    




 |
|
| |
 |
|
|
Her Pazartesi sabahı güncelleyerek, bir önceki haftanın haberlerinden bir derlemeyi, çeşitli yorumları, dizileri ve "yıllardan..." köşesini bu sayfada ilginize sunuyoruz. Sayfanın içeriğinde, basından seçilmiş ya da sizlerden bize ulaşan arkeoloji / sanat tarihi çalışmalarından, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmelere; koruma etkinliklerinden, tarih - kültür alanlarına ilişkin araştırmalara, kültürel faaliyetlere, kısacası "haber değeri" taşıyan birçok konuya yer veriyoruz.
Eğer sizler de bu sayfaya haber, yorum ve görsellerle katkıda bulunmak isterseniz, haber@tayproject.org'a bir ileti gönderebilirsiniz...
|
|
|
|
|
|
31 Ocak - 6 Şubat 2010
|
|
İHBAR
|
|
TERMESSOS SURLARI
GÖZ GÖRE GÖRE TAHRİP EDİLİYOR!

Ülkemizde son yıllarda
artan tarihsel varlıklara yönelik tahribata bir
yenisinin eklendiğini saptamış bulunuyoruz.
Hellenistik döneme ait Termessos antik kenti
surları, Antalya-Korkuteli karayolu genişletme
çalışmalarıyla yok olmak üzeredir. Gelişmeleri
izlediğimiz yaklaşık iki aydır çok miktarda kesme
taşın kaybolduğunu ve zemin yükseltme çalışmalarında
malzeme olarak kullanıldığını üzülerek tespit ettik.

Bu süre içinde bir kaç kez bilgi almak üzere
aradığımız Antalya Müzesi görevlileri durumun
kontrol altında olduğunu belirttiler. Durumun hiç de
söylendiği gibi kontrol altında olmadığı yukarıdaki
fotoğraflardan anlaşılmakta olup iki ay öncesine
kıyasla surlardan çok miktarda kesme taşın alındığı
gözlemlenmektedir.
Surlar tamamen yok olmadan acilen müdahale etmek gerektiğine inanıyor ve bilginize sunuyoruz.
Mete Savaş - Arkeolog
rehber, 05.02.2010
|
|
MARMARAY İŞÇİLERİ DİRENİYOR
Üsküdar’daki Demiryolları, Limanlar, Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü (DLH) Marmaray Bölge Müdürlüğü önünde açıklama yapan işçiler, ''Ücretlerimizin yükseltilmesi ve çalışma haklarımızın düzeltilmesi için direnişteyiz'' pankartı açtı.
İşçiler adına açıklama yapan Aydın Erhan, Marmaray Yenikapı şantiyesinde ana firma Taisei-Gama-Nurol’un taşeron firması Polat İnşaat’a bağlı olarak arkeolojik kazılarda çalıştıklarını kaydederek, 16 Ocak’tan bu yana iş bırakma eylemini sürdürdüklerini belirtti.
Üç yıldır 27,5 TL günlük ücretle çalıştıklarını ve ücretlerine hiç zam yapılmadığını söyleyen Erhan, ''Sorunlarımız sadece ücret artışı değil, yemekhanemiz ve yemekler de çok kötü. Elbiselerimizi değiştireceğimiz bir yer yok. Sigortalarımız sürekli eksik yatırılıyor. Ücretlerimiz zamanında ve düzenli verilmiyor. Girdi-çıktı yapılarak haklarımız gasp ediliyor. Sağlık kontrollerimiz altı ayda bir yapılması gerekirken yılda bir kez yapılıyor. Bunların düzeltilmesini istiyoruz'' dedi.
Öte yandan, Marmaray işçilerine destek olmak amacıyla ‘Barış ve Demokratik Çözüm Platformu’, Marmaray’ın Yenikapı Şantiyesi’nde bir basın açıklaması yaptı. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri tarafından yapılan açıklamada, insanca bir yaşam ve sosyal güvenlik haklarının korunması için mücadele eden işçilerin yanında olunduğu vurgulandı.
soL Haber Merkezi, 6.2.10
|
|
"ILISU'YA FON SAĞLAYAN BANKALARDAN PARAMIZI ÇEKECEĞİZ"
Hasankeyf’in yüzde 80’ini sular altında bırakacak Ilısu Barajı’nın yapımı için Almanya, Avusturya ve İsviçreli kredi kuruluşlarının anlaşmayı feshetmesi ardından 300 milyon euro'luk kredi için üç bankayla yürütülen görüşmelerde sona gelindi. Bölge temsilcileri ve çevreciler projeye finansal destek sağlaması durumunda bankalardaki tüm mevduatlarını çekebilecekleri belirtildi.
Hasankeyf’a yapılması planlanan Ilısu Barajı’na kredi vermekten Avrupalı kuruluşların çekilmesi için AKP hükümeti Ilısu Barajı için ihtiyaç duyulan finansal kaynağın temininde son aşamaya gelindi. Ilısu için bankalarla yapılan görüşmelerin ve Hazine’nin çalışmalarının tamamlandığı belirtildi.
Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun önümüzdeki hafta yapacağı bir toplantıyla son durumu açıklayacağı belirtiliyor. Bakan Eroğlu, bir süre önce yaptığı açıklamada, barajın yapımı için kredi eksiğinin 3 bankadan bulunduğunu ancak görüşmelerin sürdüğünü söylemişti.
Çevrecilerin ve kamuoyunun baskısı sonucu geçen yıl projeden Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetlerinin desteğini çekmesi üzerine AKP kaynak arayışına girmişti. Barajın, tarihi Hasankeyf’in içinde bulunduğu Dicle Vadisi’ne yapılacak olması nedeniyle, projeye karşı çıkan çevreciler, Başbakan Tayyip Erdoğan’la görüşmeye hazırlanıyor.
Doğa Derneği Başkanı Güven Eken, baraja destek verecek iki bankanın yöneticisiyle görüşerek projeden çekilmelerini istediklerini ancak sonuç alamadıklarını söyledi. Önümüzdeki günlerde konuyu Başbakan Erdoğan’a taşımak istediklerini belirten Eken, “Bu konu evrensel bir sorun, sadece ticari olarak bakamayız. Başka bir ülkede Hasankeyf, gözbebeği olurdu. Başbakan Erdoğan’ı ziyaret ederek kendisine bu projenin doğaya verdiği zararı ve ne kadar büyük bir tarihi hata olacağını anlatacağız” dedi.
Eken, söz konusu süreçte çıkan kararlar ne olursa olsun, Hasankeyf’in korunması için çalışmaya devam edeceklerini ifade etti.
Batman’da “Hasankeyf Yaşatma Girişimi”ni ziyaret eden Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, projeye finansal destek sağlayacakları iddia edilen bankalardaki tüm mevduatlarını çekecekleri uyarısında bulundu. Baydemir, “Herhangi bir finans kuruluşu ya da banka, Hasankeyf’in katledilmesi sürecinde yer alırsa, bilsin ki bizim tek kuruşluk mevduatımız onların bankasında yer almayacak” dedi.
Projeye finansal destek verecek bankalarla çalışmamaları için vatandaşlara da çağrı yapacağını vurgulayan Baydemir, “Bu bankaları, politikalarını bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyoruz” ifadelerini kullandı.
Birgün, 31.01.2010
******
HASANKEYF'E AMBALAJLI KORUMA SAĞLANACAK
Ilısu Barajı’nın altında kalacak olan Hasankeyf’te taşınabilir tarihi eserlerin kurtarılması için çalışmalar sürüyor. Kültür Varlıkları Koruma ve Müzeler Genel Müdürü Ökkeş Dağlıoğlu, eserlerin hepsini kurtarmanın mümkün olmadığını belirterek, taşınacak ve taşınmayacak eserlerin belirlendiğini söyledi. Dağlıoğlu, “Taşınacaklar, belirli bir metotla taşınacak. Yerinde kalacak eserler de, güçlendirme ve onarım çalışmalarının ardından uzun ömürlü özel bir naylonla vakumlanıp su altında bırakılacak. Bu ambalaj yöntemi ile bu eserler en az 100 yıl su altında korunmuş olacak. Böylece bu eserler de aslına uygun şekilde bozulmadan gelecek nesillere aktarılmış olacak” dedi.
Türkiye Gazetesi, 04.02.2010
Nano Yorum:
Dağlıoğlu ya bugüne kadar bilim çevrelerinin verdiği raporları hiç okumamış, ya da düpedüz alay ediyor. Bizce bu zatın da naylonla iyice bir vakumlanıp, 1000 yıl sonraki kuşaklar tarafından incelenmesi için, suyun altına terkedilmesi fikri de bu projeyle birlikte düşünülmelidir... Niye olmasin ki? Kıymetli "gültür" varlıklarını aslına uygun şekilde koruyalım. Değil mi ya?!
S.B. Sinirli |
|
TARİHİ 413 SOKAK
TURİSTLERİ AĞIRLAYACAK
İzmir'in en eski
yerleşim birimleri arasında yer alan, Metin Oktay
gibi ünlü futbolcuların top koşturduğu semt olarak
da bilinen Damlacık 413 Sokak, pansiyon turizmine
hizmet vermeye hazırlanıyor. 413 Sokak'ta yaşayan
Damlacık semti sakinleri projenin kısa sürede yaşama
geçirilmesi için Konak Belediye Başkanı Dr. Hakan
Tartan'ın desteğini de aldılar
Turistik Ev Pansiyoncuları Birliği (TUREVS) Başkanı
Tülin Baştak ile birlikte masaya oturan 413 Sokak
sakinleri, semtlerinde 70 evin pansiyonculuk için
hazır olduğunu söylediler. Başkan Tartan da,
sokaktaki konumları ve koşulları uygun bulunan 40'a
yakın evin restorasyonunun yapılıp ev
pansiyonculuğuna hazır duruma getirileceğini
belirtti. Tartan, günü birlik nüfusu milyonlara
dayanan ve "İzmir'in kalbi" diye nitelendirdiği
Konak'ta ev pansiyonculuğunun alt yapısının zaten
var olduğunu dile getirdi. Dinamik yapısıyla
Konak'ta yerli ve yabancı turizme hizmet eden,
'Sakin Sokaklar' yaratılacağını vurgulayan
Tartan,kültür turizmi ile ilgili projelerin
sırasıyla yaşama geçtiğini, Namık Kemal, Sümer ve
Fatih Mahallelerinde ev pansiyonculuğunu başlatmak
için düğmeye bastıklarını ve en kısa sürede de yaşam
bulacağını söyledi.
Turizmin önünü açmak amacıyla sokağın dış cephe
yenilemelerine hemen başlanılacağını hatırlatan
Tartan, "İzmir'de Konak dinamik bir kent. Yaşayan
kent için de biz sakin sokaklar yaratarak büyük bir
turist yelpazesine sesleneceğiz. Damlacık, 413
Sokak'ta 70'e yakın ev var. Bunların 40'a yakın
bölümü eski yapı. Restorasyon projelerini
hazırlayıp, dış cephe yenilemelerini
gerçekleştireceğiz. Ağaçlandırma çalışmalarını
yaparak, ev sahiplerine pansiyonculuk eğitimi
vereceğiz" dedi.
Haber Ekspres,
05.02.2010
|
|

|
KÖPRÜNÜN YERİ TAM 'KAVGALIK' SEÇİLDİ
Karayolları Genel Müdürü Cahit Turhan, Tekirdağ- Çanakkale-Balıkesir Otoyolu Projesi kapsamında Çanakkale Boğazı'na inşa edilecek köprünün yerini açıkladı. Köprü için belirlenen ilk güzergahın, şehitliklerin de yakınında bulunan Sarıçay- Kilitbahir arası olduğunu bildiren Turhan, "Burada çevre, sit alanları, Kültür ve Tabiat Varlıkları ile ilgili konular var. Köprü sağa, sola bir miktar kayabilir" diye konuştu.
Tekirdağ ile Balıkesir'i birbirine bağlayacak Çanakkale Boğaz Köprüsü'nün, şehitliklerin yakınındaki Sarıçay- Kilitbahir arasına yapılacağına yönelik açıklama ortalığı karıştırdı. Kentin üzerinden ve şehitliklerin içinden geçecek bu köprüyü kesinlikle istemediklerini söyleyen Çanakkale Belediye Başkanı CHP'li Ülgür Gökhan, "Daha önce bu konuda alınan belediye meclisi kararı da var. Yani Çanakkale halkı istemiyor" dedi.
Haber Ekspres, 05.02.2010
|
|
HIRKA-İ ŞERİF İTALYAN UZMANA EMANET
Geçen yıl Ramazan ayında yıprandığı gerekçesiyle ziyarete açılmayan Veysel Karani'nin torunları Köprülü Ailesi'ne ait Hırka-i Şerif'in onarımını İtalyan konservatör Marina Zingarelli yapacak. Zingarelli'nin bu ay İstanbul'a gelerek Fatih'teki Hırka-i Şerif Camisi'nde onarım işlemine başlayacağı belirtildi. Ödeneği İstanbul İl Özel İdaresi tarafından karşılanacak olan konservasyon işlemi, Ramazan ayına yetiştirilecek.
Sabah, 05.02.2010
|
|
GARA KİLİSESİ CANLANACAK
Bodrum’un Bizet Beldesi’nde 1800 yıllık Rum Gara Kilisesi’nin kültür turizmine kazandırılması için proje hazırlandı. Kilise, Ege’nin ikinci Meryemana Evi gibi olacak.
Muğla’nın Bodrum İlçesi Bitez Beldesi’nde yıllarca atıl vaziyette kalan 1800 yıllık Rum Gara Kilisesi’nin canlandırılması ve kültür turizmine kazandırılması için geliştirilen proje tamamlandı. 1800 yıllık mozaikleri, odaları, bahçesindeki su kuyusu ve kanalları ile günümüze kadar korunabilmiş bölgenin en önemli kilisesinin hayata kazandırılması için mülk sahipleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı, valilik ve sivil toplum örgütleri ile görüşmelere başladı. Bitezliler tarihi kilisenin önce koruma altına alınması, ardından kültür turizmine kazandırılması için seferber oldu. Yüksek Mimar Ahmet Iğdırlıgil’in hazırladığı Gara Kilise Kültür ve Sanat Müzesi projesi kapsamında, kilisenin tamamen restore edilmesi, mozaiklerin üzerinin cam ile örtülerek ışıklandırılması, gerekli izinler alındığı takdirde yaklaşık 4 bin yabancının yaşadığı Bodrum’da yabancılar için ilk ibadete açılacak yer olması isteniyor. Arazi içerisinde yapılacak, kafeterya, oturma ve dinlenme grupları, el sanatları ve hediyelik eşya standları ile otoparkın yer aldığı projenin hayata geçmesiyle Gara Kilisesi Ege’nin ikinci Meryemana Evi gibi olacak.
haberler.com, 04.02.2010
|

|
|
OSMANLI TARİHİ İÇİN
ÖNEMLİ KEŞİF

Osmanlı
İmparatorluğu'nun Bizans İmparatorluğu'ndan ilk
fethettiği, Osman Bey'in de adına ilk hutbeyi
okuttuğu kale olan Karacahisar Kalesi'ndeki
kazılarda bir zaviye (küçük tekke) gün ışığına
çıkartıldı.
Anadolu Üniversitesi (AÜ) Sanat Tarihi Bölümü
Başkanı Prof.Dr. Erol Altınsapan, AA muhabirine,
Karacahisar Kalesi kazılarının, Valiliğin desteği ve
girişimiyle Arkeoloji Müzesi Müdürlüğünün
başkanlığında geçen yıl ağustos ayında başladığını
belirterek, kalede kazının yanından restorasyon
çalışmalarının da kendisinin gözetiminde süreceğini
kaydetti.
Kaledeki ilk kazıların 1999 yılında Prof.Dr. Halil
İnalcık'ın önderliğinde, dönemin AÜ Edebiyat
Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Ebru
Parman tarafından başlatıldığını anımsatan Prof.Dr.
Altınsapan, şöyle konuştu:
''Kazı çalışmaları 2002-2005 yıllarında devam etti.
Ağustos 2009'a kadar kalede bir çalışma yapılmadı.
Sayın Valimiz Mehmet Kılıçlar, bize bu anlamda çok
büyük güvence verdi. Böylece kazılara başladık.
Karacahisar Kalesi, Ertuğrul Gazi'nin oğlu Osman
Gazi tarafından Bizanslıların elinden 1289 yılında
fethedildi. Karacahisar Kalesi'nin fethi Osmanlı
İmparatorluğu'nun başlangıcındaki en önemli olaydır.
Kalenin fethedilmesi, Osmanlı'nın Bizans'a karşı ne
kadar büyük bir rakip olacağını gösterdi.
Karacahisar Kalesi, Osmanlı'nın İznik'ten Edirne'ye
kadar olan fetih sürecinin başlangıç noktası
durumunda bir yer.''
Prof.Dr. Altınsapan, kazı sezonu boyunca temizlik ve
kazı çalışmaları bir arada yürütüldüğünü belirterek,
çalışmalar sırasından kalede bir iç surun
bulunduğunu ortaya çıkarttıklarını bildirdi.
Çalışmalara öncelikle iç sur içerisinde kapsamlı bir
temizlik çalışmasıyla başladıklarını anlatan Prof.Dr.
Altınsapan, şöyle devam etti:
''Kalenin ana yapısı içinde zaviye olması muhtemel
bir yapının izlerini bulduk. Zaviye etrafındaki
kazıyı tamamlamadık. Kalenin içinde gün yüzüne
çıkardığımız zaviye, 13. yüzyıl zaviyelerinin
yapısına benziyor. Tokat yöresindeki zaviyelerle
benzerlik gösteriyor. Ters T planlı bir yapı.
Osmanlı camilerinin prototipi olması muhtemel bir
mimari. 2009'daki kazılarda kalenin iç suruna dayalı
iş atölyelerini de gün yüzüne çıkardık. Temizlik ve
kazı çalışmalarının sonucunda farklı kap türlerine
ait sırlı ve sırsız seramik parçaları bulduk.
Bunların, kapların ağız, dip, kulp ve gövde
parçalarından oluştuğu anlaşılıyor.
Ayrıca çalışmaların sonucunda 13 sikke, 1 de demir
makası ortaya çıkarttık. Kazı çalışmalarına Prof.Dr.
Halil İnalcık da geldi. Bize destek vereceğini
söyledi.''
Prof.Dr. Altınsapan, 2010 yılındaki kazıları
özellikle konservasyon ve restorasyona yönelik
yapacaklarını sözlerine ekledi.
Habertürk, 04.02.2010
|
|
|
TÜRKİYE İLE PERU
ARASINDA ANLAŞMA TAMAM
Resmi Gazete’nin bugünkü
sayısında yayımlanan Türkiye ile Peru arasındaki
uluslararası anlaşmaya göre, taraflar, çalınan,
yasadışı yollardan ticareti yapılan, ihraç edilen
veya el değiştiren arkeolojik, sanatsal, tarihi ve
kültürel varlıkların kendi topraklarına girişini
yasaklamayı ve engellemeyi taahhüt ediyor.
Taraflardan birinin acil talebi üzerine, diğer taraf
yürürlükteki ulusal yasalara ve uluslararası
anlaşmalara göre istekte bulunan tarafın
topraklarından çalınan, yasadışı yollardan ihraç
edilen veya el değiştiren herhangi bir kültürel,
arkeolojik, sanatsal ve tarihsel varlığı ele
geçirip, iadesine ilişkin gerekli hukuki adımları
atacak.
Kültürel, arkeolojik, sanatsal ve tarihsel
varlıkların ele geçirilmesi ve iadesine ilişkin
talepler diplomatik yollardan resmiyet kazanacak.
Kültürel varlıkların ele geçirilmesi ve iadesine
ilişkin masraflar talepte bulunan ülke tarafından
karşılanacak.
Anka, 04.02.2010
|
|
MAYDOS KALINTILARI
ÜZERİNDEKİ İMAR DURUMU NETLEŞECEK

Çanakkale'nin Eceabat
İlçesi'ndeki Maydos Antik Kenti üzerinde bulunan
parsellerin imar durumunun netleştirilmesi için
sondaj ve kurtarma kazısı yapılması planlanıyor.
AA muhabirinin edindiği
bilgiye göre, İsmetpaşa Mahallesi Çamburnu
mevkisinde yer alan Maydos Antik Kenti, 2006 yılında
kanalizasyon çalışmaları sırasında bulundu. Antik kentin yer aldığı
bölge, 2007 yılında Müzeler Müdürlüğü uzmanlarının
önerisiyle Çanakkale Kültür ve Tabiat Varlıkları
Koruma Bölge Kurulunca arkeolojik sit alanı ilan
edildi. Birinci ve üçüncü derecede sit alanı ilan
edilen bölgede, yapılaşmaya ve herhangi bir tadilata
izin verilmiyor.
Koruma Kurulu, kent
yerleşimi ve çevresinde yer alan Maydos Antik Kenti
ile Çamburnu Kalesi ve Kilise Tepesi Höyüğü'nde
aykırı uygulama yapılmasını önlemek amacıyla Eceabat
Belediyesinden imar planı çalışması yapmasını talep
etti. Belediye buna itiraz ederek, bölgede kurtarma
kazısı ve sondaj çalışmalarının yapılması için
Kültür ve Turizm Bakanlığına başvurdu. Başvuru kabul
edilerek, bu çalışma için ödenek çıkarıldı ancak
yeterli olmadığı için çalışmalara henüz başlanamadı.
Konuyla ilgili olarak
Eceabat Belediyesinde, Başkan Kemal Dokuz ile parsel
sahiplerinin katılımıyla bilgilendirme toplantısı
yapıldı. Parsel sahipleri, Dokuz'dan çalışmanın bir
an önce tamamlanarak mağduriyetlerinin giderilmesini
istedi. Belediye başkanı Dokuz ise, bugüne kadar
yapılan çalışmalar hakkında bilgiler verdi. Dokuz,
"Amacımız, kurtarma kazısı ve sondaj çalışmalarıyla,
arkeolojik sit alanı içerisinde yer alan parsel
sahiplerinin sorunlarını çözmek. Burada bir antik
kent varsa ortaya çıkarılması, yoksa vatandaşların
mağduriyetinin giderilmesi için çalışıyoruz" dedi.
Kemal Dokuz,
gelişmelerle ilgili parsel sahiplerini
bilgilendireceklerini sözlerine ekledi.
Emlak Kulisi, 04.02.2010
|
|
ŞAŞKIN 'DEFİNECİ' YAKALANDI
Datça’daki
tarihi antik Knidos
kentinde kaçak
kazı yapan define avcısını, internet kafede
düşürdüğü flash bellek ele verdi! 22 yaşındaki
A.S.N., gittiği internet kafede flash belleği
düşürdü. Flash belleği bulunca ne olduğunu anlamak
için açıp bakan kişi antik kentte kazı yapıldığına
dair fotoğrafları görünce polise haber verdi. Polis,
hakkında daha önce de hakkında benzer bir suçtan
sabıka kaydı bulunan A.S.N.’yi tanıdı. Fotoğraflarda
elinde biri kurusıkı diğeri kurusıkıdan bozma iki
tabancayla görülen A.S.N yakalandı. A.S.N.’nin
evinde herhangi bir suç unsuruna rastlanmazken
şüpheli ifadesinde fotoğrafta görülen tabancaların
Y.B.’ye ait olduğunu söyledi.
Y.B’nin evinde yapılan aramada iki tabancayla
‘Rambo’ diye bilinen bir bıçak ele geçirildi.
Gözaltına alınan Y.B. tarihi eser kazıları ile bir
ilgisinin olmadığını, tabancaları Akhisar’dan satın
aldığını savundu.
Fotoğraflarda görülen İ.C. adlı üçüncü şüpheli
aranırken polis şüpheli A.S.N,
Marmaris Müze
Müdürlüğü ve Datça Kadastro
Müdürlüğü görevlileriyle, Knidos antik
kentine giderek inceleme yaptı. Kazı yapılan alanın
1’inci derece sit bölgesi ve bir sunak olduğunu
belirlendi.
A.S.N.’nin ifadesinde “İ.C. ile Almanya’da birlikte
cezaevinde kaldık. Facebook aracılığıyla
görüşüyoruz. Adresini bilmiyorum. İ.C. ile Knidos
tarafına gezi amacıyla gittik. Virane bir yerin
yanında yılan figürü görünce bir başka viranenin
içerisinde bulunan kazma kürekle etrafını kazdık.
Aynı yerde başka eski yazıların bulunduğu taşların
fotoğraflarını çektik. Herhangi bir eseri almadık”
dediği öğrenildi.
A.S.N. ‘İzinsiz define aramak ve kazı yapmak’, Y.B.
de silah kanuna muhalefet suçlarından çıkarıldıkları
mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırak
Radikal, Haber: Mehmet Çil, 04.02.2010
|
|
HAÇLAR YERİNE OTURACAK

Edirne'deki Ortodoks kilisesinin restorasyonunda
çatısına konmayan haç, Bulgar makamlarının talebi ve
anıtlar kurulunun onayı ile yerine yerleştirilecek.
Edirne'deki iki Ortodoks Bulgar kilisesinden biri
olan St. Konstantin ve Elena Kilisesi'nin
restorasyonu sırasında çatısına konulmayan haç,
Bulgar makamlarının talebi üzerine, Anıtlar
Kurulunca yapılan toplantıda onaylandı. Haçın
önümüzdeki günlerde kilisenin çatısına
yerleştirileceği bildirildi.
Anıtlar Kurulundan alınan bilgiye göre, 2008
yılında St. Konstantin ve Elena Kilisesi'nin
restorasyonu sırasında, Anıtlar Kurulu'na sunulan
restorasyon planında kilisenin çatısında haç olacağı
belirtilmedi.
Çatıya daha sonra haç yerleştirmek isteyen Bulgar
makamları, Anıtlar Kuruluna tekrar başvurarak, bu
taleplerini iletti. Geçtiğimiz günlerde toplananın
kurul, Bulgar makamlarının taleplerini onayladı.
Kilisenin içerisinde tutulan yaklaşık 1.5
metrelik iki haçın önümüzdeki günlerde düzenlenecek
ayinle çatıya takılacağı öğrenildi.
Kirişhane Semtindeki St. Konstantin ve Elana
Kilisesi'nin yapılış tarihi kilise kayıtlarında 1869
olarak gösteriliyor. 20. yüzyıl ortalarında cemaatini kaybeden ve
kaderine terk edilen kilisenin, Türk ve Bulgar
yetkililerinin görüşmeleri sonucu 2008 yılının ocak
ayında restorasyonuna başlanmış ve çalışmalar 8 ayda
tamamlanmıştı.
Restorasyonun ardından ramazan ayının yaşandığı
14 Eylül 2008'de dönemin Bulgaristan Başbakanı
Sergey Stanişev ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul
Günay, kilisenin açılışını yapmış ve kilisenin
bahçesine dostluk fidanı dikmişlerdi. Edirne'deki St. Konstantin ve Elena ile St.
Georgi Kilisesi hafta sonları turlarla ya da kendi
imkanlarıyla ziyarete ve ibadete gelen pek çok
Bulgar turisti ağırlıyor
Radikal, 04.02.2010
|
|
ŞEHBENDERLER KONAĞI KÜTÜPHANE OLDU
Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin tarihi mirası ayağa kaldırarak işlevsellik kazandırma çalışmaları kapsamında restore ettiği Şehbenderler Konağı, 9 Şubat Salı günü saat 11.30'da yapılacak törenle kütüphane olarak kente kazandırılacak.
Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, tarihi değerleri gün yüzüne çıkaran faaliyetleri kapsamında kentin en önemli kültürel ziynetlerinden olan Şehbenderler Konağı'nın restorasyon çalışmalarının tamamlandığını ve kütüphane olarak hizmet vereceğini söyledi.
Asırlık Şehbenderler Konağı'nın aslına uygun olarak yenilendiğini kaydeden Başkan Altepe, "Bursa'nın en önemli kültürel mekanlarından olan Şehbenderler Konağı, geleneksel Türk evi tarzındaki tarihi mimarisiyle göze çarpıyor. İbrahimpaşa Mahallesi'nde bulunan, Bursa Kız Anadolu Lisesi ile Erkek Anadolu Lisesi arasında kalan konak, günümüze ulaşan nadir yapılardan biridir. Bu mekanı atıl durumdan kurtarıp bugünkü haline getirdik. Şehbenderler Konağı, okulların olduğu bölgede bulunduğu için 9 Şubat Salı gününden itibaren kütüphane olarak hizmet verecek" dedi.
Bursa Kent Haber, 04.02.2010
|
 |
|
İÇ KOZAHAN'DA DURMAK YOK

Vakıflar Bölge Müdürlüğü`nün restore edilmesi
karşılığında 20 yıllık işletme hakkını BESOB`A
verdiği İç Kozahan`da restorasyon çalışmaları, soğuk
kış günlerinde bile 24 saat aralıksız sürüyor.
Bursa Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği
tarafından 750 bin liraya restorasyon
işi
verilen İç Kozahan'daki birinci etap çalışmada,
müteahhit firma 50 kişilik ekibi ile 24 saat
aralıksız çalışıyor. 20 Mayıs 2010 tarihinde
içerisinde büyük bir restoran ile 14 dükkanın
bulunduğu birinci kısmın tamiratı tamamlanacak.
Orhan Cami'nin altında, Kozahan`ın doğu kısmında yer
alan İç Kozahan'ın çatısından, yıllarca biriken 20
kamyon moloz çıkartıldı. Çatı kısmına 55 ton kurşun
ile özel kaplama yapılacak İç Kozahan'da, son
yıllarda yapılan çimento esaslı sıvalar tamamen
temizlenerek, horasan esaslı orijinal sıva yapılacak.
Taş duvarların ortaya çıkması ile han eski tarihi
ihtişamına kavuşurken, ısı yalıtımlı alüminyum
doğramalarla mekana sıcaklık katılacak. Tabandaki
mozaik şap da kaldırılarak yerine yer tuğlası
döşenecek. Bahçe tanzimi yapılarak ortadaki havuzun
mermerleri silinecek. Bahçe içine bakan taşlar,
köfeki kesme taş olarak tarihi havaya
uygun
şekilde yeniden tanzim edilecek.
Bu arada,
Vakıflar`dan İç Kozahan'da kiraladıkları dükkanları Uzunçarşı'daki mağazaları ile birleştiren,
sözleşmesi biten 3 konfeksiyoncu da, bir ay zarfında
dükkanları boşaltıp teslim edecek. Bu dükkanlar İç Kozahan'da çalışacak şekilde kapatılarak, Esnaf
Odaları Birliği tarafından lokanta kısmı bir
işletmeciye, 14 dükkan da gıda dışındaki
sektörlerdeki esnafa verilecek. Haziran ayında ise,
köylü pazarının karşısına açılacak kısmın
restorasyonu başlayacak.
Bursa Olay, 04.02.2010
|
|
|
TARİHİ ESER KAÇAKÇISI
YAKALANDI
Tarihi eser kaçakçılığı
yaptığı iddia edilen 1 kişinin ev ve işyerinde
yaptıkları aramada 10 adet eski döneme ait olduğu
düşünülen para ve 2 adet bilezik ele geçirildi.
Y.T isimli şahsın elinde
çok sayıda tarihi eser bulundurduğu ve bunu satmak
istediği duyumunu alan Elazığ Emniyeti KOM Şube
Müdürlüğü ekipleri şahsın evinde ve iş yerinde
yaptıkları aramada 10 adet eski döneme ait olduğu
düşünülen para ve 2 adet bilezik ele geçirdi.
2863 Sayılı Kültür ve
Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında
değerlendirilen eserler, İl Müze Müdürlüğü'ne teslim
edilirken, Y.T isimli şahıs ise hakkındaki yasal
işlemlerin yapılması için adliyeye sevk edildi.
haberler.com, 04.02.2010
|
|
1001 İSLAM İCADI

İslam aleminin bilime ve teknolojiye
katkısı, Londra'daki Bilim Müzesi'nde açılan bir
sergiyle anlatılıyor.
"1001 İcat: Müslümanlığın Bilim
ve
Teknolojiye Mirası" adlı sergide, 700-1700 yılları
arasındaki bin yıllık döneme ait, mimariden,
haritacılığa, gök biliminden, tıbba kadar birçok
alandaki Müslüman mucitlerin, bilim adamlarının ve
mimarların yapıtları, icatları gözler önüne
seriliyor.
İnteraktif ekranların yer aldığı sergide, El
İdrisi ve İbni Sina gibi çok sayıda mucit, bilim
adamı ve filozof ekranlardan kendilerini ve
icatlarını anlatıyor. Bu kişiler arasında
Türkiye'den
de tanıdık bir isim bulunuyor. 16. yüzyılın en
önemli sanatçı ve mimarlarından biri olarak kabul
edilen Mimar Sinan da sergide yer alıyor.
Tiyatro ve
sinema sanatçılarının dönemin kıyafetlerini
giyerek canlandırdıkları İslam aleminin mucitleri,
geride bıraktıkları eserlerin yanı sıra eserlerinin
ve buluşlarının kendilerinden sonraki dönemleri
nasıl etkilediğini anlatıyor.
Sergideki bir diğer dikkat çekici ve Türkiye ile
ilgili parça ise, serginin hemen girişinde bulunan
filli saatin maketi.
1200'lü yılların başında Türkiye'nin güneyinde,
Irak'ın kuzeyinde bulunan Cizre'de, bilim adamı
İsmail Ebul Aziz Bin Rezzaz El Ciziri tarafından
yapılan bu saatin, ilk saat tasarımlarından biri
olduğuna dikkat çekiliyor.
Çeşitli medeniyetlerin, insanlığın gelişmesine
katkısını da simgeleyen saat bir filin üzerinde
duruyor. Fil, Hint medeniyetini, filin karnına
yerleştirilen ve saati çalıştıran su düzeneği Antik
Yunanı, inip çıkan ejderhalar
Çin'i, sarıklı robotlar İslam dünyasını, kalenin
üzerinde duran Zümrüd-ü Anka kuşu da antik Mısır
medeniyetini temsil ediyor.
Sergide gösterilen kısa filmde, buluşların ve
bilimin kaynağının sadece Yunan ve Batı
medeniyetleri olmadığı mesajı veriliyor. Oscar
ödüllü İngiliz
sinema ve tiyatro sanatçısı Ben Kingsley'nin
oynadığı kısa filmde, çocuklara ve sergiyi gezenlere
"İslam aleminin bilim ve teknolojiye katkısının ve
etkisinin önemi" aktarılıyor.
21 Ocak'ta açılan sergi, 25 Nisan'a kadar
Londra'daki Bilim Müzesi'nde gezilebilecek.
Hürriyet, 04.01.2010
|
|
HEYKELE
REKOR FİYAT
Alberto Giacometti’nin “Yürüyen Adam I” adlı heykeli 104.32 milyon dolara alıcı bulurken, bütün dünyada düzenlenen müzayedelerde en yüksek fiyata satılan sanat eseri olarak rekor kırdı.
Sotheby’s müzayede evinden yapılan açıklamada, “Bu fiyat, bir sanat eserine verilen en yüksek fiyat oldu” denildi. Alıcının kimliği açıklanmadı.
Milliyet, 04.01.2010
|

|
|
BÜYÜKADA'DA 2 MİLYON LİRALIK 'MÜZE' KARMAŞASI

Adalar
Belediye Başkanlığı, Adalar Vakfı ve 2010 Ajansı,
Nisan 2009'da Büyükada'daki Taş Mektep'e müze
kurulması için bir protokol imzaladı. 2010 Avrupa
Kültür Başkenti Ajansı müze için 2 milyon 609 TL
bütçe ayırdı. Paranın büyük bir kısmı vakfa ödendi.
Oysa Taş Mektep'in mülkiyeti Büyükşehir
Belediyesi'ne (İBB) aitti ve hiçbir kurum ve kişiye
tahsis edilmemişti. Büyükşehir, müze projesiyle
ilgili protokolü de yerel basından öğrendi. Buna
rağmen, Adalar Müzesi ile ilgili bütçe, 2010 AKB
Ajansı Yürütme Kurulu toplantısında kabul edildi.
Adalar Vakfı da müzenin 2010'un temmuz ayında
açılacağını duyurarak 2010 Ajansı'ndan para almaya,
halktan malzeme istemeye başladı. Adalar Müzesi için
yönetim kurulu bile oluşturuldu. Belediye Başkanı
Mustafa Farsakoğlu, Adalar Vakfı Başkanı Aykut Mutlu
ve Adalar Müzesi Koordinatörü Serhat Baysan yönetime
seçildi. Adalar Kaymakamı Mevlüt Kurban da Danışma
Kurulu'nda yer aldı.
Skandal protokol İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne
ve İçişleri Bakanlığı'na birer ihbar mektubuyla
bildirildi. İBB, konudan haberdar olur olmaz ilgili
yerlere yazı yazarak Taş Mektep'in belediye
bünyesinde bulunan Müzeler Müdürlüğü'ne tahsis
edildiğini duyurarak "Söz konusu binayı kendi
bünyemizde değerlendireceğiz" açıklaması yapıldı. Bu
arada, Adalar'da yaşayan bazı vatandaşların; Adalar
Vakfı'nın, 2010 Ajansı'ndan müze için usulsüz olarak
aldığı paraların nereye harcandığı anlaşılamadığı
gerekçesiyle savcılığa suç duyurusunda bulunacağı
öğrenildi.
2010 AKB Kültürel Miras ve Müzeler Direktörü Suay
Aksoy ise "Müze için okulun tahsisinin alınmadığı"
iddialarının doğru olmadığını belirterek "Ödemeler
yapılıyor. Adalar'ın yüz akı olacak bir proje
oluşturacağız. Bir komite Adalar'a giderek denetleme
yaptı. Çalışmalar istediğimiz düzeyde gidiyor.
Hakedişleri geldikçe ödemelerini yapıyoruz" dedi.
Sabah, Haber: Erhan
Öztürk,
04.02.2010
*****
ADALAR MÜZESİ BASIN AÇIKLAMASI
Adalar Müzesi çalışmalarına başlamamızdan ve belirli aşamaya gelmemizden sonra, özellikle, müzenin yerleşeceği binanın sahipliği ekseninde söylentiler, yayınlar başlamıştı.
Bunlardan yerel olan ve yanıtlamaya bile gerek görmediğimiz kadar temelsiz olan iki tanesinden sonra, 4 Şubat günlü Sabah gazetesinde, yine temelsiz, ne yazık ki üzücü bir "haber" çıktı.
Bunun üzerine hem tüm söylentilerle ilgili olarak hem de bu "haber"le ilgili olarak bir basın açıklaması yapmak gerekti.
Bu açıklamayı sizlerle de paylaşmak istiyoruz.
Bundan böyle de sizleri yormayı da göze alarak, tüm gelişmelerle ilgili bilgi aktarmaya devam edeceğiz.
Bir kez daha yinelemek isteriz, "Adalar'ın ve Adalıların tarihini, bugününü, geleceğini anlatacak olan Adalar Müzesi" mutlak kurulacaktır.
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projelerinden
"ADALAR MÜZESİ"NE DOĞRU"
"Adalar Müzesi, Adalar'ın dününü yarınına bağlayan yüz akı projedir."
Sabah Gazetesi'nin 4 Şubat 2010 tarihli nüshasında Erhan Öztürk imzasıyla çıkan "Büyükada'da 2 milyon liralık müze karmaşası" başlıklı haber üzerine zorunlu açıklama:
Haber tamamen yanlış bilgiler üstüne inşa edilmiştir
Adalar Müzesi Proje Koordinatörü Serhat Baysan tarafından yapılan açıklamada, Sabah Gazetesi'nde Erhan Öztürk imzasıyla yayınlanan haberin doğru olmayan verilere dayanılarak hazırlandığı bildirildi.
Haberin hazırlığında en temel gazetecilik ilkelerinin çiğnendiğini, suçlamalar yöneltilen Adalar Vakfı ve Adalar Müzesi proje yönetimlerinin görüşlerine bile başvurulmadığını söyleyen Baysan, iddialara şu karşılığı verdi:
1. İBB mülkiyetindeki Büyükada eski ilkokul binası, 14 Ekim 2005 tarihinde müze yapılmak üzere Adalar Belediyesi'ne 10 yıl süreyle tahsis edilmiştir.
2. Adalar Belediyesi, Adalar Müzesi Projesi'ne proje ortağı olarak katılmış ve 6 Ekim 2008 tarihli belediye meclisi kararıyla söz konusu binayı projeye tahsis etmiştir. Dolayısıyla bina tahsisatının olmadığı iddiası tümüyle asılsızdır.
3. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin söz konusu taşınmazın Adalar Belediyesi'ne tahsisinin iptal edildiğini bildirir yazısı, projenin İstanbul 2010 Ajansı tarafından kabul edilip imzalandığı 2 Şubat 2009 tarihinden çok sonradır ve Adalar kamuoyunda politik bir karar olarak algılanan bu iptalin nedenini açıklayacak olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'dir.
4. İBB Emlak Dairesi, Adalar Müzesi projesinde değerlendirilmek üzere binayı, 18 Aralık 2009 tarih ve 2219854 sayılı başkanlık oluru ile İBB Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü'ne tahsis etmiştir. Dolayısıyla ‘mekanı olmayan bir müze' iddiası, bu yanıyla da gerçeği yansıtmamaktadır.
5. Proje yürütücüsü Adalar Vakfı'na, İstanbul 2010 Ajansı tarafından ödemeler, hakediş usulüyle yapılmaktadır ve bugüne kadar yapılan ödeme toplamı KDV hariç 198 bin liradır. Dolayısıyla 2 milyon lira gibi bir ödeme yapıldığı iddiası da asılsızdır. Sözleşmenin imzalanış tarihinden bugüne kadar tüm proje faaliyetleri (bilgi, bağış envantenterleri, sponsorlar, harcamalar) aylık raporlar halinde İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne bildirilmiş ve onaylanmıştır.
6. Aynı süre içinde Adalar Vakfı da, İstanbul 2010 ajansıyla yaptığı ve proje giderlerinin % 40'ının kendisi tarafından karşılanacağına ilişkin protokol uyarınca, kendi kaynaklarından 150 bin lira dolayında harcama yapmıştır.
7. Adalar Müzesi, Adalar'da kültürel yaşam ve turizm için dönüştürücü etkisi çok yüksek bir projedir ve bu alanda son yıllarda Adalar'a yapılan en büyük yatırımdır.
8. Değerli medyamızdan ve kamuoyundan beklentimiz, STK-yerel yönetim işbirliğinin güzel bir örneği sayılan ve bu yanıyla da İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ruhuna en uygun projelerden biri olan Adalar Müzesi çalışmalarına bugüne kadar olduğu gibi sahip çıkılmasıdır.
Baysan, Adalar Vakfı'nın gazetede yayınlanan haber hakkında yasal girişim hakkını saklı tuttuğunu da sözlerine ekledi.
ADALAR MÜZESİ TEMMUZ 2010'DA AÇILACAK
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projelerinden Adalar Müzesi'nin kuruluş çalışmaları kesintisiz devam ediyor. Adalar Vakfı ile İstanbul 2010 Ajansı arasında 2 Şubat 2009 tarihli sözleşmeyle hazırlıklarına başlayan projede, çeşitli üniversitelerden 40'a yakın uzman, danışman çalışıyor.
Müzenin kalıcı ve geçici sergileri, Temmuz 2010'da ziyarete açılacak. Müze projesi kapsamında, Adalar Kent Arşivi de oluşturuluyor. 60'a yakın kurumun arşivleri kütüphaneleri taranıyor.
Kuruluş sürecinde toplam 2.6 milyon lira harcanacak.
Bu harcamaların 1.32 milyon lirasını İstanbul 2010 Ajansı, kalanını ise Adalar Vakfı karşılıyor.
İstanbul 2010 Ajansı tarafından ödenecek 1.32 milyon liranın yaklaşık 1 milyon lirası, müzenin ana yapısı olarak planlanan ve mülkiyeti İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait olan Büyükada Eski İlkokul binasının restorasyonuna harcanacak. Restorasyon projesi Adalar Vakfı tarafından ileri müzecilik tekniklerine yanıt verilecek şekilde ve alanının önde gelen uzmanlarının ekip çalışmasıyla yaptırıldı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne teslim edildi.
Adalar Müzesi 6.2.2010
******
FAZIL SAY, RUHR'DA VAR,
İSTANBUL'DA YOK
Ruhr 2010 Ajansı, önceki
gün
basın
toplantısında Fazıl Say’ın Dortmund’da vereceği
konserleri “Kültür başkenti yılının doruk noktası”
sözleriyle tanıttı. Dün ise aynı Fazıl Say, çok
benzer bir programdan oluşan İstanbul 2010
projesini, bürokrasiden yıldığı için çekmeye karar
verdi.
Fazıl Say, İstanbul 2010 Ajansı’na ‘Dört Mevsim Dört
Konser’ başlıklı bir proje sunmuştu. Proje
kapsamında dört büyük konser ve İstanbul’un
merkezden uzak semtlerindeki okullarda on ücretsiz
resital ve atölye çalışmaları planlanıyordu. Uzun
görüşmeler sırasında, 2010 Ajansı bütçe
sıkıntılarından dem vurunca dört konser ikiye
indirildi. 9 Mayıs’ta Topkapı Sarayı’nda ‘Haremde
1001 Gece’ keman konçertosu, 7 Ekim’de ise Aya
İrini’de ‘İstanbul Senfonisi’ seslendirilecekti. Ama
2010 Ajansı’yla bir türlü
işler
ilerlemeyince konser programları da aksamaya
başladı. Bütçe üzerinden görüşmeler uzadıkça uzadı
ve Fazıl Say, projesini çekmeye karar verdi. Say’ın
menejeri Kadir Dursun, 2010 Ajansı’na “Fazıl Say
Konserleri için uzun zamandır yaptığımız karşılıklı
görüşmeler sonucunda maalesef somut bir ilerleme
sağlayamadık. Bu durum, Fazıl Say ve diğer
sanatçıların tarih planlamalarında ve organizasyonun
sağlıklı gerçekleşmesinde sorunlar yaratacağından,
organizasyonları birlikte gerçekleştirme
olanağımızın kalmadı” diyen bir mektup göndererek
projeyi durdurdu. Yani, İstanbul’da yaşayan
uluslararası müzisyenin İstanbul için bestelediği
senfoniyi, İstanbul’da ne zaman dinleyeceğimiz
belirsiz bir mesele halini aldı. Böylece, İstanbul
2010 Ajansı’nın Fazıl Say’la birlikte Dünya Su
Forumu sırasında verdiği tek konser hariç, hiçbir
özel projesi kalmamış oldu.
Konuyla ilgili tartışmalara girmek istemediğini
söyleyen Fazıl Say, dün facebook sayfasına şu kısa
açıklamayı koydu: “İstanbul 2010 ile ilgili 2 yıldır
hiç
bir sonuç
alamadığımız görüşmelerimizi sona erdirdik. Bir
proje yapabilmeyi başaramadık. Kağıt üzerinde,
‘istenmedi’- ‘reddedildi’, ‘kabul edilmedi’ gibi
sözler yoksa da, iki yıllık bekletilmenin, 17
randevunun sonuçsuz kalmasının, aynı anlama
geldiğini hissettim. Yazık. Sanırım ‘hükümete
muhalif’ olmanın payı vardır. ‘Beceriksizlik’
artısı...”
Fazıl Say konserlerinin neden
gerçekleştirilemediğini 2010 Ajansı’nın Yürütme
Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç’e de sorduk. Avdagiç’e
göre mesele tamamen bütçeyle ilgili. “Bizim
sunduğumuz bütçe onlara yetersiz geliyorsa bunu bu
şekilde ifade etsinler, meseleyi ‘hükümete muhalif
olmak’ gibi yerlere taşımalarını doğru bulmuyorum”
diyen Avdagiç’in verdiği bilgiye göre dört konser
için sunulan ilk teklifin bütçesi 1.2 milyon
avro. Bunu ‘kendi
bütçe imkanlarına göre’ yüksek bulan 2010 Ajansı,
konser sayısını ikiye indirip sanatçı kaşeleri için
toplam 500 bin lira önerdi. Bir o kadar da
organizasyon giderleriyle birlikte konserlerin
toplam maliyetinin bir milyon liraya yakın olması
planlandı.
Projeyi hazırlayan Kadir Dursun, ‘Fazıl Say hiç para
almasa bile, önerdikleri bütçeyle şef ve solistlerin
ücretleri ödenemez’ diye konuyu özetliyor. Dursun’un
verdiğij bilgiye göre sadece 105 kişilik Borusan
Senfoni Orkestrası’nın maliyeti 150 bin avro (300
bin lira). Patricia Kopatchinskaja, şefler Sacha
Goetzel ve Gürer Aykal, Fazıl Say ve geleneksel
enstrümanları çalan diğer solistlere ise vergiler
hariç 64 bin avro önerilmiş. Bu rakamla uluslararası
standartlara göre konser kaşelerini ödemek
imkansızlaşıyor. Kadir Dursun, Fazıl Say’ın alacağı
parayı bile bilmediğini, ama bir yılı aşkın süredir
konuşulan bir projenin bir türlü sonuçlanıp ilan
edilmemiş olmasına tepki gösterdiğini söylüyor.
Mesele bir ‘bütçe’ meselesi mi, ‘öncelik’ meselesi
mi? Bence, bunu tartışmak gerekiyor. Avrupa Kültür
Başkenti açılış gösterileri için havai fişekler
patlatılsın, mega star Tarkan sahneye çıkartılsın ve
bu iş için 8.5 milyon lira harcansın. Diğer taraftan
dünyanın gerçekten ilgisini çekecek, klasik müzik
dinleyicisinin gerçekten katılmak isteyeceği iki
konseri gerçekleştirmenin de bir yolu bulunsun. Ama
sanatçının gönlünü alarak, ama gerekli parayı
bularak. Ruhr 2010 Fazıl Say’a üç yıl önce sipariş
veriyor, konsere davet ediyor; İstanbul 2010 ise
Fazıl Say’ın proje vermesini bekliyor sonra da bu
proje üzerinden uzun müzakerelere girişiyor... Belli
ki bu işte bir yanlışlık var.
Radikal, Haber: Cem
Erciyes, 05.02.2010
|
 |
TARİHİ KALINTILAR MARDİN MÜZESİ'NDE SERGİLENİYOR
Mardin-Diyarbakır yolu üzerindeki yerleşim alanı İçinde bulunan Mardin Artuklu Üniversitesi'ne ait arazide yapılan kazılarda içinde çeşitli dönemlere ait kalıntılar, kuyu ve sarnıçların ortaya çıkmasının ardından alan, Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulu tarafından 3. Derece Sit alanı olarak tescil edildi. Mardin Kültür ve Turizm Müdürü Davut Beliktay, Artuklu Üniversitesi kampüs alanı ve çevresinde orta çağa ait (Paralotik) döneme ait tarihi yapıların ve kalıntıların bulunduğunu belirterek, kampüs alanında yapılan incelemelerde Roma dönemine ait sarnıç ve kuyular bulunduğunu söyledi.
Mardin Artuklu Üniversitesi kampüs alanında 10 bin ile 100 bin yıl arasında değişen tarihi yapıların mevcut olduğunu tespit ederek tescillediklerini ifade eden Beliktay, "Artuklu Üniversitesi kampüs alanında aynı şekilde Roma dönemine ait sarnıçlar var. Yine İzzetpaşa karakolunun arka tarafında ve üniversite kampüs içinde bulunan alanda Roma dönemine ait 40 tane kuyu ve çırahane bulundu ve tescili yapıldı. Ama ondan önce Paleolitik döneme ait yapılarda Mardin Artuklu Üniversitesi kampüs alanı içindedir. 10 bin ile 100 bin yıl arasında değişen yapılar orada mevcut. Şu anda arkeologlarımız ve tarihçilerimiz bu kalıntıların üzerinde yoğun bir çalışma ve inceleme yapmaktadır" dedi.
Üniversitenin temeli atılması ile birlikte ortaya çıkan tarihi hazinenin de korunması gerektiğini vurgulayan Beliktay, "Üniversitenin temeli atıldığı zaman burada ortaya çıkan tarihi hazinenin de korunması ve ortaya çıkarılması gerekir. Kampüs alanında bulunan bu kültür değerleri Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulunca 3. Derece Sit alanı olarak tescil edilmiştir. Halkımızın bu tür kültür değerlere sahip çıkması ve korunması gerekmektedir" şeklinde konuştu.
Yeni Şafak, Haber: Mehmet Atay, 03.02.2010
|
|
PICASSO'NUN EŞİNE 8.1 MİLYON STERLİN
İspanyol ressam Pablo Picasso’nun, eşi Jacqueline’i
resmettiği portresi, 8,1 milyon sterline (yaklaşık
20 milyon TL) satıldı.
Müzayede evi Christies’in Londra şubesinde önceki
gün yapılan açık artırmada, 3 ila 4 milyon sterline
satılması beklenen Picasso’nun “Tete de Femme (Jacqueline)”
adlı portresi,
tahmin
edilen fiyatın üzerinde alıcı buldu.
1981’den bu yana özel
bir
koleksiyonda tutulan, 1963 tarihli portrede Picasso
ikinci eşi Jacqueline’i resmetmiş. Eşinin kısa
boyunlu olmasını “mizahi” bir yönden gören Picasso,
uzun boyunlu bir kadın portresi yapmış.
Hürriyet, 04.02.2010
|
|
|
VE MUHSİN ERTUĞRUL
SAHNESİ KAPANDI...
Geçen ay içinde halkın
katılımı olmadan açılışı yapılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi
yeniden kapandı. İBB Başkanı
Kadir Topbaş’ın yıkılmasını protesto
edenleri bir bir göstereceği bir sinevizyonla
intikam malzemesi olan sahnenin kapanma nedeni ise
NATO
toplantısı.
Medyafaresi adlı
internet
sitesinin haberine göre yurtdışından gelen konuk
yönetmenin sahneye koyduğu Bakkhalar adlı oyunun ilk
gösterim tarihi düzenlenecek kongre nedeniyle
ertelendi. Salonda toplantı olmamasına rağmen
güvenlik
nedeniyle 3-4 Şubat’ta seyircinin tiyatroya gitmesi
sakıncalı bulundu.
Durum tiyatrocular
arasında skandal
olarak değerlendirildi. Açılışından 17 gün sonra
yeniden kapanmak durumunda kalan sahnenin geleceği
ise bu örnek durumla ortaya konmuş oldu.
Haber Sol, 03.02.2010
|
|

Beyoğlu’nun ardından Fatih’in bir bölümü de yayalaştırılıyor. Fatih’te Aksaray’dan Beyazıt’a çıkan Ordu Caddesi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden Vezneciler’e uzanan Şehzadebaşı Caddesi arasında kalan ‘Üst Laleli’ bölgesi, araç trafiğine kapatılacak. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, yayalaştırma projesinin beşte birlik kısmını oluşturan İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile İstanbul Üniversitesi arasında kalan alanın ihalesinin 2008 yılında yapıldığını belirtti. Demir, şunları söyledi:
“Burada yapılan çalışmalar kapsamında asfaltlar ve kaldırımlar söküldü. Havai hatlar ve elektrik hatları yer altına alındı, yağmur suyu kanalları yapıldı. Elektrik, doğalgaz, su hatlarında olabilecek aksaklıklar göz önünde bulundurularak sistemler yeniden oluşturuldu. Buranın altyapısını oluşturduktan sonra beton döküldü. Beton üzerine de granit taş uygulaması yapıldı.”
Yayalaştırma çalışmasının 7.5 milyon TL’yemal olacağını belirten Başkan Demir, “En geç yaz sonuna kadar bölge yayalaştırılmış olacak” dedi. Demir, yayalaştırmanın uygulanacağı alanda ‘pnömatik babalar’la caddelerin 10.00-19.00 saatleri arasında araç trafiğine kapatılacağını söyledi. Başkan Demir, “Trafik akışı belediyenin kontrolünde olacak. Her sokak başında bir görevli olacak. Bunlar, acil çıkışlarda araçlara yol verecek. Pnömatik babalar da zaten itfaiye aracı geldiğinde otomatik olarak iniyor” diye konuştu.
Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, önümüzdeki günlerde yapılacak çalışmayla Ordu Caddesi ile sahile giden Türkeli Caddesi arasında kalan ve ‘Alt Laleli’ olarak adlandırılan bölgenin de yayalaştırılacağını söyledi. Demir, Mercan Yokuşu ile İstanbul Valiliği’ne çıkan Ankara Caddesi arasında kalan alanın da araç trafiğine kapatılacağını açıkladı. Başkan Demir, Eminönü bölgesinin tamamına yakınını yayalaştırmayı istediklerini belirterek, “Amacımız, Eminönü bölgesini yakın zamanda yürüyerek gezilebilir hale getirmek. Bunun için hazırladığımız proje çalışmalarımız devam ediyor” dedi.
Habertürk, 03.02.2010
|
|
YAMAÇ EVLER'DE 'ANTİK' BULMACA
Dünyanın en görkemli antik mermer salonu, Efes’te olacak. Uzmanlar, ‘puzzle’ yöntemiyle 25 bin parça birleştirdi. 100 bin parça daha var
Efes Antik Kenti’ndeki Yamaç Evler 2’de, Roma konsülü Flavius Furius Aptus’a ait mermer evin iki yıldır süren restorasyonunda, 25 bin parça mermer birleştirildi. Çalışmalar tamamlandıkça, görkemli mermer salon ortaya çıkmaya başladı. Restoratör Sinan İlhan, “Bu evin mermer salonu dillere destanmış. Burada İspanya, Türkiye, Fas ve Yunanistan’dan getirilen mermerler kullanılmış” dedi. Çalışmaların Temmuz 2008’den beri sürdüğünü, ilk sıra duvar kaplamasını tamamlamak üzere olduklarını belirten Sinan İlhan, şöyle devam etti:
“Salonun yüzde 25’ini bitirdik. 25 bin mermer parçası birleştirdik, duvara monte ettik. Adeta ‘puzzle’ yapıyoruz. Elimizde halen 100 bin mermer parçası var. Bunları da monte edeceğiz. Sanırım duvarın tamamının kaplamasını yapabileceğiz. Salon, MS 2. Yüzyıl’da, Roma İmparatoru Hadrian döneminde yapılmış.” Yamaç Evler 2’de, dünyanın en büyük arkeolojik puzzle çalışmasının yapıldığını kaydeden İlhan, “Bundan sonra üç boyutlu lazer tarama tekniğiyle devam edeceğiz. Bu da Türkiye’de ilk kez Efes’te yapılmış olacak” dedi.
Milliyet, Haber: Veysel Erol, 03.02.2010
|
 |
|
AYNALIKAVAK KASRI, TÜRK MÜZİĞİ MERKEZİ OLUYOR

Yıllardır restorasyonlardan dolayı kapalı olan
Haliç'teki Aynalıkavak Kasrı, nihayet açılıyor. Türk
müziği merkezi olarak hizmet verecek kasırda
neylerden tamburlara, zilli maşalardan rebablara pek
çok müzik aleti de sergilenecek. Bestekar, neyzen
III. Selim ile özdeşleşmiş olan Aynalıkavak Kasrı,
eylül ayında kapılarını aralayacak.
Haliç'in kıyısında bir saray. Adına kimi Ayna
Sarayı demiş, kimi de Aynalı Saray... Rivayet odur
ki bu isme sebep, içindeki Venedik aynaları ya da
Divanhane'nin aynalara benzeyen cephesiymiş. Aynalı
Saray günümüze ulaşamamış, ama içindeki muhteşem
kasır Osmanlı mimarisinin tepelerinde dolaşmaya
devam ediyor. Şairin "içindeki aynalar sabah yelinin
gelip geçiş yoludur" diye tanımladığı kasırda hem
deniz hem kara aynı anda yüzünü gösteriyor. Bu
büyülü mekan, en çok ince ruhlu bir padişah olan
tamburi, neyzen ve şair III. Selim'e yakışır
şüphesiz. Öylede olmuş nitekim; III. Selim burada
pek çok beste yapmış. Kasrın içinde, Şeyh Galip'in
dizelerinin Yesari'nin hattı ile lacivert üstüne
altın varakla yazıldığı 'beste odası' dedikleri
eşsiz bir mekan doğmuş. Beste odasını süsleyen ve
"Sultanların sultanı, adaleti adalet dağıtmak olan
Sultan Selim Han'ın yaptıklarının insanları
kurtarmak olduğunu" söyleyerek başlayan otuz altı
dizelik şiir, bu ince ruhlu padişahın sırrını ele
veriyor.
Bu rüya hep böyle sürmez tabii. Kasır,
Cumhuriyet'le birlikte diplomatik bir havaya
bürünür. Toplantılara ev sahipliği yapar. Milli
Saraylar'a bağlanır. 1984 yılına geldiğimizde ise
Milli Saraylar Bilim Kurulu başkanı olan Metin
Sözen, özellikle III. Selim'in bestekar kişiliğiyle
bütünleşen bu kasrın Türk müziği merkezi olması için
kolları sıvar. Aslında bu proje, Abdülaziz'in torunu
şehzade Seyfettin Efendi'nin kızı Gevheri Osmanoğlu'nun kendi elindeki bazı kıymetli sazları,
belgeleri Aynalıkavak Kasrı'na bağışlamasıyla
başlar. Hemen girişimler yapılır, öteden beriden
toplananlar ve belediyeden yapılan bağışlar
vasıtasıyla bir koleksiyon oluşturulur. Dolmabahçe
Sarayı'nın kendi envanterindeki sazlar, plaklar, el
yazmaları da buraya dahil olur. Bu eserler, kasrın
içinde 'Türk Çalgıları Sergisi' adıyla daimi olarak
sergilenir. Kasır yıllar içinde pek çok restorasyon
görür; Bekir Sıtkı Sezgin'in, neyzen Niyazi
Sayın'ın, tamburi Necdet Yaşar'ın da aralarında
olduğu çok güzel yaz konserlerine ev sahipliği
yapar. Ancak içindeki Türk çalgıları sergisinden çok
az kimsenin haberi vardır. Gün gelir, bilindik uzun
restorasyon çilesi buraya da bulaşır. Son olarak
Aynalıkavak Kasrı beş yıl boyunca demirden bir
iskeleye hapsolur. Bu muhteşem kasrın 'dünden
bugüne' hikayesi aynen böyledir.
Yıllardır restorasyonlardan dolayı kapalı olan
Aynalıkavak Kasrı nihayet açılıyor. Ağustosta
restorasyonu bitecek kasır, eylül ayından itibaren
de bu kez Türk müziği merkezi olarak hizmet verecek.
Kasırda neylerden tamburlara, zilli maşalardan
bendirlere pek çok müzik aletinin yanı sıra el
yazmaları, notalar ve taş plaklar da sergilenecek.
Bunun yanında Türk müziği kütüphanesi oluşturulması
ve konserler yapılması da planlanıyor. Dolmabahçe
Sarayı Saatler ve Müzik Aletleri bölümü sorumlusu
Şule Gürbüz'ün sürdürdüğü çalışmalarda yıllar yılı
bekleyen müzik aletleri elden geçti ve el içine
çıkacak hale getirildi. Aynalıkavak Kasrı'nın Türk
Müziği Merkezi yapılması için çok müsait bir yer
olduğunu söyleyen Gürbüz, "Bir Dolmabahçe Sarayı ya
da Beylerbeyi Sarayı çok alafranga yerler. Buralarda
hep Batı müziği sazları var. Aynalıkavak, III.
Selim'den dolayı Türk müziği ile özdeşleşmiş. Hem de
klasik Osmanlı üslubunu yansıtan bir yapı. Elimizde
çok geniş olmasa da kaliteli bir koleksiyon var."
diyor.
Türk Müziği Merkezi fikri, sıcaklığını hep korusa
da sık sık değişen yönetim nedeniyle bunu hayata
geçirmek pek mümkün olmamış. Ama yönetim bu kez
kararlı. Hazırlıkları süren araştırma merkezinin
koleksiyonu bu süreçte artabilir. Eserlerinin
kalitesi adına çıtanın yüksek olduğunu hemen
belirtelim. İyi ustaların elinden çıkmış epey müzik
aleti var. Aynalıkavak Kasrı'nın Türk müziği
merkezine dönüştürülmesi belki yıllardır dilden dile
dolanan Müzik Müzesi'nin gerçekleştirilmesi için de
bir vesile olur.
Zaman, Haber: Musa İğrek, 03.02.2010
|
|
HATTUŞA'YI BÜNYESİNDE
BARINDIRAN BOĞAZKALE KENDİ AYAĞINA KURŞUN SIKIYOR

Hititlere başkentlik
yapan Hattuşa’yı da bünyesinde barındıran ilimiz
Boğazkale İlçesi’nde bulunan müzede yapılan bakım
onarım ve ek bina çalışmalarında sona gelinirken,
turizme katkı sağlayacak olan yola Boğazkale
Belediye Meclisi’nden ret kararı çıktığı öğrenildi.
Çorum Müze Müdürlüğü’ne
bağlı olarak 1966 yılından beri faaliyetlerini
sürdüren ve Hititler başta olmak üzere Kalkolitik,
Eski Tunç, Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerine
ait yaklaşık 12 bin eserin sergilendiği Boğazkale
Müzesi’nde geçtiğimiz haftalarda incelemede bulunan
Vali Mustafa Toprak, çalışmaların turizm sezonuna
yetiştirilmesi talimatını vermişti.
Ayrıca müze yanında
bulunan parktan müzeye giden bir yol açılması, giriş
kapısında bulunan Belediye’ye ait benzinlik ve
trafonun da kaldırılmasının görüntü açısından önemli
olduğunu belirten Vali Toprak’ın bu talebinin önceki
gün yapılan Boğazkale Belediye Meclisi
Toplantısı’nda 2’ye karşı 8 oyla reddedildiği
öğrenildi.
Turizm beldesinde
turizme katkı sağlayacak yola ret kararı verilmesi
ile ilgili görüşlerini aldığımız bir çok yetkili
Boğazkale’nin kendi ayağına kurşun sıktığını
belirttiler. Boğazkale Belediye Başkanı Ali Rıza
Soysat da yol kararının geçmesi için çaba
gösterdiğini, kendisinin kabul oyu vermesine rağmen
vatandaşların “benzinlik kalkacak” yönündeki
endişesi uyarınca 8 Belediye Meclis üyesinin ret oyu
ile yol kararının reddedildiğini vurguladı.
Hattuşa ve Yazılıkaya
ile birlikte Boğazkale Müzesi’nin de yapılan
çalışmalar neticesinde ilimiz turizmine önemli
katkılar sağlayacağına inandığını anlatan Soysat,
alınan karardan dolayı üzgün olduğunu da ifade etti.
Çorum Haber, 03.02.2010
|
|
SAHABE KABRİNİ 'KİLİSE KALINTISI' DİYE RAPOR ETTİLER

Rehabilitasyon sonrasında Sultan Sasa'nın makamı olan yer camla kapatılacak, üzerine üç katlı iş merkezi inşa edilecek. Merkezin zemin katından kazı alanı görülebilecek.
Diyarbakır'ın Hz. Ömer dönemindeki ilk valisi,
Peygamber Efendimiz'in sahabelerinden Sultan Sasa'ya
büyük vefasızlık. Arkeologlar, Sasa'nın 1925 yılına
kadar medfun bulunduğu türbe ve camiye 'Roma
dönemine ait kilise kalıntısı' raporu düzenledi.
Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'nin sahabeyi görmezden
gelen raporu, İslam tarihi araştırmacılarına 'bu
kadar da olmaz' dedirtti.
Diyarbakır'ın fethi sırasında yaralanan Sultan
Sasa, 6 ay valilik yaptıktan sonra vefat etti.
Ulucami'nin yanında, eski bir kilisenin üzerinde
kendi adına yaptırılan mescidin bahçesine gömüldü.
Yaklaşık bin 300 yıl burada kalan mezar, 1925'te yol
çalışması gerekçesiyle Rızvanağa Mezarlığı'na
taşındı. Mescidi yıkan belediye, bölgede Gazi
Caddesi'ni açtı. Yıkılan türbenin bir bölümü,
İslam'ın ilk valisinin makamı olarak kaldı. Gazi
Caddesi'nde iki yıl önce uygulanan rehabilitasyon
projesi kapsamında Sultan Sasa'nın makamının olduğu
yerde kazı çalışması yapıldı. Diyarbakır Arkeoloji
Müzesi'nin kazı ile ilgili düzenlediği raporlar,
Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne gönderildi. Vakıflar da
'Sultan Sasa Türbesi ve Camisi' olarak kayıtlı 5
no.lu parsele 'Roma dönemine ait bir kilisenin
müştemilatının kalıntısı' şeklinde rapor verdi.
Arkeologların türbeyi görmezden gelmesi,
araştırmacıların tepkisine yol açtı.
Dicle Üniversitesi İslam
Tarihi ve Sanatları Bölümü Başkanı Prof.Dr. Abdurrahman Acar, kazıda
ortaya çıkan yapının 1925'te yıktırılan Sultan Sasa
Camii'nin temeli olduğunu söyledi. Acar, "Yakın
zamana kadar müstakil türbesi bulunan tek sahabe
Sultan Sasa'ydı. 1926'da yıktırıldı ve yol haline
getirildi." dedi. Vakıflar'da bile 'Sultan Sasa'
Türbesi diye kayıtlı bir alana 'kilise kalıntısı'
raporu verilmesini maksatlı bulan Prof.Dr. Kenan Haspolat da şunları söyledi: "1925 öncesi
fotoğrafları var. Mescit ve türbe gözüküyor. Böyle
aşikar olan bir şeyi tartışmanın alemi yok. Hz. Sasa,
1926 yılında yattığı yerden çıkarıldığında sadece
bacağında küçük bir çürük vardı. Kazı yapılan yerde
sahabe valinin ruhu var, öyle kalması gerekir."
Zaman, Haber: İsmail Avcı, 03.02.2010
|
|
|
TARİHİ ESER OPERASYONU
Kütahya'da, tarihi eser
bulundurdukları iddia edilen 2 kişi yakalandı.
Alınan bilgiye göre, Kütahya Emniyet Müdürlüğü
Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi
ekipleri, Kütahya-Tavşanlı kara yolundaki Sanayi
Kavşağında şüpheli bir aracı takibe aldı.
Osmangazi Mahallesi Bahattin Çini Caddesi'nde bir
evin bahçesine camından iki naylon poşet atıldığını
belirledikleri aracı, aynı mahalledeki Şirin
Sokak'ta durduran ekipler, araçta bulunan İ.Y. ile
İ.O.'yu gözaltına aldı.
Getirildikleri emniyette sorgulaması yapılan
zanlıların, verdiği ifadeler doğrultusunda,
muhafazaya alınan poşetlerde yapılan incelemede,
Doğu Roma ve Bizans dönemlerine ait üzerinde çeşitli
figürler yer alan mermer adak taşı, 2 kabartmalı
kase, cam bilezik, kandil, cam koku şişesi ele
geçirildi.
Bu kişilerin, polise, tarihi eserleri merkeze bağlı
Kaynarca ve Belkavak köyleri arasındaki mağaralardan
bulduklarını söylediği öğrenildi.
İşlemleri tamamlandıktan sonra adliyeye sevk edilen
İ.Y. ile İ.O, mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere
serbest bırakıldı.
Akis, 03.02.2010
|
|
NAZİLLİ'DE ETNOGRAFYA
MÜZESİ AÇILACAK
Nazilli Belediyesi tarafından ''Etnografya Müzesi''
açılacak.
İlçede daha önce müzeye çevrilen İstasyon
Meydanı'ndaki geçmişte ünlülerin de konakladıkları
ve ''Anayurt Oteli'' filminin de çevrildiği tarihi
Ankara Palas Oteli, ''Nazilli Etnografya Müzesi''
olarak önümüzdeki günlerde ziyarete açılacak.
Nazilli Belediye Başkanı Haluk Alıcık, çalışmaların
ve son hazırlıkların yapıldığı Nazilli Etnoğrafya
Müzesi alanında incelemelerde bulunup, çalışmalar
hakkında bilgi aldı.
Alıcık, yaptığı açıklamada, şunları söyledi: ''Biz
çok iddialıyız. Ege Bölgesi'nin en büyük ve zengin
Etnografya Müzesi'ni Nazilli'de açıyoruz. Nazilli
halkımızdan da tekrar ellerindeki tarihi değeri olan
eşyalarını müzemizde sergilenmek üzere teslim
etmelerini istiyoruz. Müzemizin tarihi eser yönünden
çok zengin olması en büyük arzumuzdur. Müzemiz
açılışa hazır hale gelmek üzeredir. Şu anda
ekiplerimiz müze içerisindeki son çalışmalarını
yapmaktadırlar. Müzemizde bölgemizi ilgilendiren tüm
tarihi değeri olan kültürel amaçlı eserler
sergilenecektir. Kurtuluş Savaşı’nda kullanılan
malzemeler ağırlıkta olacak.'' Alıcık, müzenin
açılışının gerçekleşmesinin ardından tüm
vatandaşları ziyarete beklediklerini kaydetti.
Aydın Denge, 02.02.2010
|
|
TARİHİ ÇEŞMELER ONARILIYOR
Ordu Valisi Orhan Düzgün, şehir merkezinde bulunan tarihi çeşmelere el attı.
1970'li yıllara kadar çeşmeler şehri olan ve hemen her mahallesinde birkaç tane tarihi nitelikte hayrat bulunan Ordu'da, bu ata yadigarları bir bir yok oldu.
Ordu'da 1910'lu yıllardan itibaren 500 metre yüksekliğindeki Boztepe'nin zirvesinden kopup gelen kaynak sularını şehrin bütün mahallelerine dağıtmak amacıyla hayırsever vatandaşlar tarafından yapılan onlarca çeşme ile hayrat, bugün ya beton yapıların temel duvarları altında kayboldu ya da kitabeleriyle birlikte sorumsuz insanlar tarafından yıkılarak kırıldı.
Bu tarihi çeşme ve hayratların çoğunluğu yeni yapılan veya yükseltilen yollar sebebiyle toprak altında kalırken, kitabeleri tarihi eser kaçakçıları tarafından tek tek söküldü. Yaklaşık 33 yıl öncesine kadar şehrin 15'e yakın mahallesinde her gün gürül gürül suların aktığı kurnalı 68 adet çeşme veya hayrat bulunan ve bundan dolayı 'Çeşmeler Beldesi' olarak anılan Ordu, bu özelliğini kaybetti. 68 çeşme ve hayrattan bugün geriye sadece birkaç tanesi kaldı. Bunlardan biri olan Saray Mahallesi'ndeki Osmanbey Çeşmesi, üzerindeki padişah tuğrası ve kitabesiyle ayakta kalma mücadelesi veriyor.
Ata yadigarı tarihi çeşmelerin durumunu gören Ordu Valisi Orhan Düzgün, bu çeşmelerin temizlenerek kullanılabilir hale getirilmesi talimatını verdi. Şehir merkezinde 4 tescilli çeşmenin 2'sinin iç ve dış temizliği yapılarak, kullanılabilir hale getirilirken, diğer 2 çeşmenin de önümüzdeki günlerde iç ve dış temizliği yapılarak kullanılabilir hale getirilmesi sağlanacak. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nce herhangi bir harcama yapılmadan tamamen sponsor firmalar ve kişiler vasıtasıyla yapılan çalışmalara katkı sağlayan kişi ve kurumlara Vali Orhan Düzgün tarafından teşekkür belgesi verilecek. Vali Düzgün, şimdiden 2 tarihi çeşmenin temizliğini yaparak, tarihi eserlerin yaşatılmasına katkı sağlayan işadamı Mustafa Şahin'e teşekkür etti.
Ordu Kent Haber, 02.02.2010
|

 |
|

|
RAKOCZİ MÜZESİ RESTORE EDİLDİ
Macaristan hükümetince restore ettirilen Tekirdağ’daki tarihi Rakoczi Müzesi yeni yüzüyle ziyaretçilere açıldı.
Müze, adını dramatik ve maceralı bir hayatı olan, Macar tarihinin en önemli isimlerinden birinden; Ferenc Rakoczi’den alıyor. Rakoczi, 1700’lü yıllarda, Macaristan’ın Avusturya’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşına öncülük etti. Ülkesinin işgal edilmesi üzerine de 1717 yılında Osmanlı Devleti tarafından Türkiye’ye davet edildi. Rakoczi, hayatının son dönemini Tekirdağ’da, şimdi müze olan bu evde geçirdi.
1931 yılında açılan ve o tarihten bugüne defalarca restorasyonu yapılan Rakoczi Müzesi, Macaristan hükümetince yeniden restore edildi. Müze yeni yüzüyle ziyaretçilere açıldı.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bu yıl İstanbul ve Macaristan’ın Peç kentinin Avrupa’nın Kültür Başkenti unvanı taşıdığını hatırlatarak, iki ülkenin tarihe dayanan dostluğunu geliştirmek için ortak çalışmalar yürütüldüğünü söyledi.
Macaristan Eğitim ve Kültür Bakanı Istvan Hiller de, Macarların kahramanı Rakoczi’nin, kendisini ülkesinin bağımsızlığına adamış bir kişi olduğunu ve yaşamının son dönemini Tekirdağ’da geçirdiğini belirterek, "Birkaç yüzyıl önce başlatılan bu dostluğu devam ettirmek en büyük görevimizdir’" diye konuştu.
Trt/Haber, 02.02.2010
|
|
SİDE'DE TARİHİ EVLER KORUMA ALTINDA
Antalya’da
Side Belediyesi, 113 yıllık 96 cumbalı Osmanlı taş
evini koruma altına aldı.
Side
Belediye Başkanı Abdulkadir Uçar, Osmanlı padişahı
II. Abdulhamid'in 1897 yılında Side (Selimiye)
yerleştirdiği Giritlilerin yaptığı tarihi taş evleri
koruma altına aldıklarını söyledi.
Uçar, tarihi
şehirde cumbalı evlerin gün yüzüne çıkması için alt
katları dükkan işletmelerde gölgelik ve reklam
panolarının tamamını kaldırdıklarını kaydetti.
Uçar,
"Side'deki 96 cumbalı Selimiye taş evlerini koruma
altına aldık. Tarihi evler aynı zamanda günümüzün en
canlı sivil mimari eserleri. Sezon öncesi hayata
geçirdiğimiz Kentsel Dönüşüm Projesi (KDP) içinde
tarihi Osmanlı evlerinin korunması da vardı. Reklam
panoları ve gölgelikler kalkınca asırlık cumbalı
evler nefes aldı. Sivil mimari örnekleri gün yüzüne
çıktı. Side'ye tatile gelen turistler, yeni sezonda
rahatlıkla cumbalı evler önünde hatıra fotoğrafı
çektirecek" diye konuştu.
Side Esnaf
Birliği Derneği (SEBD) Başkanı Mehmet Ergen, cumbalı
evlerdeki reklam panoları inince Side tarihi çarşıya
estetik güzellik geldiğini dile getirdi. Yeni
sezonda turistlerin Side'yi görünce çok şaşıracağını
belirten Ergen, Osmanlı evlerinin tarihi çarşıya
estetik bir görünüm sağladığını ifade etti.
Side
Lokantacılar Derneği Başkanı Mehmet Karakaş, cumbalı
evler gün yüzüne çıkınca Side'de tarihi dokunun
yeniden canlandığını belirtti. Karakaş, Side Antik
Kent'te Hellenistik, Roma, Bizans eserleri yanında
Selimiye evlerinin zamanın tanıkları olarak tarihe
ışık tuttuğuna dikkat çekti.
Turizm Gazetesi, 02.02.2010
|
|

II. Abdülhamid’in mabeyncisi olarak 1908’e
kadar tam 32 yıl görevde kalan ve II. Meşrutiyet’in
ilanı ile Midilli’ye sürgüne
gönderildikten sonra, 1920’de İstanbul’da vefat eden
Sarıca Mehmet Ragıp Paşa’nın üçüncü
kuşaktan 7 torunu, Şişli’deki Abide-i
Hürriyet Meydanı’nın mülkiyetinin
kendilerine ait olduğunu öne sürerek mahkemeye
başvurdu. Torunlar arasında eski diplomat ve
Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in eşi, Galatasaray
Üniversitesi öğretim üyesi
Prof.Dr. Ayşe
Füsun Türkmen de bulunuyor. Ragıp Paşa’nın
torunları Prof.Dr. Ayşe Füsun Türkmen, Talat Ragıp Hitay, Emine Nermin Hitay (Glover), Fatma Fevziye
Domaka, Taner Duman, Fatma Canan Doğanöz ve Fevzi
Doğanöz, mahkemeden tapu kayıtları üzerinde inceleme
yapılıp, sahibi oldukları arsanın parasının
kendilerine ödenmesini istedi.
Boğaziçi Köprüsü’nün yapıldığı 1970’li yıllarda,
köprü ve çevre yolları için özel kişilere ait çok
sayıda arsa kamulaştırmaya tabii tutuldu. Bu
arsalardan biri de bir bölümü Mehmet Ragıp Paşa’ya
ait olduğu iddia edilen Abide-i Hürriyet Meydanı
oldu. Mehmet Ragıp Paşa’nın kızları Fatma Fethiye
Berker 26 Ekim 1982, Fatma Nahide Taner Sarıca da 8
Kasım 1994 tarihinde vefat etti. Paşa’nın iki
kızının kızlarından olan üçüncü kuşak torunlar,
dedelerine ait Abide-i Hürriyet Meydanı’nın bedelsiz
kamulaştırıldığını öne sürüyorlar.
Dava dilekçesinde 1970’li yıllarda çevre yolu
düzenlemesi sırasında, içinde Abide-i Hürriyet
Meydanı’nın da bulunduğu 55 bin metrekarelik bir
arsa yaratıldığı, bu 55 bin metrekarelik arsanın 25
bin metrekaresinin Karayolları’na geçtiği
belirtildi. Karayolları’nın bu 25 bin metrekare
için arsanın hissedarlarından olan Mehmet Ragıp
Paşa’nın mirasçılara ödeme yapmadığı belirtildi.
Dilekçede “Mirasçılara ait olan gayrimenkulün
konumu, İstanbul’da düzenlenen ve birçok mitinge ev
sahipliği yapan Abide-i Hürriyet Meydanı olup,
‘Sıfır’ bedelle müvekkillerin ellerinden alınmıştır”
denildi. 55 bin metrekarelik arsanın 7 mirascıya
düşen metrekaresinin tespit edilmesi ve bu tespit
üzerinden biçilecek tutarın kendilerine ödenmesi
talep edildi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucu ailelerinden olan
Sarıca Paşa’nın soyundan gelen ve İkinci
Abdülhamid’in mabeyincisi olan Sarıca Ragıp Mehmet
Paşa, 1857’de Eğriboz’da doğdu. Kardeşi Sarıca Arif
Paşa da, padişahın özel doktorluğunu yaptı. Büyük
bir servete sahip olan Ragıp Paşa, Abdülhamid dönemi
İstanbulu’nun en zevkli kişilerinden biriydi.
Caddebostan’da inşa ettirdiği ve güzelliği dillere
destan olan köşkü, bugün hala durmakta. Saraydaki
görevinin yanı sıra ticaretle de uğraşan Paşa çok
sayıda maden satın aldı ve Tekirdağ’da da bir rakı
fabrikası kurdu. İkinci Abdülhamid’in 1909’da
tahtından indirilip Selanik’e sürgüne
gönderilmesinden sonra, rütbeleri alınan Ragıp Paşa
Midilli’ye yollandı. Burada hastalanması üzerine
İstanbul’a dönmesine izin verildi ve Sarıca Ragıp
Mehmet Paşa, 1920’de İstanbul’da öldü.
Emlakçılara göre Abide-i Hürriyet Meydanı’nın toplam
değeri 352 milyon TL eder. Emlakçılar, bölgedeki
arsanın metrekaresinin ortalama 8 bin TL olduğu
konusunda hemfikir.
Habertürk, 02.02.2010
|
|
TARAKLI, TARİHİ ESERLER ONARILINCA CAZİBE MERKEZİ
OLDU

Sakarya Taraklı'da, tarihi Osmanlı evlerinin
onarılmasıyla ilçenin kaderi değişti. Turizm sezonu
olmamasına rağmen kışın ortasında Taraklı evleri
yerli ve yabancı turistlerin büyük ilgisini çekiyor.
Gezi için Sakarya'ya gelenler artık Taraklı'ya
uğramadan dönmüyor.
Tarihi Osmanlı evlerinin en güzel örnekleri ve Mimar
Sinan'ın 1517 yılında yaptığı ve ilk alttan ısıtmalı
cami olarak bilenen Kurşunlu Camii'nin bulunduğu
Taraklı, turistlerin en gözde mekanları arasında
yerini aldı. Emlak vergilerinin yüzde 10'unun tarihi
eserlerin bakım ve onarımı için ayrılmasını
düzenleyen kanunla, Taraklı'daki tarihi eserlerin
restorasyonunda önemli mesafe alındı. Bar kaç sene
önce bir tek turistin bile gitmediği Taraklı, tarihi
eserlerin onarılması ve tanıtım çalışmalarıyla adeta
yeniden keşfedildi.
Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkahraman, ilçede
100'e yakın tescil edilmiş tarihi ev ve yapı
bulunduğunu belirterek, 10 konak ve 40 dükkanın
aslına uygun olarak restorasyon çalışmasının
tamamlandığını söyledi. Diğer eserlerin de onarım
çalışmalarının sürdüğü bilgisini veren Özkahraman,
son yıllarda Taraklı'ya turistlerin büyük ilgi
gösterdiğini kaydetti.
Turizm sezonunun Nisan ayında açılacağını, ancak
şimdi kışın ortasında tarihi yapıları görmeye gelen
yerli ve yabancı turistlerin olduğunu dile getiren
Özkahraman, "İstanbul ve yakın illerden hafta
sonları ve bazen hafta içerisinde günübirlik turist
kafileleri geliyor. İstanbul'da önemli bir kültür
turizm firması Nisan ayından itibaren her hafta sonu
düzenli olarak tur düzenleyecek. Taraklı'ya büyük
ilgi var. Bunun, öncelikli sebepleri arasında
yapıların onarılması ve tanıtım çalışmalarına
ağırlık verilmesi geliyor. Taraklı'ya gelenler huzur
bulduğunu söylüyor. Bir gelen, bir kere daha gelmek
istiyor." diye konuştu.
Taraklı'nın en önemli ve en çok ilgi gören tarihi
eserleri arasında Osmanlı sadrazamlarından Yunus
Paşa tarafından 1517 yılında Mimar Sinan'a
yaptırılan Kurşunlu Camii geliyor.
Cami, iki özelliği ile turistlerin büyük ilgisini
çekiyor. Mimar Sinan, yapıya taş bloklar
oluştururken, taşın ortasını oyup demir çubuk
yerleştirdikten sonra üzerine harçtan çok eritilmiş
kurşun dökerek inşa ettiği cami onlarca deprem
geçirmesine rağmen 493 yıldır ayakta bulunuyor.
Sağlamlığı ile ender eserler arasında yer alan cami,
yanında bulunan hamamdan döşenen tesisatla alttan
ısıtılan ilk camilerden biri olma özelliğini
taşıyor.
Sabah, Emlak, 02.02.2010
|
|
ANITKABİR'E 'SIVI CAM'LI KORUMA
Anıtkabir’de bütün liderlerin yürüdüğü ünlü Aslanlı Yol, nanoteknoloji ile korunuyor. Aslanlardaki ve yolda bulunan kadın-erkek grubu heykellerdeki yıpranmanın önlenmesi için 2008 yılından bu yana nanoteknolojik bir ürün olan “Sıvı cam” kullanımına geçildiği öğrenildi. Dünyada da henüz çok yeni bir ürün olan “Sıvı cam” aynı zamanda İlyas Bey Camii’nde de kullanılıyor.
Sıvı cam uygulandığı yüzeyin üzerinde 15-30 molekül kalınlığında görünmez bir tabaka oluşturuyor. Milimetrik ürünün sürüldüğü yüzeyler su, kir, bakteriler, ısı, asit ve zararlı UV ışınlarına karşı dayanıklı hale geliyor. Alman şirketi Nanopool’un patent hakkında sahip olduğu bu ürün Saarbrücken’deki Yeni Materyaller Enstitüsü tarafından geliştirildi. Türkiye’de ise 2008 yılında kullanımına başlandı. Ankara Üniversitesi’nden iki doçent tarafından uygulanan sistemin sonuçları da oldukça başarılı oldu.
Ankara Üniversitesi Başkent Meslek Yüksek Okulu öğretim görevlileri Yrd. Doç. Bekir Eskici ve Yrd. Doç. Yaşar Selçuk Şener hem Anıtkabir hem de İlyas Bey Camii’nde sıvı cam kullandılar. Yrd. Doç. Yaşar Selçuk Şener de Anıtkabir’deki Aslanlı Yol’un bakım ve onarımının bir kaç yıl önce gündeme geldiğini belirtti. Şener, “Zamanla açılan gözeneklerin kapatılması, çevre şartlarının etkilerine bağlı olarak bazı onarımlar gerekiyordu. Dolgu ve tamamlamalar şeklinde yaptık. Sıvı cam uygulandıktan sonra renk değişikliğine neden olmadan yüzeyin su emmesini engelliyor. Bu malzemeyi onarımı yapılan aslan ve kadın-erkek grubu heykellerin üzerinde uygulanmasını uygun bulduk” dedi.
Vatan, 02.02.2010
|
 |
|

Bursa Büyükşehir Belediyesi tarihi ve kültürel mirası koruma çalışmalarına 1421 yılında Çandarlı İbrahim Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Mahkeme Hamamı da eklendi.
Büyükşehir Belediyesi’nin takas yoluyla Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan aldığı tarihi yapıda restorasyon çalışmaları Başkan Recep Altepe ve AKP İl Başkanı Nagip Vardar’ın da katıldığı törenle başlatıldı.
Başkan Altepe, kentin merkezindeki anıtsal yapının 1 yıl gibi kısa sürede orijinal halini yeniden alacağını belirterek, “Hamamlar kültürümüzün önemli bir parçası. Burada bu kültürü yaşatmayı düşünüyoruz. Bu sebeple de restorasyon bittiğinde bu anıtsal yapının orijinal işlevini sürdürmesini hedefliyoruz. Erkekler bölümü yine hamam olarak faaliyet gösterecek. Kadınlar bölümü ise kültürel faaliyetler için kullanılabilir. Yapı 1490, 1495 ve 1953 yıllarında onarım görmüş. Biz şimdi yapacağımız çalışma ile bütün olarak ele alıyoruz. Bu 600 yıllık emaneti geleceğe en iyi şekilde miras bırakmak bizim için büyük onurdur” diye konuştu.
Konuşmasının ardından eline çekiç ve keskiyi alan Başkan Altepe, restorasyonun ilk ayağı alan duvar temizleme çalışmalarını da başlatmış oldu.
Bursa Olay, 02.02.2010
|
|

|
TUNCA NEHRİ TAŞTI
Tunca Nehri'nin yatağının dar olan kısımlarından nehir suları taşarak çevreye yayılmaya başladı. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin de yapıldığı Er Meydanı'nın bulunduğu Sarayiçi mevkisi ile Yenimaret Mahallesi'ni bağlayan Tunca Nehri üzerindeki Fatih Köprüsü'nün gözlerini dolduran sular, köprü çevresinden akmaya başladı. Taşkın suları Sarayiçi'ndeki Balkan Şehitliği'ne doğru yayılıyor.
Tunca Nehri üzerindeki tarihi Fatih, Kanuni ve Yalnızgöz köprüleri polis tarafından yaya ve araç trafiği geçişine kapatıldı. Polis ekipleri köprü başlarında durarak, geçişleri önlüyor. Meriç Nehri'nde ise debinin artmasına rağmen taşkın tehlikesi oluşmadı.
Edirne Valiliği Kriz Merkezi, nehirlerdeki yükselmeye sağanak ve karın erimesiyle nehirlere akan suyun neden olduğunu belirterek, Tunca'daki yükselmenin devam edeceğini belirtti. Yetkililer, Bulgaristan'la devamlı irtibat halinde olunduğunu ve Bulgaristan'ın nehirlerde aşırı su artışına neden olacak baraj kapaklarını açmasının söz konusu olmadığını da kaydetti.
Devlet Su İşleri 11. Bölge Müdürlüğü, Tunca Nehri'nin debisini 142 metreküp/saniye, Meriç Nehri'ninkini ise 363 metreküp/saniye olarak ölçtü. Dünkü ölçümlere göre Tunca'da 32 metreküp/saniye, Meriç Nehri'nde ise 150 metreküp/saniye artış kaydedildi.
Edirne Meteoroloji Müdürlüğü yetkilileri, bugün kentte öğleden sonra karla karışık yağmurun beklendiğini bildirdi.
Sabah, 02.02.2010
|
|
2 BİN 450 OSMANLICA ESER ARAŞTIRMACILARI BEKLİYOR

Aksaray Halk Kütüphanesi'nde edebiyat, coğrafya,
tarih, fıkıh
ve tıp
alanlarında yazılmış 2 bin 450 Osmanlıca eser
incelenmeyi bekliyor.
Aksaray İl Halk Kütüphanesi Müdürü Mahmut Yılmaz,
AA muhabirine yaptığı açıklamada, kütüphanede
birbirinden kıymetli 2 bin 450 Osmanlıca eser
bulunduğunu söyledi.
Bu eserlerin, gün ışığı ve nemden arındırılmış
"Osmanlıca Eserler Bölümü" adı altında özel
bir odada
muhafaza edildiğini ifade eden Yılmaz,
"Kütüphanemizdeki Osmanlıca Eserler Bölümünü
Osmanlıca bilenler kullanıyor ve bu bölümden
dışarıya kitap çıkartılmasına, fotokopi çekilmesine
müsaade etmiyoruz" dedi.
Osmanlıca Eserler Bölümü’nü 3
ay önce
oluşturduklarını anlatan Yılmaz, şunları kaydetti:
"3 ay öncesine kadar Osmanlıca eserler de diğer
kitaplarla birlikte raflarda sergileniyordu. Bu
duruma gönlümüz razı olmadı. Bu eserlerin tamamı
Cumhuriyet
öncesine ait. Diğer güncel kitaplarla birlikte aynı
raflarda eserlerin tahrip olduğunu görünce harekete
geçtik ve Osmanlıca Eserler Bölümü oluşturduk. Şu
anda tüm Osmanlıca eserleri güneş ışığı ve nemden
arındırdığımız bu bölümde muhafaza ediyoruz. Bu
eserlerden tarihi önemi olan 39 Osmanlıca el yazması
kitabı da burada muhafazası mümkün olmadığı için
Konya’daki Yazma Eserler Kütüphanesine gönderdik.
Zaten Türkiye’de yazma eserlerin korunduğu 2
kütüphaneden biri İstanbul’da diğeri ise Konya’da."
Eserlerin korunmasına
büyük önem
verdiklerini anlatan Yılmaz, kütüphanede bölümü
gezmek ve incelemek isteyenlerin yanına görevli bir
personel verdiklerini belirtti.
Osmanlıca eserlerin bir kısmının tahrip olmasından
çekindikleri için ciltleme yaptırmadıklarını anlatan
Yılmaz, "Bazı Osmanlıca kitaplarımızın ciltlenmesi
gerekiyor. İyi bir cilt ustasına ihtiyacımız var"
diye konuştu.
Eserler arasında yakın tarihe ışık tutacak bilgiler
de yer aldığını vurgulayan Yılmaz, Reşat Nuri
Güntekin’in Çalıkuşu Romanı’nın Osmanlıcasının da
eserler arasında bulunduğunu bildirdi.
"2 bin 450 Osmanlıca eserin bir kısmı tarihi anlamda
bilgi veren eserler. Ermeni komitelerinin yaptıkları
eylem ve saldırılarla ilgili yazılmış Osmanlıca eser
de kütüphanemizde. Bunun dışında edebiyat, tarih,
coğrafya, fıkıh ve tıp gibi alanlarda Osmanlıca
yazılmış eserler bulunuyor. Ayrıca Evliya Çelebi’nin
seyahatnamesi de Osmanlıca yazılmış olarak iki cilt
halinde kütüphanemizdedir."
Yılmaz, Aksaray’da Osmanlıca eserleri takip eden ve
eserler üzerinde araştırma yapan 15-20 kişinin
bulunduğunu, haftada bir kaç kişinin Osmanlıca
Eserler Bölümünü ziyaret ederek bu eserleri
incelediğini sözlerine ekledi.
Radikal, 02.02.2010
|
|
OSMAN KAVALA, TARİHİ BİNALARI YAŞAMA KATACAK

İki ünlü işadamı, tecrübelerini yeni bir sahaya
aktarma kararı aldı. KVK ortaklığı ve İletişim
Yayınları’ndan tanınan Osman Kavala ile Sümerbank
binasının restorasyonuyla turizme özel bir alandan
giriş yapan Timur Özdemir, yeni şirketle tarihi
binaları restore ederek işletme kararı aldı.
Biri iletişim ve yayıncılık sektöründen, diğeri
eski tekstilci yeni turizmci iki ünlü işadamı
ortak bir şirket kurma kararı aldı. İkilinin
geride bıraktığı tecrübeler, kurulan bu yeni
şirketin daha çok eski eser statüsündeki binaların
restore edilerek yaşama yeniden katılması
konusunda hizmet vereceğini gösteriyor.
3 milyon 500 bin TL sermaye ile kurulan şirketin
adı TSB
Turizm ve Yatırım A.Ş. Şirketi kuran
işadamlarından biri KVK’nın ortaklarından ve
Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden İletişim
Yayınları’nın kurucusu Osman Kavala. Diğer kurucu
ise Simurg Turizm Yönetim Kurulu Başkanı Timur
Özdemir. Elde edilen bilgilere göre, 27 Ocak’ta
kurulan şirket, eski binalar açısından bir hayli
zengin olan
Karaköy Bankalar Caddesi’nde faaliyetlerini
sürdürecek.
Yönetim kurulu başkanlığında Timur Özdemir, başkan
vekilliğinde Recep Zeki Türkkan, yönetim kurulu
üyeliğinde ise Osman Kavala ve Eda Bozdağ Özdemir
görev aldığı şirketin faaliyet alanları ise eski
eser niteliğindeki binaların ve her türlü
gayrimenkul, otel, motel ve benzeri turistik
tesislerin hizmet binalarının satın alınması ve
restore edilmesi sözleriyle ortaya konuldu.
Yeni şirketin faaliyet alanları ve iki işadamının
deneyimleri yan yana getirilince yeni şirketin
daha çok tarihi binaların restorasyonunda
yoğunlaşacağı gözlemleniyor. Osman Kavala,
İletişim Yayınları’ndaki yayın çizgisinin yanı
sıra
Tarih Vakfı sponsorluğu ile de kültüre verdiği
önemi ortaya koyan bir işadamı. Timur Özdemir ise
Sümerbank binasının restorasyonuyla ismini
duyurmuştu.
Osman Kavala, pek çok alanda aktif bir isim. Türk-Polonya
İş Konseyi, Türk-Yunan İş Konseyi,
Güneydoğu
Avrupa’da Demokrasi Merkezi gibi çeşitli iş ve
toplumsal kuruluşların yönetim kurulu
üyeliklerinde bulunan Kavala, şu anda Türkiye
Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV)
yönetim kurulu üyeliğinin yanı sıra
George Soros’un Açık toplum Enstitüsü’nde
danışma kurulu üyesi olarak rol alıyor. Aynı
zamanda
Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin de üyesi olan
Kavala, Tarih Vakfı ve
Diyarbakır Kültürevi sponsorluklarıyla dikkat
çekiyor. Kavala, bir dönemler
Turkcell’e de hissedardı. Ancak, ünlü işadamı,
1998 yılındaki
ekonomik kriz nedeniyle hisselerini
Çukurova Holding’e devretmek durumunda
kalmıştı.
Timur Özdemir ise 2006 yılına kadar
tekstil sektöründen tanınan bir isimdi. O yıl
içinde sektörü bırakma kararı alarak turizm
sektörüne adım attı. Ancak, bu alana özel bir
kulvardan girdi. Türkçeye ‘kişiye özel otel’
olarak çevrilebilecek ‘hip otel’ kavramının 2007
yılında açtığı Lush ile ilk
Beyoğlu’ndaki uygulayıcısı oldu. Simurg Turizm
isimli şirketiyle ikinci önemli adımı ise Karaköy
Bankalar Caddesi’ndeki Sümerbank binasını 12
milyon dolara sanatsal aktivitelerin de yer
alacağı bir otele dönüştürme oldu. Bina üzerindeki
çalışmalarını sürdüren Özdemir’in
Florya’daki Kibrithane’yi de satın alarak bir
otele dönüştürme planı olduğu biliniyor.
Özdemir, eski binaları restore ederek otele
dönüştürme tutkusunu ve bu konuya bakış açısını, “Kayseri
ve
Bursa’dan da eski
binaların otele çevrilmesi konusunda teklifler
var. Eski bina işinde başarılı olmak için biraz
romantik, biraz duygusal, biraz da ticari düşünüp
dozajı iyi ayarlamak gerekiyor. Geçmişi satın
alırken o geçmişi öldürmemek de önemli” sözleriyle
anlatmıştı.
Milliyet, Haber: Seda Tabak, 02.02.2010
|
|
TARİHİ ESERLER MÜZEYİ BEKLİYOR
Manisa’da 82 yıllık
Etnografya ve Arkeoloji Müzesi’nde muhafaza edilen
28 bin 700 eserden sadece 2 bin tanesi
sergilenebiliyor. Nem sebebiyle müzenin arkeoloji
bölümü yedi yıldır kapalı tutulurken, bazı eserler
etnografya bölümünde sergilenmeye çalışılıyor. İl
Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, müzenin
arkeoloji müzesinde yedi yıl önce ortaya çıkan
drenaj sıkıntısı nedeniyle bölümün duvarların nem
olduğunu ve eserlere zarar vermemesi için kullanıma
kapatıldığını hatırlattı. Yedi yıldır arkeoloji
bölümünün restorasyonu konusunda çalışmalar
yaptıklarına dikkat çeken Karaköse, geçen yıl Kültür
ve Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay’ın müzeyi ziyaretinde verdiği
talimat doğrultusunda restorasyon için çalışmaların
hızlandırıldığını söyledi. Karaköse, Manisa Pamuklu
Mensucat A.Ş.’nin 150 bin metrekarelik arsasında
belli bir bölümün müze yapılması için Kültür ve
Turizm Bakanlığı’na devredildiğini hatırlattı.
Özelleştirme İdaresi’nin bu alan için “beş yıl imar
yapılamaz” kararı aldığını kaydeden Karaköse, “Bu
süre mart ayında doluyor, biz de müze yapımına
başlayacağız” dedi.
Hürriyet Ege, Haber: İlker Kılıçaslan, 02.02.2010
|

 |
ARKEOLOJİNİN BÜYÜK SIRLARINDAN BİRİ AYDINLANIYOR
Mısır, arkeoloji dünyasının büyük sırlarından birisi olan firavun Tutankamon'un soyağacını ilan etmeye hazırlanıyor.
Mısır Eski Eserler Genel Müdürü Zahi Havas yaptığı açıklamada, bu önemli keşfin Kahire müzesinde 17 Şubatta yapılacak basın toplantısında kamuoyuna duyurulacağını belirtti. Havas, bu arkeolojik keşfin DNA analizleriyle yapılan araştırmaların sonucunda geldiğini kaydetti.
Turkuaz işlemelerle süslü som altından mezarı içindeki mumyası İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından 1922'de bulunan genç firavun Tutankamon, yaklaşık MÖ 1333 ve 1324 yılları arasında hükümdarlık yapmıştı. 9 yaşında firavun ilan edilen Tutankamon özellikle Kahire müzesinde sergilenen lapis lazuli ve yarı değerli taşlarla süslü 11 kilo ağırlığındaki som altın maskının bulunduğu mezar hazinesiyle meşhur olmuştu.
18. Mısır hanedanının 12. firavunu olduğu tahmin edilen Tutankamon'un asıl ölüm sebebi, tüm soy zincirindeki firavunlar gibi bir muamma olarak kalmaya devam ediyor.
Sabah, 01.02.2010
|
|
GÖLMARMARA'DA TARİHİ
ESER OPERASYONU
Manisa'nın Gölmarmara
İlçesi'nde, tarihi eser kaçakçılığı yapan iki kişi,
176 parça eserle birlikte yakalandı.
Manisa İl Jandarma
Komutanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, yapılan
çalışmalar sonucunda, Gölmarmara İlçesi Kayaaltı
Köyü'nde Kültür ve Tabiat Varlığı Kaçakçılığı yaptığı
tespit edilen şüpheliler takibe alındı. Alıcı
kılığındaki jandarma görevlileri, şüpheli E.A. ve
İ.E. ile buluşarak ellerindeki tarihi eserleri
satmak isterken suçüstü yakaladı. 176 parça çeşitli
dönemlere ait sikke ve eski tarihi esere el konuldu.
Şüpheliler E.A. ve İ.E. alınan ifadelerinin ardından
adli makamlara sevk edildi.
Manisa Kent Haber,
02.02.2010
|
|
|

|
BODRUM'UN AYA NİKOLA'SI MÜZE OLACAK
DP Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon, 40 yıldan bu yana Halk Eğitim Merkezi olan binanın restore edilerek, eskiden olduğu gibi kilise kimliğine dönüştürüleceğini söyledi. Başkan, tarihi kilisenin Balıkçılık ve Süngercilik Müzesi olabilmesi için izin almak amacıyla 15 Ocak 2010 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bir yazı gönderdi. Başkan Kocadon, kilisenin müzeye dönüştürülmesi halinde Halk Eğitim Merkezi için yeni bina yapılacağı ifade etti.
“www.bodrumajans.com.tr” adlı internet sitesindeki, “Halk Eğitim Merkezi’ne dönüştürülen tarihi Kilise, eski haline getirilerek tekrar Bodrum kültür ve turizmine kazandırılmalı mı?” sorusuna ankete katılanların yüzde 80’i ‘Evet’ dedi.
Hürriyet, 01.02.2010
|
|
BU AYIPTAN DÖNÜLDÜ
UNESCO tarafından ‘dünyada korunması gerekli kültür varlığı’ olarak kabul edilen Kapadokya bölgesindeki peribacalarının bazıları, bilinçsiz yaklaşımların kurbanı olmak üzere. Nevşehir merkeze bağlı Uçhisar Beldesi'nin Cevizli Mevkii'ndeki peribacalarının içine başta inşaat olmak üzere çeşitli kullanılmayan malzemelerin depolanması görenlerin tepkisini çekiyor.
Günümüzden 26 milyon yıl öncesine, Erciyes, Hasan ve Göllü tektonik dağlarının püskürttüğü lavların zaman içinde soğumasıyla, yağmur ve kar sularının erozyonla birlikte ortaya çıkardığı doğa harikası peribacaları, gerektiğince korunamıyor. Özellikle çok başlılıktan kaynaklanan koruma önlemlerinin yasal zemine karşın hedeflenen düzeyde ortaya konulamadığı Kapadokya'da, Peribacalarının çeşitli türlerinin en çok bir arada bulunduğu merkezlerden Uçhisar Beldesi'nde çekilen bir fotoğraf, bölgede korumacılığın hangi düzeyde ele alındığını net bir şekilde ortaya koydu.
Nerden alındığı belli olmayan bir enkaz yığınları, römorklarla Cevizli Mevkii'ndeki Peribacaları'nın içine boşaltılıyor. Çoğu peribacasının içine de çeşitli inşaat malzemeleri depolanıyor. Ortaya çıkan kötü manzaralar, bölgeye gelen yabancı ve yerli turistleri hem şaşırtıyor, hem üzüyor.
Doğan Haber Ajansı, 31.01.2010
|
 |
 |
İSA PEYGAMBER, CEBRAİL VE MİKAİL'İN RESİMLERİ ÇIKTI
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından tarihi Ayavukla Kilisesi’nde yürütülen restorasyon çalışmaları kapsamında 3 yeni duvar resminin ortaya çıkarıldığı bildirildi. Belediyeden yapılan yazılı açıklamada, 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Ayavukla Kilisesi’nde yapılan çalışmalarda, boya tabakalarının ardında gizli kalmış olan İsa figürü ile melekler Cebrail ve Mikail’i simgeleyen duvar resimlerinin bulunduğu belirtildi.
Restorasyon sonucu ortaya çıkarılan orijinal resimlere ek olarak kilisenin Apsis bölümünde ilk yapılmış haliyle siluet şeklinde “Pantakrator İsa” (İsa, Ortodoks kiliselerinde kullanılan bu figüründe sakallı olarak tasvir edilmiştir. Sağ eli ile takdis işareti yaparken, sol elinde Yeni Ahit’i tutmaktadır) olduğu düşünülen bir duvar resmi daha ortaya çıkarıldığı bildirildi.
Açıklamaya göre, tarihi yapıda 2009 yılında başlayan restorasyon çalışmalarının 2010 yılı sonunda bitirilmesi hedefleniyor. Kilise, restorasyonun tamamlanmasının ardından Semt Eğitim Merkezi olarak kullanılacak. Kilisenin bahçesinde açık sergileme mekanlarının yanı sıra kafeterya mekanı oluşturulacağı belirtildi.
19. yy’ın ikinci yarısında Rum Ortodoks Cemaati tarafından inşa edilen Ayavukla Kilisesi, İzmir tarihinde önemli bir olay olan 1922 yangınında, kurtulan tek Rum kilisesi olarak akıllarda kaldı. Yapı 14 Şubat 1924’te, Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifiyle, İzmir ve çevresine ilişkin eski eserleri sergilemek amacıyla Asar-ı Atika Müzesi olarak hizmet vermeye başladı. Daha sonra Kültür Bakanlığı tarafından opera çalışma salonu olarak tahsis edildi. Bu süre içinde yapının bir yangın geçirmesi nedeniyle boşaltıldığı ve böylece günümüzdeki metruk biçimini aldığı biliniyor.
Birgün, 31.01.2010
|
|
ALACA'DA TARİHİ ESER
OPERASYONU
Çorum'un Alaca İlçesi'nde
jandarma ekipleri tarafından bir otomobile
düzenlenen operasyonda Adana'dan Alaca'ya satılmak
için getirilen tarihi eserler ele geçirildi.
Tarihi eser satışı yapıldığı yönündeki bir ihbarı
değerlendiren jandarma ekipleri 19 LK 947 plakalı
otomobilde yaptıkları aramada tarihi mozaik ele
geçirdi.
Adana'dan Alaca'ya satılmak için getirilen tarihi
mozaiklere el konulurken otomobil sürücüsü A.E.(38)
ve otomobilde bulunan C.K.(37) jandarma ekipleri
tarafından gözaltına alındı.
Zanlılar sorgularının ardından mahkemeye sevk edilen
A.E.(38) ve C.K.(37) tutuksuz yargılanmak üzere
serbest bırakıldı.
haberfx.net, 31.01.2010
|
|
|
SOFYA CAMİYİ, İSTANBUL KİLİSEYİ ÖNERECEK
Ankara'daki
temaslarının ardından İstanbul'a gelen Bulgaristan
Başbakanı Boyko Borisov, Bulgaristan Başbakan
Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Tsevetan Tsevetanov ve
Sofya Belediye Başkanı Yordanka Fandakova, İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ı ziyaret
etti. Saraçhane'deki Belediye Başkanlığı binasında
resmi törenle karşılanan Bulgaristan Başbakanı Boyko,
Başkan Topbaş'la makamında yaklaşık bir saat
görüştü.
Görüşme sonrası
basın mensuplarına açıklama yapan İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş,
konuklarına İstanbul'la ilgili bilgiler verdiğini ve
Sofya'yla karşılıklı bilgi ve deneyim paylaşımı
yapacaklarını kaydetti. Başkan Topbaş'ın 5 yıldaki
projelerinden övgüyle söz eden Bulgaristan Başbakanı
Borisov da, "Sofya'ya yetkilileri davet ettim.
Deneyimleri bizim için büyük fırsat olacak" dedi.
İstanbul Büyükşehir
Belediyesi'nin, "Demir Kilise" olarak bilinen Bulgar
Kilisesi'nin denize kaymasını önlemek için gerekli
teknik girişimlerde bulunduğunu hatırlatan Başbakan
Borisov, "Biz de UNESCO Kültür Mirası listesine
girmesi için Filibe'de bulunan Murad Hüdavendigar
Camii'ni önereceğiz. İstanbul da Demir Kilise'nin
UNESCO'nun Kültür Mirası Listesi'ne girmesi için
öneride bulunacak" şeklinde konuştu. Bulgaristan
Başbakanı Borisov, daha sonra İstanbul Valisi
Muammer Güler'i ziyaret etti.
Bulgaristan
Başbakanı Boyko Borisov ve beraberindeki heyet,
Fatih Haliç sahilinde bulunan Bulgar Kilisesi'ni
ziyaret etti. Konuk Başbakan, Bulgar Kilisesi Vakfı
Başkanı Vasil Liaze, vakıf üyeleri ve Fatih Belediye
Başkanı Mustafa Demir tarafından karşılandı.
Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ve beraberindeki
heyet kiliseye girerek mum yakıp dua etti. Bulgar
Kilisesi Vakfı Başkanı Liaze, kilisenin temelinin
kaydığını ve dış cephesinde korozyon olduğunu
söyleyerek restorasyona ihtiyacı olduğunu belirtti.
Liaze, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin temel
kaymasını giderdiğini, dış cephesinin de yine
İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore
edileceğini söyledi. Kilisenin hemen karşısında
bulunan ve kilise vakfına ait olan binanın
projesinin de Fatih Belediyesi tarafından İl Özel
İdaresi'ne sunulduğunu ifade etti. Fatih Belediye
Başkanı Mustafa Demir de, vakfa ait binanın Mart
sonu ya da Nisan başında restore edilmeye
başlanılacağı bilgisini verdi.
Yeni Şafak, 31.01.2010
|
 |
DENİZLİ'DE 500 YILLIK SU ŞEBEKESİ BULUNDU
Denizli Belediyesi'nin "Yüzyılın Dev Altyapı Projesi" adını verdiği çalışmalar sırasında, Mimar Sinan Caddesi'nde Osmanlı dönemine ait bir su şebekesi ortaya çıkarıldı. 15. yüzyıldan kalma olduğu tahmin edilen şebekenin bulunması üzerine kazı çalışmalarına ara verildi. Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, Denizli Müze Müdürü Hasan Hüseyin Baysal ve arkeologlar, tarihi su şebekesinde incelemelerde bulundu.
Müze Müdürü Baysal, eserle ilgili hazırlayacakları raporu Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'na sunacaklarını söyledi. Eserin, bölgedeki suları su değirmenlerine ve uzak noktalara taşımak amacıyla yapılmış kemerler olduğunu belirten Baysal, "O dönemlerde ve sonraki yıllarda kentin bu bölgesinde çok sayıda su değirmeni bulunuyordu. Kemer, özellikle bölgedeki suyu toparlayıp değirmenlere götürmek için yapılmış" dedi. Tarihi yapı hakkında gelecek rapora göre hareket edeceklerini vurgulayan Baysal, "Çıkarılması istenirse gerekli çalışmaları yapacağız" şeklinde konuştu.
Prof.Dr. Şimşek de, "Bu bölge ve çevresinde birçok su değirmeni vardı. Yapı, bunlara su taşıyan hattır. Gerekli incelemeyi Müze Müdürlüğü yaptı. Biz de yapının ortaya çıkarılması için çalışma başlattık" dedi.
Haber Ekspres, 31.01.2010
|
|
9 BİN YILDIR DEĞİŞMEYEN TUZLUK
Konya’nın Çumra İlçesi yakınlarındaki 9 bin yıllık yerleşim yeri Çatalhöyük’te yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan tuzluk ve çıngırağın, bugün kullanılan tuzluk ve çıngırakla hemen hemen aynı olması dikkat çekti.
Konya Müze Müdürü Arkeolog Yusuf Benli, Çatalhöyük kazılarında çıkarılan tuzluk, kolye, yüzük, çıngırak ve tabak gibi malzemelerin üzerinde çok az bir değişiklik yapılarak daha modern bir şekilde bugün de kullanıldığını söyledi. Benli, Çatalhöyük kazı çalışmalarında bulunan tarihi eserlerin Arkeoloji Müzesi’nde sergilendiği belirtti. Bölgedeki kazıların devam ettiğini kaydeden belirten Yusuf Benli, “Konya neolitik yerleşim açısından önemli bir merkez. Bugüne kadar da yapılan kazı çalışmaları esnasında Çatalhöyük Ören Yeri’nden çıkan malzemeler ve yerleşim planı Anadolu’daki ilk yerleşik hayata geçiş ile ilgili bize ipuçları vermekte” dedi. Benli, yaklaşık 9 bin yıllık tarihi bulunan Çatalhöyük'te insanların bugün mutfaklarda kullanılan malzemeleri küçük bir değişiklik ile o dönemde üretip, kullandığını söyledi. Yusuf Benli, “Bugün arkeoloji müzemizde bulunan tuzluklar ve ayna olarak kullanılan obsidienleri, çeşitli mutfak eşyasını görüyoruz. Bu da bize Çatalhöyük ile günümüz insanı arasında bir bağ kurmamız gerektiğinde, malzeme kullanımı açısından bir kültür genetiğinin halen devam ettiğini ve devam edeceğini gösteriyor” diye konuştu. Konya Müze Müdürü Arkeolog Yusuf Benli, bugün kadınların takı malzemesi olarak kullandığı süs eşyası, ayna, cımbız gibi malzemelerin Çatalhöyük kazılarında da ortaya çıktığını ve bunların bugün modern ölçülerde tasarlanmış takılarda görüldüğünü söyledi.
Bugün bir ailenin kullandığı tüm eşyayı, o dönemin insanlarının da imal ettiğini ve kullandığını belirten Yusuf Benli, “Çatalhöyük’te yapılan kazılarda bunların parçaları bulunuyor. O dönemin çocuklarını eğlendirmek için kullanılan, çıngırak olarak tabir edilen ve içerisine kum tanecikleri konularak kullanılan oyuncaklar, hayvan figürü ile at arabası şeklinde yapılmış malzemeler günümüzde de halen kullanılıyor” dedi.
Hürriyet, Haber: Mehmet Kayhan Yıldız, 31.01.2010
|

 |
|
BİZANS MÜZESİ, HEMEN!
Tarih, hikayecilikten bilim
olmaya doğru yol alırken, üzerine basabileceği
sağlam bir zemin bulmak zorunda kalmıştır.
Tarihin tabanı, ezici çoğunluğun sandığı gibi, ırk,
etnik unsur, millet veya ümmet değil, topraktır.
Tanımlanması ve kuşatılması neredeyse imkansız etnik
aidiyetlere göre tarih yapılamaz, yani Türklerin
veya Almanların tarihi olmaz, İslam veya
Hıristiyanlık tarihi de olmaz, Türkiye veya Almanya
tarihi olur. Türkiye tarihi çoğunluk tarafından
Türklerin tarihi olarak anlaşıldığından ve
tarihçiler bunu kıramadıklarından veya kırmaya
niyetlerinin olmadığından, hep 1071’de başlar. Bu
toprakların bundan önceki geçmişi, tıpkı Çin tarihi
gibi bize “yabancıdır”. Bu ırkçı, ayırımcı, çağdışı
anlayış sonucu, bu ülkenin antik tarihi
Avrupalılara, Bizans geçmişi de Yunanistan’a peşkeş
çekilmiş.
Daha doğrusu sokağa atılmış, onlar da kapmıştır.
Bizans, İstanbul’un Doğu Roma’nın başkenti olduğu
330 yılından 1453’e kadar, 1100 yıl bu topraklarda
var olmuştur.
Osmanlı ise bunun ancak yarısı kadar, yani 600 yıl.
Bu durumda bütün geçmişimiz Osmanlı, haydi biraz da
Selçukluymuş gibi davranarak Bizans’ı yok saymak,
tam bir kendine güvensizlik göstergesidir.
Çünkü Osmanlı, mimari, ekonomik düzen, kent yaşamı
gibi hemen her konuda Bizans’ın sürdürücüsüdür.
Uzağa gitmeyelim. Ayasofya’ya bakalım, bir de yanı
başındaki Süleymaniye’ye. Aralarında 1000 yıl
olmasına rağmen mimari üslup aynıdır.
Ya gündelik yaşam?
Balık adlarından, poyraz ve lodos’a kadar çok şey
Bizans’tan gelir, mahalle düzeni bile. Biz Bizans’ın
da ardılıyız.
Ve bu koskoca tarihi Yunanistan’a bağışlıyoruz.
Bizim tarihimizi.
Bugün yeryüzünün en büyük Bizans uygarlığı müzesi
Atina’da, ikincisi de Selanik’te. Ama bu toprakların
1100 yıllık geçmişinin hem siyasal, hem sanatsal hem
de entelektüel merkezi İstanbul’da bir tane bile
yok.
Üstelik ayakta kalabilmiş Bizans eserlerinin tamamı
son demlerini yaşıyor. Çoğu gecekonduya peşkeş
çekildi, diğerleri de yol yapımına ve trafiğe feda
edildi.
BİZANSLI İSTANBUL
Oysa Atina, Bizans döneminde önemsiz bir yer olarak
kalmıştır.
Bu tarih kesitinde Yunanistan tam bir taşraya
dönmüş, kentlerinin çoğu köy haline gelmiştir.
Eski Yunan’ın en görkemli kenti, Yunan uygarlığının
zirvesi ve taşıyıcısı Atina, Bizans döneminde kırsal
bir kasabaya dönmüştür.
Kentin gururu olan mimari yapıların çoğu harap
olmuş, sanat eserlerinin neredeyse tamamı İstanbul’a
taşınmıştır.
7. yüzyılda başlayan Avar ve Slav saldırıları
Yunanistan’ı Bizans denetiminden çıkartmış, 1204‘de
4. Haçlı Seferi’nde de Frank soylularının eline
geçen
Yunanistan ve Atina’nın, Osmanlıların kenti
fethetmelerine (1453) kadar Bizans’la hiçbir
ilgileri olmamıştır.
Selanik de benzer bir kader izlemiş, Slav ve Arap
saldırıları karşısında çok küçülmüş ve zaten 1204’te
Haçlıların eline geçmiş ve Osmanlılar buraya gelene
kadar bir Frank kasabası olarak kalmıştır.
Öte yandan dünyanın en müthiş Bizans müzelerinden
birine sahip olan İtalya’nın Ravenna kentinin
Bizans’la ancak çok gevşek ilişkileri olmuştur.
Ama Atina’da, Selanik’te, Ravenna’da Bizans müzesi
var, İstanbul’da yok. İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür
başkentlerinden biri olması kapsamında, Aya
İrini’nin atrium’unda bir Bizans müzesi açılması
projesi 6 aydır Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda
bekliyor.
Oysa hemen büyük bir Bizans müzesi kurulmasına
başlanmalıdır, buna Aya İrini’nin atrium’u yetmez.
Bizans İstanbul’unun en görkemli yapılarının yer
aldığı, Sultanahmet’ten Haliç’e kadar uzanan
kesimdeki Blakhernai bölgesindeki saray ve
binalardan
bugün bir tek, Osmanlıların Tekfur Sarayı dedikleri
binanın bir cephesi kalmıştır. Edirnekapı ile
Eğrikapı arasındaki surların içinde kalan Avcıbey
adlı gecekondu mahallesinin içinde, bir sur
parçasına yaslanmış olarak duran bu harabe, hemen
restore edilmeli ve dünyanın en büyük ve en
donanımlı Bizans müzesi haline getirilmelidir.
İstanbul, Türk ve Müslüman olduğu kadar Bizanslıdır
da.
Habertürk, Yazı: Mehmet Ali Kılıçbay, 30.01.2010
|
|
AKM TARTIŞMASI SİL BAŞTAN

İstanbul Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi yıllardır
tartışılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi binayı
yıkıp yeniden inşa etmek istiyor, AKM’nin Cumhuriyet
mimarisini temsil ettiğini söyleyen mimarlar karşı
çıkıyor. Tartışma Danıştay’ın ‘Yıkılamaz” kararı
üzerine durmuştu. Ancak yıkımına aynı gerekçelerle
karşı çıkılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi yenilenince,
tartışma yeniden alevlendi.
AKM’nin kaderi, eski Kültür Bakanı Atilla Koç’un
“İstanbul’a yakışmıyor. Yıkılmalı” sözünden bu yana
tartışılıyor. AKM’nin yıkılmasına karşı çıkan
mimarların temel savı, binanın Cumhuriyet dönemini
temsil eden önemli bir ’kültür varlığı’ olduğu.
Onlara göre salonları son derece iyi kurgulanmış AKM,
hem İstanbul’un karakteristik yapılarından birisi
hem de İstanbulluların hafızında yer etmiş bir
bina... Modernleşme adı altında anıtsal özellikleri
olan binaların yıkılarak ortada simgesel bina
bırakılmayacağını düşünüyorlar.
AKM’nin yıkılarak yerine daha modern bir bina
yapılması gerektiğini savunanlar ise binanın
Cumhuriyet mimarisinin sembolü olmadığını öne
sürüyor. Yapılış yılı itibariyle ’kültür varlığı’
olarak nitelendirilemeyeceğini, binanın sanat
gösterimleri ve dinletileri için fonksiyonel bir
yapıya sahip olmadığını savunuyorlar. “Mimari açıdan
estetikten yoksun, Taksim meydanıyla bütünleşememiş
ve köşeye atılmış bir görünüme sahip, yapıldığı
dönemin şartları doğrultusunda inşaa edilmiş,
günümüzde de misyonunu tamamlamış bir bina”
diyorlar. AKM’nin yıkılmasından yana olan mimarlar
arasında binanın ’Nazi mimarisinin göstergesi’
olduğunu iddia edenler bile var.
Muhsin Ertuğrul Sahnesi bir süre önce benzer
tartışmalara sahne olmuştu... Ancak bina yıkılarak
yenilenip, İstanbul son derece modern bir tiyatro
sahnesine kavuşunca hem eleştiriler son buldu hem de
AKM tartışması yeniden gündeme geldi. İşte
mimarların görüşleri:
YIKILMASIN DİYENLER
Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkanı Eyüp Muhçu:
‘Bir ülkenin kültür varlığını yok etmek doğru bir
anlayış değil’
“Sakarya Üniversitesi, AKM’nin yıkılma iddiaları
gündemdeyken en büyük gerekçe olan depreme
dayanıksızlığı konusunda güçlendirilebileceğini
belirten bir rapor hazırlamıştı. Dolayısıyla o
gerekçe geçersiz olmuştur. Yıkılma düşüncesinden
2007’de vazgeçildi. İstanbul Kültür Başkenti
İstanbul Yasası doğrultusundaki bir maddeye göre
AKM’nin yenilenmesi ve yıkılmaması öngörülüyordu. 20
Aralık 2009’da Kültür Bakanlığı Genel Müdür
Yardımcısı, bir uzman, 2010 Kültür Başkenti
Ajansı’ndan bir temsilci, AKM Müdürü ve bizler bir
mutabakata vardık. Buna göre aslına uygun olarak
restore edilecek, onarımı yapılacak, bakım ve onarım
yapılamayacak durumdaki malzemeler ise orijinaline
uygun olarak değiştirilecek ve binanın genel
görünümü bozulmayacaktı. Ancak bu kararların
alındığı tarihten itibaren bugüne kadar Kültür
Bakanlığı çalışmalara kaynak eksikliği bahane ederek
başlamadı. Daha önceki anlaşmada 70 milyon dolara bu
faaliyetlerin yapılması karar altına alınmıştı ve bu
para 2010 Kültür Ajansı tarafından sağlanacaktı.
Şimdi ise daha düşük bir bedelle yapılacak çalışma
için kaynak yok denilmesini anlamak mümkün değil.
AKM simgesel yapı olması dolayısıyla kamunun
düzenleyici olduğu bir işletim şekli oluşturalabilir.
Temel sorun Taksim’de gerçekleştirilen 2010 Avrupa
Kültür Başkenti konser ve gösterilerinin kapalı olan
sanat ve kültür merkezlerinden AKM’nin önünde
yapılmasıdır. Bu ayıbın ortadan kaldırılması
gerekli. AKM Cumhuriyet dönemi modern mimarisi
örneğidir ve tarihsel anlamda anıtsal ve özgün bir
yapıdır. AKM Kültür Bakanlığı’na bağlı Koruma Kurulu
tarafından ’kültür varlığı’ olarak tescil
edilmiştir.
Mimar Mehmet Konuralp: ‘Eğer anıtları yıkarsak
enkaz içinde yaşamak zorunda kalırız’
“AKM’nin değeri maddi değil manevidir. Mimari açıdan
ülkemizde bir yenilik yaratmış değil ve mimariye
büyük katkısı yok. Binanın cephesini kaplayan cam
çerçeve güneş kesmek için var deniliyor. Örneğin
müziğin etkisiyle o cam çerçevenin arkasına güneşin
ışıklarını renkli ışıklar olarak yansıtabilecek bir
sistem kurulabilir. Çamlıbel İsviçre’de bunun
örneğini yaptı. Böylece binanın ön cephesi
kurtarılabilir. Ancak bu değişiklikler AKM’nin
elbisesini değiştirmek değil, yenilemek şeklinde
yapılmalı. Bence AKM yıkılmamalı ve toparlanmalı.
İlla her binayı yıkarak yenilmek modernci olmak
demek değildir. O halde ne Amsterdam ne de Paris
kalırdı. Sürekli modernleştirmeye kalkarsanız
Brezilya ormanlarındaki ’Brasil’ kentine, yani
kimsenin uğramadığı bir yer haline gelirsiniz.
Ben 20’inci asrın mimarisinin üzerine yepyeni bir
yorumun konulduğu bir mimari dönem yani Cumhuriyet
mimarisi dönemi kavramına inanmıyorum. Cumhuriyet
mimarlığı Türk mimarlarının Ermeni mimarlardan
öğrendikleri ve sonradan kendi yorumlarını da
ekledikleri eserlerin ortaya çıkmasıyla oluşur.
Ancak bu bir Cumhuriyet mimari akımı değildir. Bu
çok şovenist bir yaklaşım. AKM’nin salonlarının
performansları çok iyi. Atatürk döneminde sanatı
teşvik için kültür ve sanat devlet denetiminde olmuş
ancak şu anda dünyanın hiçbir yerinde devlet sanatı
denetlemiyor. Kültür varlığı yıkılamaz. Yani ülkemiz
ateist bir sisteme geçince Sultanahmet Camii’ni
yıkacak mıyız? Herkes kendi ideolojisi doğrultusunda
bazı binaları yıkmaya kalkarsa biz 10 senede bir
enkaz içinde yaşamaya mahkum kalırız ve zaten bu
şekilde yaşıyoruz.”
AKM’yi yapan mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu
mimar Murat Tabanlıoğlu: ‘Dünyadaki örnekleri
yenileniyor fakat yıkılmıyor’
“30 yıl boyunca ve hemen hemen hiç bir bakım
görmeden, kullanılan bu yapının eskimiş olması doğal
ancak tüm dünyadaki örneklerinde görüldüğü gibi bu
tür kapsamlı yapılar en azından bir kaynak olarak
değerlendiriliyor, sürekli iyileştirmenin yanı sıra,
yenilenerek, çağımıza adapte ediliyor ve yıkılmıyor. AKM’nin yaşıtı diyebileceğimiz, 30 yıllık bir kültür
yapısı olan Pompidou Center 2000’de yenilerek 21.
yüzyıla adapte oldu. İstanbul 1 Numaralı Kültür ve
Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 1999’da
alınan kararla korunması gerekli kültür varlığı
olarak tescil edilmiş edilmiş olan AKM, Cumhuriyet
döneminin simge yapılarından biri olması nedeniyle
ve ’simge’ değeri dolayısıyla, Kasım 2007’de
İstanbul 2 No’lu Koruma Kurulu tarafından 1. grup
kültür varlığı olarak tescil edildi. Hazırladığımız
yeni AKM projesinde, binanın mimari estetiğinde hiç
değişiklik yapmadan temelde çağdaş mimari
düzenlemelerle etkinlik mekanlarının niteliğini
geliştirmek için restorasyon ile mimari kimliğini
korumayı planlıyoruz. Bu doğrultuda binaya tek bir
ana girişin olması, girişi ayrı olan Oda Tiyatrosu
gibi tüm salonlara ana girişten erişimin sağlanması,
girişin meydanla bütünleşmesi ve Boğaz’a bakan yönde
bir restoran gibi yenilikleri projelendirdik. 20
Aralık 2009’da Kültür Bakanlığı, 2010 Ajansı,
Mimarlar Odası ve proje müellifi olarak Tabanlıoğlu
Mimarlık ” aslına uygun tadilat“ üzerinde mutabık
kalınan bir protokol imzaladık. Yapı, yeni deprem
yönetmeliklerine uyacak şekilde onarılacak, şartları
iyileştirilecek.”
YIKILSIN DİYENLER
Mimar Hakan Kıran: ‘Türkiye’nin gelişiminin durduğu
bir dönemi yansıtıyor’
“AKM Atatürk’ün kendi ya da kendisinin onayladığı ve
’Benim projem’ dediği bir mimari tarz değildir. AKM
Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i kesinlikle temsil etmiyor.
İnsanlar AKM’nin Cumhuriyet’i ve Taksim’i temsil
ettiğini söylerken sanki ortada çok iyi yaratılmış
bir şehir ve meydan varmış gibi konuşuyorlar. Peki
neden Taksim’de Panaroma meydanının olduğu yere The
Marmara Otel’i yapıldı? Yani AKM eserse The
Marmara’nın statüsü ne oluyor? Ya da Taşkışla’nın
ilerisinde Hilton ya da Orduevi binaları da
Cumhuriyet dönemi mimarisini yansıtıyor. Hangisi
gerçekten Cumhuriyet mimarisini yansıtıyor? Esas
konu bu binaların tamamının o dönemin şartları ve
ihtiyaçları doğrultusunda yapılmış olduğu ve dönemin
getirdiği koşullar ile önemli kişilerin isimleri
atfedilmiştir bu yapılara.
AKM’yi yapan Hayati Tabanlıoğlu benim de yanında
çalıştığım muhterem bir insandı. Kendisi Bayındırlık
Bakanlığı’nda çalıştığı dönemde daha önce yabancı
bir mimar tarafından yapılmış ve yangın geçirmiş bir
binayı devlet adına çalışarak düzeltmiş ve o günkü
misyonunu tamamlamıştır. Taksim bu kentte merkez
konumundadır ve İstanbul’un meydanı diyebiliriz.
Böyle büyük bir şehirde Taksim’deki bir kültür
merkezi koca İstanbul’un kültür ihtiyacını
karşılayabilir mi? AKM ne Cumhuriyet mimarisini
yansıtır ne denize karşı sırtını dönmüş ve sağır
cephesiyle haliyle şehircilik açısından iyi
konumlanmıştır ne Atatürk’ün opera, senfoni ve
müziğe bakış açısını yansıtacak şekilde doğru
donanmıştır. AKM Türkiye’nin gelişiminin durması
döneminde inşa edildi. Bu bina gelişme dönemimizin
ürünü olsaydı 1923’den bu yana gerçek anlamda
planlanmış bir şehrimiz olurdu.
Mimar Dr. Sinan Genim: ‘Sidney Opera binası gibi
görkemli bir yapı inşa edilmeli’
“Prof.Dr. Mete Tapan’ın, Prof.Dr. Metin Sözen ile
1973 yılında yazdıkları Cumhuriyet’in 50’nci yılında
Türk Mimarisi adlı kitapta AKM Cumhuriyet’imizin bir
yapısı olarak gözükmüyor. Madem o kadar önemli bir
bina nasıl o kitapta yer almaz. O bina Nazi
mimarisinin bir göstergesidir. Böylesine abuk sabuk
bir yapının Cumhuriyet’i temsil ettiğini söylemek
benim gücüme gidiyor. Bu binanın Türk mimarisinde de
hiçbir ayrıcalığı yoktur. Estetik açıdan da belirgin
bir özelliği yok. Yani ilk kez alüminyum maddesi
dünyaya örnek olacak şekilde kullanılmadı ki bu
binada. AKM’ye yapılacak restorasyon için dış cephe,
ana kütle ve planlaması değiştiriliyor diye
eleştiriliyor. O zaman o hayalet yapının kalması mı
gerekiyor? Bence İstanbul’a yakışmayan bir yapı.
AKM yerine İstanbul’a yakışan ve şehri yansıtan bir
yapı yapılabilir. Sydney Opera binası, Eyfel Kulesi
ya da New York’taki Özgürlük Heykeli gibi bir anıt
bile olabilir. Yani çağdaş ve ileriye hitap eden bir
yapı inşa edilir. AKM’nin çağdaş bir yapısı yok.
Bazıları AKM’nin yıkıldıktan sonra yerine camii, AVM
ya da otel yapılacağından korktuğundan bu yapıyı
koruma mecburiyetinde kalıyorlar. AKM’nin kültür
varlık niteliği de yok. Birileri ideolojileri
doğrultusunda bu binayı savunuyorlar ve bina için
hiçbir şey yapılmasın, bu köhne yapı olduğu gibi
kalsın gibi bir zihniyet var. Devlet AKM’nin
işletmesini özel teşebbüsten ziyade rahmetli Şakir
Eczacıbaşı gibi ya da Sabancı ailesi gibi kültür ve
sanata gönül vermiş ve İstanbul’a modern anlamda bir
çok müze kazandırmış insanlara devretmelidir.
Mimar Hilmi Şenalp: ‘İhtiyaca yanıt vermeyen bir
bina aynı şekilde kalmamalı’
”AKM modernleşmenin eseriyse Türkiye’de
modernleşmenin 250 yıldır devam ettiği hatırlanmalı.
960 sonrası modernleşmesi diye bir şey yoktur. AKM
Taksim Meydanı’nı güçlendirmiyor ve meydanın önünü
tıkamış vaziyette. Öncelikle bu binanın Cumhuriyet’i
temsil ettiğini söylemek doğru değil. O zaman
gecekondular da bir kültürü temsil ediyor. Bizim
entelijansımızda kemikleşmiş düşünceler var. AKM’nin
işletmesi aynı farklı rejimler gibi kim yönetirse
yönetsin huzur ve başarı var mıdır sorusuna
verilecek cevaba göre değerlendirilmeli. Yani kim en
büyük başarıyı gösterecekse o işletmeyi
yürütmelidir. Yani AKM’nin idaresini devlet de özel
sektör de başarabilir, perişan da edebilir. Yani biz
konulara musallat fikirlerle bakıyoruz millet
olarak. Taksim modern ve Batılı anlamda Türkiye’nin
tek meydanıdır.
Yani orada iyi değerlendirilecek bir bina olmalı.
Örneğin metroyla doğrudan bağlantısı kurulmalı.
Taksim şu anda tam anlamıyla bir meydan da değil.
Büyük bir boşluk. O meydanı binalar, binaları da
duvarları ve konsepti tarif eder. Bu iki unsurun
uyumlu olması gerekir. Bir de bunun dışarıdan
görünüşü var. Yani Boğaz’ın karşısına geçip
bakıldığında ne görüldüğüne bakılsın. AKM’nin
yanındaki otopark da yine bomboş duruyor. AKM eğer
yenilenecekse bu otopark müştereken
değerlendirilmeli. Eğer AKM yerine yeni bina
yapılacaksa ve bu bina 510 yıl içinde tamamlanacaksa
bu işe hiç teşebbüs edilmesin. Ayazağa’daki kültür
merkezi bile 10 senedir bitirilemedi. Konuya
ideolojik bakılmaması gerekiyor. İşe yaramayan ve
ihtiyaçlara cevap vermeyen bir binayı tutmanın
anlamı yok ancak biran evvel müdahale edilmeli.
Meydan içerisinde kenara itilmiş bir görünümü var.
AKM’nin simge değeri onun meydanla bütünleşmesiyle
ortaya çıkar. O zaman her yapılan bina Cumhuriyetin
simgesidir.
AKM’NİN TARİHİ
1930’larda İstanbul’a bir büyük opera merkezi inşa
etmek için başlayan çalışmalar sonucu binanın temeli
1946’da atıldı. İlk projenin üzerinde pek çok
değişiklik yapıldı. Bu proje çalışmalarına mimar
Rüknettin Güney de iştirak etti. Sonunda mimar
Hayati Tabanlıoğlu’nun yaptığı değişikliklerle
İstanbul Kültür Merkezi adıyla 1969 yılında Aida
temsiliyle açıldı. O zaman dünyanın dördüncü,
Avrupa’nın ikinci büyük sanat merkezi olma
özelliğine sahip göz kamaştırıcı bir çalışmaydı.
Ancak bina, 1970 yılında Arthur Miller’ın Cadı
Kazanı sahnelenirken çıkan yangında büyük tahribat
gördü. Tabanlıoğlu tarafından 8 yılda onarılan, yeni
değişiklikler, sıkı güvenlik ve yangın önlemleri ile
yenilenen yapı “Atatürk Kültür Merkezi” adıyla
ikinci kez 1978’de açıldı.
YAPININ ÖZELLİKLERİ
AKM’de 1300 kişilik büyük salon, 500 kişilik konser
salonu, 200 kişilik tiyatro salonu, 250 kişilik
sinema salonu bulunuyor. Üst katlarda da büyük bir
sergi salonuna sahip olan AKM, İstanbul Devlet
Tiyatrosu, Opera ve Balesi, Devlet Senfoni
Orkestrası’nın daimi sahnesi olarak da hizmet
veriyor. Bu kurumların yönetim birimleri ve merkez
gişeleri de AKM bünyesinde bulunuyor. Hayati
Tabanlıoğlu’nun son şeklini verdiği çalışma,
1950’lerin yalın ve işlevsel mimari anlayışının
tipik bir örneği olarak kabul ediliyor. Özellikle
Büyük Salon’un yüksek dekor perdesi, derin ve geniş
sahnesi, yine bu sahnenin çeşitli asansörlerden
oluşan gelişmiş mekanik kapasitesi ile farklı
kullanımlara imkan vermesi, AKM’yi Türkiye’nin en
önemli gösteri sanatları mekanlarından biri yapıyor.
Vatan, Haber: Emre Öztürk, 30.01.2010
|
|

|
İSVİÇRE ÇAKISI DEĞİL, ROMA KAŞIĞI
İngiltere’nin Cambridge kentindeki Fitzwilliam Müzesi'nde açılan Antik Yunan ve Roma eserleri galerisinin bu en popüler parçası birçok farklı aleti barındırmasından dolayı Romalıların “İsviçre çakısı” olarak anılıyor.
Gümüşten yapılmış bu nadide eserde, kaşık,çatal ve bıçağın yanı sıra salyangozları kabuğundan çıkarmaya yarayan bir alet de bulunuyor. Roma çakısı sıkı kapatılmış şişeleri açmak için ve kürdan olarak bile kullanılabiliyor. Aletin karmaşık yapısı ve gümüşten olması nedeniyle zengin bir yolcuya ait olduğu düşünülüyor.
Milliyet, 30.01.2010
|
|
'DANSÖZ' ARTIK DÖNECEK

Antalya Müzesi Müdür Vekili Mustafa Demirel,
Türkiye’nin
en önemli
müzeleri arasında yer alan Antalya Müzesi’nin daha
modern bir görünüme kavuşturulması için çalışmaların
yoğun şekilde devam ettiğini söyledi.
1988 yılında "Avrupa
Konseyi Özel Ödülü"ne layık görülen Antalya
Müzesi’nde, Antalya bölgesinde yapılan kazılarda
elde edilen eserlerin, ilk insandan başlayarak
günümüze dek gelen kronolojik bir sıralamayla
sergilendiğini anlatan Demirel, yeni açılan ek
binayla birlikte müzenin daha geniş teşhir
alanlarına ve modern eser depolarına kavuştuğunu
belirtti.
Çalışmalar kapsamında kendi alanında bir ilk olarak
gösterilen ve Antalya Müzesi’nin sembolü haline
gelen "Dansöz" adını verdikleri dans eden kadın
heykelinin dönerek sergilenmesi
için
sponsor arayışına girdiklerini de ifade eden
Demirel, büyük ilgi gören heykelin ziyaretçilerin
daha da ilgisini çekmek amacıyla yavaş bir şekilde
esere zarar vermeden dönerek sergilenmesini
amaçladıklarını vurguladı.
Bir turizm
seyahat acentesinin sponsor olduğunu ifade eden
Demirel, heykelin dönerek sergilenmesi için
hazırlanan projenin önümüzdeki günlerde hayata
geçirileceğini belirtti.
1981 yılında Perge Antik Kenti’nde yapılan
kazılar sırasında Güney Hamam’ı kısmında bulunan
heykelin, değişik bir teknikle yapıldığını bildiren
Demirel, heykelin vücudunun çıplak yerlerinin beyaz,
giysi ile örtülü yerleri ve saçlarının siyah
olduğunu belirtti. 100’e yakın parçanın
birleştirilmesiyle tamamlanan heykelin başının hafif
sağa dönük, boynunun da bükük olduğunu ifade eden
Demirel, yüz işçiliği mükemmel olan eserde saçların
çelenk gibi başın üzerine toplandığını ve saç
örgülerinin alın üzerinde düğüm yapılmış şekilde
olduğunu anlattı.
Antalya Müzesi Müdür Vekili Mustafa Demirel, dans
eden kadına benzediği için heykele "dansöz" isminin
verildiğini vurgulayarak, heykelin, İmparatorlar
Salonu’nda sergilenmeye devam edeceğini sözlerine
ekledi.
Radikal, 30.01.2010
|
|
YÜRÜYEN MÜZE POLİSE YAKALANDI
Kadıköy'de ihbar üzerine Hülya G., isimli bir kadının çantasında yapılan aramada Bizans dönemine ait 492 parça sikke, 2 bronz çan, 1 Afrodit heykeli ve 1 kurşundan yapma eşya ele geçirildi.
Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, "Tarihi eser kaçakçılığı" ihbarı üzerine harekete geçti. Kadıköy'de kısa bir takibin ardından yolda yürüyen Hülya G., ve arkadaşı Mehmet Faruk E., durdurularak kimlik kontrolü yapıldı. Bu sırada Hülya G.'nin çantasında yapılan aramada 492 parça sikke, 2 bronz çan, 1 Afrodit heykeli ve 1 kurşundan yapma eşya ele geçirildi.
Hülya G., ile Mehmet Faruk E., gözaltına alınarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Burada yapılan sorgulamada program yapımcısı olduğu öne sürülen Hülya G., ifadesinde "Bu eserler bana ait değil. Bir hafta önce ziyarete gelen bir arkadaşım çantayı bana teslim etti. Kendisi nereden aldı bilmiyorum. Sahte olup olmadığını araştırmam için çantayı bıraktı. Tanıdığım bir koleksiyoncu var. Eserler sahte mi değil mi diye koleksiyoncu arkadaşıma gösterecektim. Ardından müzeye götürecektim" dediği öğrenildi.
Gözaltına alınan Hülya G. ve arkadaşı Mehmet Faruk E., tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Yeni Şafak, Fotoğraf: Cnn Türk, 30.01.2010
|
 |
|
TARİHİ ESER OPERASYONUNDA 6 GÖZALTI
Muğla'daki
tarihi eser operasyonu Muğla İl Jandarma Komutanlığı
ekiplerince düzenlenen operasyonda 76 parça tarihi
eser ele geçirildi, 6 kişi gözaltına alındı.
İl
Jandarma Komutanlığı ekipleri, yaklaşık 6 ay süren
istihbarat çalışmasının ardından Muğla'da önceden
belirlenen noktalara eş zamanlı operasyon
düzenledi.Ellerindeki tarihi eserleri satmaya
çalıştıkları iddia edilen zanlılar M.S, R.D, M.K,
U.T, İ.Ç. ve B.E. gözaltına alındı. Zanlılarla
birlikte Roma, Doğu Roma, Hellenistik ve Arkaik
dönemlerine ait 76 parça tarihi eser ele
geçirildi.Ele geçirilen 7 sikkenin yaklaşık 2 bin
600 yıllık tarihi geçmişi olduğu belirtildi.Eserler
arasında, Roma ve Doğu Roma dönemine ait kadın ve
kraliçe figürleri, sikkeler, gözyaşı şişeleri, süs
eşyaları ve üzerinde gladyatör figürü yer alan
kapların bulunuyor.
Gözaltına alınan 6
zanlının, işlemlerin ardından adliyeye sevk
edileceği bildirildi.
Yeni Asır, 30.01.2010
|
 |
HASAN BASRİ BEY CAMİİ ONARILDI
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Filistin'de yapılan ve daha sonra İsrailliler tarafından ibadete kapatılan Hasan Basri Bey Camii yeniden tamir edilerek aslına uygun hale getirildi. İsrailli fanatikler tarafından defalarca saldırıya uğrayan camii son olarak Türkiye'de faaliyet gösteren Mirasımız-Der tarafından aslına uygun bir şekilde onarıldı.
Bu tarihi mekanın tadilat çalışmaları yüksek mimar, inşaat mühendisi, arkeolog, sanat tarihi uzmanları ve bir profesör tarafından yürütüldü.
Hasan Basri Bey Camisi’nin “doğu ve kuzeydoğu cephesi” ile tadilat gerektiren kimi yerleri aslına uygun olarak herhangi bir değişiklik yapılmadan onarıma tabi tutuldu. Ayrıca bakımsızlıktan yıkılan “güneydoğu cephesi” tamamen aslına uygun bir şekilde yeniden inşa edildi. Restorasyon sürecinde kullanılan malzemeler ve materyaller uzmanlar tarafından özenle seçilerek hazırlandı.
Osmanlı Mutasarrıfı Hasan Basri Bey tarafından Yafa şehrinde 1916 yılında inşa ettirilen Hasan Basri Bey Camii, 1948 yılında işgal sonrasında boşaltılmış ve İsrail, bu camide ezan okunmasını yasaklamıştı. İşgalin başlangıcından bu zamana kadar geçen süre içerisinde hala bu camide ezan okunması yasak. 1988 yılında, yapılan girişimler neticesinde bu cami yeniden ibadete açılmış fakat ezan yasağı yürürlükten kaldırılamadı.
Son olarak 2007 yılında Yahudi bir fanatik tarafından saldırıya uğrayan Hasan Bey Camii’ne şu ana kadar 20'den fazla saldırı düzenlendi.
Dünya, 30.01.2010
|
|
SAHTE DA VINCI'YE SERVET
Gerçek ressamı
bilinmeyen, Leonardo da Vinci'ye ait olduğu
düşünülen
bir yağlı boya
tablo geçen hafta bir açık artırmada 1.5 milyon
dolara satıldı.
La Belle Ferronniere’ isimli tabloda, zengin
giyimli bir kadın betimleniyor. 1993 yılında bir
uzman,
1929’da da Vinci olarak kimliklendirilen tablonun,
17. yüzyılın ortalarında, yani da Vinci’den bir
yüzyıl sonra yapıldığını ortaya çıkarmıştı.
Radikal, 30.01.2010
|

|
|
MÜZELER HERGÜN AÇIK
Açıldıkları tarihten bu yana ziyaretçi akınına
uğrayan Gaziantep Büyükşehir Belediyesi müzeleri
kültürel mirasın korunması ve yaşatılması alanında
yapılan çalışmalarla Gazianteplilerin sosyal ve
kültürel yaşamlarına renk katmaya devam ediyor.
Büyükşehir Belediyesi Dış İlişkiler Daire
Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada, şu bilgiler
verildi:
''Bayazhan Gaziantep Kent Müzesinde Gaziantep'in
yöresel el sanatı olan gümüş işlemeciliği,
bakırcılık, kalaycılık, yemenicilik, sedef
işlemeciliği, kutnu dokumacılığının yöresel
kıyafetler giymiş mankenler yardımı ile
canlandırılarak gelen ziyaretçilere tanıtılıyor.
Türkiye'de bir ilk olma özelliğine sahip, Emine
Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi'nde, Gaziantep'in
geleneksel mutfak kültürü yaşatılıyor. Gaziantep
Savunması Kahramanlık Panoraması Müzesi'nde ise
Antep halkı tarafından gösterilen mücadele ve
kahramanlıklar anlatılıyor.''
Açıklamada, ziyaretçilere ilişkin olarak da şunlar
kaydedildi:
''Müzelere yerli yabancı ziyaretçilerin büyük ilgi
gösteriyor. Bayazhan Gaziantep Kent Müzesi'ni 52
Bin, Emine Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi'ni 54 Bin
500, Gaziantep Savunması ve Kahramanlık Panoraması
Müzesi'ni ise 64 Bin 750 kişinin ziyaret etti.
Pazartesi günleri ziyarete kapalı olan müzelerin
ziyaretçilerin yoğun ilgisinden dolayı haftanın 7
günü 08.00-17.00 saatleri arasında açık olacak.
Müzelerde gerçekleştirilen aktiviteler, sergiler,
söyleşiler müzeleri daha canlı hale getirdi.
Bayazhan Kent Müzesi'nde Ocak ayı içinde
gerçekleştirilen 'Antepli Gelinin Çeyiz Sandığı'
sergisine gösterilen yoğun ilgiden yola çıkarak
bundan sonraki süreçte, diğer müzelerde de aylık
aktiviteler, sergilerin düzenlenmesi planlanıyor.''
Gaziantep Hakimiyet, 30.01.2010
|
|
ENDÜSTRİ SİTLERİ DÖNÜŞÜRKEN

Ankara’nın taşına, İstanbul’un ‘derdine’ bak: Bu
mekanlar, bu binalar kimin?
Ankara sokakları büyük bir eylemliliğe, hak aramaya
dair bir silkinişe tanık olurken ve Türkiye işçi
sınıfının tarihine TEKEL direnişi kazınır ve hatta
oya gibi işlenirken aklımıza bu coğrafyanın sanayi
tarihini anlatan yapılar düşüyor: Emekçilerin
emeğin, üretimin tarihini yazdıkları mekanlar...
Aklımız buraya takılmışken öte yanda 2010 yılının
Avrupa Kültür Başkenti sıfatı ile payelenmiş
İstanbul’da yıl boyunca yapılması planlanan “182
kültürel etkinliğe” gözümüz takılıyor. Etkinliklerin
başlıklarında bellek, çok kültürlülük, kutsallık,
tarihsellik vurguları alıp başını gidiyor. Haziran
ayındaki bir etkinlik ise aklımıza ve gözümüze
takılanları bir başka şekilde okumaya davet ediyor.
Kentin önemli endüstri yapılarından biri olan
Hasanpaşa Gazhanesi’nin bir kültür merkezi olacağı
ve açılışının ise haziranda olacağı muştulanıyor!
Hal böyleyken emeğin, emekçinin mekanları ve
bunların dönüşümü üzerine düşünmek şart oluyor.
‘KAVGAMIZIN ŞEHRİ’
Emeğin mekanlarını ve buralarda sürüp gitmekte olan
dönüşümü kavrayabilmek için İstanbul kentinin sanayi
tarihinin kökenlerine bakmak gerekiyor. İstanbul’un
bugün sahip olduğu kültürel miras bir yandan Bizans
ve Osmanlı’nın başkenti olmaktan kaynaklı tarihsel
yapıları ve anıtsal binaları içinde barındırırken
öte yandan da Türkiye’nin modernleşme tarihini mekan
üzerinden anlamaya, okumaya olanak olanak veren
modern yapıları da içinde bulunduruyor. Sanayi
yapıları ise modernleşme tarihinin önemli sembolleri
olarak karşımıza çıkıyor. Bu tarihin mekansal
izlerini okuyabilmek için ise 19. yüzyıla uzanmak
gerekiyor. İstanbul’un mekansal yapısı 19. yüzyıla
kadar büyük bir dönüşüm yaşamıyor. 19. yüzyıl ile
birlikte İstanbul kentinin görüntüsü de değişmeye
başlıyor. Kentin ana merkezi olan Eminönü-Sirkeci
bölgesinin dışında Pera ikinci bir merkez olarak
karşımıza çıkıyor. İkinci bir merkezin ortaya
çıkmasının yanı sıra kentin tüm mekansal
örgütlenmesini değiştiren bir dizi dönüşüm
gerçekleşiyor. İstanbul, özellikle 19. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren, bir yandan uluslararası
ticarette etkinleşen ara kent konumundan dolayı
gereksinim duyduğu modern bir iş merkezinin (Galata-Pera),
diğer yandan da Avrupa yakasında Taksim-Şişli,
Anadolu yakasında ise Kadıköy-Bostancı akslarında
modern konut alanlarının inşasına tanık oluyor. Yeni
ulaşım ve haberleşme kanallarının gerektirdiği yeni
postane ve gar binalarının yapımı, yeni yönetim
binaları ve sarayların Pera’ya taşınması, ilk
toplukonut uygulamaları, banliyölerin ortaya çıkışı,
yeni finansal ilişkilerin gerektirdiği yeni banka
binalarının inşası, konut alanlarında sınıfsal
farklılığın belirginleşmesi bu yüzyılda İstanbul
kentinin şekli şemalini değiştiren belli başlı
dönüşümler olarak karşımıza çıkıyor. Aynı dönemde
İstanbul’un geçirdiği idari-yönetsel modernleşme ile
bağlantılı olarak kentin modern alt yapısının inşa
süreci de başlıyor. Bu inşa süreci ile birlikte
kenti besleyen ulaşım ağları da hızla gelişiyor.
Hammadde veya bitmiş ürünün taşınması için yeterli
ulaşım ağının varlığı nedeniyle kent, özellikle
1850’den sonra Osmanlı İmparatorluğu endüstrisinin
merkezi haline geliyor. Bu tarihten itibaren yabancı
sermaye, işgücü ve teknolojisi ile kurulan
fabrikaların sayısı ve türü fark edilir bir biçimde
artıyor. 20. yüzyılın başlarında Osmanlı
İmparatorluğu’nun topraklarında bulunan endüstri
işletmelerinin yüzde 55’inin İstanbul’da yer aldığı
biliniyor. Böylesi bir tarih karşısında emeğin,
emekçinin tarihi ve bu tarihin izlerini taşıyan
mekanların hikayesi İstanbul kenti ile bitişik hale
geliyor. Vedat Türkali’nin İstanbul dizelerindeki
“Cibali’nin işçisi”, Bomonti’nin, Lengerhane’nin,
Beykoz’un, Azadlı’nın, Silahtarağa’nın emekçisi için
bu kent elbet önce “kavgamızın şehri” olma sıfatını
hak ediyor.
RANT KAYGISI VE KORUMA DİRENCİ
1950’li yıllara kadar kentin farklı ihtiyaçlarını
belli ölçüde sağlayan İstanbul’un endüstri tesisleri
bu tarihsel eşikten sonra kentin hızlı büyüme
sürecinde yetersiz kalarak işlevlerini yitiriyor. Bu
alanlar işlevlerini yitirdikten sonra uzun süre
buralara müdahale edilmiyor ve bir anlamda çökmeye
terk ediliyor. İşte tam da bu yüzden 19. yüzyılda
sayıları 256’yı bulan endüstri yapılarından bugüne
sadece 43’ü kalabiliyor. 1950’lerden 1970’lerin
sonlarına kadar, kırsal alandan kitlesel göçler
alarak büyüyen kentin arazi ihtiyacı Hazine’ye
devrolmuş geniş arazi stoku ve düşük yoğunluklu eski
konut alanlarının yapsatçılık yoluyla dönüşümü ile
karşılanıyor ve böylelikle çoğu çöküntü alanı
halindeki bu eski endüstri yapıları o dönemde
kentsel arazi olarak dikkati çekmiyor. Bu sayede bu
alanların bir kısmı günümüze kadar kalabiliyor.
1980’lerden itibaren değişen ekonomi politikalarıyla
birlikte başlayan kentsel dönüşüm sürecinde, kentin
merkezi alanlarındaki araziler hızla değer kazanmaya
başlıyor. Bu bölgelerde yer alan ve hemen hepsinin
içlerindeki yapı stoku yağmalanmış, harap edilmiş
olan İstanbul’un ilk modern endüstri yapıları
kentsel arazi üretiminin yeni hedefleri haline
geliyor. Bu hedefler doğrultusunda yeniden
işlevlendirilen bu endüstri yapıları için en büyük
riskin ise, hızla yapılan işlevlendirme uygulamaları
olduğu biliniyor. Zira bu uygulamalarda temelde rant
kaygısı ön plana çıkıyor.
İstanbul’un modernleşme ve emek tarihinin en önemli
simgelerinden olan bu alanların sanayi siti olarak
korunması ve bu koruma kararına uygun yeni
işlevlerle canlandırılmasını savunan meslek
kuruluşları ve yerel inisiyatiflerin
müdahalesi/mücadelesi ile bu alanların kentsel arazi
olarak değerlendirilmesine karşı bir direnç
oluşturuyor. Bu girişimler sayesinde bu alanlar
sanayi siti olarak koruma kapsamına alınıyor.
Böylelikle bu alanlardan bir kısmı müzeye dönüşüyor,
bir kısmı üniversitelerin kullanımına açılıyor ve
bir kısmı da farklı işlevler alarak ayakta
durabilmeyi başarıyor.
AKILLARI KURCALAYAN SORUNLAR
İşte tüm mesele de modernleşme ve emek tarihinin bu
önemli yapılarının dönüşüm biçiminde yatıyor.
Enerji, gıda, giyim-dokuma, deri, kimyevi madde
üretimi, maden ve toprak işleme kollarında faaliyet
göstermiş ve ayakta kalan 43 yapıdan 30’u yasal
koruma altında bulunuyor.
Yasal koruma altında olanların bir kısmı için
gerçekleştirilen dönüşüm uygulamaları ise içinde bir
dizi sorunu barındırıyor. Ve hatta bunların işlevsiz
hale gelmesi (getirilmesi) asli mesele olarak
karşımızda duruyor. Ham deri üreten Beykoz Deri
Kundura Fabrikası’nın işlevsiz olduğunun iddia
edilmesi, köprü kapakları açılmadığı (açtırılmadığı)
için çalışmayan bir tersanenin söz konusu olması,
Sümerbank ya da SEKA tesislerinde üretimin
yapılamaması akılları kurcalayıp duruyor. İzmit
Körfezi’ni kirlettiği iddia edilen SEKA’nın
karşısında Ford’un yeni bir tesis açması resmi daha
da bulanıklaştırıyor.
BİLGİLENME, DUYUMLARLA SINIRLI
İşin dönüşüm kısmına bakıldığında ise her şey daha
da vahim bir hal alıyor. Lengerhane ile Şirket-i
Hayriye’nin birleştirilip dönüştürülmesiyle oluşan
İstanbul Rahmi Koç Sanayi Müzesi ve geçmişe dair
izlerin neredeyse hiç kalmadığı Tophane-i Amire
binası tamamlanmış ve çok ciddi tartışmalı yeniden
kullanım örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Bomonti
Bira Fabrikası, Likör Kanyak Fabrikası, Beykoz Deri
Kundura Fabrikası, Kasımpaşa Un Fabrikası, Yedikule
Gazhanesi’nin yeniden kullanımı üzerine bir dizi
faaliyet sürüp gidiyor ve ne gariptir ki bu tür
ciddi kentsel girişimlere dair bilgilenme sadece
duyumlarla sınırlı kalıyor. İstanbul’un,
yapılarının, emekçilerinin tarihi kapalı kapılar
ardında yeniden şekillendirilip altüst ediliyor.
Hasanpaşa Gazhanesi gibi mahalle sakinlerinin
öz-örgütlenmesine dayanan, farklı duyarlıkları içine
katan ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin
sürüncemede bıraktığı bir örnek hayata geçirilmek
için bekliyorsa da var olan diğer örnekler içimizi
karartıyor.
Haliç’teki Silahtarağa Elektrik Santralı’nın bir
vakıf üniversitesine dönüşümü de birçok sorunu
içinde barındırıyor. Zira bu dönüşüm çok ciddi
rantsal değer getiriyor. Ve burada asıl soru ise bu
rantın nerede ve kimin için kullanıldığı noktasında
düğümleniyor. Alibeyköy’de, Eyüp’te yaşayanlar yani
bu mahallelerin gerçek sahipleri bu noktada yok
sayılıyor. Bir kurum geliyor ve burada başka bir
kültür yaratmaya çalışıyor. Kapıları açık bırakmakla
Eyüp, Alibeyköy emekçileri içeri alınmış olmuyor.
Santralin girişindeki boncukçunun, köftecinin
dükkanının ortadan kaldırıldığı ve bir nevi
temizleme harekatına girişildiği anda aslında
kapılar kapatılmış! oluyor. Bir dokuyu tarif eden
boncukçunun silindiği bir mekanda izler
bulanıklaşıyor.
Oysa emeğin, emekçinin ve modernleşmenin tarihini ve
bu tarihin izleriyle örülü bir sanayi sitini farklı
bir kavrayışla ele almamız gerekiyor. Bu farklı
kavrayışın ise içinde kamusallığı, yeni bir kamusal
alan ve mekan örgütlemeyi, kentsel kamusal bir
kültür alanı yaratmayı ve bir sanayi sitine bu
meseleler üzerinden sahip çıkmayı barındırması
gerekiyor. Zamanın ancak kendisi üzerinden
izlenebildiği bir dünyanın unutulmaması,
yitirilmemesi için; mekana, zamana, dile, geleneğe
kaydolmuş bir maddi gerçekliğin, bir sanayi
yapısının dönüşümünde farklı yolların izlenmesi şart
oluyor. Ve bu süreçte klasik korumacılığın
sabitleyici, dönüştürme gücünden yoksun şekliyle
değil, içinde yükseldiği kentsel kamusal mekanın
ortak ve sürekli biriken belleği üzerinden ve
kültürel bir kamusal alan üretme çabasından
hareketle yol alınması bir anlam taşıyor.
KAMUSALLIĞIN, SAHİPLERİNE İADESİ
Mülk sahibi sınıf için “beş para ödemeden kamusal
alanı çalmışlardır” diyen Marx’ın izini takip ederek
mekanını kaybetmiş ve aynı zamanda çalınmış
kamusallığın emekçilere, sahiplerine iade edilmesi
için büyük çabalar verilmesi gerekiyor. Kolektif
tecrübe üretiminin yolu da buradan geçiyor. Sanayi
sitleri için getirilecek yeniden kullanım
yaklaşımlarında kolektif tecrübe üzerinde inşa
edilecek bir kamusallığın esas olması gerekiyor.
Salt fiziksel düzenlemeleri içeren uygulamalar ise
yaşamlarımızın görüntüsünü değiştirmiyor. İktisadi
ve toplumsal devamlılığı olan, yaşamdan bağlarını
kopartmadan, semtin, mahallenin özelliklerini de
dikkate alan, kültürün ve toplumsal yaşamın sadece
tüketilmediği, ilgili tüm unsurların üretim
süreçlerine katıldığı, iktidar alanlarının
yaratılmadığı uygulama çalışmalarını başlatmak acil
meselelerden biri olarak karşımızda duruyor. 2010
etkinliklerinin o bellek, çokkültürlülük, kutsallık,
tarihsellik gibi “ışıltılı” vurgularının karşısına
kamusallık, emeğin mekanları şiarıyla dikilmemiz
gerekiyor. Ankara sokaklarında bir “hayalet”
dolaşırken İstanbul Godot’yu havai fişeklerle
bekliyor. “Haktan bahseden namuslu insanlara” bu
kentin kapılarını, yapılarını, anıtlarını iade edene
kadar daha çok bekleyecek gibi duruyor.
[*] Bu yazının çerçevesi kurulurken “HASANPAŞA
GAZHANESİ: YÜZYILLIK BİR HİKAYEYE SAHİP ÇIKMA
ÖYKÜSÜ” başlıklı, Hasanpaşa Gazhanesi Çevre
Gönüllüleri ve Doç.Dr. Hatice Kurtuluş ile birlikte
hazırlanan deklarasyon metninden yararlanılmıştır.
Birgün, Yazı: Maya Arıkanlı, 29.01.2010
|
|
|
Klaros
|
...1954
|

|
|
|
|
 |
|
|
|
|
| Ocak 2010 |

|
TAY Haber
|
Ayşe Didem Bayvas (Haber Editörü)
A. Yamaç (Yıllardan...)
Özgen Kurt (Arşiv)
|
.. |
TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org |
| Copyright©1998 TAY Projesi |
|
|