenin, Türk ve Bulgar yetkililerinin görüşmeleri sonucu 2008 yılının ocak ayında restorasyonuna başlanmış ve çalışmalar 8 ayda tamamlanmıştı.

 

Restorasyonun ardından ramazan ayının yaşandığı 14 Eylül 2008'de dönemin Bulgaristan Başbakanı Sergey Stanişev ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, kilisenin açılışını yapmış ve kilisenin bahçesine dostluk fidanı dikmişlerdi. Edirne'deki St. Konstantin ve Elena ile St. Georgi Kilisesi hafta sonları turlarla ya da kendi imkanlarıyla ziyarete ve ibadete gelen pek çok Bulgar turisti ağırlıyor

Radikal, 04.02.2010

ŞEHBENDERLER KONAĞI KÜTÜPHANE OLDU

 

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin tarihi mirası ayağa kaldırarak işlevsellik kazandırma çalışmaları kapsamında restore ettiği Şehbenderler Konağı, 9 Şubat Salı günü saat 11.30'da yapılacak törenle kütüphane olarak kente kazandırılacak.

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, tarihi değerleri gün yüzüne çıkaran faaliyetleri kapsamında kentin en önemli kültürel ziynetlerinden olan Şehbenderler Konağı'nın restorasyon çalışmalarının tamamlandığını ve kütüphane olarak hizmet vereceğini söyledi.

 

Asırlık Şehbenderler Konağı'nın aslına uygun olarak yenilendiğini kaydeden Başkan Altepe, "Bursa'nın en önemli kültürel mekanlarından olan Şehbenderler Konağı, geleneksel Türk evi tarzındaki tarihi mimarisiyle göze çarpıyor. İbrahimpaşa Mahallesi'nde bulunan, Bursa Kız Anadolu Lisesi ile Erkek Anadolu Lisesi arasında kalan konak, günümüze ulaşan nadir yapılardan biridir. Bu mekanı atıl durumdan kurtarıp bugünkü haline getirdik. Şehbenderler Konağı, okulların olduğu bölgede bulunduğu için 9 Şubat Salı gününden itibaren kütüphane olarak hizmet verecek" dedi.

Bursa Kent Haber, 04.02.2010

İÇ KOZAHAN'DA DURMAK YOK





Vakıflar Bölge Müdürlüğü`nün restore edilmesi karşılığında 20 yıllık işletme hakkını BESOB`A verdiği İç Kozahan`da restorasyon çalışmaları, soğuk kış günlerinde bile 24 saat aralıksız sürüyor.

 

Bursa Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği tarafından 750 bin liraya restorasyon işi verilen İç Kozahan'daki birinci etap çalışmada, müteahhit firma 50 kişilik ekibi ile 24 saat aralıksız çalışıyor. 20 Mayıs 2010 tarihinde içerisinde büyük bir restoran ile 14 dükkanın bulunduğu birinci kısmın tamiratı tamamlanacak. Orhan Cami'nin altında, Kozahan`ın doğu kısmında yer alan İç Kozahan'ın çatısından, yıllarca biriken 20 kamyon moloz çıkartıldı. Çatı kısmına 55 ton kurşun ile özel kaplama yapılacak İç Kozahan'da, son yıllarda yapılan çimento esaslı sıvalar tamamen temizlenerek, horasan esaslı orijinal sıva yapılacak.


Taş duvarların ortaya çıkması ile han eski tarihi ihtişamına kavuşurken, ısı yalıtımlı alüminyum doğramalarla mekana sıcaklık katılacak. Tabandaki mozaik şap da kaldırılarak yerine yer tuğlası döşenecek. Bahçe tanzimi yapılarak ortadaki havuzun mermerleri silinecek. Bahçe içine bakan taşlar, köfeki kesme taş olarak tarihi havaya uygun şekilde yeniden tanzim edilecek.

Bu arada, Vakıflar`dan İç Kozahan'da kiraladıkları dükkanları Uzunçarşı'daki mağazaları ile birleştiren, sözleşmesi biten 3 konfeksiyoncu da, bir ay zarfında dükkanları boşaltıp teslim edecek. Bu dükkanlar İç Kozahan'da çalışacak şekilde kapatılarak, Esnaf Odaları Birliği tarafından lokanta kısmı bir işletmeciye, 14 dükkan da gıda dışındaki sektörlerdeki esnafa verilecek. Haziran ayında ise, köylü pazarının karşısına açılacak kısmın restorasyonu başlayacak.

Bursa Olay, 04.02.2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇISI YAKALANDI

 

Tarihi eser kaçakçılığı yaptığı iddia edilen 1 kişinin ev ve işyerinde yaptıkları aramada 10 adet eski döneme ait olduğu düşünülen para ve 2 adet bilezik ele geçirildi.

 

Y.T isimli şahsın elinde çok sayıda tarihi eser bulundurduğu ve bunu satmak istediği duyumunu alan Elazığ Emniyeti KOM Şube Müdürlüğü ekipleri şahsın evinde ve iş yerinde yaptıkları aramada 10 adet eski döneme ait olduğu düşünülen para ve 2 adet bilezik ele geçirdi.

 

2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında değerlendirilen eserler, İl Müze Müdürlüğü'ne teslim edilirken, Y.T isimli şahıs ise hakkındaki yasal işlemlerin yapılması için adliyeye sevk edildi.

haberler.com, 04.02.2010

1001 İSLAM İCADI





İslam aleminin bilime ve teknolojiye katkısı, Londra'daki Bilim Müzesi'nde açılan bir sergiyle anlatılıyor.

 

"1001 İcat: Müslümanlığın Bilim ve Teknolojiye Mirası" adlı sergide, 700-1700 yılları arasındaki bin yıllık döneme ait, mimariden, haritacılığa, gök biliminden, tıbba kadar birçok alandaki Müslüman mucitlerin, bilim adamlarının ve mimarların yapıtları, icatları gözler önüne seriliyor.

 

İnteraktif ekranların yer aldığı sergide, El İdrisi ve İbni Sina gibi çok sayıda mucit, bilim adamı ve filozof ekranlardan kendilerini ve icatlarını anlatıyor. Bu kişiler arasında Türkiye'den de tanıdık bir isim bulunuyor. 16. yüzyılın en önemli sanatçı ve mimarlarından biri olarak kabul edilen Mimar Sinan da sergide yer alıyor.


Tiyatro ve sinema sanatçılarının dönemin kıyafetlerini giyerek canlandırdıkları İslam aleminin mucitleri, geride bıraktıkları eserlerin yanı sıra eserlerinin ve buluşlarının kendilerinden sonraki dönemleri nasıl etkilediğini anlatıyor.

Sergideki bir diğer dikkat çekici ve Türkiye ile ilgili parça ise, serginin hemen girişinde bulunan filli saatin maketi.


1200'lü yılların başında Türkiye'nin güneyinde, Irak'ın kuzeyinde bulunan Cizre'de, bilim adamı İsmail Ebul Aziz Bin Rezzaz El Ciziri tarafından yapılan bu saatin, ilk saat tasarımlarından biri olduğuna dikkat çekiliyor.

 

Çeşitli medeniyetlerin, insanlığın gelişmesine katkısını da simgeleyen saat bir filin üzerinde duruyor. Fil, Hint medeniyetini, filin karnına yerleştirilen ve saati çalıştıran su düzeneği Antik Yunanı, inip çıkan ejderhalar Çin'i, sarıklı robotlar İslam dünyasını, kalenin üzerinde duran Zümrüd-ü Anka kuşu da antik Mısır medeniyetini temsil ediyor.

 

Sergide gösterilen kısa filmde, buluşların ve bilimin kaynağının sadece Yunan ve Batı medeniyetleri olmadığı mesajı veriliyor. Oscar ödüllü İngiliz sinema ve tiyatro sanatçısı Ben Kingsley'nin oynadığı kısa filmde, çocuklara ve sergiyi gezenlere "İslam aleminin bilim ve teknolojiye katkısının ve etkisinin önemi" aktarılıyor.

 

21 Ocak'ta açılan sergi, 25 Nisan'a kadar Londra'daki Bilim Müzesi'nde gezilebilecek.

Hürriyet, 04.01.2010

HEYKELE
REKOR FİYAT

 

Alberto Giacometti’nin “Yürüyen Adam I” adlı heykeli 104.32 milyon dolara alıcı bulurken, bütün dünyada düzenlenen müzayedelerde en yüksek fiyata satılan sanat eseri olarak rekor kırdı.

 

Sotheby’s müzayede evinden yapılan açıklamada, “Bu fiyat,  bir sanat eserine verilen  en yüksek fiyat oldu”  denildi. Alıcının kimliği açıklanmadı.

Milliyet, 04.01.2010

BÜYÜKADA'DA 2 MİLYON LİRALIK 'MÜZE' KARMAŞASI





Adalar Belediye Başkanlığı, Adalar Vakfı ve 2010 Ajansı, Nisan 2009'da Büyükada'daki Taş Mektep'e müze kurulması için bir protokol imzaladı. 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı müze için 2 milyon 609 TL bütçe ayırdı. Paranın büyük bir kısmı vakfa ödendi. Oysa Taş Mektep'in mülkiyeti Büyükşehir Belediyesi'ne (İBB) aitti ve hiçbir kurum ve kişiye tahsis edilmemişti. Büyükşehir, müze projesiyle ilgili protokolü de yerel basından öğrendi. Buna rağmen, Adalar Müzesi ile ilgili bütçe, 2010 AKB Ajansı Yürütme Kurulu toplantısında kabul edildi. Adalar Vakfı da müzenin 2010'un temmuz ayında açılacağını duyurarak 2010 Ajansı'ndan para almaya, halktan malzeme istemeye başladı. Adalar Müzesi için yönetim kurulu bile oluşturuldu. Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu, Adalar Vakfı Başkanı Aykut Mutlu ve Adalar Müzesi Koordinatörü Serhat Baysan yönetime seçildi. Adalar Kaymakamı Mevlüt Kurban da Danışma Kurulu'nda yer aldı.

Skandal protokol İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ve İçişleri Bakanlığı'na birer ihbar mektubuyla bildirildi. İBB, konudan haberdar olur olmaz ilgili yerlere yazı yazarak Taş Mektep'in belediye bünyesinde bulunan Müzeler Müdürlüğü'ne tahsis edildiğini duyurarak "Söz konusu binayı kendi bünyemizde değerlendireceğiz" açıklaması yapıldı. Bu arada, Adalar'da yaşayan bazı vatandaşların; Adalar Vakfı'nın, 2010 Ajansı'ndan müze için usulsüz olarak aldığı paraların nereye harcandığı anlaşılamadığı gerekçesiyle savcılığa suç duyurusunda bulunacağı öğrenildi.

2010 AKB Kültürel Miras ve Müzeler Direktörü Suay Aksoy ise "Müze için okulun tahsisinin alınmadığı" iddialarının doğru olmadığını belirterek "Ödemeler yapılıyor. Adalar'ın yüz akı olacak bir proje oluşturacağız. Bir komite Adalar'a giderek denetleme yaptı. Çalışmalar istediğimiz düzeyde gidiyor. Hakedişleri geldikçe ödemelerini yapıyoruz" dedi.

Sabah, Haber: Erhan Öztürk, 04.02.2010


*****

ADALAR MÜZESİ BASIN AÇIKLAMASI


Adalar Müzesi çalışmalarına başlamamızdan ve belirli aşamaya gelmemizden sonra, özellikle, müzenin yerleşeceği binanın sahipliği ekseninde söylentiler, yayınlar başlamıştı.

Bunlardan yerel olan ve yanıtlamaya bile gerek görmediğimiz kadar temelsiz olan iki tanesinden sonra, 4 Şubat günlü Sabah gazetesinde, yine temelsiz, ne yazık ki üzücü bir "haber" çıktı.

Bunun üzerine hem tüm söylentilerle ilgili olarak hem de bu "haber"le ilgili olarak bir basın açıklaması yapmak gerekti.

Bu açıklamayı sizlerle de paylaşmak istiyoruz.

Bundan böyle de sizleri yormayı da göze alarak, tüm gelişmelerle ilgili bilgi aktarmaya devam edeceğiz.

Bir kez daha yinelemek isteriz, "Adalar'ın ve Adalıların tarihini, bugününü, geleceğini anlatacak olan Adalar Müzesi" mutlak kurulacaktır.


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projelerinden
"ADALAR MÜZESİ"NE DOĞRU"

"Adalar Müzesi, Adalar'ın dününü yarınına bağlayan yüz akı projedir."

Sabah Gazetesi'nin 4 Şubat 2010 tarihli nüshasında Erhan Öztürk imzasıyla çıkan "Büyükada'da 2 milyon liralık müze karmaşası" başlıklı haber üzerine zorunlu açıklama:

Haber tamamen yanlış bilgiler üstüne inşa edilmiştir

Adalar Müzesi Proje Koordinatörü Serhat Baysan tarafından yapılan açıklamada, Sabah Gazetesi'nde Erhan Öztürk imzasıyla yayınlanan haberin doğru olmayan verilere dayanılarak hazırlandığı bildirildi.
Haberin hazırlığında en temel gazetecilik ilkelerinin çiğnendiğini, suçlamalar yöneltilen Adalar Vakfı ve Adalar Müzesi proje yönetimlerinin görüşlerine bile başvurulmadığını söyleyen Baysan, iddialara şu karşılığı verdi:

1. İBB mülkiyetindeki Büyükada eski ilkokul binası, 14 Ekim 2005 tarihinde müze yapılmak üzere Adalar Belediyesi'ne 10 yıl süreyle tahsis edilmiştir.

2. Adalar Belediyesi, Adalar Müzesi Projesi'ne proje ortağı olarak katılmış ve 6 Ekim 2008 tarihli belediye meclisi kararıyla söz konusu binayı projeye tahsis etmiştir. Dolayısıyla bina tahsisatının olmadığı iddiası tümüyle asılsızdır.

3. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin söz konusu taşınmazın Adalar Belediyesi'ne tahsisinin iptal edildiğini bildirir yazısı, projenin İstanbul 2010 Ajansı tarafından kabul edilip imzalandığı 2 Şubat 2009 tarihinden çok sonradır ve Adalar kamuoyunda politik bir karar olarak algılanan bu iptalin nedenini açıklayacak olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'dir.

4. İBB Emlak Dairesi, Adalar Müzesi projesinde değerlendirilmek üzere binayı, 18 Aralık 2009 tarih ve 2219854 sayılı başkanlık oluru ile İBB Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü'ne tahsis etmiştir. Dolayısıyla ‘mekanı olmayan bir müze' iddiası, bu yanıyla da gerçeği yansıtmamaktadır.

5. Proje yürütücüsü Adalar Vakfı'na, İstanbul 2010 Ajansı tarafından ödemeler, hakediş usulüyle yapılmaktadır ve bugüne kadar yapılan ödeme toplamı KDV hariç 198 bin liradır. Dolayısıyla 2 milyon lira gibi bir ödeme yapıldığı iddiası da asılsızdır. Sözleşmenin imzalanış tarihinden bugüne kadar tüm proje faaliyetleri (bilgi, bağış envantenterleri, sponsorlar, harcamalar) aylık raporlar halinde İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne bildirilmiş ve onaylanmıştır.

6. Aynı süre içinde Adalar Vakfı da, İstanbul 2010 ajansıyla yaptığı ve proje giderlerinin % 40'ının kendisi tarafından karşılanacağına ilişkin protokol uyarınca, kendi kaynaklarından 150 bin lira dolayında harcama yapmıştır.

7. Adalar Müzesi, Adalar'da kültürel yaşam ve turizm için dönüştürücü etkisi çok yüksek bir projedir ve bu alanda son yıllarda Adalar'a yapılan en büyük yatırımdır.

8. Değerli medyamızdan ve kamuoyundan beklentimiz, STK-yerel yönetim işbirliğinin güzel bir örneği sayılan ve bu yanıyla da İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ruhuna en uygun projelerden biri olan Adalar Müzesi çalışmalarına bugüne kadar olduğu gibi sahip çıkılmasıdır.

Baysan, Adalar Vakfı'nın gazetede yayınlanan haber hakkında yasal girişim hakkını saklı tuttuğunu da sözlerine ekledi.

ADALAR MÜZESİ TEMMUZ 2010'DA AÇILACAK

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projelerinden Adalar Müzesi'nin kuruluş çalışmaları kesintisiz devam ediyor. Adalar Vakfı ile İstanbul 2010 Ajansı arasında 2 Şubat 2009 tarihli sözleşmeyle hazırlıklarına başlayan projede, çeşitli üniversitelerden 40'a yakın uzman, danışman çalışıyor.

Müzenin kalıcı ve geçici sergileri, Temmuz 2010'da ziyarete açılacak. Müze projesi kapsamında, Adalar Kent Arşivi de oluşturuluyor. 60'a yakın kurumun arşivleri kütüphaneleri taranıyor.

Kuruluş sürecinde toplam 2.6 milyon lira harcanacak.
Bu harcamaların 1.32 milyon lirasını İstanbul 2010 Ajansı, kalanını ise Adalar Vakfı karşılıyor.

İstanbul 2010 Ajansı tarafından ödenecek 1.32 milyon liranın yaklaşık 1 milyon lirası, müzenin ana yapısı olarak planlanan ve mülkiyeti İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait olan Büyükada Eski İlkokul binasının restorasyonuna harcanacak. Restorasyon projesi Adalar Vakfı tarafından ileri müzecilik tekniklerine yanıt verilecek şekilde ve alanının önde gelen uzmanlarının ekip çalışmasıyla yaptırıldı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne teslim edildi.

Adalar Müzesi 6.2.2010


******


FAZIL SAY, RUHR'DA VAR, İSTANBUL'DA YOK

 

Ruhr 2010 Ajansı, önceki gün basın toplantısında Fazıl Say’ın Dortmund’da vereceği konserleri “Kültür başkenti yılının doruk noktası” sözleriyle tanıttı. Dün ise aynı Fazıl Say, çok benzer bir programdan oluşan İstanbul 2010 projesini, bürokrasiden yıldığı için çekmeye karar verdi.


Fazıl Say, İstanbul 2010 Ajansı’na ‘Dört Mevsim Dört Konser’ başlıklı bir proje sunmuştu. Proje kapsamında dört büyük konser ve İstanbul’un merkezden uzak semtlerindeki okullarda on ücretsiz resital ve atölye çalışmaları planlanıyordu. Uzun görüşmeler sırasında, 2010 Ajansı bütçe sıkıntılarından dem vurunca dört konser ikiye indirildi. 9 Mayıs’ta Topkapı Sarayı’nda ‘Haremde 1001 Gece’ keman konçertosu, 7 Ekim’de ise Aya İrini’de ‘İstanbul Senfonisi’ seslendirilecekti. Ama 2010 Ajansı’yla bir türlü işler ilerlemeyince konser programları da aksamaya başladı. Bütçe üzerinden görüşmeler uzadıkça uzadı ve Fazıl Say, projesini çekmeye karar verdi. Say’ın menejeri Kadir Dursun, 2010 Ajansı’na “Fazıl Say Konserleri için uzun zamandır yaptığımız karşılıklı görüşmeler sonucunda maalesef somut bir ilerleme sağlayamadık. Bu durum, Fazıl Say ve diğer sanatçıların tarih planlamalarında ve organizasyonun sağlıklı gerçekleşmesinde sorunlar yaratacağından, organizasyonları birlikte gerçekleştirme olanağımızın kalmadı” diyen bir mektup göndererek projeyi durdurdu. Yani, İstanbul’da yaşayan uluslararası müzisyenin İstanbul için bestelediği senfoniyi, İstanbul’da ne zaman dinleyeceğimiz belirsiz bir mesele halini aldı. Böylece, İstanbul 2010 Ajansı’nın Fazıl Say’la birlikte Dünya Su Forumu sırasında verdiği tek konser hariç, hiçbir özel projesi kalmamış oldu.


Konuyla ilgili tartışmalara girmek istemediğini söyleyen Fazıl Say, dün facebook sayfasına şu kısa açıklamayı koydu: “İstanbul 2010 ile ilgili 2 yıldır hiç bir sonuç alamadığımız görüşmelerimizi sona erdirdik. Bir proje yapabilmeyi başaramadık. Kağıt üzerinde, ‘istenmedi’- ‘reddedildi’, ‘kabul edilmedi’ gibi sözler yoksa da, iki yıllık bekletilmenin, 17 randevunun sonuçsuz kalmasının, aynı anlama geldiğini hissettim. Yazık. Sanırım ‘hükümete muhalif’ olmanın payı vardır. ‘Beceriksizlik’ artısı...”

Fazıl Say konserlerinin neden gerçekleştirilemediğini 2010 Ajansı’nın Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç’e de sorduk. Avdagiç’e göre mesele tamamen bütçeyle ilgili. “Bizim sunduğumuz bütçe onlara yetersiz geliyorsa bunu bu şekilde ifade etsinler, meseleyi ‘hükümete muhalif olmak’ gibi yerlere taşımalarını doğru bulmuyorum” diyen Avdagiç’in verdiği bilgiye göre dört konser için sunulan ilk teklifin bütçesi 1.2 milyon avro. Bunu ‘kendi bütçe imkanlarına göre’ yüksek bulan 2010 Ajansı, konser sayısını ikiye indirip sanatçı kaşeleri için toplam 500 bin lira önerdi. Bir o kadar da organizasyon giderleriyle birlikte konserlerin toplam maliyetinin bir milyon liraya yakın olması planlandı.


Projeyi hazırlayan Kadir Dursun, ‘Fazıl Say hiç para almasa bile, önerdikleri bütçeyle şef ve solistlerin ücretleri ödenemez’ diye konuyu özetliyor. Dursun’un verdiğij bilgiye göre sadece 105 kişilik Borusan Senfoni Orkestrası’nın maliyeti 150 bin avro (300 bin lira). Patricia Kopatchinskaja, şefler Sacha Goetzel ve Gürer Aykal, Fazıl Say ve geleneksel enstrümanları çalan diğer solistlere ise vergiler hariç 64 bin avro önerilmiş. Bu rakamla uluslararası standartlara göre konser kaşelerini ödemek imkansızlaşıyor. Kadir Dursun, Fazıl Say’ın alacağı parayı bile bilmediğini, ama bir yılı aşkın süredir konuşulan bir projenin bir türlü sonuçlanıp ilan edilmemiş olmasına tepki gösterdiğini söylüyor.


Mesele bir ‘bütçe’ meselesi mi, ‘öncelik’ meselesi mi? Bence, bunu tartışmak gerekiyor. Avrupa Kültür Başkenti açılış gösterileri için havai fişekler patlatılsın, mega star Tarkan sahneye çıkartılsın ve bu iş için 8.5 milyon lira harcansın. Diğer taraftan dünyanın gerçekten ilgisini çekecek, klasik müzik dinleyicisinin gerçekten katılmak isteyeceği iki konseri gerçekleştirmenin de bir yolu bulunsun. Ama sanatçının gönlünü alarak, ama gerekli parayı bularak. Ruhr 2010 Fazıl Say’a üç yıl önce sipariş veriyor, konsere davet ediyor; İstanbul 2010 ise Fazıl Say’ın proje vermesini bekliyor sonra da bu proje üzerinden uzun müzakerelere girişiyor... Belli ki bu işte bir yanlışlık var.

Radikal, Haber: Cem Erciyes, 05.02.2010

TARİHİ KALINTILAR MARDİN MÜZESİ'NDE SERGİLENİYOR

 

 

Mardin-Diyarbakır yolu üzerindeki yerleşim alanı İçinde bulunan Mardin Artuklu Üniversitesi'ne ait arazide yapılan kazılarda içinde çeşitli dönemlere ait kalıntılar, kuyu ve sarnıçların ortaya çıkmasının ardından alan, Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulu tarafından 3. Derece Sit alanı olarak tescil edildi. Mardin Kültür ve Turizm Müdürü Davut Beliktay, Artuklu Üniversitesi kampüs alanı ve çevresinde orta çağa ait (Paralotik) döneme ait tarihi yapıların ve kalıntıların bulunduğunu belirterek, kampüs alanında yapılan incelemelerde Roma dönemine ait sarnıç ve kuyular bulunduğunu söyledi.

 

Mardin Artuklu Üniversitesi kampüs alanında 10 bin ile 100 bin yıl arasında değişen tarihi yapıların mevcut olduğunu tespit ederek tescillediklerini ifade eden Beliktay, "Artuklu Üniversitesi kampüs alanında aynı şekilde Roma dönemine ait sarnıçlar var. Yine İzzetpaşa karakolunun arka tarafında ve üniversite kampüs içinde bulunan alanda Roma dönemine ait 40 tane kuyu ve çırahane bulundu ve tescili yapıldı. Ama ondan önce Paleolitik döneme ait yapılarda Mardin Artuklu Üniversitesi kampüs alanı içindedir. 10 bin ile 100 bin yıl arasında değişen yapılar orada mevcut. Şu anda arkeologlarımız ve tarihçilerimiz bu kalıntıların üzerinde yoğun bir çalışma ve inceleme yapmaktadır" dedi.

 

Üniversitenin temeli atılması ile birlikte ortaya çıkan tarihi hazinenin de korunması gerektiğini vurgulayan Beliktay, "Üniversitenin temeli atıldığı zaman burada ortaya çıkan tarihi hazinenin de korunması ve ortaya çıkarılması gerekir. Kampüs alanında bulunan bu kültür değerleri Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulunca 3. Derece Sit alanı olarak tescil edilmiştir. Halkımızın bu tür kültür değerlere sahip çıkması ve korunması gerekmektedir" şeklinde konuştu.

Yeni Şafak, Haber: Mehmet Atay, 03.02.2010

PICASSO'NUN EŞİNE 8.1 MİLYON STERLİN

 

İspanyol ressam Pablo Picasso’nun, eşi Jacqueline’i resmettiği portresi, 8,1 milyon sterline (yaklaşık 20 milyon TL) satıldı.
 

Müzayede evi Christies’in Londra şubesinde önceki gün yapılan açık artırmada, 3 ila 4 milyon sterline satılması beklenen Picasso’nun “Tete de Femme (Jacqueline)” adlı portresi, tahmin edilen fiyatın üzerinde alıcı buldu.


1981’den bu yana özel bir koleksiyonda tutulan, 1963 tarihli portrede Picasso ikinci eşi Jacqueline’i resmetmiş. Eşinin kısa boyunlu olmasını “mizahi” bir yönden gören Picasso, uzun boyunlu bir kadın portresi yapmış.

Hürriyet, 04.02.2010

VE MUHSİN ERTUĞRUL SAHNESİ KAPANDI...

 

Geçen ay içinde halkın katılımı olmadan açılışı yapılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi yeniden kapandı. İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın yıkılmasını protesto edenleri bir bir göstereceği bir sinevizyonla intikam malzemesi olan sahnenin kapanma nedeni ise NATO toplantısı.

 

Medyafaresi adlı internet sitesinin haberine göre yurtdışından gelen konuk yönetmenin sahneye koyduğu Bakkhalar adlı oyunun ilk gösterim tarihi düzenlenecek kongre nedeniyle ertelendi. Salonda toplantı olmamasına rağmen güvenlik nedeniyle 3-4 Şubat’ta seyircinin tiyatroya gitmesi sakıncalı bulundu.

 

Durum tiyatrocular arasında skandal olarak değerlendirildi. Açılışından 17 gün sonra yeniden kapanmak durumunda kalan sahnenin geleceği ise bu örnek durumla ortaya konmuş oldu.

Haber Sol, 03.02.2010






Beyoğlu’nun ardından Fatih’in bir bölümü de yayalaştırılıyor. Fatih’te Aksaray’dan Beyazıt’a çıkan Ordu Caddesi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden Vezneciler’e uzanan Şehzadebaşı Caddesi arasında kalan ‘Üst Laleli’ bölgesi, araç trafiğine kapatılacak. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, yayalaştırma projesinin beşte birlik kısmını oluşturan İstanbul Büyükşehir Belediyesi  ile İstanbul Üniversitesi arasında kalan alanın ihalesinin 2008 yılında yapıldığını belirtti. Demir, şunları söyledi:

“Burada yapılan çalışmalar kapsamında asfaltlar ve kaldırımlar söküldü. Havai hatlar ve elektrik hatları yer altına alındı,  yağmur suyu kanalları yapıldı. Elektrik, doğalgaz, su hatlarında olabilecek aksaklıklar göz önünde bulundurularak sistemler yeniden oluşturuldu. Buranın  altyapısını oluşturduktan sonra beton döküldü. Beton üzerine de granit taş uygulaması yapıldı.”

Yayalaştırma çalışmasının 7.5 milyon TL’yemal olacağını belirten Başkan Demir, “En geç yaz sonuna kadar bölge  yayalaştırılmış olacak” dedi. Demir, yayalaştırmanın uygulanacağı alanda ‘pnömatik babalar’la caddelerin 10.00-19.00 saatleri arasında araç trafiğine kapatılacağını söyledi. Başkan Demir, “Trafik akışı belediyenin kontrolünde olacak. Her sokak başında bir görevli olacak. Bunlar, acil çıkışlarda araçlara yol verecek. Pnömatik babalar da zaten itfaiye aracı geldiğinde otomatik olarak iniyor” diye konuştu.

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, önümüzdeki günlerde yapılacak çalışmayla Ordu Caddesi ile sahile giden Türkeli Caddesi arasında kalan ve ‘Alt Laleli’ olarak adlandırılan bölgenin de yayalaştırılacağını söyledi. Demir, Mercan Yokuşu ile İstanbul Valiliği’ne çıkan Ankara Caddesi arasında kalan alanın da araç trafiğine kapatılacağını açıkladı. Başkan Demir, Eminönü bölgesinin tamamına yakınını yayalaştırmayı istediklerini belirterek, “Amacımız, Eminönü bölgesini yakın zamanda yürüyerek gezilebilir hale getirmek. Bunun için hazırladığımız proje çalışmalarımız devam ediyor” dedi.

Habertürk, 03.02.2010

YAMAÇ EVLER'DE 'ANTİK' BULMACA

 

 

Dünyanın en görkemli antik mermer salonu, Efes’te olacak. Uzmanlar, ‘puzzle’ yöntemiyle 25 bin parça birleştirdi. 100 bin parça daha var

Efes Antik Kenti’ndeki Yamaç Evler 2’de, Roma konsülü Flavius Furius Aptus’a ait mermer evin iki yıldır süren restorasyonunda, 25 bin parça mermer birleştirildi. Çalışmalar tamamlandıkça, görkemli mermer salon ortaya çıkmaya başladı. Restoratör Sinan İlhan, “Bu evin mermer salonu dillere destanmış. Burada İspanya, Türkiye, Fas ve Yunanistan’dan getirilen mermerler kullanılmış” dedi. Çalışmaların Temmuz 2008’den beri sürdüğünü, ilk sıra duvar kaplamasını tamamlamak üzere olduklarını belirten Sinan İlhan, şöyle devam etti:

“Salonun yüzde 25’ini bitirdik. 25 bin mermer parçası birleştirdik, duvara monte ettik. Adeta ‘puzzle’ yapıyoruz. Elimizde halen 100 bin mermer parçası var. Bunları da monte edeceğiz. Sanırım duvarın tamamının kaplamasını yapabileceğiz. Salon, MS 2. Yüzyıl’da, Roma İmparatoru Hadrian döneminde yapılmış.” Yamaç Evler 2’de, dünyanın en büyük arkeolojik puzzle çalışmasının yapıldığını kaydeden İlhan, “Bundan sonra üç boyutlu lazer tarama tekniğiyle devam edeceğiz. Bu da Türkiye’de ilk kez Efes’te yapılmış olacak” dedi.

Milliyet, Haber: Veysel Erol, 03.02.2010

AYNALIKAVAK KASRI, TÜRK MÜZİĞİ MERKEZİ OLUYOR





Yıllardır restorasyonlardan dolayı kapalı olan Haliç'teki Aynalıkavak Kasrı, nihayet açılıyor. Türk müziği merkezi olarak hizmet verecek kasırda neylerden tamburlara, zilli maşalardan rebablara pek çok müzik aleti de sergilenecek. Bestekar, neyzen III. Selim ile özdeşleşmiş olan Aynalıkavak Kasrı, eylül ayında kapılarını aralayacak.

 

Haliç'in kıyısında bir saray. Adına kimi Ayna Sarayı demiş, kimi de Aynalı Saray... Rivayet odur ki bu isme sebep, içindeki Venedik aynaları ya da Divanhane'nin aynalara benzeyen cephesiymiş. Aynalı Saray günümüze ulaşamamış, ama içindeki muhteşem kasır Osmanlı mimarisinin tepelerinde dolaşmaya devam ediyor. Şairin "içindeki aynalar sabah yelinin gelip geçiş yoludur" diye tanımladığı kasırda hem deniz hem kara aynı anda yüzünü gösteriyor. Bu büyülü mekan, en çok ince ruhlu bir padişah olan tamburi, neyzen ve şair III. Selim'e yakışır şüphesiz. Öylede olmuş nitekim; III. Selim burada pek çok beste yapmış. Kasrın içinde, Şeyh Galip'in dizelerinin Yesari'nin hattı ile lacivert üstüne altın varakla yazıldığı 'beste odası' dedikleri eşsiz bir mekan doğmuş. Beste odasını süsleyen ve "Sultanların sultanı, adaleti adalet dağıtmak olan Sultan Selim Han'ın yaptıklarının insanları kurtarmak olduğunu" söyleyerek başlayan otuz altı dizelik şiir, bu ince ruhlu padişahın sırrını ele veriyor.

 

Bu rüya hep böyle sürmez tabii. Kasır, Cumhuriyet'le birlikte diplomatik bir havaya bürünür. Toplantılara ev sahipliği yapar. Milli Saraylar'a bağlanır. 1984 yılına geldiğimizde ise Milli Saraylar Bilim Kurulu başkanı olan Metin Sözen, özellikle III. Selim'in bestekar kişiliğiyle bütünleşen bu kasrın Türk müziği merkezi olması için kolları sıvar. Aslında bu proje, Abdülaziz'in torunu şehzade Seyfettin Efendi'nin kızı Gevheri Osmanoğlu'nun kendi elindeki bazı kıymetli sazları, belgeleri Aynalıkavak Kasrı'na bağışlamasıyla başlar. Hemen girişimler yapılır, öteden beriden toplananlar ve belediyeden yapılan bağışlar vasıtasıyla bir koleksiyon oluşturulur. Dolmabahçe Sarayı'nın kendi envanterindeki sazlar, plaklar, el yazmaları da buraya dahil olur. Bu eserler, kasrın içinde 'Türk Çalgıları Sergisi' adıyla daimi olarak sergilenir. Kasır yıllar içinde pek çok restorasyon görür; Bekir Sıtkı Sezgin'in, neyzen Niyazi Sayın'ın, tamburi Necdet Yaşar'ın da aralarında olduğu çok güzel yaz konserlerine ev sahipliği yapar. Ancak içindeki Türk çalgıları sergisinden çok az kimsenin haberi vardır. Gün gelir, bilindik uzun restorasyon çilesi buraya da bulaşır. Son olarak Aynalıkavak Kasrı beş yıl boyunca demirden bir iskeleye hapsolur. Bu muhteşem kasrın 'dünden bugüne' hikayesi aynen böyledir.

 

Yıllardır restorasyonlardan dolayı kapalı olan Aynalıkavak Kasrı nihayet açılıyor. Ağustosta restorasyonu bitecek kasır, eylül ayından itibaren de bu kez Türk müziği merkezi olarak hizmet verecek. Kasırda neylerden tamburlara, zilli maşalardan bendirlere pek çok müzik aletinin yanı sıra el yazmaları, notalar ve taş plaklar da sergilenecek. Bunun yanında Türk müziği kütüphanesi oluşturulması ve konserler yapılması da planlanıyor. Dolmabahçe Sarayı Saatler ve Müzik Aletleri bölümü sorumlusu Şule Gürbüz'ün sürdürdüğü çalışmalarda yıllar yılı bekleyen müzik aletleri elden geçti ve el içine çıkacak hale getirildi. Aynalıkavak Kasrı'nın Türk Müziği Merkezi yapılması için çok müsait bir yer olduğunu söyleyen Gürbüz, "Bir Dolmabahçe Sarayı ya da Beylerbeyi Sarayı çok alafranga yerler. Buralarda hep Batı müziği sazları var. Aynalıkavak, III. Selim'den dolayı Türk müziği ile özdeşleşmiş. Hem de klasik Osmanlı üslubunu yansıtan bir yapı. Elimizde çok geniş olmasa da kaliteli bir koleksiyon var." diyor.

 

Türk Müziği Merkezi fikri, sıcaklığını hep korusa da sık sık değişen yönetim nedeniyle bunu hayata geçirmek pek mümkün olmamış. Ama yönetim bu kez kararlı. Hazırlıkları süren araştırma merkezinin koleksiyonu bu süreçte artabilir. Eserlerinin kalitesi adına çıtanın yüksek olduğunu hemen belirtelim. İyi ustaların elinden çıkmış epey müzik aleti var. Aynalıkavak Kasrı'nın Türk müziği merkezine dönüştürülmesi belki yıllardır dilden dile dolanan Müzik Müzesi'nin gerçekleştirilmesi için de bir vesile olur.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 03.02.2010

HATTUŞA'YI BÜNYESİNDE BARINDIRAN BOĞAZKALE KENDİ AYAĞINA KURŞUN SIKIYOR





Hititlere başkentlik yapan Hattuşa’yı da bünyesinde barındıran ilimiz Boğazkale İlçesi’nde bulunan müzede yapılan bakım onarım ve ek bina çalışmalarında sona gelinirken, turizme katkı sağlayacak olan yola Boğazkale Belediye Meclisi’nden ret kararı çıktığı öğrenildi.

 

Çorum Müze Müdürlüğü’ne bağlı olarak 1966 yılından beri faaliyetlerini sürdüren ve Hititler başta olmak üzere Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerine ait yaklaşık 12 bin eserin sergilendiği Boğazkale Müzesi’nde geçtiğimiz haftalarda incelemede bulunan Vali Mustafa Toprak, çalışmaların turizm sezonuna yetiştirilmesi talimatını vermişti.

 

Ayrıca müze yanında bulunan parktan müzeye giden bir yol açılması, giriş kapısında bulunan Belediye’ye ait benzinlik ve trafonun da kaldırılmasının görüntü açısından önemli olduğunu belirten Vali Toprak’ın bu talebinin önceki gün yapılan Boğazkale Belediye Meclisi Toplantısı’nda 2’ye karşı 8 oyla reddedildiği öğrenildi.

 

Turizm beldesinde turizme katkı sağlayacak yola ret kararı verilmesi ile ilgili görüşlerini aldığımız bir çok yetkili Boğazkale’nin kendi ayağına kurşun sıktığını belirttiler. Boğazkale Belediye Başkanı Ali Rıza Soysat da yol kararının geçmesi için çaba gösterdiğini, kendisinin kabul oyu vermesine rağmen vatandaşların “benzinlik kalkacak” yönündeki endişesi uyarınca 8 Belediye Meclis üyesinin ret oyu ile yol kararının reddedildiğini vurguladı.

 

Hattuşa ve Yazılıkaya ile birlikte Boğazkale Müzesi’nin de yapılan çalışmalar neticesinde ilimiz turizmine önemli katkılar sağlayacağına inandığını anlatan Soysat, alınan karardan dolayı üzgün olduğunu da ifade etti.

Çorum Haber, 03.02.2010

SAHABE KABRİNİ 'KİLİSE KALINTISI' DİYE RAPOR ETTİLER




Rehabilitasyon sonrasında Sultan Sasa'nın makamı olan yer camla kapatılacak, üzerine üç katlı iş merkezi inşa edilecek. Merkezin zemin katından kazı alanı görülebilecek.



Diyarbakır'ın Hz. Ömer dönemindeki ilk valisi, Peygamber Efendimiz'in sahabelerinden Sultan Sasa'ya büyük vefasızlık. Arkeologlar, Sasa'nın 1925 yılına kadar medfun bulunduğu türbe ve camiye 'Roma dönemine ait kilise kalıntısı' raporu düzenledi. Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'nin sahabeyi görmezden gelen raporu, İslam tarihi araştırmacılarına 'bu kadar da olmaz' dedirtti.

 

Diyarbakır'ın fethi sırasında yaralanan Sultan Sasa, 6 ay valilik yaptıktan sonra vefat etti. Ulucami'nin yanında, eski bir kilisenin üzerinde kendi adına yaptırılan mescidin bahçesine gömüldü. Yaklaşık bin 300 yıl burada kalan mezar, 1925'te yol çalışması gerekçesiyle Rızvanağa Mezarlığı'na taşındı. Mescidi yıkan belediye, bölgede Gazi Caddesi'ni açtı. Yıkılan türbenin bir bölümü, İslam'ın ilk valisinin makamı olarak kaldı. Gazi Caddesi'nde iki yıl önce uygulanan rehabilitasyon projesi kapsamında Sultan Sasa'nın makamının olduğu yerde kazı çalışması yapıldı. Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'nin kazı ile ilgili düzenlediği raporlar, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne gönderildi. Vakıflar da 'Sultan Sasa Türbesi ve Camisi' olarak kayıtlı 5 no.lu parsele 'Roma dönemine ait bir kilisenin müştemilatının kalıntısı' şeklinde rapor verdi. Arkeologların türbeyi görmezden gelmesi, araştırmacıların tepkisine yol açtı.

 

Dicle Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü Başkanı Prof.Dr. Abdurrahman Acar, kazıda ortaya çıkan yapının 1925'te yıktırılan Sultan Sasa Camii'nin temeli olduğunu söyledi. Acar, "Yakın zamana kadar müstakil türbesi bulunan tek sahabe Sultan Sasa'ydı. 1926'da yıktırıldı ve yol haline getirildi." dedi. Vakıflar'da bile 'Sultan Sasa' Türbesi diye kayıtlı bir alana 'kilise kalıntısı' raporu verilmesini maksatlı bulan Prof.Dr. Kenan Haspolat da şunları söyledi: "1925 öncesi fotoğrafları var. Mescit ve türbe gözüküyor. Böyle aşikar olan bir şeyi tartışmanın alemi yok. Hz. Sasa, 1926 yılında yattığı yerden çıkarıldığında sadece bacağında küçük bir çürük vardı. Kazı yapılan yerde sahabe valinin ruhu var, öyle kalması gerekir."

Zaman, Haber: İsmail Avcı, 03.02.2010

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Kütahya'da, tarihi eser bulundurdukları  iddia edilen 2 kişi yakalandı.


Alınan bilgiye göre, Kütahya Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri, Kütahya-Tavşanlı kara yolundaki Sanayi Kavşağında şüpheli bir aracı takibe aldı.
Osmangazi Mahallesi Bahattin Çini Caddesi'nde bir evin bahçesine camından iki naylon poşet atıldığını belirledikleri aracı, aynı mahalledeki Şirin Sokak'ta durduran ekipler, araçta bulunan İ.Y. ile İ.O.'yu gözaltına aldı.


Getirildikleri emniyette sorgulaması yapılan zanlıların, verdiği ifadeler doğrultusunda, muhafazaya alınan poşetlerde yapılan incelemede, Doğu Roma ve Bizans dönemlerine ait üzerinde çeşitli figürler yer alan mermer adak taşı, 2 kabartmalı kase, cam bilezik, kandil, cam koku şişesi ele geçirildi.


Bu kişilerin, polise, tarihi eserleri merkeze bağlı Kaynarca ve Belkavak köyleri arasındaki mağaralardan bulduklarını söylediği öğrenildi.
İşlemleri tamamlandıktan sonra adliyeye sevk edilen İ.Y. ile İ.O, mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Akis, 03.02.2010

NAZİLLİ'DE ETNOGRAFYA MÜZESİ AÇILACAK

 

Nazilli Belediyesi tarafından ''Etnografya Müzesi'' açılacak.

 

İlçede daha önce müzeye çevrilen İstasyon Meydanı'ndaki geçmişte ünlülerin de konakladıkları ve ''Anayurt Oteli'' filminin de çevrildiği tarihi Ankara Palas Oteli, ''Nazilli Etnografya Müzesi'' olarak önümüzdeki günlerde ziyarete açılacak.

 

Nazilli Belediye Başkanı Haluk Alıcık, çalışmaların ve son hazırlıkların yapıldığı Nazilli Etnoğrafya Müzesi alanında incelemelerde bulunup, çalışmalar hakkında bilgi aldı.

 

Alıcık, yaptığı açıklamada, şunları söyledi: ''Biz çok iddialıyız. Ege Bölgesi'nin en büyük ve zengin Etnografya Müzesi'ni Nazilli'de açıyoruz. Nazilli halkımızdan da tekrar ellerindeki tarihi değeri olan eşyalarını müzemizde sergilenmek üzere teslim etmelerini istiyoruz. Müzemizin tarihi eser yönünden çok zengin olması en büyük arzumuzdur. Müzemiz açılışa hazır hale gelmek üzeredir. Şu anda ekiplerimiz müze içerisindeki son çalışmalarını yapmaktadırlar. Müzemizde bölgemizi ilgilendiren tüm tarihi değeri olan kültürel amaçlı eserler sergilenecektir. Kurtuluş Savaşı’nda kullanılan malzemeler ağırlıkta olacak.'' Alıcık, müzenin açılışının gerçekleşmesinin ardından tüm vatandaşları ziyarete beklediklerini kaydetti.

Aydın Denge, 02.02.2010

TARİHİ ÇEŞMELER ONARILIYOR

 

   

 

Ordu Valisi Orhan Düzgün, şehir merkezinde bulunan tarihi çeşmelere el attı.

 

1970'li yıllara kadar çeşmeler şehri olan ve hemen her mahallesinde birkaç tane tarihi nitelikte hayrat bulunan Ordu'da, bu ata yadigarları bir bir yok oldu.

 

Ordu'da 1910'lu yıllardan itibaren 500 metre yüksekliğindeki Boztepe'nin zirvesinden kopup gelen kaynak sularını şehrin bütün mahallelerine dağıtmak amacıyla hayırsever vatandaşlar tarafından yapılan onlarca çeşme ile hayrat, bugün ya beton yapıların temel duvarları altında kayboldu ya da kitabeleriyle birlikte sorumsuz insanlar tarafından yıkılarak kırıldı.

 

Bu tarihi çeşme ve hayratların çoğunluğu yeni yapılan veya yükseltilen yollar sebebiyle toprak altında kalırken, kitabeleri tarihi eser kaçakçıları tarafından tek tek söküldü. Yaklaşık 33 yıl öncesine kadar şehrin 15'e yakın mahallesinde her gün gürül gürül suların aktığı kurnalı 68 adet çeşme veya hayrat bulunan ve bundan dolayı 'Çeşmeler Beldesi' olarak anılan Ordu, bu özelliğini kaybetti. 68 çeşme ve hayrattan bugün geriye sadece birkaç tanesi kaldı. Bunlardan biri olan Saray Mahallesi'ndeki Osmanbey Çeşmesi, üzerindeki padişah tuğrası ve kitabesiyle ayakta kalma mücadelesi veriyor.

 

Ata yadigarı tarihi çeşmelerin durumunu gören Ordu Valisi Orhan Düzgün, bu çeşmelerin temizlenerek kullanılabilir hale getirilmesi talimatını verdi. Şehir merkezinde 4 tescilli çeşmenin 2'sinin iç ve dış temizliği yapılarak, kullanılabilir hale getirilirken, diğer 2 çeşmenin de önümüzdeki günlerde iç ve dış temizliği yapılarak kullanılabilir hale getirilmesi sağlanacak. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nce herhangi bir harcama yapılmadan tamamen sponsor firmalar ve kişiler vasıtasıyla yapılan çalışmalara katkı sağlayan kişi ve kurumlara Vali Orhan Düzgün tarafından teşekkür belgesi verilecek. Vali Düzgün, şimdiden 2 tarihi çeşmenin temizliğini yaparak, tarihi eserlerin yaşatılmasına katkı sağlayan işadamı Mustafa Şahin'e teşekkür etti.

Ordu Kent Haber, 02.02.2010





RAKOCZİ MÜZESİ RESTORE EDİLDİ

 

 

Macaristan hükümetince restore ettirilen Tekirdağ’daki tarihi Rakoczi Müzesi yeni yüzüyle ziyaretçilere açıldı.

 

Müze, adını dramatik ve maceralı bir hayatı olan, Macar tarihinin en önemli isimlerinden birinden; Ferenc Rakoczi’den alıyor. Rakoczi, 1700’lü yıllarda, Macaristan’ın Avusturya’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşına öncülük etti. Ülkesinin işgal edilmesi üzerine de 1717 yılında Osmanlı Devleti tarafından Türkiye’ye davet edildi. Rakoczi, hayatının son dönemini Tekirdağ’da, şimdi müze olan bu evde geçirdi.

 

1931 yılında açılan ve o tarihten bugüne defalarca restorasyonu yapılan Rakoczi Müzesi, Macaristan hükümetince yeniden restore edildi. Müze yeni yüzüyle ziyaretçilere açıldı.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bu yıl İstanbul ve Macaristan’ın Peç kentinin Avrupa’nın Kültür Başkenti unvanı taşıdığını hatırlatarak, iki ülkenin tarihe dayanan dostluğunu geliştirmek için ortak çalışmalar yürütüldüğünü söyledi.

 

Macaristan Eğitim ve Kültür Bakanı Istvan Hiller de, Macarların kahramanı Rakoczi’nin, kendisini ülkesinin bağımsızlığına adamış bir kişi olduğunu ve yaşamının son dönemini Tekirdağ’da geçirdiğini belirterek, "Birkaç yüzyıl önce başlatılan bu dostluğu devam ettirmek en büyük görevimizdir’" diye konuştu.

Trt/Haber, 02.02.2010

SİDE'DE TARİHİ EVLER KORUMA ALTINDA

 

Antalya’da Side Belediyesi, 113 yıllık 96 cumbalı Osmanlı taş evini koruma altına aldı.

Side Belediye Başkanı Abdulkadir Uçar, Osmanlı padişahı II. Abdulhamid'in 1897 yılında Side (Selimiye) yerleştirdiği Giritlilerin yaptığı tarihi taş evleri koruma altına aldıklarını söyledi.

 

Uçar, tarihi şehirde cumbalı evlerin gün yüzüne çıkması için alt katları dükkan işletmelerde gölgelik ve reklam panolarının tamamını kaldırdıklarını kaydetti.

Uçar, "Side'deki 96 cumbalı Selimiye taş evlerini koruma altına aldık. Tarihi evler aynı zamanda günümüzün en canlı sivil mimari eserleri. Sezon öncesi hayata geçirdiğimiz Kentsel Dönüşüm Projesi (KDP) içinde tarihi Osmanlı evlerinin korunması da vardı. Reklam panoları ve gölgelikler kalkınca asırlık cumbalı evler nefes aldı. Sivil mimari örnekleri gün yüzüne çıktı. Side'ye tatile gelen turistler, yeni sezonda rahatlıkla cumbalı evler önünde hatıra fotoğrafı çektirecek" diye konuştu.

 

Side Esnaf Birliği Derneği (SEBD) Başkanı Mehmet Ergen, cumbalı evlerdeki reklam panoları inince Side tarihi çarşıya estetik güzellik geldiğini dile getirdi. Yeni sezonda turistlerin Side'yi görünce çok şaşıracağını belirten Ergen, Osmanlı evlerinin tarihi çarşıya estetik bir görünüm sağladığını ifade etti.

 

Side Lokantacılar Derneği Başkanı Mehmet Karakaş, cumbalı evler gün yüzüne çıkınca Side'de tarihi dokunun yeniden canlandığını belirtti. Karakaş, Side Antik Kent'te Hellenistik, Roma, Bizans eserleri yanında Selimiye evlerinin zamanın tanıkları olarak tarihe ışık tuttuğuna dikkat çekti.

Turizm Gazetesi, 02.02.2010





II. Abdülhamid’in mabeyncisi olarak 1908’e kadar tam 32 yıl görevde kalan ve II. Meşrutiyet’in ilanı ile Midilli’ye sürgüne gönderildikten sonra, 1920’de İstanbul’da vefat eden Sarıca Mehmet Ragıp Paşa’nın üçüncü kuşaktan 7 torunu, Şişli’deki Abide-i Hürriyet Meydanı’nın mülkiyetinin kendilerine ait olduğunu öne sürerek mahkemeye başvurdu. Torunlar arasında eski diplomat ve Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in eşi, Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Ayşe Füsun Türkmen de bulunuyor. Ragıp Paşa’nın torunları Prof.Dr. Ayşe Füsun Türkmen, Talat Ragıp Hitay, Emine Nermin Hitay (Glover), Fatma Fevziye Domaka, Taner Duman, Fatma Canan Doğanöz ve Fevzi Doğanöz, mahkemeden tapu kayıtları üzerinde inceleme yapılıp, sahibi oldukları arsanın parasının kendilerine ödenmesini istedi.

Boğaziçi Köprüsü’nün yapıldığı 1970’li yıllarda, köprü ve çevre yolları için özel kişilere ait çok sayıda arsa kamulaştırmaya tabii tutuldu. Bu arsalardan biri de bir bölümü Mehmet Ragıp Paşa’ya ait olduğu iddia edilen Abide-i Hürriyet Meydanı oldu. Mehmet Ragıp Paşa’nın kızları Fatma Fethiye Berker 26 Ekim 1982, Fatma Nahide Taner Sarıca da 8 Kasım 1994  tarihinde vefat etti. Paşa’nın iki kızının kızlarından olan üçüncü kuşak torunlar, dedelerine ait Abide-i Hürriyet Meydanı’nın bedelsiz kamulaştırıldığını öne sürüyorlar.

Dava dilekçesinde 1970’li yıllarda çevre yolu düzenlemesi sırasında, içinde Abide-i Hürriyet Meydanı’nın da bulunduğu 55 bin metrekarelik bir arsa yaratıldığı, bu 55 bin metrekarelik arsanın 25 bin metrekaresinin Karayolları’na geçtiği belirtildi. Karayolları’nın bu 25 bin  metrekare için arsanın hissedarlarından olan Mehmet Ragıp Paşa’nın mirasçılara ödeme yapmadığı belirtildi. Dilekçede “Mirasçılara ait olan gayrimenkulün konumu, İstanbul’da düzenlenen ve  birçok mitinge ev sahipliği yapan Abide-i Hürriyet Meydanı olup, ‘Sıfır’ bedelle müvekkillerin ellerinden alınmıştır” denildi. 55 bin metrekarelik arsanın 7 mirascıya düşen metrekaresinin tespit edilmesi ve bu tespit üzerinden biçilecek tutarın kendilerine ödenmesi talep edildi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucu ailelerinden olan Sarıca Paşa’nın soyundan gelen ve İkinci Abdülhamid’in mabeyincisi olan Sarıca Ragıp Mehmet Paşa, 1857’de Eğriboz’da doğdu. Kardeşi Sarıca Arif Paşa da, padişahın özel doktorluğunu yaptı. Büyük bir servete sahip olan Ragıp Paşa, Abdülhamid dönemi İstanbulu’nun en zevkli kişilerinden biriydi. Caddebostan’da inşa ettirdiği ve güzelliği dillere destan olan köşkü, bugün hala durmakta. Saraydaki görevinin yanı sıra ticaretle de uğraşan Paşa çok sayıda maden satın aldı ve Tekirdağ’da da bir rakı fabrikası kurdu. İkinci Abdülhamid’in 1909’da tahtından indirilip Selanik’e sürgüne gönderilmesinden sonra, rütbeleri alınan Ragıp Paşa Midilli’ye yollandı. Burada hastalanması üzerine İstanbul’a dönmesine izin verildi ve Sarıca Ragıp Mehmet Paşa, 1920’de İstanbul’da öldü.

Emlakçılara göre Abide-i Hürriyet Meydanı’nın toplam değeri 352 milyon TL eder. Emlakçılar, bölgedeki arsanın metrekaresinin ortalama 8 bin TL olduğu konusunda hemfikir.

Habertürk, 02.02.2010

TARAKLI, TARİHİ ESERLER ONARILINCA CAZİBE MERKEZİ OLDU





Sakarya Taraklı'da, tarihi Osmanlı evlerinin onarılmasıyla ilçenin kaderi değişti. Turizm sezonu olmamasına rağmen kışın ortasında Taraklı evleri yerli ve yabancı turistlerin büyük ilgisini çekiyor. Gezi için Sakarya'ya gelenler artık Taraklı'ya uğramadan dönmüyor.

Tarihi Osmanlı evlerinin en güzel örnekleri ve Mimar Sinan'ın 1517 yılında yaptığı ve ilk alttan ısıtmalı cami olarak bilenen Kurşunlu Camii'nin bulunduğu Taraklı, turistlerin en gözde mekanları arasında yerini aldı. Emlak vergilerinin yüzde 10'unun tarihi eserlerin bakım ve onarımı için ayrılmasını düzenleyen kanunla, Taraklı'daki tarihi eserlerin restorasyonunda önemli mesafe alındı. Bar kaç sene önce bir tek turistin bile gitmediği Taraklı, tarihi eserlerin onarılması ve tanıtım çalışmalarıyla adeta yeniden keşfedildi.

Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkahraman, ilçede 100'e yakın tescil edilmiş tarihi ev ve yapı bulunduğunu belirterek, 10 konak ve 40 dükkanın aslına uygun olarak restorasyon çalışmasının tamamlandığını söyledi. Diğer eserlerin de onarım çalışmalarının sürdüğü bilgisini veren Özkahraman, son yıllarda Taraklı'ya turistlerin büyük ilgi gösterdiğini kaydetti.

Turizm sezonunun Nisan ayında açılacağını, ancak şimdi kışın ortasında tarihi yapıları görmeye gelen yerli ve yabancı turistlerin olduğunu dile getiren Özkahraman, "İstanbul ve yakın illerden hafta sonları ve bazen hafta içerisinde günübirlik turist kafileleri geliyor. İstanbul'da önemli bir kültür turizm firması Nisan ayından itibaren her hafta sonu düzenli olarak tur düzenleyecek. Taraklı'ya büyük ilgi var. Bunun, öncelikli sebepleri arasında yapıların onarılması ve tanıtım çalışmalarına ağırlık verilmesi geliyor. Taraklı'ya gelenler huzur bulduğunu söylüyor. Bir gelen, bir kere daha gelmek istiyor." diye konuştu.

Taraklı'nın en önemli ve en çok ilgi gören tarihi eserleri arasında Osmanlı sadrazamlarından Yunus Paşa tarafından 1517 yılında Mimar Sinan'a yaptırılan Kurşunlu Camii geliyor.

Cami, iki özelliği ile turistlerin büyük ilgisini çekiyor. Mimar Sinan, yapıya taş bloklar oluştururken, taşın ortasını oyup demir çubuk yerleştirdikten sonra üzerine harçtan çok eritilmiş kurşun dökerek inşa ettiği cami onlarca deprem geçirmesine rağmen 493 yıldır ayakta bulunuyor. Sağlamlığı ile ender eserler arasında yer alan cami, yanında bulunan hamamdan döşenen tesisatla alttan ısıtılan ilk camilerden biri olma özelliğini taşıyor.

Sabah, Emlak, 02.02.2010

ANITKABİR'E 'SIVI CAM'LI KORUMA

 

 

Anıtkabir’de bütün liderlerin yürüdüğü ünlü Aslanlı Yol, nanoteknoloji ile korunuyor. Aslanlardaki ve yolda bulunan kadın-erkek grubu heykellerdeki yıpranmanın önlenmesi için 2008 yılından bu yana nanoteknolojik bir ürün olan “Sıvı cam” kullanımına geçildiği öğrenildi. Dünyada da henüz çok yeni bir ürün olan “Sıvı cam” aynı zamanda İlyas Bey Camii’nde de kullanılıyor.

Sıvı cam uygulandığı yüzeyin üzerinde 15-30 molekül kalınlığında görünmez bir tabaka oluşturuyor. Milimetrik ürünün sürüldüğü yüzeyler su, kir, bakteriler, ısı, asit ve zararlı UV ışınlarına karşı dayanıklı hale geliyor. Alman şirketi Nanopool’un patent hakkında sahip olduğu bu ürün Saarbrücken’deki Yeni Materyaller Enstitüsü tarafından geliştirildi. Türkiye’de ise 2008 yılında kullanımına başlandı. Ankara Üniversitesi’nden iki doçent tarafından uygulanan sistemin sonuçları da oldukça başarılı oldu.

Ankara Üniversitesi Başkent Meslek Yüksek Okulu öğretim görevlileri Yrd. Doç. Bekir Eskici ve Yrd. Doç. Yaşar Selçuk Şener hem Anıtkabir hem de İlyas Bey Camii’nde sıvı cam kullandılar. Yrd. Doç. Yaşar Selçuk Şener de Anıtkabir’deki Aslanlı Yol’un bakım ve onarımının bir kaç yıl önce gündeme geldiğini belirtti. Şener, “Zamanla açılan gözeneklerin kapatılması, çevre şartlarının etkilerine bağlı olarak bazı onarımlar gerekiyordu. Dolgu ve tamamlamalar şeklinde yaptık. Sıvı cam uygulandıktan sonra renk değişikliğine neden olmadan yüzeyin su emmesini engelliyor. Bu malzemeyi onarımı yapılan aslan ve kadın-erkek grubu heykellerin üzerinde uygulanmasını uygun bulduk” dedi.

Vatan, 02.02.2010


 

Bursa Büyükşehir Belediyesi tarihi ve kültürel mirası koruma çalışmalarına 1421 yılında Çandarlı İbrahim Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Mahkeme Hamamı da eklendi.

 

Büyükşehir Belediyesi’nin takas yoluyla Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan aldığı tarihi yapıda restorasyon çalışmaları Başkan Recep Altepe ve AKP İl Başkanı Nagip Vardar’ın da katıldığı törenle başlatıldı.

 

Başkan Altepe, kentin merkezindeki anıtsal yapının 1 yıl gibi kısa sürede orijinal halini yeniden alacağını belirterek, “Hamamlar kültürümüzün önemli bir parçası. Burada bu kültürü yaşatmayı düşünüyoruz. Bu sebeple de restorasyon bittiğinde bu anıtsal yapının orijinal işlevini sürdürmesini hedefliyoruz. Erkekler bölümü yine hamam olarak faaliyet gösterecek. Kadınlar bölümü ise kültürel faaliyetler için kullanılabilir. Yapı 1490, 1495 ve 1953 yıllarında onarım görmüş. Biz şimdi yapacağımız çalışma ile bütün olarak ele alıyoruz. Bu 600 yıllık emaneti geleceğe en iyi şekilde miras bırakmak bizim için büyük onurdur” diye konuştu.


Konuşmasının ardından eline çekiç ve keskiyi alan Başkan Altepe, restorasyonun ilk ayağı alan duvar temizleme çalışmalarını da başlatmış oldu.

Bursa Olay, 02.02.2010

TUNCA NEHRİ TAŞTI

 

 

Tunca Nehri'nin yatağının dar olan kısımlarından nehir suları taşarak çevreye yayılmaya başladı. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin de yapıldığı Er Meydanı'nın bulunduğu Sarayiçi mevkisi ile Yenimaret Mahallesi'ni bağlayan Tunca Nehri üzerindeki Fatih Köprüsü'nün gözlerini dolduran sular, köprü çevresinden akmaya başladı. Taşkın suları Sarayiçi'ndeki Balkan Şehitliği'ne doğru yayılıyor.

Tunca Nehri üzerindeki tarihi Fatih, Kanuni ve Yalnızgöz köprüleri polis tarafından yaya ve araç trafiği geçişine kapatıldı. Polis ekipleri köprü başlarında durarak, geçişleri önlüyor. Meriç Nehri'nde ise debinin artmasına rağmen taşkın tehlikesi oluşmadı.

Edirne Valiliği Kriz Merkezi, nehirlerdeki yükselmeye sağanak ve karın erimesiyle nehirlere akan suyun neden olduğunu belirterek, Tunca'daki yükselmenin devam edeceğini belirtti. Yetkililer, Bulgaristan'la devamlı irtibat halinde olunduğunu ve Bulgaristan'ın nehirlerde aşırı su artışına neden olacak baraj kapaklarını açmasının söz konusu olmadığını da kaydetti.

Devlet Su İşleri 11. Bölge Müdürlüğü, Tunca Nehri'nin debisini 142 metreküp/saniye, Meriç Nehri'ninkini ise 363 metreküp/saniye olarak ölçtü. Dünkü ölçümlere göre Tunca'da 32 metreküp/saniye, Meriç Nehri'nde ise 150 metreküp/saniye artış kaydedildi.

Edirne Meteoroloji Müdürlüğü yetkilileri, bugün kentte öğleden sonra karla karışık yağmurun beklendiğini bildirdi.

Sabah, 02.02.2010

2 BİN 450 OSMANLICA ESER ARAŞTIRMACILARI BEKLİYOR





Aksaray Halk Kütüphanesi'nde edebiyat, coğrafya, tarih, fıkıh ve tıp alanlarında yazılmış 2 bin 450 Osmanlıca eser incelenmeyi bekliyor.

 

Aksaray İl Halk Kütüphanesi Müdürü Mahmut Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kütüphanede birbirinden kıymetli 2 bin 450 Osmanlıca eser bulunduğunu söyledi.

Bu eserlerin, gün ışığı ve nemden arındırılmış "Osmanlıca Eserler Bölümü" adı altında özel bir odada muhafaza edildiğini ifade eden Yılmaz, "Kütüphanemizdeki Osmanlıca Eserler Bölümünü Osmanlıca bilenler kullanıyor ve bu bölümden dışarıya kitap çıkartılmasına, fotokopi çekilmesine müsaade etmiyoruz" dedi.

Osmanlıca Eserler Bölümü’nü 3 ay önce oluşturduklarını anlatan Yılmaz, şunları kaydetti:
"3 ay öncesine kadar Osmanlıca eserler de diğer kitaplarla birlikte raflarda sergileniyordu. Bu duruma gönlümüz razı olmadı. Bu eserlerin tamamı Cumhuriyet öncesine ait. Diğer güncel kitaplarla birlikte aynı raflarda eserlerin tahrip olduğunu görünce harekete geçtik ve Osmanlıca Eserler Bölümü oluşturduk. Şu anda tüm Osmanlıca eserleri güneş ışığı ve nemden arındırdığımız bu bölümde muhafaza ediyoruz. Bu eserlerden tarihi önemi olan 39 Osmanlıca el yazması kitabı da burada muhafazası mümkün olmadığı için Konya’daki Yazma Eserler Kütüphanesine gönderdik. Zaten Türkiye’de yazma eserlerin korunduğu 2 kütüphaneden biri İstanbul’da diğeri ise Konya’da."

Eserlerin korunmasına büyük önem verdiklerini anlatan Yılmaz, kütüphanede bölümü gezmek ve incelemek isteyenlerin yanına görevli bir personel verdiklerini belirtti.

Osmanlıca eserlerin bir kısmının tahrip olmasından çekindikleri için ciltleme yaptırmadıklarını anlatan Yılmaz, "Bazı Osmanlıca kitaplarımızın ciltlenmesi gerekiyor. İyi bir cilt ustasına ihtiyacımız var" diye konuştu.

Eserler arasında yakın tarihe ışık tutacak bilgiler de yer aldığını vurgulayan Yılmaz, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu Romanı’nın Osmanlıcasının da eserler arasında bulunduğunu bildirdi.

"2 bin 450 Osmanlıca eserin bir kısmı tarihi anlamda bilgi veren eserler. Ermeni komitelerinin yaptıkları eylem ve saldırılarla ilgili yazılmış Osmanlıca eser de kütüphanemizde. Bunun dışında edebiyat, tarih, coğrafya, fıkıh ve tıp gibi alanlarda Osmanlıca yazılmış eserler bulunuyor. Ayrıca Evliya Çelebi’nin seyahatnamesi de Osmanlıca yazılmış olarak iki cilt halinde kütüphanemizdedir."

Yılmaz, Aksaray’da Osmanlıca eserleri takip eden ve eserler üzerinde araştırma yapan 15-20 kişinin bulunduğunu, haftada bir kaç kişinin Osmanlıca Eserler Bölümünü ziyaret ederek bu eserleri incelediğini sözlerine ekledi.

Radikal, 02.02.2010

OSMAN KAVALA, TARİHİ BİNALARI YAŞAMA KATACAK





İki ünlü işadamı, tecrübelerini yeni bir sahaya aktarma kararı aldı. KVK ortaklığı ve İletişim Yayınları’ndan tanınan Osman Kavala ile Sümerbank binasının restorasyonuyla turizme özel bir alandan giriş yapan Timur Özdemir, yeni şirketle tarihi binaları restore ederek işletme kararı aldı.

 

Biri iletişim ve yayıncılık sektöründen, diğeri eski tekstilci yeni turizmci iki ünlü işadamı ortak bir şirket kurma kararı aldı. İkilinin geride bıraktığı tecrübeler, kurulan bu yeni şirketin daha çok eski eser statüsündeki binaların restore edilerek yaşama yeniden katılması konusunda hizmet vereceğini gösteriyor.


3 milyon 500 bin TL sermaye ile kurulan şirketin adı TSB Turizm ve Yatırım A.Ş. Şirketi kuran işadamlarından biri KVK’nın ortaklarından ve Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden İletişim Yayınları’nın kurucusu Osman Kavala. Diğer kurucu ise Simurg Turizm Yönetim Kurulu Başkanı Timur Özdemir.  Elde edilen bilgilere göre, 27 Ocak’ta kurulan şirket, eski binalar açısından bir hayli zengin olan Karaköy Bankalar Caddesi’nde faaliyetlerini sürdürecek.


Yönetim kurulu başkanlığında Timur Özdemir, başkan vekilliğinde Recep Zeki Türkkan, yönetim kurulu üyeliğinde ise Osman Kavala ve Eda Bozdağ Özdemir görev aldığı şirketin faaliyet alanları ise  eski eser niteliğindeki binaların ve her türlü gayrimenkul, otel, motel ve benzeri turistik tesislerin hizmet binalarının satın alınması ve restore edilmesi sözleriyle ortaya konuldu.
Yeni şirketin faaliyet alanları  ve iki işadamının deneyimleri yan yana getirilince yeni şirketin daha çok tarihi binaların restorasyonunda yoğunlaşacağı gözlemleniyor. Osman Kavala, İletişim Yayınları’ndaki yayın çizgisinin yanı sıra Tarih Vakfı sponsorluğu ile de kültüre verdiği önemi ortaya koyan bir işadamı. Timur Özdemir ise Sümerbank binasının restorasyonuyla ismini duyurmuştu.

 

Osman Kavala, pek çok alanda aktif bir isim. Türk-Polonya İş Konseyi, Türk-Yunan İş Konseyi,  Güneydoğu Avrupa’da Demokrasi Merkezi gibi çeşitli iş ve toplumsal kuruluşların yönetim kurulu üyeliklerinde bulunan Kavala, şu anda Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) yönetim kurulu üyeliğinin yanı sıra George Soros’un Açık toplum Enstitüsü’nde danışma kurulu üyesi olarak rol alıyor.  Aynı zamanda  Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin de üyesi olan Kavala, Tarih Vakfı ve Diyarbakır Kültürevi sponsorluklarıyla dikkat çekiyor. Kavala, bir dönemler Turkcell’e de hissedardı. Ancak, ünlü işadamı, 1998 yılındaki ekonomik kriz nedeniyle hisselerini Çukurova Holding’e devretmek durumunda kalmıştı.

 

Timur Özdemir ise 2006 yılına kadar tekstil sektöründen tanınan bir isimdi. O yıl içinde sektörü bırakma kararı alarak turizm sektörüne adım attı. Ancak, bu alana özel bir kulvardan girdi. Türkçeye ‘kişiye özel otel’ olarak çevrilebilecek ‘hip otel’ kavramının 2007 yılında açtığı Lush ile ilk Beyoğlu’ndaki uygulayıcısı oldu. Simurg Turizm isimli şirketiyle ikinci önemli adımı ise Karaköy Bankalar Caddesi’ndeki Sümerbank binasını 12 milyon dolara sanatsal aktivitelerin de yer alacağı bir otele dönüştürme oldu. Bina üzerindeki çalışmalarını sürdüren Özdemir’in Florya’daki Kibrithane’yi de satın alarak bir otele dönüştürme planı olduğu biliniyor.


Özdemir, eski binaları restore ederek otele dönüştürme tutkusunu ve bu konuya bakış açısını, “Kayseri ve Bursa’dan da eski binaların otele çevrilmesi konusunda teklifler var. Eski bina işinde başarılı olmak için biraz romantik, biraz duygusal, biraz da ticari düşünüp dozajı iyi ayarlamak gerekiyor. Geçmişi satın alırken o geçmişi öldürmemek de önemli” sözleriyle anlatmıştı.

Milliyet, Haber: Seda Tabak, 02.02.2010

TARİHİ ESERLER MÜZEYİ BEKLİYOR

 

Manisa’da 82 yıllık Etnografya ve Arkeoloji Müzesi’nde muhafaza edilen 28 bin 700 eserden sadece 2 bin tanesi sergilenebiliyor. Nem sebebiyle müzenin arkeoloji bölümü yedi yıldır kapalı tutulurken, bazı eserler etnografya bölümünde sergilenmeye çalışılıyor. İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, müzenin arkeoloji müzesinde yedi yıl önce ortaya çıkan drenaj sıkıntısı nedeniyle bölümün duvarların nem olduğunu ve eserlere zarar vermemesi için kullanıma kapatıldığını hatırlattı. Yedi yıldır arkeoloji bölümünün restorasyonu konusunda çalışmalar yaptıklarına dikkat çeken Karaköse, geçen yıl Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın müzeyi ziyaretinde verdiği talimat doğrultusunda restorasyon için çalışmaların hızlandırıldığını söyledi. Karaköse, Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş.’nin 150 bin metrekarelik arsasında belli bir bölümün müze yapılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredildiğini hatırlattı. Özelleştirme İdaresi’nin bu alan için “beş yıl imar yapılamaz” kararı aldığını kaydeden Karaköse, “Bu süre mart ayında doluyor, biz de müze yapımına başlayacağız” dedi.

Hürriyet Ege, Haber: İlker Kılıçaslan, 02.02.2010




ARKEOLOJİNİN BÜYÜK SIRLARINDAN BİRİ AYDINLANIYOR

 

     

 

Mısır, arkeoloji dünyasının büyük sırlarından birisi olan firavun Tutankamon'un soyağacını ilan etmeye hazırlanıyor.

 

Mısır Eski Eserler Genel Müdürü Zahi Havas yaptığı açıklamada, bu önemli keşfin Kahire müzesinde 17 Şubatta yapılacak basın toplantısında kamuoyuna duyurulacağını belirtti. Havas, bu arkeolojik keşfin DNA analizleriyle yapılan araştırmaların sonucunda geldiğini kaydetti.

 

Turkuaz işlemelerle süslü som altından mezarı içindeki mumyası İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından 1922'de bulunan genç firavun Tutankamon, yaklaşık MÖ 1333 ve 1324 yılları arasında hükümdarlık yapmıştı. 9 yaşında firavun ilan edilen Tutankamon özellikle Kahire müzesinde sergilenen lapis lazuli ve yarı değerli taşlarla süslü 11 kilo ağırlığındaki som altın maskının bulunduğu mezar hazinesiyle meşhur olmuştu.

 

18. Mısır hanedanının 12. firavunu olduğu tahmin edilen Tutankamon'un asıl ölüm sebebi, tüm soy zincirindeki firavunlar gibi bir muamma olarak kalmaya devam ediyor.

Sabah, 01.02.2010

GÖLMARMARA'DA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Manisa'nın Gölmarmara İlçesi'nde, tarihi eser kaçakçılığı yapan iki kişi, 176 parça eserle birlikte yakalandı.

 

Manisa İl Jandarma Komutanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, yapılan çalışmalar sonucunda, Gölmarmara İlçesi Kayaaltı Köyü'nde Kültür ve Tabiat Varlığı Kaçakçılığı yaptığı tespit edilen şüpheliler takibe alındı. Alıcı kılığındaki jandarma görevlileri, şüpheli E.A. ve İ.E. ile buluşarak ellerindeki tarihi eserleri satmak isterken suçüstü yakaladı. 176 parça çeşitli dönemlere ait sikke ve eski tarihi esere el konuldu. Şüpheliler E.A. ve İ.E. alınan ifadelerinin ardından adli makamlara sevk edildi.

Manisa Kent Haber, 02.02.2010

BODRUM'UN AYA NİKOLA'SI MÜZE OLACAK

 

 

DP Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon, 40 yıldan bu yana Halk Eğitim Merkezi olan binanın restore edilerek, eskiden olduğu gibi kilise kimliğine dönüştürüleceğini söyledi. Başkan, tarihi kilisenin Balıkçılık ve Süngercilik Müzesi olabilmesi için izin almak amacıyla 15 Ocak 2010 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bir yazı gönderdi. Başkan Kocadon, kilisenin müzeye dönüştürülmesi halinde Halk Eğitim Merkezi için yeni bina yapılacağı ifade etti.

 

“www.bodrumajans.com.tr” adlı internet sitesindeki, “Halk Eğitim Merkezi’ne dönüştürülen tarihi Kilise, eski haline getirilerek tekrar Bodrum kültür ve turizmine kazandırılmalı mı?” sorusuna ankete katılanların yüzde 80’i ‘Evet’ dedi.

Hürriyet, 01.02.2010

BU AYIPTAN DÖNÜLDÜ

 

 

UNESCO tarafından ‘dünyada korunması gerekli kültür varlığı’ olarak kabul edilen Kapadokya bölgesindeki peribacalarının bazıları, bilinçsiz yaklaşımların kurbanı olmak üzere. Nevşehir merkeze bağlı Uçhisar Beldesi'nin Cevizli Mevkii'ndeki peribacalarının içine başta inşaat olmak üzere çeşitli kullanılmayan malzemelerin depolanması görenlerin tepkisini çekiyor.

Günümüzden 26 milyon yıl öncesine, Erciyes, Hasan ve Göllü tektonik dağlarının püskürttüğü lavların zaman içinde soğumasıyla, yağmur ve kar sularının erozyonla birlikte ortaya çıkardığı doğa harikası peribacaları, gerektiğince korunamıyor. Özellikle çok başlılıktan kaynaklanan koruma önlemlerinin yasal zemine karşın hedeflenen düzeyde ortaya konulamadığı Kapadokya'da, Peribacalarının çeşitli türlerinin en çok bir arada bulunduğu merkezlerden Uçhisar Beldesi'nde çekilen bir fotoğraf, bölgede korumacılığın hangi düzeyde ele alındığını net bir şekilde ortaya koydu.

Nerden alındığı belli olmayan bir enkaz yığınları, römorklarla Cevizli Mevkii'ndeki Peribacaları'nın içine boşaltılıyor. Çoğu peribacasının içine de çeşitli inşaat malzemeleri depolanıyor. Ortaya çıkan kötü manzaralar, bölgeye gelen yabancı ve yerli turistleri hem şaşırtıyor, hem üzüyor.

Doğan Haber Ajansı, 31.01.2010

İSA PEYGAMBER, CEBRAİL VE MİKAİL'İN RESİMLERİ ÇIKTI

 

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından tarihi Ayavukla Kilisesi’nde yürütülen restorasyon çalışmaları kapsamında 3 yeni duvar resminin ortaya çıkarıldığı bildirildi. Belediyeden yapılan yazılı açıklamada, 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Ayavukla Kilisesi’nde yapılan çalışmalarda, boya tabakalarının ardında gizli kalmış olan  İsa figürü ile melekler Cebrail ve Mikail’i simgeleyen duvar resimlerinin bulunduğu belirtildi.


Restorasyon sonucu ortaya çıkarılan orijinal resimlere ek olarak kilisenin Apsis bölümünde ilk yapılmış haliyle siluet şeklinde “Pantakrator İsa” (İsa, Ortodoks kiliselerinde kullanılan bu figüründe sakallı olarak tasvir edilmiştir. Sağ eli ile takdis işareti yaparken, sol elinde Yeni Ahit’i tutmaktadır) olduğu düşünülen bir duvar resmi daha ortaya çıkarıldığı bildirildi.
Açıklamaya göre, tarihi yapıda 2009 yılında başlayan restorasyon çalışmalarının 2010 yılı sonunda bitirilmesi hedefleniyor. Kilise, restorasyonun tamamlanmasının ardından Semt Eğitim Merkezi olarak kullanılacak. Kilisenin bahçesinde açık sergileme mekanlarının yanı sıra kafeterya mekanı oluşturulacağı belirtildi.

19. yy’ın ikinci yarısında Rum Ortodoks Cemaati tarafından inşa edilen Ayavukla Kilisesi, İzmir tarihinde önemli bir olay olan 1922 yangınında, kurtulan tek Rum kilisesi olarak akıllarda kaldı. Yapı 14 Şubat 1924’te, Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifiyle, İzmir ve çevresine ilişkin eski eserleri sergilemek amacıyla Asar-ı Atika Müzesi olarak hizmet vermeye başladı. Daha sonra Kültür Bakanlığı tarafından opera çalışma salonu olarak tahsis edildi. Bu süre içinde yapının bir yangın geçirmesi nedeniyle boşaltıldığı ve böylece günümüzdeki metruk biçimini aldığı biliniyor.

Birgün, 31.01.2010

ALACA'DA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Çorum'un Alaca İlçesi'nde jandarma ekipleri tarafından bir otomobile düzenlenen operasyonda Adana'dan Alaca'ya satılmak için getirilen tarihi eserler ele geçirildi.

Tarihi eser satışı yapıldığı yönündeki bir ihbarı değerlendiren jandarma ekipleri 19 LK 947 plakalı otomobilde yaptıkları aramada tarihi mozaik ele geçirdi.

Adana'dan Alaca'ya satılmak için getirilen tarihi mozaiklere el konulurken otomobil sürücüsü A.E.(38) ve otomobilde bulunan C.K.(37) jandarma ekipleri tarafından gözaltına alındı.

Zanlılar sorgularının ardından mahkemeye sevk edilen A.E.(38) ve C.K.(37) tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

haberfx.net, 31.01.2010

SOFYA CAMİYİ, İSTANBUL KİLİSEYİ ÖNERECEK

 

Ankara'daki temaslarının ardından İstanbul'a gelen Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, Bulgaristan Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Tsevetan Tsevetanov ve Sofya Belediye Başkanı Yordanka Fandakova, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ı ziyaret etti. Saraçhane'deki Belediye Başkanlığı binasında resmi törenle karşılanan Bulgaristan Başbakanı Boyko, Başkan Topbaş'la makamında yaklaşık bir saat görüştü.

 

Görüşme sonrası basın mensuplarına açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, konuklarına İstanbul'la ilgili bilgiler verdiğini ve Sofya'yla karşılıklı bilgi ve deneyim paylaşımı yapacaklarını kaydetti. Başkan Topbaş'ın 5 yıldaki projelerinden övgüyle söz eden Bulgaristan Başbakanı Borisov da, "Sofya'ya yetkilileri davet ettim. Deneyimleri bizim için büyük fırsat olacak" dedi.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, "Demir Kilise" olarak bilinen Bulgar Kilisesi'nin denize kaymasını önlemek için gerekli teknik girişimlerde bulunduğunu hatırlatan Başbakan Borisov, "Biz de UNESCO Kültür Mirası listesine girmesi için Filibe'de bulunan Murad Hüdavendigar Camii'ni önereceğiz. İstanbul da Demir Kilise'nin UNESCO'nun Kültür Mirası Listesi'ne girmesi için öneride bulunacak" şeklinde konuştu. Bulgaristan Başbakanı Borisov, daha sonra İstanbul Valisi Muammer Güler'i ziyaret etti.

 

Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ve beraberindeki heyet, Fatih Haliç sahilinde bulunan Bulgar Kilisesi'ni ziyaret etti. Konuk Başbakan, Bulgar Kilisesi Vakfı Başkanı Vasil Liaze, vakıf üyeleri ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir tarafından karşılandı. Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ve beraberindeki heyet kiliseye girerek mum yakıp dua etti. Bulgar Kilisesi Vakfı Başkanı Liaze, kilisenin temelinin kaydığını ve dış cephesinde korozyon olduğunu söyleyerek restorasyona ihtiyacı olduğunu belirtti. Liaze, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin temel kaymasını giderdiğini, dış cephesinin de yine İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edileceğini söyledi. Kilisenin hemen karşısında bulunan ve kilise vakfına ait olan binanın projesinin de Fatih Belediyesi tarafından İl Özel İdaresi'ne sunulduğunu ifade etti. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir de, vakfa ait binanın Mart sonu ya da Nisan başında restore edilmeye başlanılacağı bilgisini verdi.

Yeni Şafak, 31.01.2010

DENİZLİ'DE 500 YILLIK SU ŞEBEKESİ BULUNDU

 

 

Denizli Belediyesi'nin "Yüzyılın Dev Altyapı Projesi" adını verdiği çalışmalar sırasında, Mimar Sinan Caddesi'nde Osmanlı dönemine ait bir su şebekesi ortaya çıkarıldı. 15. yüzyıldan kalma olduğu tahmin edilen şebekenin bulunması üzerine kazı çalışmalarına ara verildi. Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, Denizli Müze Müdürü Hasan Hüseyin Baysal ve arkeologlar, tarihi su şebekesinde incelemelerde bulundu.

Müze Müdürü Baysal, eserle ilgili hazırlayacakları raporu Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'na sunacaklarını söyledi. Eserin, bölgedeki suları su değirmenlerine ve uzak noktalara taşımak amacıyla yapılmış kemerler olduğunu belirten Baysal, "O dönemlerde ve sonraki yıllarda kentin bu bölgesinde çok sayıda su değirmeni bulunuyordu. Kemer, özellikle bölgedeki suyu toparlayıp değirmenlere götürmek için yapılmış" dedi. Tarihi yapı hakkında gelecek rapora göre hareket edeceklerini vurgulayan Baysal, "Çıkarılması istenirse gerekli çalışmaları yapacağız" şeklinde konuştu.

Prof.Dr. Şimşek de, "Bu bölge ve çevresinde birçok su değirmeni vardı. Yapı, bunlara su taşıyan hattır. Gerekli incelemeyi Müze Müdürlüğü yaptı. Biz de yapının ortaya çıkarılması için çalışma başlattık" dedi.

Haber Ekspres, 31.01.2010

9 BİN YILDIR DEĞİŞMEYEN TUZLUK

 

  

 

Konya’nın Çumra İlçesi yakınlarındaki 9 bin yıllık yerleşim yeri Çatalhöyük’te yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan tuzluk ve çıngırağın, bugün kullanılan tuzluk ve çıngırakla hemen hemen aynı olması dikkat çekti.

 

Konya Müze Müdürü Arkeolog Yusuf Benli, Çatalhöyük kazılarında çıkarılan tuzluk, kolye, yüzük, çıngırak ve tabak gibi malzemelerin üzerinde çok az bir değişiklik yapılarak daha modern bir şekilde bugün de kullanıldığını söyledi. Benli, Çatalhöyük kazı çalışmalarında bulunan tarihi eserlerin Arkeoloji Müzesi’nde sergilendiği belirtti. Bölgedeki kazıların devam ettiğini kaydeden belirten Yusuf Benli, “Konya neolitik yerleşim açısından önemli bir merkez. Bugüne kadar da yapılan kazı çalışmaları esnasında Çatalhöyük Ören Yeri’nden çıkan malzemeler ve yerleşim planı Anadolu’daki ilk yerleşik hayata geçiş ile ilgili bize ipuçları vermekte” dedi. Benli, yaklaşık 9 bin yıllık tarihi bulunan Çatalhöyük'te insanların bugün mutfaklarda kullanılan malzemeleri küçük bir değişiklik ile o dönemde üretip, kullandığını söyledi. Yusuf Benli, “Bugün arkeoloji müzemizde bulunan tuzluklar ve ayna olarak kullanılan obsidienleri, çeşitli mutfak eşyasını görüyoruz. Bu da bize Çatalhöyük ile günümüz insanı arasında bir bağ kurmamız gerektiğinde, malzeme kullanımı açısından bir kültür genetiğinin halen devam ettiğini ve devam edeceğini gösteriyor” diye konuştu. Konya Müze Müdürü Arkeolog Yusuf Benli, bugün kadınların takı malzemesi olarak kullandığı süs eşyası, ayna, cımbız gibi malzemelerin Çatalhöyük kazılarında da ortaya çıktığını ve bunların bugün modern ölçülerde tasarlanmış takılarda görüldüğünü söyledi.

 

Bugün bir ailenin kullandığı tüm eşyayı, o dönemin insanlarının da imal ettiğini ve kullandığını belirten Yusuf Benli, “Çatalhöyük’te yapılan kazılarda bunların parçaları bulunuyor. O dönemin çocuklarını eğlendirmek için kullanılan, çıngırak olarak tabir edilen ve içerisine kum tanecikleri konularak kullanılan oyuncaklar, hayvan figürü ile at arabası şeklinde yapılmış malzemeler günümüzde de halen kullanılıyor” dedi.

Hürriyet, Haber: Mehmet Kayhan Yıldız, 31.01.2010




BİZANS MÜZESİ, HEMEN!

 

Tarih, hikayecilikten bilim olmaya doğru yol alırken, üzerine basabileceği sağlam bir zemin bulmak zorunda kalmıştır.


Tarihin tabanı, ezici çoğunluğun sandığı gibi, ırk, etnik unsur, millet veya ümmet değil, topraktır. Tanımlanması ve kuşatılması neredeyse imkansız etnik aidiyetlere göre tarih yapılamaz, yani Türklerin veya Almanların tarihi olmaz, İslam veya Hıristiyanlık tarihi de olmaz, Türkiye veya Almanya tarihi olur. Türkiye tarihi çoğunluk tarafından Türklerin tarihi olarak anlaşıldığından ve tarihçiler bunu kıramadıklarından veya kırmaya niyetlerinin olmadığından, hep 1071’de başlar. Bu toprakların bundan önceki geçmişi, tıpkı Çin tarihi gibi bize “yabancıdır”. Bu ırkçı, ayırımcı, çağdışı anlayış sonucu, bu ülkenin antik tarihi Avrupalılara, Bizans geçmişi de Yunanistan’a peşkeş çekilmiş.


Daha doğrusu sokağa atılmış, onlar da kapmıştır.


Bizans, İstanbul’un Doğu Roma’nın başkenti olduğu 330 yılından 1453’e kadar, 1100 yıl bu topraklarda var olmuştur.


Osmanlı ise bunun ancak yarısı kadar, yani 600 yıl. Bu durumda bütün geçmişimiz Osmanlı, haydi biraz da Selçukluymuş gibi davranarak Bizans’ı yok saymak, tam bir kendine güvensizlik göstergesidir.


Çünkü Osmanlı, mimari, ekonomik düzen, kent yaşamı gibi hemen her konuda Bizans’ın sürdürücüsüdür.


Uzağa gitmeyelim. Ayasofya’ya bakalım, bir de yanı başındaki Süleymaniye’ye. Aralarında 1000 yıl olmasına rağmen mimari üslup aynıdır.


Ya gündelik yaşam?


Balık adlarından, poyraz ve lodos’a kadar çok şey Bizans’tan gelir, mahalle düzeni bile. Biz Bizans’ın da ardılıyız.


Ve bu koskoca tarihi Yunanistan’a bağışlıyoruz. Bizim tarihimizi.


Bugün yeryüzünün en büyük Bizans uygarlığı müzesi Atina’da, ikincisi de Selanik’te. Ama bu toprakların 1100 yıllık geçmişinin hem siyasal, hem sanatsal hem de entelektüel merkezi İstanbul’da bir tane bile yok.


Üstelik ayakta kalabilmiş Bizans eserlerinin tamamı son demlerini yaşıyor. Çoğu gecekonduya peşkeş çekildi, diğerleri de yol yapımına ve trafiğe feda edildi.

 

BİZANSLI İSTANBUL

Oysa Atina, Bizans döneminde önemsiz bir yer olarak kalmıştır.


Bu tarih kesitinde Yunanistan tam bir taşraya dönmüş, kentlerinin çoğu köy haline gelmiştir.
Eski Yunan’ın en görkemli kenti, Yunan uygarlığının zirvesi ve taşıyıcısı Atina, Bizans döneminde kırsal bir kasabaya dönmüştür.


Kentin gururu olan mimari yapıların çoğu harap olmuş, sanat eserlerinin neredeyse tamamı İstanbul’a taşınmıştır.


7. yüzyılda başlayan Avar ve Slav saldırıları Yunanistan’ı Bizans denetiminden çıkartmış, 1204‘de 4. Haçlı Seferi’nde de Frank soylularının eline geçen Yunanistan ve Atina’nın, Osmanlıların kenti fethetmelerine (1453) kadar Bizans’la hiçbir ilgileri olmamıştır.


Selanik de benzer bir kader izlemiş, Slav ve Arap saldırıları karşısında çok küçülmüş ve zaten 1204’te Haçlıların eline geçmiş ve Osmanlılar buraya gelene kadar bir Frank kasabası olarak kalmıştır.


Öte yandan dünyanın en müthiş Bizans müzelerinden birine sahip olan İtalya’nın Ravenna kentinin Bizans’la ancak çok gevşek ilişkileri olmuştur.


Ama Atina’da, Selanik’te, Ravenna’da Bizans müzesi var, İstanbul’da yok. İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür başkentlerinden biri olması kapsamında, Aya İrini’nin atrium’unda bir Bizans müzesi açılması projesi 6 aydır Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda bekliyor.


Oysa hemen büyük bir Bizans müzesi kurulmasına başlanmalıdır, buna Aya İrini’nin atrium’u yetmez.


Bizans İstanbul’unun en görkemli yapılarının yer aldığı, Sultanahmet’ten Haliç’e kadar uzanan kesimdeki Blakhernai bölgesindeki saray ve binalardan bugün bir tek, Osmanlıların Tekfur Sarayı dedikleri binanın bir cephesi kalmıştır. Edirnekapı ile Eğrikapı arasındaki surların içinde kalan Avcıbey adlı gecekondu mahallesinin içinde, bir sur parçasına yaslanmış olarak duran bu harabe, hemen restore edilmeli ve dünyanın en büyük ve en donanımlı Bizans müzesi haline getirilmelidir. İstanbul, Türk ve Müslüman olduğu kadar Bizanslıdır da.

Habertürk, Yazı: Mehmet Ali Kılıçbay, 30.01.2010

AKM TARTIŞMASI SİL BAŞTAN





İstanbul Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi yıllardır tartışılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi binayı yıkıp yeniden inşa etmek istiyor, AKM’nin Cumhuriyet mimarisini temsil ettiğini söyleyen mimarlar karşı çıkıyor. Tartışma Danıştay’ın ‘Yıkılamaz” kararı üzerine durmuştu. Ancak yıkımına aynı gerekçelerle karşı çıkılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi yenilenince, tartışma yeniden alevlendi.

AKM’nin kaderi, eski Kültür Bakanı Atilla Koç’un “İstanbul’a yakışmıyor. Yıkılmalı” sözünden bu yana tartışılıyor. AKM’nin yıkılmasına karşı çıkan mimarların temel savı, binanın Cumhuriyet dönemini temsil eden önemli bir ’kültür varlığı’ olduğu. Onlara göre salonları son derece iyi kurgulanmış AKM, hem İstanbul’un karakteristik yapılarından birisi hem de İstanbulluların hafızında yer etmiş bir bina... Modernleşme adı altında anıtsal özellikleri olan binaların yıkılarak ortada simgesel bina bırakılmayacağını düşünüyorlar.

AKM’nin yıkılarak yerine daha modern bir bina yapılması gerektiğini savunanlar ise binanın Cumhuriyet mimarisinin sembolü olmadığını öne sürüyor. Yapılış yılı itibariyle ’kültür varlığı’ olarak nitelendirilemeyeceğini, binanın sanat gösterimleri ve dinletileri için fonksiyonel bir yapıya sahip olmadığını savunuyorlar. “Mimari açıdan estetikten yoksun, Taksim meydanıyla bütünleşememiş ve köşeye atılmış bir görünüme sahip, yapıldığı dönemin şartları doğrultusunda inşaa edilmiş, günümüzde de misyonunu tamamlamış bir bina” diyorlar. AKM’nin yıkılmasından yana olan mimarlar arasında binanın ’Nazi mimarisinin göstergesi’ olduğunu iddia edenler bile var.

Muhsin Ertuğrul Sahnesi bir süre önce benzer tartışmalara sahne olmuştu... Ancak bina yıkılarak yenilenip, İstanbul son derece modern bir tiyatro sahnesine kavuşunca hem eleştiriler son buldu hem de AKM tartışması yeniden gündeme geldi. İşte mimarların görüşleri:

YIKILMASIN DİYENLER

Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkanı Eyüp Muhçu: ‘Bir ülkenin kültür varlığını yok etmek doğru bir anlayış değil’
“Sakarya Üniversitesi, AKM’nin yıkılma iddiaları gündemdeyken en büyük gerekçe olan depreme dayanıksızlığı konusunda güçlendirilebileceğini belirten bir rapor hazırlamıştı. Dolayısıyla o gerekçe geçersiz olmuştur. Yıkılma düşüncesinden 2007’de vazgeçildi. İstanbul Kültür Başkenti İstanbul Yasası doğrultusundaki bir maddeye göre AKM’nin yenilenmesi ve yıkılmaması öngörülüyordu. 20 Aralık 2009’da Kültür Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı, bir uzman, 2010 Kültür Başkenti Ajansı’ndan bir temsilci, AKM Müdürü ve bizler bir mutabakata vardık. Buna göre aslına uygun olarak restore edilecek, onarımı yapılacak, bakım ve onarım yapılamayacak durumdaki malzemeler ise orijinaline uygun olarak değiştirilecek ve binanın genel görünümü bozulmayacaktı. Ancak bu kararların alındığı tarihten itibaren bugüne kadar Kültür Bakanlığı çalışmalara kaynak eksikliği bahane ederek başlamadı. Daha önceki anlaşmada 70 milyon dolara bu faaliyetlerin yapılması karar altına alınmıştı ve bu para 2010 Kültür Ajansı tarafından sağlanacaktı. Şimdi ise daha düşük bir bedelle yapılacak çalışma için kaynak yok denilmesini anlamak mümkün değil. AKM simgesel yapı olması dolayısıyla kamunun düzenleyici olduğu bir işletim şekli oluşturalabilir. Temel sorun Taksim’de gerçekleştirilen 2010 Avrupa Kültür Başkenti konser ve gösterilerinin kapalı olan sanat ve kültür merkezlerinden AKM’nin önünde yapılmasıdır. Bu ayıbın ortadan kaldırılması gerekli. AKM Cumhuriyet dönemi modern mimarisi örneğidir ve tarihsel anlamda anıtsal ve özgün bir yapıdır. AKM Kültür Bakanlığı’na bağlı Koruma Kurulu tarafından ’kültür varlığı’ olarak tescil edilmiştir.

Mimar Mehmet Konuralp: ‘Eğer anıtları yıkarsak enkaz içinde yaşamak zorunda kalırız’
“AKM’nin değeri maddi değil manevidir. Mimari açıdan ülkemizde bir yenilik yaratmış değil ve mimariye büyük katkısı yok. Binanın cephesini kaplayan cam çerçeve güneş kesmek için var deniliyor. Örneğin müziğin etkisiyle o cam çerçevenin arkasına güneşin ışıklarını renkli ışıklar olarak yansıtabilecek bir sistem kurulabilir. Çamlıbel İsviçre’de bunun örneğini yaptı. Böylece binanın ön cephesi kurtarılabilir. Ancak bu değişiklikler AKM’nin elbisesini değiştirmek değil, yenilemek şeklinde yapılmalı. Bence AKM yıkılmamalı ve toparlanmalı. İlla her binayı yıkarak yenilmek modernci olmak demek değildir. O halde ne Amsterdam ne de Paris kalırdı. Sürekli modernleştirmeye kalkarsanız Brezilya ormanlarındaki ’Brasil’ kentine, yani kimsenin uğramadığı bir yer haline gelirsiniz.

Ben 20’inci asrın mimarisinin üzerine yepyeni bir yorumun konulduğu bir mimari dönem yani Cumhuriyet mimarisi dönemi kavramına inanmıyorum. Cumhuriyet mimarlığı Türk mimarlarının Ermeni mimarlardan öğrendikleri ve sonradan kendi yorumlarını da ekledikleri eserlerin ortaya çıkmasıyla oluşur. Ancak bu bir Cumhuriyet mimari akımı değildir. Bu çok şovenist bir yaklaşım. AKM’nin salonlarının performansları çok iyi. Atatürk döneminde sanatı teşvik için kültür ve sanat devlet denetiminde olmuş ancak şu anda dünyanın hiçbir yerinde devlet sanatı denetlemiyor. Kültür varlığı yıkılamaz. Yani ülkemiz ateist bir sisteme geçince Sultanahmet Camii’ni yıkacak mıyız? Herkes kendi ideolojisi doğrultusunda bazı binaları yıkmaya kalkarsa biz 10 senede bir enkaz içinde yaşamaya mahkum kalırız ve zaten bu şekilde yaşıyoruz.”

AKM’yi yapan mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu mimar Murat Tabanlıoğlu: ‘Dünyadaki örnekleri yenileniyor fakat yıkılmıyor’
“30 yıl boyunca ve hemen hemen hiç bir bakım görmeden, kullanılan bu yapının eskimiş olması doğal ancak tüm dünyadaki örneklerinde görüldüğü gibi bu tür kapsamlı yapılar en azından bir kaynak olarak değerlendiriliyor, sürekli iyileştirmenin yanı sıra, yenilenerek, çağımıza adapte ediliyor ve yıkılmıyor. AKM’nin yaşıtı diyebileceğimiz, 30 yıllık bir kültür yapısı olan Pompidou Center 2000’de yenilerek 21. yüzyıla adapte oldu. İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 1999’da alınan kararla korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmiş edilmiş olan AKM, Cumhuriyet döneminin simge yapılarından biri olması nedeniyle ve ’simge’ değeri dolayısıyla, Kasım 2007’de İstanbul 2 No’lu Koruma Kurulu tarafından 1. grup kültür varlığı olarak tescil edildi. Hazırladığımız yeni AKM projesinde, binanın mimari estetiğinde hiç değişiklik yapmadan temelde çağdaş mimari düzenlemelerle etkinlik mekanlarının niteliğini geliştirmek için restorasyon ile mimari kimliğini korumayı planlıyoruz. Bu doğrultuda binaya tek bir ana girişin olması, girişi ayrı olan Oda Tiyatrosu gibi tüm salonlara ana girişten erişimin sağlanması, girişin meydanla bütünleşmesi ve Boğaz’a bakan yönde bir restoran gibi yenilikleri projelendirdik. 20 Aralık 2009’da Kültür Bakanlığı, 2010 Ajansı, Mimarlar Odası ve proje müellifi olarak Tabanlıoğlu Mimarlık ” aslına uygun tadilat“ üzerinde mutabık kalınan bir protokol imzaladık. Yapı, yeni deprem yönetmeliklerine uyacak şekilde onarılacak, şartları iyileştirilecek.”

YIKILSIN DİYENLER

Mimar Hakan Kıran: ‘Türkiye’nin gelişiminin durduğu bir dönemi yansıtıyor’
“AKM Atatürk’ün kendi ya da kendisinin onayladığı ve ’Benim projem’ dediği bir mimari tarz değildir. AKM Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i kesinlikle temsil etmiyor. İnsanlar AKM’nin Cumhuriyet’i ve Taksim’i temsil ettiğini söylerken sanki ortada çok iyi yaratılmış bir şehir ve meydan varmış gibi konuşuyorlar. Peki neden Taksim’de Panaroma meydanının olduğu yere The Marmara Otel’i yapıldı? Yani AKM eserse The Marmara’nın statüsü ne oluyor? Ya da Taşkışla’nın ilerisinde Hilton ya da Orduevi binaları da Cumhuriyet dönemi mimarisini yansıtıyor. Hangisi gerçekten Cumhuriyet mimarisini yansıtıyor? Esas konu bu binaların tamamının o dönemin şartları ve ihtiyaçları doğrultusunda yapılmış olduğu ve dönemin getirdiği koşullar ile önemli kişilerin isimleri atfedilmiştir bu yapılara.

AKM’yi yapan Hayati Tabanlıoğlu benim de yanında çalıştığım muhterem bir insandı. Kendisi Bayındırlık Bakanlığı’nda çalıştığı dönemde daha önce yabancı bir mimar tarafından yapılmış ve yangın geçirmiş bir binayı devlet adına çalışarak düzeltmiş ve o günkü misyonunu tamamlamıştır. Taksim bu kentte merkez konumundadır ve İstanbul’un meydanı diyebiliriz. Böyle büyük bir şehirde Taksim’deki bir kültür merkezi koca İstanbul’un kültür ihtiyacını karşılayabilir mi? AKM ne Cumhuriyet mimarisini yansıtır ne denize karşı sırtını dönmüş ve sağır cephesiyle haliyle şehircilik açısından iyi konumlanmıştır ne Atatürk’ün opera, senfoni ve müziğe bakış açısını yansıtacak şekilde doğru donanmıştır. AKM Türkiye’nin gelişiminin durması döneminde inşa edildi. Bu bina gelişme dönemimizin ürünü olsaydı 1923’den bu yana gerçek anlamda planlanmış bir şehrimiz olurdu.

Mimar Dr. Sinan Genim: ‘Sidney Opera binası gibi görkemli bir yapı inşa edilmeli’
“Prof.Dr. Mete Tapan’ın, Prof.Dr. Metin Sözen ile 1973 yılında yazdıkları Cumhuriyet’in 50’nci yılında Türk Mimarisi adlı kitapta AKM Cumhuriyet’imizin bir yapısı olarak gözükmüyor. Madem o kadar önemli bir bina nasıl o kitapta yer almaz. O bina Nazi mimarisinin bir göstergesidir. Böylesine abuk sabuk bir yapının Cumhuriyet’i temsil ettiğini söylemek benim gücüme gidiyor. Bu binanın Türk mimarisinde de hiçbir ayrıcalığı yoktur. Estetik açıdan da belirgin bir özelliği yok. Yani ilk kez alüminyum maddesi dünyaya örnek olacak şekilde kullanılmadı ki bu binada. AKM’ye yapılacak restorasyon için dış cephe, ana kütle ve planlaması değiştiriliyor diye eleştiriliyor. O zaman o hayalet yapının kalması mı gerekiyor? Bence İstanbul’a yakışmayan bir yapı.

AKM yerine İstanbul’a yakışan ve şehri yansıtan bir yapı yapılabilir. Sydney Opera binası, Eyfel Kulesi ya da New York’taki Özgürlük Heykeli gibi bir anıt bile olabilir. Yani çağdaş ve ileriye hitap eden bir yapı inşa edilir. AKM’nin çağdaş bir yapısı yok. Bazıları AKM’nin yıkıldıktan sonra yerine camii, AVM ya da otel yapılacağından korktuğundan bu yapıyı koruma mecburiyetinde kalıyorlar. AKM’nin kültür varlık niteliği de yok. Birileri ideolojileri doğrultusunda bu binayı savunuyorlar ve bina için hiçbir şey yapılmasın, bu köhne yapı olduğu gibi kalsın gibi bir zihniyet var. Devlet AKM’nin işletmesini özel teşebbüsten ziyade rahmetli Şakir Eczacıbaşı gibi ya da Sabancı ailesi gibi kültür ve sanata gönül vermiş ve İstanbul’a modern anlamda bir çok müze kazandırmış insanlara devretmelidir.

Mimar Hilmi Şenalp: ‘İhtiyaca yanıt vermeyen bir bina aynı şekilde kalmamalı’
”AKM modernleşmenin eseriyse Türkiye’de modernleşmenin 250 yıldır devam ettiği hatırlanmalı. 960 sonrası modernleşmesi diye bir şey yoktur. AKM Taksim Meydanı’nı güçlendirmiyor ve meydanın önünü tıkamış vaziyette. Öncelikle bu binanın Cumhuriyet’i temsil ettiğini söylemek doğru değil. O zaman gecekondular da bir kültürü temsil ediyor. Bizim entelijansımızda kemikleşmiş düşünceler var. AKM’nin işletmesi aynı farklı rejimler gibi kim yönetirse yönetsin huzur ve başarı var mıdır sorusuna verilecek cevaba göre değerlendirilmeli. Yani kim en büyük başarıyı gösterecekse o işletmeyi yürütmelidir. Yani AKM’nin idaresini devlet de özel sektör de başarabilir, perişan da edebilir. Yani biz konulara musallat fikirlerle bakıyoruz millet olarak. Taksim modern ve Batılı anlamda Türkiye’nin tek meydanıdır.

Yani orada iyi değerlendirilecek bir bina olmalı. Örneğin metroyla doğrudan bağlantısı kurulmalı. Taksim şu anda tam anlamıyla bir meydan da değil. Büyük bir boşluk. O meydanı binalar, binaları da duvarları ve konsepti tarif eder. Bu iki unsurun uyumlu olması gerekir. Bir de bunun dışarıdan görünüşü var. Yani Boğaz’ın karşısına geçip bakıldığında ne görüldüğüne bakılsın. AKM’nin yanındaki otopark da yine bomboş duruyor. AKM eğer yenilenecekse bu otopark müştereken değerlendirilmeli. Eğer AKM yerine yeni bina yapılacaksa ve bu bina 510 yıl içinde tamamlanacaksa bu işe hiç teşebbüs edilmesin. Ayazağa’daki kültür merkezi bile 10 senedir bitirilemedi. Konuya ideolojik bakılmaması gerekiyor. İşe yaramayan ve ihtiyaçlara cevap vermeyen bir binayı tutmanın anlamı yok ancak biran evvel müdahale edilmeli. Meydan içerisinde kenara itilmiş bir görünümü var. AKM’nin simge değeri onun meydanla bütünleşmesiyle ortaya çıkar. O zaman her yapılan bina Cumhuriyetin simgesidir.

AKM’NİN TARİHİ
1930’larda İstanbul’a bir büyük opera merkezi inşa etmek için başlayan çalışmalar sonucu binanın temeli 1946’da atıldı. İlk projenin üzerinde pek çok değişiklik yapıldı. Bu proje çalışmalarına mimar Rüknettin Güney de iştirak etti. Sonunda mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun yaptığı değişikliklerle İstanbul Kültür Merkezi adıyla 1969 yılında Aida temsiliyle açıldı. O zaman dünyanın dördüncü, Avrupa’nın ikinci büyük sanat merkezi olma özelliğine sahip göz kamaştırıcı bir çalışmaydı. Ancak bina, 1970 yılında Arthur Miller’ın Cadı Kazanı sahnelenirken çıkan yangında büyük tahribat gördü. Tabanlıoğlu tarafından 8 yılda onarılan, yeni değişiklikler, sıkı güvenlik ve yangın önlemleri ile yenilenen yapı “Atatürk Kültür Merkezi” adıyla ikinci kez 1978’de açıldı.

YAPININ ÖZELLİKLERİ
AKM’de 1300 kişilik büyük salon, 500 kişilik konser salonu, 200 kişilik tiyatro salonu, 250 kişilik sinema salonu bulunuyor. Üst katlarda da büyük bir sergi salonuna sahip olan AKM, İstanbul Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası’nın daimi sahnesi olarak da hizmet veriyor. Bu kurumların yönetim birimleri ve merkez gişeleri de AKM bünyesinde bulunuyor. Hayati Tabanlıoğlu’nun son şeklini verdiği çalışma, 1950’lerin yalın ve işlevsel mimari anlayışının tipik bir örneği olarak kabul ediliyor. Özellikle Büyük Salon’un yüksek dekor perdesi, derin ve geniş sahnesi, yine bu sahnenin çeşitli asansörlerden oluşan gelişmiş mekanik kapasitesi ile farklı kullanımlara imkan vermesi, AKM’yi Türkiye’nin en önemli gösteri sanatları mekanlarından biri yapıyor.

Vatan, Haber: Emre Öztürk, 30.01.2010

İSVİÇRE ÇAKISI DEĞİL, ROMA KAŞIĞI

 

İngiltere’nin Cambridge kentindeki Fitzwilliam Müzesi'nde açılan Antik Yunan ve Roma eserleri galerisinin bu en popüler parçası birçok farklı aleti barındırmasından dolayı Romalıların “İsviçre çakısı” olarak anılıyor.

 

Gümüşten yapılmış bu nadide eserde, kaşık,çatal ve bıçağın yanı sıra salyangozları kabuğundan çıkarmaya yarayan bir alet de bulunuyor. Roma çakısı sıkı kapatılmış şişeleri açmak için ve kürdan olarak bile kullanılabiliyor. Aletin karmaşık yapısı ve gümüşten olması nedeniyle zengin bir yolcuya ait olduğu düşünülüyor.

Milliyet, 30.01.2010

'DANSÖZ' ARTIK DÖNECEK





Antalya Müzesi Müdür Vekili Mustafa Demirel, Türkiye’nin en önemli müzeleri arasında yer alan Antalya Müzesi’nin daha modern bir görünüme kavuşturulması için çalışmaların yoğun şekilde devam ettiğini söyledi.


1988 yılında "Avrupa Konseyi Özel Ödülü"ne layık görülen Antalya Müzesi’nde, Antalya bölgesinde yapılan kazılarda elde edilen eserlerin, ilk insandan başlayarak günümüze dek gelen kronolojik bir sıralamayla sergilendiğini anlatan Demirel, yeni açılan ek binayla birlikte müzenin daha geniş teşhir alanlarına ve modern eser depolarına kavuştuğunu belirtti.


Çalışmalar kapsamında kendi alanında bir ilk olarak gösterilen ve Antalya Müzesi’nin sembolü haline gelen "Dansöz" adını verdikleri dans eden kadın heykelinin dönerek sergilenmesi için sponsor arayışına girdiklerini de ifade eden Demirel, büyük ilgi gören heykelin ziyaretçilerin daha da ilgisini çekmek amacıyla yavaş bir şekilde esere zarar vermeden dönerek sergilenmesini amaçladıklarını vurguladı.


Bir turizm seyahat acentesinin sponsor olduğunu ifade eden Demirel, heykelin dönerek sergilenmesi için hazırlanan projenin önümüzdeki günlerde hayata geçirileceğini belirtti.

1981 yılında Perge Antik Kenti’nde yapılan kazılar sırasında Güney Hamam’ı kısmında bulunan heykelin, değişik bir teknikle yapıldığını bildiren Demirel, heykelin vücudunun çıplak yerlerinin beyaz, giysi ile örtülü yerleri ve saçlarının siyah olduğunu belirtti. 100’e yakın parçanın birleştirilmesiyle tamamlanan heykelin başının hafif sağa dönük, boynunun da bükük olduğunu ifade eden Demirel, yüz işçiliği mükemmel olan eserde saçların çelenk gibi başın üzerine toplandığını ve saç örgülerinin alın üzerinde düğüm yapılmış şekilde olduğunu anlattı.


Antalya Müzesi Müdür Vekili Mustafa Demirel, dans eden kadına benzediği için heykele "dansöz" isminin verildiğini vurgulayarak, heykelin, İmparatorlar Salonu’nda sergilenmeye devam edeceğini sözlerine ekledi.

Radikal, 30.01.2010

YÜRÜYEN MÜZE POLİSE YAKALANDI

 

 

Kadıköy'de ihbar üzerine Hülya G., isimli bir kadının çantasında yapılan aramada Bizans dönemine ait 492 parça sikke, 2 bronz çan, 1 Afrodit heykeli ve 1 kurşundan yapma eşya ele geçirildi.

 

Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, "Tarihi eser kaçakçılığı" ihbarı üzerine harekete geçti. Kadıköy'de kısa bir takibin ardından yolda yürüyen Hülya G., ve arkadaşı Mehmet Faruk E., durdurularak kimlik kontrolü yapıldı. Bu sırada Hülya G.'nin çantasında yapılan aramada 492 parça sikke, 2 bronz çan, 1 Afrodit heykeli ve 1 kurşundan yapma eşya ele geçirildi.

 

Hülya G., ile Mehmet Faruk E., gözaltına alınarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Burada yapılan sorgulamada program yapımcısı olduğu öne sürülen Hülya G., ifadesinde "Bu eserler bana ait değil. Bir hafta önce ziyarete gelen bir arkadaşım çantayı bana teslim etti. Kendisi nereden aldı bilmiyorum. Sahte olup olmadığını araştırmam için çantayı bıraktı. Tanıdığım bir koleksiyoncu var. Eserler sahte mi değil mi diye koleksiyoncu arkadaşıma gösterecektim. Ardından müzeye götürecektim" dediği öğrenildi.

 

Gözaltına alınan Hülya G. ve arkadaşı Mehmet Faruk E., tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Yeni Şafak, Fotoğraf: Cnn Türk, 30.01.2010

TARİHİ ESER OPERASYONUNDA 6 GÖZALTI

 

Muğla'daki tarihi eser operasyonu Muğla İl Jandarma Komutanlığı ekiplerince düzenlenen operasyonda 76 parça tarihi eser ele geçirildi, 6 kişi gözaltına alındı.

 

İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, yaklaşık 6 ay süren istihbarat çalışmasının ardından Muğla'da önceden belirlenen noktalara eş zamanlı operasyon düzenledi.Ellerindeki tarihi eserleri satmaya çalıştıkları iddia edilen zanlılar M.S, R.D, M.K, U.T, İ.Ç. ve B.E. gözaltına alındı. Zanlılarla birlikte Roma, Doğu Roma, Hellenistik ve Arkaik dönemlerine ait 76 parça tarihi eser ele geçirildi.Ele geçirilen 7 sikkenin yaklaşık 2 bin 600 yıllık tarihi geçmişi olduğu belirtildi.Eserler arasında, Roma ve Doğu Roma dönemine ait kadın ve kraliçe figürleri, sikkeler, gözyaşı şişeleri, süs eşyaları ve üzerinde gladyatör figürü yer alan kapların bulunuyor.

 

Gözaltına alınan 6 zanlının, işlemlerin ardından adliyeye sevk edileceği bildirildi.

Yeni Asır, 30.01.2010

HASAN BASRİ BEY CAMİİ ONARILDI

 

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Filistin'de yapılan ve daha sonra İsrailliler tarafından ibadete kapatılan Hasan Basri Bey Camii yeniden tamir edilerek aslına uygun hale getirildi. İsrailli fanatikler tarafından defalarca saldırıya uğrayan camii son olarak Türkiye'de faaliyet gösteren Mirasımız-Der tarafından aslına uygun bir şekilde onarıldı.

 

Bu tarihi mekanın tadilat çalışmaları yüksek mimar, inşaat mühendisi, arkeolog, sanat tarihi uzmanları ve bir profesör tarafından yürütüldü.


Hasan Basri Bey Camisi’nin “doğu ve kuzeydoğu cephesi” ile tadilat gerektiren kimi yerleri aslına uygun olarak herhangi bir değişiklik yapılmadan onarıma tabi tutuldu. Ayrıca bakımsızlıktan yıkılan “güneydoğu cephesi” tamamen aslına uygun bir şekilde yeniden inşa edildi. Restorasyon sürecinde kullanılan malzemeler ve materyaller uzmanlar tarafından özenle seçilerek hazırlandı.
Osmanlı Mutasarrıfı Hasan Basri Bey tarafından Yafa şehrinde 1916 yılında inşa ettirilen Hasan Basri Bey Camii, 1948 yılında işgal sonrasında boşaltılmış ve İsrail, bu camide ezan okunmasını yasaklamıştı. İşgalin başlangıcından bu zamana kadar geçen süre içerisinde hala bu camide ezan okunması yasak. 1988 yılında, yapılan girişimler neticesinde bu cami yeniden ibadete açılmış fakat ezan yasağı yürürlükten kaldırılamadı.


Son olarak 2007 yılında Yahudi bir fanatik tarafından saldırıya uğrayan Hasan Bey Camii’ne şu ana kadar 20'den fazla saldırı düzenlendi.

Dünya, 30.01.2010

SAHTE DA VINCI'YE SERVET

 

Gerçek ressamı bilinmeyen, Leonardo da Vinci'ye ait olduğu düşünülen bir yağlı boya tablo geçen hafta bir açık artırmada 1.5 milyon dolara satıldı.

 

La Belle Ferronniere’ isimli tabloda, zengin giyimli bir kadın betimleniyor. 1993 yılında bir uzman, 1929’da da Vinci olarak kimliklendirilen tablonun, 17. yüzyılın ortalarında, yani da Vinci’den bir yüzyıl sonra yapıldığını ortaya çıkarmıştı.

Radikal, 30.01.2010

 

MÜZELER HERGÜN AÇIK

 

Açıldıkları tarihten bu yana ziyaretçi akınına uğrayan Gaziantep Büyükşehir Belediyesi müzeleri kültürel mirasın korunması ve yaşatılması alanında yapılan çalışmalarla Gazianteplilerin sosyal ve kültürel yaşamlarına renk katmaya devam ediyor.

 

Büyükşehir Belediyesi Dış İlişkiler Daire Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada, şu bilgiler verildi:

''Bayazhan Gaziantep Kent Müzesinde Gaziantep'in yöresel el sanatı olan gümüş işlemeciliği, bakırcılık, kalaycılık, yemenicilik, sedef işlemeciliği, kutnu dokumacılığının yöresel kıyafetler giymiş mankenler yardımı ile canlandırılarak gelen ziyaretçilere tanıtılıyor. Türkiye'de bir ilk olma özelliğine sahip, Emine Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi'nde, Gaziantep'in geleneksel mutfak kültürü yaşatılıyor. Gaziantep Savunması Kahramanlık Panoraması Müzesi'nde ise Antep halkı tarafından gösterilen mücadele ve kahramanlıklar anlatılıyor.''

 

Açıklamada, ziyaretçilere ilişkin olarak da şunlar kaydedildi:  

''Müzelere yerli yabancı ziyaretçilerin büyük ilgi gösteriyor. Bayazhan Gaziantep Kent Müzesi'ni 52 Bin, Emine Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi'ni 54 Bin 500, Gaziantep Savunması ve Kahramanlık Panoraması Müzesi'ni ise 64 Bin 750 kişinin ziyaret etti. Pazartesi günleri ziyarete kapalı olan müzelerin ziyaretçilerin yoğun ilgisinden dolayı haftanın 7 günü 08.00-17.00 saatleri arasında açık olacak. Müzelerde gerçekleştirilen aktiviteler, sergiler, söyleşiler müzeleri daha canlı hale getirdi.  

 

Bayazhan Kent Müzesi'nde Ocak ayı içinde gerçekleştirilen 'Antepli Gelinin Çeyiz Sandığı' sergisine gösterilen yoğun ilgiden yola çıkarak bundan sonraki süreçte, diğer müzelerde de aylık aktiviteler, sergilerin düzenlenmesi planlanıyor.''

Gaziantep Hakimiyet, 30.01.2010

ENDÜSTRİ SİTLERİ DÖNÜŞÜRKEN





Ankara’nın taşına, İstanbul’un ‘derdine’ bak: Bu mekanlar, bu binalar kimin?


Ankara sokakları büyük bir eylemliliğe, hak aramaya dair bir silkinişe tanık olurken ve Türkiye işçi sınıfının tarihine TEKEL direnişi kazınır ve hatta oya gibi işlenirken aklımıza bu coğrafyanın sanayi tarihini anlatan yapılar düşüyor: Emekçilerin emeğin, üretimin tarihini yazdıkları mekanlar... Aklımız buraya takılmışken öte yanda 2010 yılının Avrupa Kültür Başkenti sıfatı ile payelenmiş İstanbul’da yıl boyunca yapılması planlanan “182 kültürel etkinliğe” gözümüz takılıyor. Etkinliklerin başlıklarında bellek, çok kültürlülük, kutsallık, tarihsellik vurguları alıp başını gidiyor. Haziran ayındaki bir etkinlik ise aklımıza ve gözümüze takılanları bir başka şekilde okumaya davet ediyor. Kentin önemli endüstri yapılarından biri olan Hasanpaşa Gazhanesi’nin bir kültür merkezi olacağı ve açılışının ise haziranda olacağı muştulanıyor!  Hal böyleyken emeğin, emekçinin mekanları ve bunların dönüşümü üzerine düşünmek şart oluyor.


‘KAVGAMIZIN ŞEHRİ’
Emeğin mekanlarını ve buralarda sürüp gitmekte olan dönüşümü kavrayabilmek için İstanbul kentinin sanayi tarihinin kökenlerine bakmak gerekiyor. İstanbul’un bugün sahip olduğu kültürel miras bir yandan Bizans ve Osmanlı’nın başkenti olmaktan kaynaklı tarihsel yapıları ve anıtsal binaları içinde barındırırken öte yandan da Türkiye’nin modernleşme tarihini mekan üzerinden anlamaya, okumaya olanak olanak veren modern yapıları da içinde bulunduruyor. Sanayi yapıları ise modernleşme tarihinin önemli sembolleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu tarihin mekansal izlerini okuyabilmek için ise 19. yüzyıla uzanmak gerekiyor. İstanbul’un mekansal yapısı 19. yüzyıla kadar büyük bir dönüşüm yaşamıyor. 19. yüzyıl ile birlikte İstanbul kentinin görüntüsü de değişmeye başlıyor. Kentin ana merkezi olan Eminönü-Sirkeci bölgesinin dışında Pera ikinci bir merkez olarak karşımıza çıkıyor. İkinci bir merkezin ortaya çıkmasının yanı sıra kentin tüm mekansal örgütlenmesini değiştiren bir dizi dönüşüm gerçekleşiyor. İstanbul, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren,  bir yandan uluslararası ticarette etkinleşen ara kent konumundan dolayı gereksinim duyduğu modern bir iş merkezinin (Galata-Pera), diğer yandan da Avrupa yakasında Taksim-Şişli, Anadolu yakasında ise Kadıköy-Bostancı akslarında modern konut alanlarının inşasına tanık oluyor. Yeni ulaşım ve haberleşme kanallarının gerektirdiği yeni postane ve gar binalarının yapımı, yeni yönetim binaları ve sarayların Pera’ya taşınması, ilk toplukonut uygulamaları, banliyölerin ortaya çıkışı, yeni finansal ilişkilerin gerektirdiği yeni banka binalarının inşası, konut alanlarında sınıfsal farklılığın belirginleşmesi bu yüzyılda İstanbul kentinin şekli şemalini değiştiren belli başlı dönüşümler olarak karşımıza çıkıyor. Aynı dönemde İstanbul’un geçirdiği idari-yönetsel modernleşme ile bağlantılı olarak kentin modern alt yapısının inşa süreci de başlıyor. Bu inşa süreci ile birlikte kenti besleyen ulaşım ağları da hızla gelişiyor. Hammadde veya bitmiş ürünün taşınması için yeterli ulaşım ağının varlığı nedeniyle kent, özellikle 1850’den sonra Osmanlı İmparatorluğu endüstrisinin merkezi haline geliyor. Bu tarihten itibaren yabancı sermaye, işgücü ve teknolojisi ile kurulan fabrikaların sayısı ve türü fark edilir bir biçimde artıyor. 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarında bulunan endüstri işletmelerinin yüzde 55’inin İstanbul’da yer aldığı biliniyor. Böylesi bir tarih karşısında emeğin, emekçinin tarihi ve bu tarihin izlerini taşıyan mekanların hikayesi İstanbul kenti ile bitişik hale geliyor. Vedat Türkali’nin İstanbul dizelerindeki “Cibali’nin işçisi”, Bomonti’nin, Lengerhane’nin, Beykoz’un, Azadlı’nın, Silahtarağa’nın emekçisi için bu kent elbet önce “kavgamızın şehri” olma sıfatını hak ediyor.


RANT KAYGISI VE KORUMA DİRENCİ
1950’li yıllara kadar kentin farklı ihtiyaçlarını belli ölçüde sağlayan İstanbul’un endüstri tesisleri bu tarihsel eşikten sonra kentin hızlı büyüme sürecinde yetersiz kalarak işlevlerini yitiriyor. Bu alanlar işlevlerini yitirdikten sonra uzun süre buralara müdahale edilmiyor ve bir anlamda çökmeye terk ediliyor. İşte tam da bu yüzden 19. yüzyılda sayıları 256’yı bulan endüstri yapılarından bugüne sadece 43’ü kalabiliyor. 1950’lerden 1970’lerin sonlarına kadar, kırsal alandan kitlesel göçler alarak büyüyen kentin arazi ihtiyacı Hazine’ye devrolmuş geniş arazi stoku ve düşük yoğunluklu eski konut alanlarının yapsatçılık yoluyla dönüşümü ile karşılanıyor ve böylelikle çoğu çöküntü alanı halindeki bu eski endüstri yapıları o dönemde kentsel arazi olarak dikkati çekmiyor. Bu sayede bu alanların bir kısmı günümüze kadar kalabiliyor.


1980’lerden itibaren değişen ekonomi politikalarıyla birlikte başlayan kentsel dönüşüm sürecinde, kentin merkezi alanlarındaki araziler hızla değer kazanmaya başlıyor. Bu bölgelerde yer alan ve hemen hepsinin içlerindeki yapı stoku yağmalanmış, harap edilmiş olan İstanbul’un ilk modern endüstri yapıları kentsel arazi üretiminin yeni hedefleri haline geliyor. Bu hedefler doğrultusunda yeniden işlevlendirilen bu endüstri yapıları için en büyük riskin ise, hızla yapılan işlevlendirme uygulamaları olduğu biliniyor. Zira bu uygulamalarda temelde rant kaygısı ön plana çıkıyor.
İstanbul’un modernleşme ve emek tarihinin en önemli simgelerinden olan bu alanların sanayi siti olarak korunması ve bu koruma kararına uygun yeni işlevlerle canlandırılmasını savunan meslek kuruluşları ve yerel inisiyatiflerin müdahalesi/mücadelesi ile bu alanların kentsel arazi olarak değerlendirilmesine karşı bir direnç oluşturuyor. Bu girişimler sayesinde bu alanlar sanayi siti olarak koruma kapsamına alınıyor. Böylelikle bu alanlardan bir kısmı müzeye dönüşüyor, bir kısmı üniversitelerin kullanımına açılıyor ve bir kısmı da farklı işlevler alarak ayakta durabilmeyi başarıyor.


AKILLARI KURCALAYAN SORUNLAR
İşte tüm mesele de modernleşme ve emek tarihinin bu önemli yapılarının dönüşüm biçiminde yatıyor. Enerji, gıda, giyim-dokuma, deri, kimyevi madde üretimi, maden ve toprak işleme kollarında faaliyet göstermiş ve ayakta kalan 43 yapıdan 30’u yasal koruma altında bulunuyor.
Yasal koruma altında olanların bir kısmı için gerçekleştirilen dönüşüm uygulamaları ise içinde bir dizi sorunu barındırıyor. Ve hatta bunların işlevsiz hale gelmesi (getirilmesi) asli mesele olarak karşımızda duruyor. Ham deri üreten Beykoz Deri Kundura Fabrikası’nın işlevsiz olduğunun iddia edilmesi, köprü kapakları açılmadığı (açtırılmadığı) için çalışmayan bir tersanenin söz konusu olması, Sümerbank ya da SEKA tesislerinde üretimin yapılamaması akılları kurcalayıp duruyor. İzmit Körfezi’ni kirlettiği iddia edilen SEKA’nın karşısında Ford’un yeni bir tesis açması resmi daha da bulanıklaştırıyor.


BİLGİLENME, DUYUMLARLA SINIRLI
İşin dönüşüm kısmına bakıldığında ise her şey daha da vahim bir hal alıyor. Lengerhane ile Şirket-i Hayriye’nin birleştirilip dönüştürülmesiyle oluşan İstanbul Rahmi Koç Sanayi Müzesi ve geçmişe dair izlerin neredeyse hiç kalmadığı Tophane-i Amire binası tamamlanmış ve çok ciddi tartışmalı yeniden kullanım örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Bomonti Bira Fabrikası, Likör Kanyak Fabrikası, Beykoz Deri Kundura Fabrikası, Kasımpaşa Un Fabrikası, Yedikule Gazhanesi’nin yeniden kullanımı üzerine bir dizi faaliyet sürüp gidiyor ve ne gariptir ki bu tür ciddi kentsel girişimlere dair bilgilenme sadece duyumlarla sınırlı kalıyor. İstanbul’un, yapılarının, emekçilerinin tarihi kapalı kapılar ardında yeniden şekillendirilip altüst ediliyor. Hasanpaşa Gazhanesi gibi mahalle sakinlerinin öz-örgütlenmesine dayanan, farklı duyarlıkları içine katan ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sürüncemede bıraktığı bir örnek hayata geçirilmek için bekliyorsa da var olan diğer örnekler içimizi karartıyor.


Haliç’teki Silahtarağa Elektrik Santralı’nın bir vakıf üniversitesine dönüşümü de birçok sorunu içinde barındırıyor. Zira bu dönüşüm çok ciddi rantsal değer getiriyor. Ve burada asıl soru ise bu rantın nerede ve kimin için kullanıldığı noktasında düğümleniyor. Alibeyköy’de, Eyüp’te yaşayanlar yani bu mahallelerin gerçek sahipleri bu noktada yok sayılıyor. Bir kurum geliyor ve burada başka bir kültür yaratmaya çalışıyor. Kapıları açık bırakmakla Eyüp, Alibeyköy emekçileri içeri alınmış olmuyor. Santralin girişindeki boncukçunun, köftecinin dükkanının ortadan kaldırıldığı ve bir nevi temizleme harekatına girişildiği anda aslında kapılar kapatılmış! oluyor. Bir dokuyu tarif eden boncukçunun silindiği bir mekanda izler bulanıklaşıyor.


Oysa emeğin, emekçinin ve modernleşmenin tarihini ve bu tarihin izleriyle örülü bir sanayi sitini farklı bir kavrayışla ele almamız gerekiyor. Bu farklı kavrayışın ise içinde kamusallığı, yeni bir kamusal alan ve mekan örgütlemeyi, kentsel kamusal bir kültür alanı yaratmayı ve bir sanayi sitine bu meseleler üzerinden sahip çıkmayı barındırması gerekiyor. Zamanın ancak kendisi üzerinden izlenebildiği bir dünyanın unutulmaması, yitirilmemesi için; mekana, zamana, dile, geleneğe kaydolmuş bir maddi gerçekliğin, bir sanayi yapısının dönüşümünde farklı yolların izlenmesi şart oluyor. Ve bu süreçte klasik korumacılığın sabitleyici, dönüştürme gücünden yoksun şekliyle değil, içinde yükseldiği kentsel kamusal mekanın ortak ve sürekli biriken belleği üzerinden ve kültürel bir kamusal alan üretme çabasından hareketle yol alınması bir anlam taşıyor.


KAMUSALLIĞIN, SAHİPLERİNE İADESİ
Mülk sahibi sınıf için “beş para ödemeden kamusal alanı çalmışlardır” diyen Marx’ın izini takip ederek mekanını kaybetmiş ve aynı zamanda çalınmış kamusallığın emekçilere, sahiplerine iade edilmesi için büyük çabalar verilmesi gerekiyor. Kolektif tecrübe üretiminin yolu da buradan geçiyor. Sanayi sitleri için getirilecek yeniden kullanım yaklaşımlarında kolektif tecrübe üzerinde inşa edilecek bir kamusallığın esas olması gerekiyor. Salt fiziksel düzenlemeleri içeren uygulamalar ise yaşamlarımızın görüntüsünü değiştirmiyor. İktisadi ve toplumsal devamlılığı olan, yaşamdan bağlarını kopartmadan, semtin, mahallenin özelliklerini de dikkate alan, kültürün ve toplumsal yaşamın sadece tüketilmediği, ilgili tüm unsurların üretim süreçlerine katıldığı, iktidar alanlarının yaratılmadığı uygulama çalışmalarını başlatmak acil meselelerden biri olarak karşımızda duruyor. 2010 etkinliklerinin o bellek, çokkültürlülük, kutsallık, tarihsellik gibi “ışıltılı” vurgularının karşısına kamusallık, emeğin mekanları şiarıyla dikilmemiz gerekiyor. Ankara sokaklarında bir “hayalet” dolaşırken İstanbul Godot’yu havai fişeklerle bekliyor. “Haktan bahseden namuslu insanlara” bu kentin kapılarını, yapılarını, anıtlarını iade edene kadar daha çok bekleyecek gibi duruyor.

[*] Bu yazının çerçevesi kurulurken “HASANPAŞA GAZHANESİ: YÜZYILLIK BİR HİKAYEYE SAHİP ÇIKMA ÖYKÜSÜ” başlıklı, Hasanpaşa Gazhanesi Çevre Gönüllüleri ve Doç.Dr. Hatice Kurtuluş ile birlikte hazırlanan deklarasyon metninden yararlanılmıştır.

Birgün, Yazı: Maya Arıkanlı, 29.01.2010



Klaros
...1954




Haber Arşivi
Ocak 2010




TAY Haber

Ayşe Didem Bayvas (Haber Editörü)
A. Yamaç (Yıllardan...)
Özgen Kurt (Arşiv)



.. TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org

Copyright©1998 TAY Projesi