Haberler logo

Her Pazartesi sabahı güncelleyerek, bir önceki haftanın haberlerinden bir derlemeyi, çeşitli yorumları, dizileri ve "yıllardan..." köşesini bu sayfada ilginize sunuyoruz. Sayfanın içeriğinde, basından seçilmiş ya da sizlerden bize ulaşan arkeoloji / sanat tarihi çalışmalarından, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmelere; koruma etkinliklerinden, tarih - kültür alanlarına ilişkin araştırmalara, kültürel faaliyetlere, kısacası "haber değeri" taşıyan birçok konuya yer veriyoruz.

Eğer sizler de bu sayfaya haber, yorum ve görsellerle katkıda bulunmak isterseniz, haber@tayproject.org'a bir ileti gönderebilirsiniz...


22 - 28 Haziran 2008

PARION ANTİK KENTİ VE İÇDAŞ OLAYI

 

Uzmanlar Türkiye'nin giderek büyüyen bir enerji açığından söz ediyorlar. Bunun için bölgenin tarihsel, arkeolojik, endemik, ekolojik vs değerlerinin önemine bakmadan baraj projeleri üretiliyor, temeller atılıyor, hidroelektrik santralı ihaleleri yapılıyor, nükleer enerji araştırmalarına bütçeler ayrılıyor ve daha aklımın ermediği bir çok iş yapılıyor. Akademik dünyanın itirazları da fayda etmiyor. Ben gerçekten anlamam, ama gelişmiş ülkelerde bu işler bu kadar kıyamet kopmadan çözülüyorsa benim "yalnız ve güzel ülkemde" neden olmadığına kafa yorarım doğrusu.

Aklım, yılan hikayesi Allianoi ve yürek acısı Hasankeyf'le bile baş edemezken bir de şimdilerde antik Troas bölgesindeki maden arama izinlerine takılmış durumdayım.

Nisan ayında kısaca söz etmiştik, İÇDAŞ firmasının kapasite artırımı kapsamında Bekirli Köyü ve Kemerli Köyü sınırları içinde kurmak istediği "Bekirli Köyü Termik Santralı ve Yan Tesisleri"nin denizi, balıkçılığı, tarım alanlarını, korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarını ve yöre halkını ne kadar olumsuz etkileyeceği belliyken neden T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan ÇED raporunun "olumlu" olduğunu anlayamıyorum.

Aynı şekilde söz konusu alanda 2005 yılından beri kazısı yapılmakta olan ve MÖ 8. yüzyılda kurulduğu anlaşılan Parion antik kentine ait mezarlık bölümü olması ve sit alanının etkileşim alanında yer almasına rağmen neden bir tesis kurulmasında ısrar edildiğini de anlamıyorum.

Parion antik kenti kazı başkanı Prof.Dr. Cevat Başaran'ın T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na yaptığı 10/12/2007 tarihli başvuruda; ÇED raporunun iptal edilmesi talebinin Çevre ve Orman Bakanlığı'nca değerlendirilmesi ve sonucundan Bakanlığa bağlı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bilgi verilmesi hususunun neden 2 ay sonra 08/02/2008 tarihli ve 23620 sayılı yazıyla Çevre ve Orman Bakanlığı, Çevresel Etki Değerlendirilmesi ve Planlama Genel Müdürlüğü'ne iletildiğini de anlamıyorum. Bunu anlamadığım gibi ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras'ın konuyla ilgili 01.04.2008 tarihinde verdiği soru önergesinin cevabı verildiğinde neden hala Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan bir sonuç alınamadığını da anlamıyorum.

 

Bütün bu izinler tamamlanmadan neden İçdaş termik santralının hafriyat çalışmasına başlandığını ve hafriyat alanında ortaya çıkan tahribatı da anlamıyorum.





Bu hafriyat sırasında ortaya çıkan ve yöre halkı tarafından tümülüs olarak adlandırılan Durmuş Dede Tepesi hakkında yetkililere neden haber verilmediğini de anlamıyorum.





Anlayan var mı? Varsa beri gelsin...

TAY Haber, Yazı: Ayşe Didem Bayvas, 28.06.2008

Kaynak: Çanakkale Çevre Platformu - ÖDP Kadıköy İlçe Örgütü

BİZANSLILARIN ATLARA KÖTÜ DAVRANDIĞINI, KİŞNİŞE BAYILDIĞINI BİLİYOR MUSUNUZ?

 

Türkiye’nin ilk popüler arkeoloji programı CNN Türk’te önümüzdeki hafta yayına başlıyor. Perşembe akşamları yayınlanacak olan "Taştaki Sır" adlı programı Emine Çaykara hazırlayıp sunuyor. Taştaki Sır, arkeolojik kazı alanlarını gezecek, eski insanların yaşamını bugünkü dille anlatacak. Programın bir bölümünde Ayşegül Tecimer’in Afrodit’i canlandırdığı belgeselden de var.

Taştaki Sır adlı programın sloganı: "İnsanın taşlara bıraktığı izi arıyoruz." Fikir, CNN Türk Program Müdürü Aslı Öymen’e ait. Programın yapımcısı ve yönetmeni, daha önce Sarıkamış, Çankaya’nın Hanımefendileri belgesellerini ve Karalama Defteri programını yöneten Reyhan Yıldız. Programı klasik arkeoloji eğitimi almış Emine Çaykara (43) hazırlayıp sunuyor. Programda, arkeologların nasıl çalıştığı, kazı işinin zorlukları, eski insanların nasıl yaşadığı anlatılacak, arkeologlarla röportajlar yapılacak. Esas özelliği, Anadolu’da bizden önce yaşayanların kültürlerini, inanışlarını, yaşam şekillerini ortaya koymak. Emine Çaykara "Bütün bunları bir çocuğun bile anlayabileceği şekilde basit bir dille sunacağız" diyor.

İlk bölüm, çok önemli kazıların yapıldığı İstanbul’u ele alıyor. Beş ayrı yerde çekim yapıldı. Kimsenin giremediği, At Meydanı denilen hipodromla bağlantılı Bizans İmparatorluk Sarayı kazısına girilerek bu sarayın hem Bizans hem Osmanlı döneminde ne ifade ettiği, o dönemde burada nasıl yaşandığı anlatılacak. 400 bin yıl önce İstanbul’daki ilk yerleşim yeri olan Yarımburgaz mağarasında da çekim yapıldı. Çok az insanın bildiği, harap haldeki bu mağaranın tabelası bile yok. Yenikapı’da ortaya çıkarılan Teodosius limanı da ilk programın konuları arasında. Metro kazısı sırasında bulunan kalıntılar ışığında liman kenti İstanbul’da gemilerin ve insanların yaşamı anlatılacak.

Programda günümüz insanlarının arkeolojiye bakışı da ele alınıyor. Örneğin Yenikapı kazısında çalışan işçilerle ilginç röportajlar var. Seramikleri fırçalayan genç bir işçi, bulguların Roma mı, Osmanlı mı, Bizans mı olduğunu ayırt edebildiğini, bir başkası eski insanların eşyalarına dokunmaktan büyük keyif aldığını söylüyor.

Programın ikinci bölümünde Afrodisias antik kentinde eski inanışlar ele alınacak. Çaykara "Miletos ve Afrodisias’ta başörtülü Afrodit heykellerini göreceğiz, nasıl algılandığını anlatacağız" diyor. Bir başka bölümde Didim ve Miletos’taki kahinler üzerinde durulacak, antik dünyada kehanetin önemi ve buna bağlı inanışlar incelenecek. Buna karşılık Efes’te ise tuvalet kültürü ele alınacak.

Programda Bizanslıların yaşam biçimine de değiniliyor. Yenikapı’da ortaya çıkarılan Theodosius limanındaki bulgular, yeni bilgilere ulaşılmasını sağladı. Bizanslılar çok iyi besleniyor, örneğin deniz ürünleri yiyordu. Hacettepe Üniversitesi’nden Emel Oybak Dönmez’in araştırmasına göre, o dönemde, dışarıdan çam fıstığı getiriyorlardı. Limanda amforaların ağızını kuru incirle kapatıyorlardı. Kişnişi çok sevip yetiştiriyorlardı. Ama atlarda acı gem denilen bir yöntem kullanıyorlardı. Veteriner Doç.Dr. Vedat Onar’ın yaptığı kemik araştırmalarına göre, bu gemle atı ağzından çok sert şekilde çektikleri için hayvanın kemikleri çabuk aşınıyor ve kısa sürede ölüyorlardı. At iskeletlerinde görülen kemirme izleri de Bizanslıların ölen atları ya kendilerinin yediğini ya da başka hayvanlara yedirdiklerini ortaya koyuyor.

Emine Çaykara, İstanbul Üniversitesi klasik arkeoloji bölümü mezunu. Gazetecilik yaptı ancak arkeolojiyle ilgisini sürdürdü. Efes Artemis Tapınağı kazısında 3 yıl çalıştı. Kültürel turlarda rehberlik yaptı. İlk çeviri kitapları Kölelik ve Eski Mısır konularındaydı. Arkeolojinin Delikanlısı - Muhibbe Darga adlı kitabın da yazarı.

Afrodisias kentiyle ilgili bölümde ilginç bir ayrıntı var. Bu bölümde, tarihi eser kaçakçılığı davasıyla gündeme gelen Ayşegül Tecimer’in görüntüleri de var. Programda Tecimer’in çekimini finanse ettiği Afrodisias belgesel filminden alıntı yapılacak. Tecimer İngiliz bir yönetmen tarafından çekilen "Aphrodias - City of Aphrodite" adlı filmde Afrodit karakterini canlandırmış. Ancak daha sonra rolünü az bularak finans desteğini çekmiş, film de finans desteği kesilince gösterilemeden arşivlerde kalmış.

Hürriyet Cumartesi, Haber: Ayten Serin, 28.06.2008

VAKIFLAR 12 YILDIR ÇALINAN HALISINI ALAMIYOR

 

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü, 14 yıl önce İstanbul'daki depodan çalınan ve daha sonra dünyanın en önemli koleksiyonlarından 'Orient Stars'ta ortaya çıkan tarihi halıyı geri alamıyor.

 

Koleksiyonu yöneten BMW'nin eski CEO'su Heinrich Kirchheim öldüğü için mirasçıları 'hatırası var' bahanesiyle eseri iade etmek istemiyor. Halının depoda kalan küçük bir parçasını delil olarak kullanan Türkiye ise koalisyon yöneticilerini ikna etmeye çalışıyor. Dava açmak yerine diyalog kurmayı tercih ettiklerini belirten Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, bundan sonuç alınamaması halinde yasal yollara başvuracaklarını söyledi. 1996 yılında İstanbul'da sergi açan Heinrich Kirchheim, söz konusu halıyı Avusturya'dan satın aldığını söylemişti. Eski Ceo, tarihi eseri kısa sürede teslim edeceği sözünü vermişti. Sergiden sonra Türkiye'den ayrılan Kirchheim sözünü tutmadı. Vakıflar Genel Müdürlüğü de sonuca ulaşamadı. Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt eserlerin geri getirilmesinde öncelikle diyalog kurmayı tercih ettiklerini fayda vermemesi halinde yasal yolları kullanacaklarını söyledi.

Zaman Haber: Aslıhan Aydın, 28.06.2008

TARİHİ KALE CAMİİ GEÇİCİ SÜRE İLE İBADETE KAPATILDI

 

Sivas'ta tarihi Kale Camisi, Selçuklu Parkı ve Kent Meydanı Düzenleme Projesi kapsamında park ve çevresinde yürütülen kazı çalışmaları nedeniyle geçici olarak ibadete kapatıldı. 1580 yılında Osmanlı döneminde 3. Murat Hanın vezirlerinden Mahmud Paşa tarafından yaptırılan Kale Camisi, Sivas Belediyesince çalışmalarına başlanan Sivas Selçuklu Parkı ve Kent Meydanı Projesi kapsamında bir süre ibadete kapalı tutulacak. Sivas Müftülüğü, caminin geçici olarak ibatede kapatıldığını, çalışmaların yapıldığı alan ve camiye astığı Park alanı çalışmalarından dolayı camimiz geçici olarak ibadete kapatılmıştır duyurularıyla kamuoyuna bildirdi. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait birçok eseri bünyesinde bulunduran ve adeta bir açık hava müzesi konumunda olan Sivas Kent Meydanı, Sivas Selçuklu Parkı ve Kent Meydanı Projesi ile yeni bir çehreye kavuşturulacak. Meydan çevresindeki Şifahiye Medresesi, Çifte Minareli Medrese, Buruciye Medresesi, Kale Camisi, Kale Hamamı, Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi, Hükümet Konağı, Jandarma binası gibi tarihi yapılar, çevre düzenlemesi çalışmalarıyla ortaya çıkarılacak.

Memleket Sivas, 28.06.2008

KATKI




BURASI "KALKINAN" KIZILTEPE...



Mardin yakınlarında, Kızıltepe’deyiz. Bu ilçede görülmeye değer eski hiçbir şey kalmamış. Eskiye ait ne kaldı ise hızla tahrip ederek “kalkınan” tipik bir Anadolu kasabası burası.  

 

Şehrin eski ismi, Mardin bölgesinin en büyük höyüklerinden birisi olan Tell Ermen’miş. Güneydoğu’nun jeopolitik durumunun bir simgesi gibi, Tunç Çağı’na ait buluntular veren bu höyüğün üzerinde artık bir jandarma karakolu var. 800 yıl sonra bu höyükte kazı yapacak olan arkeologlar en üst tabakayı yorumlamakta oldukça zorlanacaklar herhalde. Kızıltepe’nin 800 yıllık meşhur Ulu Camii ise, tarihsel öneminden çok cemaatine önem veren tarzda bir restorasyon yaşamış. Taş işlemeleri duruyor durmasına ama çatı, su olukları, iç sıva ve tezyinat kelimenin tam anlamı ile bir felaket. 

 

Mardin ve civarını anlatan tüm yerli ve yabancı rehber kitaplar Kızıltepe’de bulunan Dunaysır Köprüsü’nden bahsediyorlardı. Yazıldığına göre, 13. yüzyılda inşa edilmiş olan bu köprü sağlam kalan yegane Artuklu köprüsü olma özelliğine de sahipmiş. Biz de “Madem buraya kadar geldik, bari elimiz boş dönmeyelim, köprüyü görelim” diye düşündük. Bizimle aynı dili konuşmayan insanların yaşadığı bir bölgede, Ulu Cami’ye topu topu 100 m uzaklıktaki Dunaysır Köprüsü’nü bulmamız yaklaşık 45 dakikamızı aldı.  

 

Aşağıda 1200’lü yılların başında Artukaslan’ın emri ile inşa edilmiş, Türkiye’de ayakta duran tek Artuklu köprüsü olma özelliğine sahip, tüm rehber kitapların uzun uzun anlattığı Dunaysir Köprüsü’nü görüyorsunuz.




Ali Yamaç

BULGARİSTAN'DA MÖ 360'DAN KALMA TRAK MEZARI

 

Arkeologlar tarafından yapılan bir kazı sonucunda Bulgaristan’ın Tserovo bölgesinde yarım silindir kubbeli bir Trak mezarı bulundu. Kazı başkanı Daniela Agre, bu tür bir mezara bu bölgede ilk defa rastlandığını açıkladı. Mezar, çok büyük bir olasılıkla bugünkü güneydoğu Trakya’yı yöneten yerel bir yöneticiye ait. 

 

Beyaz kireçtaşından işlenmiş, inanılmaz güzellikteki mezarın ne yazık ki bir kısmı defineciler tarafından tahrip edilmiş durumda. Kazı sırasında gri Trak seramikleri, amforlar ve beyaz kireçtaşı lahdi buldular. Mimari üsluba ve buluntulara bakarak mezar MÖ 370 – 360 arasına tarihlenmekte. 

 

Kazı başkanının açıklamasına göre bulunan mezar, UNESCO korumasında olan Sborianovo bölgesinde bulunan Trak mezarları ile büyük benzerlikler göstermekte. Yeni bulunan bu mezarın kubbesinin en kısa zamanda restore edilmesi planlanıyor.

news.bg, 19.06.2008

ARKEOLOJİK KAZI ÇALIŞMALARI TÜM HIZIYLA DEVAM EDİYOR

 

Buruciye Medresesi yanında başlatılan arkeolojik kazı çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Sivas Belediyesi’nin hayata geçirdiği Selçuk Parkı ve Kent Meydanı Düzenleme Projesi kapsamında Selçuklulardan kalma Buruciye Medresesi, Şifahiye Medresesi ve Çifte Minareli Medrese ile Osmanlı dönemi eserlerinden tarihi Kale Camisi ile hamam kalıntılarının olduğu bölgede bir hafta önce başlatılan kazı çalışmaları devam ediyor. Sivas Müze Müdürlüğü başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarında, Cumhuriyet Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi adına Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyeleri ve sanat tarihi bölümü öğrencileri ile belediye işçileri görev alıyor. Tarihi Buruciye Medresesi'nin güney bölümünden başlatılan kazı çalışmalarında, 13. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen süsleme taşı ile bazı yapılar ve çanak-çömlek parçaları bulundu. Sivas Müze Müdürü Arkeolog Mehmet Alkan başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarına ekibiyle destek veren CÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi ve CÜ Arkeoloji ve Sanat Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Yrd.Doç.Dr. Erdal Eser, kazı çalışmaları ile ilgili basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Buruciye Medresesi'nin güneyinde 21 Haziranda başlatılan çalışmaların tüm hızıyla devam ettiğini belirtti. Şu anda kazı çalışmalarının tarihi Kale Camii ile Buruciye Medresesi'nin arasındaki bölgede sürdürüldüğünü ifade eden Yrd.Doç.Dr. Eser, Bu bölümde biraz daha hassas çalışıyoruz. Çünkü yüzeye oldukça yakın bir bölümden hemen mimari bazı kalıntılar çıkmaya başladı. Henüz bunların içeriklerini ve işlevlerini bilmiyoruz. Bir şey söyleyebilmek için erken dedi. Kazı çalışmaları devam ettikçe ortaya çıkan yapıtlar ve yapıt kalıntılarının takip edileceğini belirten Yrd.Doç.Dr. Eser, Buruciye Medresesi'nin hemen önündeki bölümde çıkan yapının ne olduğunu, ilerleyen günlerde ortaya çıkacak yeni bulgularla anlamaya çalışacaklarını kaydetti.

Memleket Sivas, 28.06.2008

REZERVASYONUN İKİ BİN YILLIK GEÇMİŞİ VAR

 

Denizli'de merkeze 5 km. mesafedeki antik kent Laodikya'da yapılan kazılar, rezervasyon sisteminin 2 bin yıl öncesine kadar uzandığını ortaya çıkardı. Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, "Mermerden yapılan localara kentin önde gelenlerinin isimleri yazılı. Kişi buradaki etkinliği izlemeye geldiğinde adının yazdığı yere oturuyor. Çünkü orası ona rezerve edilmiş" diye anlatıyor. Kuzey Tiyatrosu'nun bu yönüyle Anadolu'da tek olduğunu belirten Prof.Dr. Şimşek, "Çeşitli tiyatroları gezdiğinizde, bazı basamaklarda isimlere rastlanabilir. Ama burası farklı, çünkü loca bölümünde her basamakta isimler yazılı. İtalya'dan epigraf Francesco Duzzi'yi davet ettik. Bunları okuduğunda o döneme ait çok daha geniş bilgiye sahip olacağız" diyor.

Haber Ekspres, 28.06.2008

TARİHİ PALU KÖPRÜSÜ RESTORE EDİLİYOR

 

Elazığ'ın Palu İlçesi'nde Murat Nehri üzerinde bulunan 12. yüzyıl Artuklu dönemine ait eski Palu Köprüsü'nün restorasyon çalışmalarına başlandı. Karayolları 8. Bölge Müdürlüğü'nce onarım işi ihale edilen köprüde öncelikle 8 kemerden 4'ü, köprüden yaklaşık 200 metre ileride oluşturulan bent aracılığıyla su akımından arındırıldı. Suyun, Murat Nehri köprüsünün diğer 4 ayağının altından geçmesi sağlandı. İhaleyi alan Özbay Şirketi yetkilisi Şahin Boran, yaptığı açıklamada, köprünün restorasyon çalışmalarına başladıklarını söyledi. İlçede çok sayıda bulunan tarihi ve kültürel varlıklardan biri olan eski Palu Köprüsü de Murat Nehri üzerinde bulunuyor. İpek Yolu güzergahındaki tarihi köprü, döneminde kuzeydoğu-güney bağlantısını sağlıyordu.

Zaman, 27.06.2008

TARİHE YOLCULUK PROJESİ TANITILDI

 

Batman Valiliği tarafından organize edilen ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından desteklenen Tarihe Yolculuk, Kardeş-iz Projesi'nin tanıtımı öğretmenevinde yapıldı.

 

Geçen yıl yapılan tarihe yolculuk gezisinden hazırlanan slayt gösterisinin izlenmesinden sonra Vali Recep Kızılcık bir konuşma yaptı. Kızılcık konuşmasında "Bizim geleceğimiz olan siz çocuklarımızı ülkemizin derin tarihini, güzelliklerini, kültürel zenginliğini görebilmeniz, yaşabilmeniz onlarla emsal olabilmeniz için 2 yıldır bu tür organizasyonları hep beraber gerçekleştiriyoruz." dedi. Daha sonra izci grupları konfetiler eşliğinde izci marşlarını okudu.

Zaman, 27.06.2008

5366 SAYILI YASANIN TARLABAŞI'NA GETİRDİĞİ KENTSEL ÇÖZÜM





TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, 26 Haziran 2008 Perşembe günü İstanbul Teknik Üniversitesi’nde, Tarlabaşı'ndaki yenileme ve dönüşüm projesini konu alan bir panel düzenledi. 23 konuşmacının yer aldığı toplantıda Tarlabaşı Kentsel Yenileme ve Dönüşüm Projesi’yle birlikte, bu tür dönüşüm projelerinin önünü açan 5366 Sayılı, Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun, Tarlabaşı’nda bu projenin uygulanmasıyla karşılaşılabilecek sorunlar ve geliştirilebilecek çözümler tartışıldı.

Giriş oturumunu yaptığı açılış konuşmasıyla başlatan Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Erhan Demirdizen, yaşanmayan, terk edilmiş tarihi merkezler ve bunların çevresindeki geleneksel konut alanlarının yeniden hayata kazandırılması çok önemli bir sorun olduğunu belirtti. “Bu bölgeler çok yoğun bir göç baskısı altında. 2004 yılında koruma yasasında yapılan değişiklerle, sosyal ve ekonomik değerler ile yenileme ve katılım kavramları da koruma konusuyla birlikte ele alınmaya başladı. Fakat bu değişikliklerden yaklaşık 11 ay sonra, 5366 sayılı yasa ile koruma kavramı çok geri plana itildi. Planlama ortadan kaldırılırken, bina ölçeğinde yenileme ve kamulaştırma kavramları öne çıkarıldı. Böylece, SİT alanlarını ve tarihi mekanları bütünlüğünden koparan 5366 sayılı yasa daha uygulanmadan tartışılır hale geldi. Bu nedenle Tarlabaşı örneği, genel olarak tartışılması gereken bir konu, projelerden önce bu yasanın getirdiği sonuçların ele alınması gerektiğini düşünüyorum.”





Emrah Demirdizen’den sonra sözü alan TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi II. Başkanı Yrd.Doç.Dr. Pınar Özden, üst ölçekli planlamada sürecin çok yavaş işlemesinin, noktasal projelerin çok daha çabuk gündeme gelmesine neden olduğunu ifade etti. Böylece yerel yönetimler tarafından yatırımcı grupların ilgisini çeken bu projelerin önünün açıldığına dikkat çeken Özden şunları söyledi: “Kentlerimizin çoğu üst ölçekli planlamadan yoksun, dolayısıyla noktasal projelere hazır değiller. 5366 sayılı kanun, tamamen çerçevesel, sadece 9 maddelik ve uygulaması yerel yönetimlere bırakılan bir yasa. Bu yasa sayesinde, bölgelere özgü yeni koruma kararları alındı ve çıkan yönetmelikle beraber kamulaştırılan alanların yeniden satılması gündeme geldi.

Tarlabaşı 1986’da başlayan yıkımlarla dönüşümler geçirdi. 1988 yılında Tarlabaşı Bulvarı’nın açılmasıyla Bulvar’ın bir tarafının iş merkezi, diğer tarafının ise turistik alan olması hedeflendi ancak, çöküntü hızla devam etti. Tarlabaşı bölgesi için SİT kararı çıktıktan sonra bile gerekli koruma kararları alınmadı ve noktasal müdahaleler devam etti. Bu anlamda 5366 sayılı yasanın bütüncül planlar içinde kara delikler açtığını söyleyebiliriz. Diğer yandan Tarlabaşı Projesi %71’i kiracı olan bir bölgedeki kiracıların dışlanmasını öngörüyor. Oysa yenileme ilkeleri alanda yaşayan insanları da kapsar. 5366 sayılı kanunun bu konuda bir yaptırımı olmadığını görüyoruz. Tarlabaşı zaten sosyal açıdan dışlanmış insanların barındığı bir bölge. Yasa sayesinde alan parçalara bölünerek bu parçaların her biri için farklı plan kararları alınabiliyor. Katılım modelinin doğru uygulanmadığı projelerin önü böylece tıkanmış oluyor.”
 

İTÜ Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Yrd.Doç. Yıldız Salman ise Beyoğlu’nun geçmişi ve bugünkü tarihi dokunun oluşum süreçleri hakkında sunum eşliğinde bilgi verdi. İstanbul’un fethinden hemen sonrasına ait, Galata ve Pera olarak adlandırılan bölgelerin oluşum sınırlarını gösteren gravürler sunan Salman tarih boyunca kentsel yeniliklerin ilk olarak bu bölgede uygulandığına dikkat çekti. Yıldız Salman, bu bölgenin zaman içerisinde İstanbul’un kültürel ve eğlence hayatının merkezi haline geldiğini anlattı: “Beyoğlu ve Tarlabaşı’nı içine alan bölge 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra finans merkezi haline geldi ve turistik bir değer kazandı. İlk yerleşim dönemlerinden itibaren hep yoğun bir dokuya sahip olan bölgede 1870 yangını bir dönüm noktası teşkil ediyor. Bu yangından sonra Beyoğlu çok daha görkemli bir mimari sürece giriyor. Tarlabaşı ise bu dönemde konut bölgesi olarak gelişmeye ve sınırlarını genişletmeye devam ediyor. Alan, bugün bildiğimiz yoğun dokuya 20. yüzyılın başında ulaşılmış oldu. Tarlabaşı Bulvarı ve Dalan Dönemi’ndeki programsız yıkımlar ise kaçınılmaz çöküşü getirdi.”

Toplantının ilk oturumunda son sözü alan, Tarlabaşı Projesi Direktörü - GAP İnşaat Genel Müdür Yrd. Nilgün Kıvırcık projenin kararları ve hazırlanma aşamaları hakkında kısa bir bilgi verdi. Tarlabaşı Projesi’nde 1/5000 Nazım İmar Planı taslak çalışmasını temel aldıklarını ve bunun üzerine mevcut durumun tespiti, analitik ve envanter çalışmalarını sürdürdüklerini belirten Nilgün Kıvırcık yaptıkları anket çalışmalarından örnekler gösterdi: “Proje alanında 239 tane tescilli bina var, yani alanın %70’i tescilli yapılarla dolu. Bu binalarda yaptığımız kullanım durumu ve doluluk-boşluk analizlerine göre, binaların %60’ı kullanılıyor, kalan %40’ı ise tamamen boş. Üstelik binalarda kullanım nedeniyle oluşan ciddi yıpranma ve bozulmalar gözlemledik. 335 haneyle birebir görüşerek anket yaptık. Mülk sahipleriyle yaptığımız görüşmelerde ise uzlaşma ilkelerimizden hiçbir zaman taviz vermedik, bununla birlikte mülk sahiplerine, burada yaşamaya devam etme, kira yardımı alma ve kuraya girmeksizin TOKİ’den konut edinme hakkı seçenekleri sunduk. Yaptığımız anketlerde 50-60 metrekarelik konutlara ihtiyaç duyulduğunu gözlemledik ve projeyi bu yönde revize ettik. Onaylanan proje aslında, katılımcıların isteklerine göre şekillendirilmiş bir avan proje ve burada konuşulacak önerilerle de geliştirilecektir.”





Fotoğraf: Arkitera Mimarlık Merkezi


Giriş oturumunun ardından, Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Asu Aksoy’un moderatörlüğünde gerçekleştirilen yuvarlak masa toplantısında 20 konuşmacı yer aldı. Kendilerine verilen kısa süreler içerisinde Tarlabaşı Projesi hakkında görüşlerini dile getrien konuşmacılar şunları söylediler:

TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Sekreteri Tayfun Kahraman: Bu projenin temel sorunu ortada bir plan olmaması, dolayısıyla burada plan anlayışını bozan bir projecilik gözlemliyoruz. Burada yapılanlar doğrudan “turizm gettolaşması”dır.

TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’nden Yrd.Doç.Dr. Hülya Yakar: Yatırımcılar, plancılar, yerel yöneticiler ve mal sahipleri bu projeden memnun kalmadıklarına göre ciddi bir sorun var demektir. Öncelikle üst ölçekli kararlar alınmış olması gerekirdi. İyileştirme, sağlıklılaştırma ve yenileme gibi koruma kavramları varken, sadece cephelerin korunduğu bir projeyle gerçekten Tarlabaşı’nı korumuş olacak mıyız?

Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıları Sosyal Yardımlaşma Derneği Başkanı Ahmet Gün: Biz bu bölgede tapulu mal sahibiyiz, gecekonducu ya da işgalci değiliz. Fakat bu projede bize hakkımız verilmiyor. Bana “Senin arsana otel yapacağız, sana da Dolapdere’de 50-60 metrekarelik bir daire vereceğiz” deniyor. Evimin arsası için ihale açılıyor, benim haberim olmuyor. Bu bir koruma projesi olamaz, bu bir rant projesidir.






Bilgi Üniversitesi - Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği Başkanı Neşe Erdilek: İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarlabaşı’nda bir Toplum Merkezi kurdu. Biz de bu merkezde çeşitli araştırmalar, atölye çalışmaları yapıyoruz, okuma yazma, el işi kursları düzenliyoruz, ayrıca yaklaşık 40 tane gönüllü üniversite öğrencisiyle çocuklarımızın derslerine yardımcı oluyoruz.

Tarlabaşı’nda yaşayan kimse, bölgenin durumundan memnun değil, yani kimse bu haliyle kalsın demiyor tabii ki. Fakat Tarlabaşı’nda %70’i oluşturan kiracılar için bu projede bir çözüm üretilmiyor. Geliştirilen projenin yaratacağı toplumsal sonuçların da düşünülmesi gerekirdi.

Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Bahar Şahin: Tarlabaşı, dünyada büyük metropollerde gerçekleşen mekansal ve sınıfsal grupların ayrışmasına örnek oluşturuyor. Bugün baktığınızda bir uçtan bir uca rengarenk çamaşırların asıldığı sokaklarda elleri pis ayakları çıplak çocuklar, başı kapalı uzun etekli teyzeler görüyoruz. Projenin broşüründe ise ferah ve nezih sokaklarda kravatlı, takım elbiseli adamlar, bisiklete binen çocuklar, şortlu kadınlar var. Peki kötü, pis, suçlu denilerek dışlanan Tarlabaşı halkı nereye gidecek?

Beyoğlu Belediyesi Başkan Yardımcısı İlhan Turan: Tarlabaşı Projesi için görüşmeler devam ediyor. Buradaki mal sahipleri için çözüm önerileri sunduk. Bu doğrultuda, devam eden görüşmelere göre proje şekillenecek. Önerilere açığız.

İBB Etüd ve Projeler Daire Başkanlığı Tarihi Çevre Koruma Müdürü Cem Eriş: SİT alanı ilan edildiği halde 11 senedir koruma planı olmayan bir alan burası. Benzer bir durum 1995 – 2005 yılları arasında Tarihi Yarımada’da da yaşandı. Bu alan dahilinde Yenileme Kurulu’nun, yenileme kurallarına uygun hareket ederek, uzmanlara danışmasını önemsiyorum.






İstanbul 2 No'lu KTVKBK Üyesi Avukat Sait Karabulut: Koruma planı hazırlanmamış bir alanda, yenileme planı yapılırken bir plan hiyerarşisi ya da plan süreci olmadığını görüyoruz. 5366 sayılı kanunda ekonomik ve özellikle de sosyal durumlar göz ardı ediliyor. Koruma amaçlı imar planını kurullar değil, belediyeler hazırlar ama nedense bu planların düzenlenmesi gecikiyor. Planlama olmadan uygulama yapıldığı zaman da bir enkaz alanı doğuyor.

İstanbul 2 No'lu KTVKBK Başkan Yardımcısı Prof.Dr. Hale Çıracı (İTÜ): Tarlabaşı kapalı bir bölgedir, insanlar bu bölgeye giremiyorlar, bu bölgedekiler de dışarı çıkamıyorlar. Ayrıca İstanbul’un göbeğinde bu kadar sorunlu bir alan daha yoktur. Dolayısıyla kent planlamasına en çok ihtiyaç duyulan yer Tarlabaşı’dır. Bu çalışmalarda en büyük eksikliğin koordinasyon olduğu ortada.

ICOMOS üyesi Yrd.Doç.Dr. Gülsün Tanyeli: 5366 sayılı yasaya kadar, bütün koruma alanlarında yapılacak projeler için mülkiyet sahibinin izni gerekiyordu. Bu anlamda 5366 doğru bir model gibi görünüyor ama bu yasanın nasıl ele alındığı tartışılması gereken bir konu. Koruma Kurulu olarak tarihi yapıların bir bütünlük oluşturduğu alanları Kentsel SİT Alanı olarak tanımlıyoruz ve geleceğe aktarılmasını sağlamaya çalışıyoruz. Fakat buradaki yaklaşımda patlamış bir restorasyon merakı var.

Nilgün Hanım konuşmasında 50-60 metrekarelik konutlara ihtiyaç duyulduğu için projenin yeniden düzenlendiğini söyledi. Mevcut yapılar zaten 50-60 metrekarelik konutlar olduğuna göre bu yapıları korumak daha doğru olmaz mıydı? Yapılmak istenen proje bir koruma projesi değildir, dış cepheleri tutup, arkasında betonarme proje çözmek dünyanın hiçbir yerinde koruma projesi olarak kabul edilmez.

YTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Doç.Dr. Zeynep Enlil: “Yıpranan tarihi yapıların yenilenerek korunması” tanımında bir kavram kargaşası var, yenileyecek miyiz yoksa koruyacak mıyız? Ben Tarlabaşı’ndaki sorunların yeterince tarif edilmediğini düşünüyorum. Üstelik işe tersten başlandı, önce proje yapıldı arkasından anketler düzenlendi, dolayısıyla bu araştırmalar projeye yansımadı. Bu tür koruma projelerine iyi bir örnek görmek için Bolonya incelenebilir. Avrupai türde, yapı adasını tamamen kaplayan bloklar, İstanbul dokusuna tamamen aykırı. Burada tipolojik çalışmanın çok daha iyi yapılması ve özgün çözümler üretilmesi gerekirdi.

 

Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, Tarih Vakfı Başkanı Prof.Dr. Murat Güvenç: Burada yaşanan bir soylulaştırma problemidir. Avrupa kentleri örneğine bakacak olursak, iş merkezlerinin varlıklı, soylu sınıfla, fakir işçi sınıfı arasında paylaşıldığını görürüz. Bu kentlerde, kentin gelişme yönüne göre şehir merkezinin yoğunluğu zamanla azalabilir. Fakat İstanbul’un, Mercedes Arması gibi yaklaşık 120 derecelik üç kol üzerinde geliştiğini düşünecek olursak, merkezin değerinin hiç azalmadığını aksine baskının hep arttığını görürüz. Tarlabaşı tam da bu açıdan büyük önem taşıyor ve sosyal sınıf olarak farklılık gösteriyor. Problemin nereden geldiğinde bu geniş çerçeveden bakılabilir.

İTÜ Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Alper Ünlü: Bu dokuz adaya neye göre karar verildi, dokuz mimara göre mi? Ayrıca bu projeye neden o noktadan başlandı, neye göre belirlendi proje alanı? Bence Dolapdere’den başlanabilirdi. Bu projeyle suç önlenmiş olacak mı? Marjinallik duygusu ortadan kaldırılabilecek mi? Bu toplantı için çok geç kalındı. Biz burada bir tiyatro oynuyoruz sizler de izliyorsunuz, durum bundan ibaret.

Burada çok ciddi hukuksal problemler var, kiracılar için hiçbir şey yapılmıyor, mal sahiplerinin de hakkı korunmuyor. Bu projenin ileri gelenlerinden bir meslektaşım, işin en başında, cepheleri peynir dilimi gibi kesip arkasına yeni bir bina tasarlayacaklarını söylemişti. Şimdi bir iki görsel asıp projeden cephe örnekleri sergileyerek katılım sağlamaya çalışıyorlar, katılım böyle sağlanmaz.





Tarlabaşı Projesi Uzlaşma Yöneticisi, Şehir Plancısı Faruk Göksu: Benim bu projedeki görevim, yatırımcı, proje müellifi ve mülk sahipleri arasında uzlaşmayı sağlamak. Ancak giderek tarafların sayısı arttı. Uzlaşma dediğimiz zaman, güven ortamı, doğru bilgi paylaşımı, kararlılık ve eşitlik ilkeleri çok büyük önem kazanıyor. Bu projede beklentiler çok farklı ve bireysel çıkarlarla, toplumsal çıkar ilişkilerini çakıştırmak çok zor. Beklentilerimiz yüksek olmasına rağmen kaynaklarımız kısıtlı. Dolayısıyla üretilen projelerin içinden her sorunun çözümü çıkmayabilir, bunu kabul etmek lazım. Özellikle de bu projede kimsenin sorumluluktan kaçmayıp, elini taşın altına sokması gerekiyor.

Mahalle Dernekleri Platformu’ndan Avukat Ayşe Yazıcı: Dönüşüm alanları yasa tasarılarının oluşumlarına ve içeriklerine dair ciddi kaygılar yaşıyoruz. Bu kadar hızlı kararlar alınan bir yasadan nasıl olumlu sonuç bekleyebiliriz? Uzlaşma sağlanmazsa kamulaştırma yapılır deniyor, ki bu mülkiyet hakkına aykırı bir tehdittir. Temel insan haklarından biri olan mülkiyet hakkı, bir yasayla ortadan kaldırılmış oluyor. Yönetenler ve yönetilenler birlikte karar almadıkları zaman en temel insan hakkı ihlal ediliyor ve projeler sadece gelir getiren bir araç olarak görülüyor. “Ben yaptım oldu, sen de bunu kabul etmek zorundasın, yoksa sürülürsün,” yenileme projelerinde gördüğümüz yaklaşım bu!

Şehir ve Bölge Plancısı Kamuran Yıldırım: Herhangi bir alanı yenileme alanı ilan ettiğinizde orada bulunan tarihi ve kültürel varlıkları yok sayarak proje geliştiremezsiniz. İstanbul’da kentsel dönüşüm uygulamaları SİT alanlarında mı yapılmalı? Önceliğin 1999 depreminde zarar gören Tuzla veya Avcılar bölgelerinde, hastane ve okul gibi kamu yapılarında, köprü ve viyadüklerde, savunma ve güvenlik alanlarında ya da varoşlarda ve çöküntü alanlarında olması gerekmez mi?






Tarlabaşı Projesi Tasarım Danışmanı, Beykent Üniversitesi Mimarlık Bölüm Başkanı Prof.Dr. Sercan Yıldırım: Ben bu projenin danışmanlarından biriyim ve dikkatinizi çekerim ki ufak müdahalelerle ayakta durabilecek bir dokudan söz etmiyoruz. %40’ı boş, kalanı da çok kötü durumda olan bir bölge Tarlabaşı. Biliyoruz ki tarihi doku bu ülkede bir değer oluşturmuyor. O sergide yer alan projeler, her kesimden insanın projeleri anlayabilmesi içindir. Projelerde cephelerle birlikte, sokak dokusu ve bu alandaki tipolojik planlar tamamen korunmuştur. Bu işin arkasında herhangi bir boş alanda değilde tarihi bir dokuda proje yapmaya cesaret edebilmiş mimarlarımızın başarısı yatmaktadır. Bu toplantıda konuşulanlara baktığımda projelerin çok iyi okunmadığını ve önyargılı davranılarak, haksızlık edildiğini düşünüyorum. Mekansal kaliteyi sağlayamazsanız sürdürülebilirliği zaten sağlayamazsınız.

MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Binnur Öktem Ünsal: Bütün bu biçimlenmenin arkasında düşünme sisteminde bir sorun var. Devlet sosyal projelerden elini çekiyor, bu alanlara kentsel dönüşüm projeleriyle çözüm getirmek niyetinde değiller. Projelere bakarken devletin 1. derece sorumlu olduğunu unutmamamız lazım. Odaların, kurum ve derneklerin devleti kendilerine muhatap alması gerekir. Politikacılar kent merkezinde fakir insan görmek istemiyor, aksine bu alanları nezihleştirmek istiyorlar. Bu nedenle sosyal sorunlar değil ekonomik sorunlar ve sermaye ön plana çıkıyor.

Arkitera, Yazı: Zeynep Güney, 27.06.2008

RENOIR'IN TABLOSU
19 BİN AVROYA SATILDI

 

Başkent Paris’te ülkenin en eski tefeci dükkanı Paris Emniyet Sandığı’nda düzenlenen müzayedede Fransız ressam Pierre-Auguste Renoir’ın 1881 yılında yaptığı sanılan pastel tablosu ismi açıklanmayan bir alıcıya 19.000 avroya (300.000 dolar) satıldı.

‘Bahçedeki Küçük Kız’ adlı 63x49 santimetre ebatlı tablo, oval şekle sahip.

Radikal, 27.06.2008

VAN MÜZESİ'NDE BÜYÜK TEHLİKE

 

Van Müzesi'nde 2 yıl süren onarım çalışmalarının ardında camları kapatılan depolarda bekletilen yaklaşık 44 bin eserin oksitlenmeye başladığı belirtildi.

 

Yaklaşık 2 yıl süren onarım çalışmaları nedeniyle ziyaretçilere kapalı tutulan Van Müzesi'nde şimdi de sergilenemeyen eserler için önemli bir tehlike yaşanmaya başlandı. 1932 yılından beri bölgede yapılan araştırma ve kazı çalışmaları sonucu toplanan eserler, müzenin yetersizliği yüzünde tehlike altında olduğu kaydedildi. Müzenin sergi salonlarının küçük oluşundan dolayı başta Urartu, Akkoyunlu ve Karakoyunlular dönemine ait yaklaşık 47 bin eserden sadece 3 bini sergileniyor. Geriye kalan 44 bin eser ise binanın alt katında bulunan depolardan bekletiliyor. Onarım ile birlikte prehistorik dönemden başlayarak Urartu dönemi sonuna kadar büyük taş eserlerin bulunduğu dış bahçede yeni düzenleme yapıldı. Bu çalışmalar ile birlikte toprak seviyesinin yükselmesi ve dolayısı ile pencerelerinin kapanması sonucu havasız kalan depolarda bulunan metal eserlerin oksitlenmeye başladığını iddia ettiler. Acil önlem alınması gerektiği, aksi halde bir kaç yıl sonra eserlerden büyük bir tahribat meydana gelebileceğini ifade ettiler.

 

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top ise 800 bin YTL harcanarak yapılan onarımın sağlıklı bir şekilde yapılmadığını kaydetti. Eserleri görmediğini ancak, eserlerin havasız kalması halinde böyle bir durumun söz konusu olabileceğini belirten Top, "Eserler raflarda tek tek dizilmesi gerekirken, depolardaki yer sıkıntısı yüzünden bir kaç tane içiçe konularak saklanıyor. Durum böyle olunca da oksitlenme gibi hastalıklar çok rahat bir şekilden birinden diğerine geçiyor. Bir an önce bunun önleminin alınması gerekir" dedi.

Van Kent Haber, 27.06.2008

GÜNAY: PERGE VE ASPENDOS İÇİN ÇALIŞMALAR YAPILIYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ''Perge'de tiyatronun restore edilmesi ve sonra sanat etkinliklerinde kullanılması konusunda bir kaç öneri var'' dedi.





Anadolu Ateşi tarafından Aspendos Antik Tiyatrosu'nun yanında yaptırılan ''Aspendos Arena'' inşaatını gezen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Anadolu Ateşi Genel Sanat Yönetmeni Mustafa Erdoğan'dan bilgi aldı.

 

Aspendos Antik Tiyatrosu bakıma alınacağını belirten Günay, Aspendos çok özel mekanlardan birisi. Yılda ancak birkaç kez sembolik açılışlarda kullanarak onun dışındaki dönemlerde bir anıt müze gibi gezilebilsin istedik. Ama sanat etkinlikleri için de bir mekana ihtiyaç var. Şimdi Aspendos'u korumak açısından burada yeni bir Aspendos inşa ediyoruz. Böylece Aspendos önümüzdeki süreç içinde rahatlıkla bakıma alınacak. Bu işler için bir miktar kaynak ürettik. proje tamamlandıktan sonra fazla uzatmadan kolları sıvayacağız''dedi

 

Mustafa Erdoğan'ın Perge antik kentinin restorasyonunun hızlandırılması için katkı sağlamak istedikleri yönündeki açıklamaların sorulması üzerine Günay,  tiyatrosuyla, stadyumuyla, nekropolüyle Perge'nin fevkalade önemli bir ören yeni olduğunu vurguladı. Perge'yi önümüzdeki süreçte biraz daha hızlı ele alma niyetinde olduklarını ifade eden Günay, ''Helenistik kuleler için gereken kaynağı gösterdik. Perge'de kamulaştırma işlerimiz var. Onları yapmaya çalışacağız. Perge'yi ayağa kaldırmak önümüzdeki bir kaç yıl içinde önemli hayallerimden birisi'' diye konuştu.

 

''Perge'de tiyatronun restore edilmesi ve sonra sanat etkinliklerinde kullanılması konusunda bir kaç öneri var'' diyen Günay, şunları söyledi: "Bunları değerlendirdiklerini ve bu konuyla da Mustafa Erdoğan'ın ilgili olduğunu belirtti. Günay, ''Perge bu bölgede çok bilinir, bazı yapıları ayağa kaldırılmış, restore edilmiş bir ören yeri olarak ortaya çıkarsa sanıyorum bölgenin son derece yüksek olan turizm çekim potansiyelini kültür açısından daha da etkili ve değerli hale getirecek.''

 

Perge'yi dünya miras alanları listesine dahil etmeye çalışacağını ifade eden Günay, ''Türkiye'de 9 dünya miras alanı ve 18 aday alanımız var. Perge bunların arasında yok. Perge'yi önce aday listesine, sonra da kalıcı listeye almak konusunda bir gayrete ihtiyacımız var'' diye konuştu.

Turizm Gazetesi, 27.06.2008

TARİHİ ESERLER YAĞMALANDI





Ahlat İlçesi'nde sürdürülen kazı çalışmalarında ilk defa ortaya çıkartılan ve korunması için çevresi kapatılan kümbet içindeki lahitler define avcıları tarafından yağmalandı.

 

Gazi Üniversitesi Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi Mühendislik Bölümü Öğretim Üyesi olan Eski Ahlat Şehir Kazısı Başkanı Doç.Dr. Nakış Karamağaralı başkanlığında geçen yıl Selçuklu Mezarlığı'nda sürdürülen çalışmalar sırasında ilk kez bir kümbet ortaya çıkartıldı. İçerisinde 4 lahit ve sonradan eklendiği düşünülen tuğla mezar bulunan kümbet, kazı dönemi sonunda tamamen saclarla çevrilerek defineciler ve dış etkenlere karşı koruma altına alındı. Ancak sacları kesen kimliği belirsiz define avcıları, kümbet içine girerek tarihi eserleri adeta talan ettiler. Kazıların bu yılki bölümü için Ahlat'a gelen uzmanlar, gördükleri manzara karşısında şaşkınlık ve üzüntü duydular.

 

Kazı Başkanı Doç.Dr. Nakış Karamağaralı, buluntuların tahrip edildiğini gördüklerini üzülerek anlatan şaşkınlığını dile getirdi. Buldukları kümbetin etrafını sacla çevirerek korumayı kararlaştırdıklarını, kapıya kilit vurduklarını anlatan Doç.Dr. Karamağaralı "Bu eserleri dış etkenlerden koruduk, ama definecilerden koruyamadık. Defineciler sacı keserek içeri girip bu sanat eserlerini tahrip etmiş. Lahitlerin altı oyulmuş. Selçuklu Mezarlığı içerisinde bulunan mezar taşları kırılarak altında define aranmış, bir mezarın şahidesi ve üst taşı çalınarak hepsi götürülmüş. Dünyada eşi ve benzeri çok az olan ve sanat tarihi açısından büyük önem arz eden bu tarihi yapılar yok ediliyor. Birçok yapının elimizde sadece resmi kaldı. Bu çok büyük bir cehalettir. Kazı alanını korumakta güçlük çekiyoruz. Alandaki tarihi eserlerin çoğu 13 ve 14. yüzyıllara ait. Bu yapıların büyük bölümü Moğol dönemine ait. Mutlak suretle kazı yaptığımız yerlerin ciddi anlamda korunması gerekiyor" dedi.

 

Mimar Sinan Üniversitesi'nden emekli Prof.Dr. Gönül Cantay ise, böyle bir tahribi hayatında ilk kez gördüğünü belirterek, "Ben 1967 yılında bu mezarlığı gören, tanıyan, bilen, hatta piknik yapan bir insanım. Çünkü o vakit öğleydi. Üzerine bütün dünyanın eğildiği, bütün dünyanın ilgisini çeken Ahlat, sanat tarihi açısından Anadolu'nun doğusundaki ilk anıtsal şehirlerinden biridir. Ve burada yüksek bir sanat ve bir yaşamın yanı sıra zevkin ifadesi olan eserlerde var. Taş işçiliği ile lahit mezar hiç çıkmamıştı. Dolayısı ile bunlar o kadar önemli ve ünik olan tek örnekler. Çok yazık olmuş, üzülmemek elde değil" dedi.

Bitlis Kent Haber, 27.06.2008

GİRESUN'DA TARİHİ MEKANLARA İLİŞKİN ÇALIŞMALAR DEVAM EDİYOR

 

Giresun'un tarihi yerleri ve tarihi Kaya Kilise'deki son çalışmalar hakkında bilgi veren Giresun İl Kültür Turizm Müdürü Emin Yılmaz, "Giresun merkezinde ve ilçelerinde bulunan tarihi mekanların tamamının tespiti yapılmış ancak turizmde sorunların çözümü için hep tekrar ettiğimiz altyapı sorunlarının çözülmesi gerekiyor" dedi.

 

Giresun'un tarihi yerleri ve tarihi Kaya Kilise'deki son çalışmalar hakkında bilgi veren Giresun İl Kültür Turizm Müdürü Emin Yılmaz "Giresun merkezinde ve ilçelerinde bulunan tarihi mekanların tamamının tespiti yapılmış ancak ulaşılma ve istenilen duruma getirmede sıkıntılar yaşandığını malumunuzdur. Turizmde sorunların çözümü için hep tekrar ettiğimiz altyapı sorunlarının çözülmesi, konaklama sorununun halledilmesi ve gelen turizme cevap verecek istihdam alanının oluşturulması şart gibi durumları sadece bürokrasi ile gerçekleştirmek yetmiyor. Bununla beraber tüm özel kuruluşlar olsun, sivil toplum kuruluşları olsun, medya kuruluşları olsun hepsinin bir araya gelip Giresun'un turizm geleceğini belirlemesi gereklidir. Bildiğiniz gibi turizm uzun soluklu bir iş o nedenle yapılanların uzun sürmesinde bir art niyet yok, zamana ihtiyaç vardır." dedi.

 

Giresun merkezde askerlik şubesi yanında bulunan Kaya Kilise hakkında da bilgi veren Yılmaz, 400 yıllık bir tarihi olan kilisenin Rumlar tarafından yapıldığını ve 1925 yılına kadar kullanıldığını tahmin ettiklerini belirtti. Turizm müdürlüğü olarak 1986 yılında şu anki haliyle kiliseyi ortaya çıkardıklarını kaydeden Yılmaz, "Şehirde turizm akımı başladığı zaman bu gibi yerler ufakta olsa, görüntü kirli de olsa en iyi şekilde yapılması için çalışmalar başlatılacaktır. Şimdilik dış cephesini ve içini temizlettik. Kilisemiz turizme açık ancak sergileyecek şekilde açık değil. Kilise'nin dış duvarından aşağı gelen atık su borusunun kaldırılması için Belediye ile çalışmamız sürüyor" diye konuştu.

 

Kilise'nin restorasyonu içinde 2006 yılında Kültür Turizm Bakanlığı'na bir yazı yazarak ödenek taleplerinin olduğuna da değinen Yılmaz, "Ancak hala bir cevap gelmedi. Bu tür tarihi mekanlar hemen onarılacak yerlerden değildir. Öncelikle Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü veya Koruma Kurulunca rölöveden tespit yapılıp ona göre hareket ediliyor. Hareketimizi başkaları ile yaptığımız için geldiğimiz yer burası. Her şeye rağmen Kilisenin turizme tam olarak açılması için Kiliseye önce çevre temizliği yaptık. Ardından kum getirerek kilisenin altından çıkan suyun kurutulmasına çalışacağız." dedi

Turizm Gazetesi, 27.06.2008

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Balıkesir polisinin 9 ilde eş zamanlı düzenlediği "Tapınak (K)" operasyonunda 886 parça tarihi eser ile 50 adet mavzer fişeği ve 15 gram esrar maddesi ele geçirildi. 

Operasyonda aralarında bir siyasi partinin ilçe başkanı ile Balıkesir Üniversitesi Tarih Bölümü'nde görevli öğretim üyesinin de bulunduğu 18 kişi gözaltına alındı. 

Edinilen bilgiye göre, İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şubesi ekiplerince, Balıkesir ili geneli ve çevre illerde tarihi eser kaçakçılığı yaptıkları tespit edilen şahıslarla ilgili yürütülen çalışmalar çerçevesinde, elebaşılığını Hakan Ş. isimli şahsın yaptığı belirtilen suç örgütü ile irtibatlı oldukları şahıslarla ilgili yaklaşık 5 aydır yürütülen "Tapınak (K)" adlı projeli soruşturma kapsamında, organize suç örgütünün, başta Balıkesir il merkezi olmak üzere, İstanbul, İzmir, Bursa, Muğla, Aydın, Manisa, Çanakkale ve Edirne illerinde bulunan diğer şüphelilerle birlikte hareket ederek 2863 sayılı yasa kapsamında bulunan tarihi eserleri topladıkları ve müşteri temin ederek piyasaya sattıkları tespit edildi. 

Dün sabah saat 07.00'den itibaren Balıkesir, İstanbul, İzmir, Bursa, Muğla, Aydın, Manisa, Çanakkale ve Edirne illerinde eş zamanlı olarak 48 ayrı noktada, "Tapınak (K)" adlı planlı operasyon başlatıldı. Operasyon kapsamında, soruşturma sürecinde 368 parça, operasyon gününde 518 parça olmak üzere toplam 886 parça tarihi eser ile 50 adet mavzer fişeği ve 15 gram esrar maddesi ele geçirildi. Ele geçirilen eserler arasında Osmanlı dönemine ait bronz ve mermer heykeller, Bizans ve Roma dönemine ait sikkeler ve çanakların da bulunduğu bildirildi.

Operasyonda, örgüt lideri olduğu belirtilen Hakan Ş. ile birlikte aralarında bir partinin ilçe başkanı olan Yıldırım A. ve Balıkesir Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi K.B. isimli kamu görevlisinin de bulunduğu toplam 30 şüpheli yakalandı. Emniyet Müdürlüğü'nde gözaltına alınan 30 kişiden 12'si ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. 

Operasyon neticesinde toplam 39 şüpheli hakkında yasal işlem yapıldığı, mevcut suç organizasyonunun tamamen deşifre edildiği, firardaki 9 şüphelinin ise yakalanmasına çalışıldığı bildirildi. Balıkesir Emniyet Müdürlüğü'ndeki sorgulamaları tamamlanan Hakan Ş.'nin liderliğindeki suç örgütünün 18 üyesi, "Suç işlemek için örgüt kurmak ve yönetmek, örgütün faaliyetleri kapsamında tarihi eser kaçakçılığı yapmak" iddiasıyla bugün öğleden sonra adli makamlara teslim edildi.

Balıkesir KOM Şube Müdürlüğü'nün tarihi eser kaçıkçılarına yönelik gerçekleştirdiği operasyonda, şüphelilere ait su altı kamerasıyla çekilmiş görüntüler de ele geçirildi. Marmara Denizi'nde (Balıkesir Erdek açıkları) çekildiği öğrenilen görüntülerde denizin içinde gömülü mezar ve benzeri oluşumların daha önce şebeke tarafından tespit edildiği, gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra denizde kazı çalışması yaptıkları belirlendi. Balıkesir ile birlikte toplam 9 il ile ilçelerinde gerçekleşen kapsamlı operasyonla ilgili soruşturmanın devam ettiği bildirildi.

Balıkesir Kent Haber, 27.06.2008

3000 YILLIK ZENGİNLİĞİN UCU GÖRÜNDÜ





“Hisar Tepesi’nin güney yamacında başlatılan inşaat kazısında gün ışığına çıkan yeni buluntular, MÖ 3000 yıllarına dayanan Bolu tarihi hakkında bildiklerimize katkılar sağlayacak mı? Kazı, bu tepedeki ‘daha önce üstü örtülen’ tarihi dokuyu ortaya çıkarmak için adeta tarihi bir fırsat doğurdu” demiştik.

 

Sondaj kazılarının ardından yaptığımız bu haberde yer alan temennilerimiz gerçeğe dönüşmeye başladı. Hisar Tepesi’nin güney yamacında başlatılan kurtarma kazısında, antik döneme ait olduğu tahmin edilen meclis binasının kalıntıları ortaya çıkıyor. Müze Müdürü Mustafa Güneş kurtarma kazısının devam edeceğini belirtti.





Hisar Tepesi’nin güney yamacındaki belediye dükkanlarının yıkılmasından sonra bu bölgede Müze Müdürlüğü’nün başlattığı sondaj kazılarında önemli bulgular elde edilmişti. Elde edilen bulgular ışığında burada kurtarma kazıları yapılması için Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne izin başvurusu yapılmıştı. Gerekli iznin çıkmasının ardından geçtiğimiz hafta başında kurtarma kazılarına başlandı.

 

Hisar Tepesi’nin güney yamacında başlatılan kurtarma kazısının ilk 5 gününde antik döneme ait olduğu tahmin edilen meclis binasının kalıntıları ortaya çıkmaya başladı. Müze Müdürü Mustafa Güneş kurtarma kazısının devam edeceğini belirtti.

 

Bilindiği gibi geçtiğimiz mart ayında Müze Müdürlüğü tarafından 15, 16, 17 ve 18 no.lu parsellerde toplam 113 adet sondaj kazısı yapılmıştı. Sondaj kazılarında ortaya çıkan Osmanlı Dönemi’ne ait olduğu tahmin edilen bir yapıya ait duvar kalıntıları ile Roma Dönemi’ne ait bir yapının mimari kalıntı izleri tespit edilmişti. Bu tespitlerden sonra sondaj çalışmalarına son vererek Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan kurtarma kazısı yapılması için izin aldıklarını belirten Müze Müdür Mustafa Güneş, “Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden alınan ruhsat ile kurtarma kazısını başlattık. Arkeologlardan oluşan ekibimiz ilk planda 5 gündür devam eden kazı çalışmalarımızın sonunda 6 adet oturma sırasına sahip olan Roma dönemine ait bir yapı belirlediler. Söz konusu yapının niteliği henüz tam olarak tespit edilememiştir. Kazı çalışmaları tamamlandığında yapının tümü açığa çıkarılacak ve yapının niteliği belirlenecektir. Ancak mevcut arkeolojik verilere göre bu yapının tiyatro olmadığı, antik dönemde meclis binası olarak inşa edilmiş olabileceğini düşünmekteyiz” şeklinde açıklamada bulundu.

 

Geçmişte yapılan bazı kazılarda Hisar Tepesi üstünde ve çevresinde eski dönemlere ait birçok kalıntılar çıkmıştı. Geçmişte Bolu’ya gelen seyyahlardan Mortdmann’ın, bugün kurtarma kazısına başlanan alanda Roma Dönemi’ne ait amfitiyatro olabileceğini söylediğini, Bolu tarihi ile ilgilenen uzmanlar ifade ediyor.

 

Hisar Tepesi’nin, tarihi içinde saklayan bir höyük olduğunu vurgulayan uzmanlar, “Buranın üzerine ve çevresine hiçbir zaman bina yapılmaması gerekiyordu. Maalesef geçmişteki idarecilerimizde bu tarih bilinci olmadığından, her gelen başkan burayı adeta katletmek için birbiriyle yarışmıştır” diyorlar.

Bolunun Sesi, 27.06.2008

HARPUT'TA KAZILAR TEMMUZ'DA BAŞLIYOR

 

Elazığ'ın tarihi Harput Mahallesi'nde bulunan kalede son iki yıldır yapılan kazılara bu yıl da devam edileceği bildirildi.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Tahsin Öztürk, Temmuz ayı içinde bu yılki kazı çalışmalarına başlanacağını söyledi.

İl Kültür ve Turizm Müdürü Tahsin Öztürk, Harput Kalesi'nde yapılan kazılar için Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan izin alınması gerektiğini belirterek, "Biz bu kazıları yapabilmek için her yıl Bakanlığımızdan izin alıyoruz. Bu yıl yapılması planlanan kazılara başlanması için Bakanlığa yaptığımız başvuru kabul edildi. Kazıların süresinin uzatılması talebimiz de olumlu görüş aldı. Temmuz ayı içinde bu yılki kazı çalışmalarına başlanacak. Kazıları yapacak olan ekip ve teknik elemanlar da belirlenecek" dedi.

 

Tarihin izlerinin günümüze ulaştırılması, o dönemlerde yaşanan uygarlık ve kullanılan eşyaların belirlenmesi adına yapılan kazılarda bugüne kadar önemli bilgi ve bulgulara ulaşıldığını belirten Öztürk, şöyle devam etti: "Bu tür kazılar geçmişin aydınlatılmasına ve o dönemlerle ilgili olarak çok detaylı bilgilere ulaşılmasına imkan veriyor. Harput Kalesi'nde yaptığımız çalışmalarda ortaya çıkardığımız eserlerin bir bölümünü ilimizdeki müzede sergileyecek, taşınacak olanları da kale içinde muhafazaya alarak ziyarete açacağız."

Elazığ Kent Haber, 27.06.2008

ATATÜRK HEYKELİ RESTORE EDİLECEK

 

 

Büyükşehir Belediyesi, Kocaeli’nin tarihi mirasını koruyup sahip çıkmaya devam ediyor. Büyükşehir şimdi de Cumhuriyetin 10. yıldönümünü kutlamaları çerçevesinde inşa edilen ve 75 yıldır bakımı yapılmayan Atatürk Heykeli’ne el attı. Oldukça yıpranan anlamlı heykel yapılacak olan restorasyon çalışmasıyla kimliğine yakışır bir hal alacak.


Aslına uygun olarak gerçekleştirilecek olan restorasyon çalışmaları Kocaeli Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığına bağlı Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Şube Müdürlüğü tarafından yürütülüyor.


Heykeltıraş Nejat Sıral tarafından yapılan anıt heykel için Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan gerekli izinler alındıktan sonra çalışmalara başlandı. Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuarı Müdürlüğü’nden de görüş alınıp, anıt heykelin doğallığını bozmadan restore edilecek.


Kentin ilk heykeli olan Atatürk Anıt Heykeli için yapılan restore çalışmalarında, bronzdan yapılmış heykeldeki aşınmalar giderilecek. Atatürk’ün İzmit’te yapmış olduğu konuşmalardan bir bölümünün yer aldığı kaidenin yüzey temizlenmesi yapılacak. Çürümüş derz dolguları yenilenerek, yazılar elden geçirilecek. Mimar Burhan Arif Bey’in, yer seçimi ve ilk planlamasını yaptığı anıtta, ayrıca çevre düzenlemesi yapılacak.

Özgür Kocaeli, 27.06.2008

TARİHİ İSTANBUL KAPI BAKIMA MUHTAÇ





Erzurum'un en önemli tarihi mekanlarından biri olan İstanbul Kapı, başıboş kişilerin mekanı haline gelirken, konuyla ilgili duyarsızlık vatandaşın tepkisine yol açıyor. Çöp yığınları ve şişe kırıklarıyla gündeme gelen tarihi İstanbul Kapı konusundaki ilgisizlik tepki topluyor.


Erzurum'un tarihi kapıları da düşmanın istilasına karşı kahramanca direnmesine rağmen, ilgisizlik ve gecekondu yağmasına daha fazla direnemeyip teslim oldu.


Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum için 'dört kapılı şehir' diyor, meşhur 'Beş Şehir'inde. Eski çağlarda ve Ortaçağ ile Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Erzurum'u düşman işgaline karşı koruyan surlar toprak tabyalar ile şehre 4 ana yönden giriş ve çıkışları sağlayan kapılar, tarih boyunca düşman yağmasından korunmasına rağmen, çarpık yapılaşmadan kendisini kurtaramadı. Türk tarihinde önemli bir yere sahip olan Erzurum, bünyesinde barındırdığı yüzlerce tarihi mekanın yanında kapılarıyla da tarihe ışık tutuyor. Yıllarca Anadolu'nun uç kumandanlığını yapan Erzurum'da, düşman saldırılarından korunmak amacıyla onlarca kapı yapılmış. Bu kapılar içerisinde en ünlü olan 7 kapıdan, günümüze kalan 3 tanesi ilgisizlik yüzünden yıkılıp yok olmak üzere.


Bakımsızlık ilgisizlik yüzünden şu anda sadece tarihi kalıntı görünümü veren İstanbul Kapı adeta  sarhoşların mekanı olmuş durumda. Bu konuda Yakutiye Belediyesi'nin ise hiçbir çalışma yapmaması vatandaşlarında tepkisine neden oluyor.

Konuyla ilgili duyarlılık gösterilmesini bekleyen vatandaşlar, "Tarihimiz elden gidiyor. Hiçbir değerlendirme yapılmadığı gibi adeta sarhoşlar ilgisizlik yüzünden teşvik ediliyor. Yıllara tanıklık etmiş böylesi güzide eserlerin yaşatılması için bizler elimizden gelen gayreti gösteririz. Yeterki bu fedakarlık bizden istensin. Bu eserin yanına park yapılmakla eseri koruyamazlar. Bir zamanlar tavşanlara yataklık edilen bu eser şimdilerde ise ayyaşların mekanı haline getirildi. Bu konuda Kültür Turizm Müdürlüğümüzün de bir çalışma yapmaması bizleri üzüyor. Turizm haftasında afişler asarak turizm canlandırmaya çalışıyorlar. Oysaki böylesi eserler elden gidiyor. bir an önce gereken çalışmalar yapılmalıdır. Erzurum'un en önemli tarihi mekanlarından biri olan İstanbul Kapı, başıboş kişilerin mekanı haline gelirken, konuyla ilgili duyarsızlık vatandaşın tepkisine yol açıyor. Çöp yığınları ve şişe kırıklarıyla gündeme gelen tarihi İstanbul Kapı konusundaki ilgisizlik tepkiyle karşılanıyor. İstanbul kapı Erzurum'un en önemli tarihi mekanları arasında yer alırken, başıboş kişiler burada her türlü olumsuzlukların yaşanmasına neden oluyor. Tarihi bir yer böylesine ilkelliklere sahne olmamalıdır. Özellikle akşam saatlerinde bu mekanda her türlü olumsuzluğa tanık oluyoruz."  diye konuştular.

Belediyelerin konuyla ilgili duyarlı olmasını isteyen vatandaşlar, " Böylesine ilkel görüntülerin yaşanmasına anlam veremiyoruz.  Tarihi mekanlar, olumsuz olayların yaşandığı yerler olmamalıdır. Çevre sakinleri olarak bizler bu konudan oldukça rahatsızız. Sorunun aşılması noktasında duyarlılık bekliyoruz. Tarihi mekanlar böylesine ilkelliklerin yaşandığı mekanlar olmamalıdır. Belediyeler ve tarihi eserlerin restorasyonu ile ilgili kurumlar bu konuda duyarlılık göstermelidir. Ata yadigarı eserler, böyle olumsuzluklarla gündeme gelmemelidir" dedi.

Erzurum Gazetesi, 27.06.2008

HARABELERDE HAYVAN OTLATILIYOR

 

En eski tarihi MÖ 5 bin yıllarına kadar uzanan ve 4 yıl önce turizme açılan Ani Harabeleri'nde köylüler hayvan otlatıyor.

 

Kars'ın en önemli turizm merkezlerinden olan, her yıl yerli ve yabancı binlerce turistin ziyaret ettiği Türkiye-Ermenistan sınırındaki Ani Harabeleri'nde hayvan otlatılması ilginç görüntüler oluşturdu.

Kars'a 42 kilometre uzaklıktaki Ocaklı Köyü sınırları içerisinde yer alan Ani Ören Yeri Türkiye-Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay Nehri'nin batı yakasında Türkiye sınırları içerisinde volkanik bir tüf tabakası üzerine kurulmuş bir ortaçağ şehridir. Ören yeri Anadolu'ya İpek Yolu üzerinden girişte ilk konaklama merkezi olduğundan aynı zamanda bir ticaret merkezidir. Antik kentin zenginliği de buradan gelmektedir. Ören yerinin en eski tarihi MÖ 5 bin yıllarına kadar uzanmaktadır. Tarih öncesi dönemde ören yerindeki yerleşim Bostanlar Deresi olarak bilinen vadideki volkanik oluşumlu mağaralardan oluşmuştur. Bugünkü ören yerini oluşturan iç kale MS 4. yüzyılda Kars'a ismini veren Karsak'lılar tarafından yaptırılmıştır. Ören yerinin dış cephe surları Bagratlı Kralı Aşot tarafından MS 964 yılında yaptırılmaya başlanmış daha sonra Kral 3. Sembat 978 yılında 2. takviye sur sistemini yaptırmış 1064 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan'ın Ani'yi fethetmesinden sonra Ani beyi olan Ebul Menucehr, 1064-1072 arasında 3. sur sistemini yaptırmıştır. Kale surları deve tüyü ve siyah renkli tüf taşından yer yer iki ve üç sıra halinde Horasan harcı ile yapılmıştır. Kurulduğu arazi üzerine uyumu sağlamak amacıyla üçgenimsi bir şekilde inşa edilen surların yedi giriş kapısı mevcut olup bu kapıların en önemlileri Aslanlı Kapı, Kars Kapısı, Sarnıçlı Kapılardır. Şehrin surları uzun kuşatmalara dayanıklı hale getirmek için surlar arasına yapılan destekleme kuleleri aynı zamanda erzak ve tahıl deposu olarak kullanılmıştır.

 

Arazinin eğimine göre yer yer beş metre yüksekliğe kadar oluşan surların dış cephelerinde haç motifleri, aslan ve yılan kabartmalı rölyefler, çini süslemeler mevcuttur. Ören yerinin ana giriş kapısı olan aslanlı kapı iki büyük giriş kapısından oluşmaktadır. Aslanlı kapının bulunduğu surların Doğu yanındaki burç üzerinde Selçuklu Sultanı Alparslan'ın şehri 1064 yılında fethetmesini belgeleyen dört satırlık Kufi İslami Kitabe mevcuttur. 

Ani Harabelerinde ilk yerleşme MÖ 5000-3000 yıllarında Kalkolitik Çağ'da başlar.
MÖ 3000-2000 Eski Tunç Devri yerleşmesi,
MÖ 2000'de Demir Çağı'nda Hurri yerleşmesi,
MÖ 900-700 yılları arasında Urartu Devleti yerleşmesi,
MÖ 650 yıllarında Kimmer Hakimiyeti,
MÖ 626-149 Saka Türkleri (İskit) hakimiyeti,
MÖ 350-300 yıllarında şehir eski Oğuz Boylarından Arsaklıların Kamsarakan soyundan Karampart tarafından yeniden kurulmuştur,
MS 430-646 yılları arasında Sassani Hakimiyeti,
MS 646 yılında Halife Hz. Ömer devrinde Anı ve çevresi Arapların eline geçmiştir,
MS 732 yılında Bağratlı Beyliği egemenliğine geçmiştir,
MS 966 yılında Bağratlı 3. Aşot tarafından şehir surları yaptırılarak Anı Krallık Merkezi olmuştur,
MS 1045 yılında şehir Bizanslıların eline geçmiştir,
MS 1064 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan tarafından şehir alınarak Şeddat Oğulları Beyliğine verilmiştir,
MS 1199 yılında Anı Gürcü Atabeylerin eline geçmiştir,
MS 1226 yılında Harzemşah Devleti'ne tabi olmuştur,
MS 1235 yılında Moğol İstilasına uğrayarak şehir tahrip edilmiş ve sonra eyalet merkezi olmuştur,

MS 1339-1344 yılları arasında İlhanlılar egemenliğine geçmiştir,
MS 1406-1467 yılları arasında Karakoyunlu Devleti hakimiyeti altına girmiştir,
MS 1467-1516 Akkoyunlular Devleti Hakimiyeti,
MS 1516-1534 yılları arasında Afşar Türkleri hakimiyeti,
MS 1534 yılında Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştır,
MS 1878 yılında Ruslar tarafından istila ile 40 yıl Anavatandan ayrı kalmıştır,
MS. 1921 yılında İstiklal Harbi sırasında Ruslardan geri alınmıştır.

Kars Kent Haber, 27.06.2008

DANIŞTAY'DAN FOUR SEASONS İTİRAZINA RET

 

İstanbul Sultanahmet’te, Bizans-Osmanlı kalıntıları üzerine yapılan Four Seasons Otel ek inşaatının yürütmesini durduran Danıştay, karara yapılan itirazı da reddetti.

 

 

Yürütmeyi durdurma kararına Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin itiraz ettiği öğrenildi.


Milliyet’in, tarihi kalıntılar üzerine yükselen ek otel inşaatını kamuoyunun gündemine taşımasının ardından, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin başvurusunu değerlendiren Danıştay 6. Daire, kritik bir karara imza attı. Daire, 14 Mart 2008’de, ek inşaatların yapılmasına olanak sağlayan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca onaylanan planlarla ilgili olarak “yürütmeyi durdurma” kararı verdi. 

Alınan bilgiye göre, 22 Eylül 2005’te projeye onay veren Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bu karara itiraz etti. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, dün söz konusu itirazı görüştü. Kurul, Four Seasons Otel’in ek inşaatının yapıldığı Sultanahmet bölgesi yönünden itirazı reddetti. Kurul, Süleymaniye bölgesi için hazırlanan imar planlarının üzerindeki yürütmeyi durdurma kararını ise usul yönünden bozdu. Kurul, 6. Daire’den bu bölgeye ilişkin planları yeniden incelemesini istedi.


Karara göre, Danıştay davayı esastan karara bağlayana kadar Four Seasons Otel’in söz konusu alanda inşaat çalışması yapmaması gerekiyor.

Milliyet, 26.06.2008



TARİHİ ESERLER
KADERLERİNE TERK EDİLDİ

 

  

 

Mersin'in Mut İlçesi'ne bağlı Yalnızcabağ Köyü'ndeki tarihi eserlerin kimse ilgilenmediği için kaderlerine terk edildiği bildirildi.

 

Köy muhtarı Mahmut Şevket Yılmaz, Değirmenlik mevkiindeki lahit ve tarihi kalıntıların yok olmakla karşı karşıya kaldığını belirterek, "8 yıldır müracaat etmediğim yer kalmadı ama bir çözüm bulan yok" dedi.

 

Son olarak Mersin Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne başvurduğunu anlatan Yılmaz, "Gelen heyet tarihi eserleri inceledikten sonra 'biz bir şey yapamayız vakıflara müracaat et' dediler. Ben de çaresiz kaldım. Harabeye dönen tarihi eserler zamanla define avcıların yağmasına uğramış ve yok olma derecesine geldi" diye konuştu.

Mersin Kent Haber, 27.06.2008

EN İLKEL DÖRT AYAKLININ FOSİLİ BULUNDU

 

Letonya’da, dünya tarihindeki en ilkel dört ayaklının fosili bulundu. Nature dergisinde yayımlanan araştırma raporunda, ‘Ventastega curonica’ adıyla bilinen, bundan 365 milyon yıl önce suda yaşayan dört ayaklının kafatası, omuzları ve leğen kemiğinin bir bölümünün bulunduğu belirtildi. Raporda, 1 ya da 1.2 metre uzunluğunda olduğu sanılan, vahşi görünümlü dört ayaklının, bu dönemde sığ ve hafif tuzlu sularda yaşadığı ve balıklarla beslendiğinin sanıldığı bildirildi. Bilim insanları, hayvanın kısa bacaklara ve parmaklara sahip olduğu tahmininde bulunurken, İsveç’teki Uppsala Üniversitesi evrim biyolojisi bölümünde görevli profesör ve raporun yazarı Per Ahlberg, uzaktan bakıldığında küçük bir timsaha benzeyen hayvanın sırtında yüzgeç bulunduğunu söyledi. Hayvanın, ilk dinozorlardan 100 milyon önce yaşadığı da hatırlatıldı.


Evrimde ‘çıkmaz sokak’ olarak görülen ve tetrapod familyasının soyu tükenen bir türü olduğu sanılan Ventastega fosilinin, balıkların karada yürüyen gelişmiş hayvanlara dönüşmesinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacağı ifade ediliyor.

Evrensel, 26.06.2008