Haberler logo Ekim '11 Arşivi

30 Ekim - 05 Kasım 2011


DOSYA

AYASOFYA İBADETE AÇILACAK

 
Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilen ilk konsilin toplandığı İznik Ayasofya'nın yeniden cami olarak düzenleneceği ve ibadete açılacağı iddia edildi. Hummalı bir çalışma yapılan Ayasofya'da yerlerin tahta zemin ile kaplandığı ve hutbe için gerekli ağaç merdivenin de hazırlandığı ileri sürüldü.





MS 325 yılında ilk konsüle ev sahipliği yapan ve teslis akidesinin kabul edildiği Ayasofya, 2008 yılında Vakıflar Bursa Bölge Müdürlüğü tarafından 375 bin liraya ihalesi yapılarak restore edilmişti. Anıtlar Kurulu'nun verdiği projeye göre restore edilen tarihi yapının içinde bugün Hz. Meryem ve havarilere ait resimler bulunmakta. Tarihi yapının, restorasyon çalışmalarının ardından müze olarak fonksiyonuna devam edeceği belirtilmişti.

Eylül ayında Bursa'ya gelen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Ayasofya'yı gezmişti. Arınç, "Vakıflar Genel Müdürümüzle beraber Ayasofya ile ilgili çalışmalarımızı tamamlamak istiyoruz" ifadelerini kullanmıştı.

Sabah, 30.10.2011

 

******


İZNİK AYASOFYA NAMAZ İÇİN HAZIRLANIYOR İDDİASI

 

 

İznik'in Orhan Gazi tarafından fethedilmesiyle kiliseden camiye çevrilen, Cumhuriyet döneminde ise müze olarak kullanılan İznik Ayasofya'nın ibadete açılacağı iddia edildi. Önceki gün minareye alem monte edilmesi iddiaları güçlendirirken, yetkililer ilk namazın Kurban Bayramı'nda kılınacağını ifade etti. AKP milletvekilleri İsmail Aydın, İsmet Su ve Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem ile Vakıflar Bursa Bölge Müdürü Mürsel Sarı, yeni düzenleme yapılan müzede incelemeler yaptı. Yetkililer, gazetecilerin "Ayasofya ibadete açılıyor mu?" sorusuna "Bekleyin, görün" yanıtını verirken AKP Belediye Meclis Üyesi Ahmet Kaynak, "İlk namaz, Kurban Bayramı'nda" dedi. Ortodoks camiasının hac merkezi olan İznik Ayasofya'da çalışmalar son 3 gündür hızlandı. Önceki gün minareye alem monte edilirken, zemin ağaç kaplama ile döşenerek, hutbe kürsüsü de yerine konuldu. Eylül'de Bursa'ya gelen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da, "Vakıflar Genel Müdürümüzle beraber Ayasofya ile ilgili çalışmalarımızı tamamlamak istiyoruz" demişti.

Sabah, 31.10.2011

 

******


AYASOFYA MÜZESİ CAMİYE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR

 

 

Bursa’nın İznik İlçesi’ndeki Ayasofya Müzesi minaresine alem takılırken, içine de hutbe kürsünü, ahşap taban konuldu.

 

Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem dün gece müzeyi ziyaret ederek, çalışmalar hakkında bilgi aldı. Müzenin camiye dönüştürüleceği iddia edildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtlarında anıt müze, Vakıflar Genel Müdürlüğü kayıtlarında cami ve Hıristiyan dünyasında ise kutsal hac mekanı olan Ayasofya, 2007 yılında müze olarak ziyarete açıldı. Bölgeye gelen turistlerin büyük ilgi gösterdiği Ayasofya Müzesi’nde son günlerde yapılan çalışmalar dikkat çekiyor. Ayasofya’nın minaresine alem takılırken, zeminine ahşap platform yerleştirildi ve hutbe kürsüsü monte edildi.

Çalışmaları yerinde incelemek üzere dün akşam Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem dün akşam ilçeye geldi. Gazetecilerin sorularını yanıtsız bırakan ve inceleme sırasında gazetecilerin görüntü almasını engelleyen Ertem’e, AKP Bursa Milletvekilleri İsmail Aydın, İsmet Su, AKP İznik İlçe Başkanı Osman Sargın, AKP İznik İlçe Belediye Meclis Üyesi Ahmet Kaynak eşlik etti. Gezi hakkında bilgi verilmezken, ayasofya Müzesi’nin camiye dönüştürüleceği öne sürüldü.

Hürriyet, 31.10.2011

 

******


AYASOFYA BİLMECESİ

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca  ‘kilise’, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce ‘cami’, Hıristiyanlar tarafından ise ‘Kutsal Hac Merkezi’ olarak kabul edilen İznik’teki Ayasofya’nın, Kurban Bayramı’yla ibadete açılacağı iddia edildi. Yetkililer, konuya ilişkin açıklama yapmaktan kaçınırken, Ayasofya’nın içinde yürütülen çalışmalar, iddiaları doğruluyor.

 

Bir süre önce açılışlar için İznik’e gelen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, ‘Vakıflar Genel Müdürlüğü ile birlikte Ayasofya ile ilgili çalışmalarımızı tamamlamak istiyoruz’ ifadelerini kullanmasının ardından, yeni bir restorasyon projesi ile Ayasofya’nın tabanına tahta zemin döşenmeye başlandı. Hutbe için gerekli ahşap merdiven de hazırlanırken, müezzinler için mahfil yapıldı. 2007 yılında onarılan minareye ise alem takıldı. Ayasofya’ya  6 adet diyanet görevlisi atanması için bir dizi çalışmaların yapıldığı öne sürülüyor.Tüm bu hazırlıklar, Ayasofya’nın camiye dönüştürüleceği ve ibadete açılacağı yönünde iddiaları da beraberinde getirdi. Ayasofya’nın badete açılacağı söylentileri ilçe göndeminde ilk sıraya otururken, yetkililer konuya ilişkin açıklama yapmadı. Ayasofya’nın dışından ve içerisinden basın mensuplarının görüntü almaları ise yasaklandı.

 

Ayasofya’nın ibadete açılacağı iddiaları, Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem’in önceki gün akşam saatlerinde İznik’e yaptığı ani ziyaretle daha da güçlendi. Adnan Ertem, Vakıflar Bursa Bölge Müdürü Mürsel Sarı, AKP Bursa Milletvekilleri İsmail Aydın ve İsmet Su ile beraberindeki heyet, burada incelemelerde bulundu. Yapılan çalışmaları yakından gören yetkililer, çıkışta gazetecilerin ’Ayasofya ibadete açılıyor mu’ sorusuna ’Bekleyin, görün’ yanıtını verdiler. AKP Belediye Meclis Üyesi Ahmet Kaynak ise, ’İlk namaz, Kurban Bayramı’nda’ diye konuştu. Bu arada, İznikliler, Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ikiye bölünmüş durumda. Bazı vatandaşlar, tarihi yapının Hıristiyanlar için ibadete açılması gerektiğini söylerken, bazıları ise  Ayasofyanın cami olarak hizmet vermesini istiyor. Turizm Bakanlığı’nın Türkiye’de ayin yapılacak kiliseler arasında gösterdiği İznik Ayasfoya Kilisesi’nin cami olarak açılmasının Hıristiyan aleminde nasıl karşılanacağı merak konusu.

Hıristiyan alemi için bağlayıcı kararların alındığı iki konsil toplantısına ev sahipliği yapan İznik, Roma, Bizans, Osmanlı ve Selçuklu dönemine ait izler taşıması nedeniyle tarihsel özelliğiyle öne çıkıyor. Ayasofya Kilisesi de, Roma dönemimden kalma en önemli eserlerin başında geliyor. 2000 yılı inanç urizme kapsamında ilçeye büyük çaplı tuist çekmesi öngörülen Ayasofya Müzesi, 27 Aralık 2000 tarihinde tarihi bir olaya evsahipliği yaptı. Bu tarihte, İstanbul Rum Patriği 1. Barthomeleos’un yönettiği noel  ayininde,  9 ülkeden gelen Ortodoks cemaatinin önde gelen 150 lideri buluşmuştu. İznik’teki ayin, semavi dinlerin buluşması anlamında tarihte yeni bir sayfa açması nedeniyle büyük yankı uyandırmıştı.

Bursa Olay, Haber: Hayri Şen, 01.11.2011

 

*****


AYASOFYA TARTIŞMASI

 

Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, İznik’teki Ayasofya Camisi’nin, Diyanet’in “tekrar cami olarak ibadete açılması” yönündeki talebini uygun görerek, eserin ibadete açılmasına izin verdiklerini açıkladı. Bu açıklama tartışmayı da beraberinde getirdi. MS 325 yılında gerçekleştirilen Büyük Konsil’e ev sahipliği yaptığı iddia edilen Ayasofya Kilisesi, Osmanlı Sultanı Orhan döneminde camiye çevrilmişti. Uzun yıllar önce ibadete kapatılan Ayasofya’nın ‘müze’ statüsünde olup olmadığı hep tartışıldı. Uzmanlar hem müze tartışmalarını hem de yeniden ibadete açılmasını değerlendirdi:

Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Selçuk Mülayim: “İznik’te bulunan ve Büyük Ayasofya Müzesi’nden çok daha önce inşa edilen ve Hıristiyanlık tarihinde çok önemli bir yeri olan Ayasofya Kilisesi bir müze statüsündeydi. İstanbul’daki Ayasofya’yla kıyaslayarak anlatırsam bir zamanlar Büyük Ayasofya Müzesi de camiydi ancak yeniden cami yapılması tartışılmıyor bile. Bu durum İznik’teki Ayasofya Müzesi için de geçerli. Müze olarak verilen statü yeniden değiştirilemez. İznik’teki Ayasofya Müzesi’nin dindeki önemi çok büyüktür ve politik bir odak noktası olması dolayısıyla tüm dünyada ciddi tepki de çeker.”

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet Hikmet Eroğlu: “Hıristiyanlığın tüm temellerinin atıldığı Büyük Konsil’in İznik’te toplandığı bilinmekle birlikte, tam olarak İznik’te, nerede toplandığına ilişkin tarihi veri ya da arkeolojik bulgu yok. Dolayısıyla İznik Ayasofya Camii’nin tarihi önemi tartışmalıdır. Bunun dışında eskiden ibadethane olan bir caminin tekrar ibadethaneye çevrilmesi konusu Batılı ülkelerde bölgede yaşayan cemaatin istekleri doğrultusunda değerlendirilen bir konudur.”

Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve Sanat Tarihi uzmanı Prof.Dr. Hakkı Önkal: “Uzun yıllardır Müze olarak kullanılan Akdamar Kilisesi ya da Sümela Manastırı gibi kiliseler asli fonksiyonlarına döndürülürken ibadete kapalı İznik’teki Ayasofya Camii’ne ilişkin karar beni çok şaşırttı. Dolayısıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kararı çarpıcı ve anlamsız bir karar. Yapı müze olarak varlığını devam ettirmeli. Büyük Konsil MS 325 yılında toplandığından ve Bizans kaynaklarında Ayasofya Camii’ne ilk kez MS 787 yılında rastlanmış olduğundan dolayı mevzu bahis yerin Konsil’in toplandığı yer olup olmadığı belli değil.”

Vatan, Haber: Emre Öztürk, 02.11.2011

 

******


AYASOFYA'DA YENİDEN EZAN SESİ

 

Bursa’nın İznik İlçesi’nde bulunan ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yeniden ibadete açılacağı bildirilen Ayasofya Camii’nde ses sistemi kurulmasından sonra ilk ezan dün akşam okundu. Ayasofya’nın Kurban Bayramı’nda ibadete açılması kararını değerlendiren İznik Ticaret ve Sanayi Başkanı Mahmut Dede, "Ani ve ayrıntılı düşünülmeden alınmış bir karar olarak görüyoruz. Gerçekten cami ihtiyacımız varsa İznik Ticaret ve Sanayi Odası olarak yeni bir cami için elimizi taşın altına koymaya her zaman hazırız. İznik’e onlarca cami yaparız ama bir Ayasofya daha yapmak mümkün değildir" dedi.

Bursa Valiliği’nin internet sitesinde ’Müze’ olarak söz edilerek tarihi hakkında bilgiler verilen, Vakıflar Genel Müdürlüğü kayıtlarında cami, Hıristiyan dünyasında ise ’Kutsal hac mekanı’ olan Ayasofya, 2007 yılından bu yana müze olarak ziyarete açık bulunuyor. Önündeki tabelada ’Ayasofya Müzesi’ yazan ve girişte 3 TL ücret alınan Ayasofya, son aylarda Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan çalışmalarla yeniden gündeme geldi. Ayasofya’nın minaresine alem takılırken, zeminine ahşap platform yerleştirildi ve hutbe kürsüsü monte edildi. Minaresine hoparlör yerleştirilen camiden ilk ezan da dün akşam okundu. Ahşap zemin üzerine halı döşenen caminin Kurban Bayramı’ndan yeniden ibadete açılacağı belirtildi.


Vakfılar Genel Müdürü Adnan Ertem, yaptığı yazılı açıklamada, mülkiyeti Orhan Gazi Vakfı’na ait olan ve günümüzde Orhan Camii olarak bilinen eserin inşa tarihi kesin olarak bilinmediğini belirterek, şöyle dedi:
"Bizans kaynaklarında adına ilk kez 787 yılında rastlanan söz konusu eser, 1330-31 yılında şehrin Orhan Gazi tarafından fethedilmesi ardından vakfedilerek camiye dönüştürülmüştür. Büyük bir yangın sonrası hasar gören Ayasofya Camii, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan tarafından onarılmış ve bir minare ile birlikte bazı ilaveler yapılmıştır. Bursa’nın işgalinin ardından harabeye dönen ve bugüne kadar ibadete kapalı olarak duran Ayasofya Camii’nin Genel Müdürlüğümüz ve İznik Kaymakamlığı tarafından 2007 yılında restorasyonuna başlandı. Çatısı kapatılıp minaresi yeniden yapıldı."

Açıklamada, eserin evveliyatı kilise olmasına rağmen, Orhan Gazi döneminde camiye çevrildiği, 6 bin 570 sayılı kanunun 1’inci maddesinde yer alan ’Mabetler kiraya verilemez ve ibadethane haricinde hiçbir iş için kullanılamaz’ hükmü gereği, 1995 yılında Kültür Bakanlığı’nın tarihi yapıyı müze olarak kullanma isteminin uygun görülmediği belirtildi. Açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
"Bazı basın organlarında, Ayasofya Camii’nin daha önce müze olarak kullanıldığı şeklinde yer alan haberlerin aksine, Ayasofya Camii tarihin hiçbir döneminde müze olarak kullanılmamıştır. Asli görevi ’Vakfedenlerin vakfiyelerinde belirtilen iradelerini eksiksiz olarak yerine getirmek’ olan Genel Müdürlüğümüz, hem vakfiyesinde, hem de tapu kaydında cami olarak tescil edilen Ayasofya Camii’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tekrar cami olarak ibadete açılması yönündeki talebini uygun görerek, eserin ibadete açılmasına karar vermiştir."

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasını değerlendiren İznik Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mahmut Dede, kararı ani ve ayrıntılı düşünülmeden alındığını ifade ederek, "İlçenin en büyük ticari gelirini turizmde görülmesine rağmen neden ve kimler tarafından böyle bir karar alınmış anlamak mümkün değil. Kime sorulmuş, kimlerle tartışılmış? İznik’teki camilerimizin durumu belli. Eğer gerçekten cami ihtiyacımız varsa biz İznik Ticaret ve Sanayi Odası olarak yeni bir cami için elimizi taşın altına koymaya her zaman hazırız. Biz İznik olarak onlarca cami yaparız ama bir Ayasofya daha yapmak mümkün değildir" dedi.

Vatan, 02.11.2011

 

******


İZNİK AYASOFYA CAMİİ, BAYRAM NAMAZI İLE İBADETE AÇILIYOR

 



Bursa'nın İznik İlçesi'nde bulunan Ayasofya Camii, Kurban Bayramı namazıyla birlikte ibadete açılıyor. Ayasofya'nın ibadethane olarak kullanılacağını AKP İznik İlçe Başkanı Osman Sargın açıkladı.

 

Sargın, "Tarihi eserlerin aslına rücu ettirilmesi, hakikaten güzel bir şey. İznik halkının isteği de 'Temizlensin, ibadethane haline dönüştürülsün' yönündeydi." dedi. Orhan Camii olarak bilinen eserin 1330-1331 yılında şehrin Orhan Gazi tarafından fethedilmesinin ardından vakfedilerek camiye dönüştürüldüğü belirtiliyor. Büyük bir yangında hasar gören cami, Kanuni döneminde Mimar Sinan tarafından onarıldı. Bursa'nın işgalinin ardından harabeye dönen ve bugüne kadar ibadete kapalı tutulan ibadethane, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nce 2007'de restore edildi. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın talebi doğrultusunda ibadete açılacak tarihi yapıya, restorasyon çalışmaları kapsamında minare ve minber eklendi.

Zaman, 03.11.2011

 

******


İZNİK AYAĞA KALKTI

 



İznik’teki Roma döneminin en eski yapılarından biri olan ve Hıristiyanların hac merkezi olarak gördüğü Ayasofya’nın ibadete açılması kararı, eleştiri ve tepkileri de beraberinde getirdi. İlçedeki genel kanı, turizmin büyük yara alacağı yönünde.

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün İznik Ayasofya Müzesi’ni ibadete açma kararı, ilçeyi ayağa kaldırdı. Uygalamanın İznik turizmine büyük darbe vuracağını savunan sivil toplum örgütleri temsilcileri, ’Bu ani ve ayrıntıları düşünülmeden alınmış yanlış bir karar’ diye görüş belirtiler.


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talebi üzerine ibadete açılacak olan İznik Ayasofya Müzesi’nde hazırlıklar tüm hızıyla sürdürülürken, ilçenin en eski ve en önemli tarihi yapılarından birinin cami statüsüne alınması tepkileri de beraberinde getirdi. İsa’nın doğum yıldönümü olan 2000 yılında semavi dinlerin buluşmasına tanıklık eden Ayasofya’nın, ilçenin turizm getirilerinde en başat yapılardan biri olduğuna dikkat çeken sivil toplum örgütleri, turizmin büyük darbe alacağı endişesi içinde olduklarını dile getirdiler. 

 

Osmanlı döneminde 600 yıl boyunca cami olarak kullanılan, ancak Cumhuriyet döneminde bu işlevi sona eren Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla büyük kayıp yaşanacağını belirten İznik Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mahmut Dede, bunun ani ve ayrıntılı düşünülmeden alınmış bir karar olduğunu öne sürdü. Dede, ‘İlçenin en büyük ticari gelirini turizmde görülmesine rağmen neden ve kimler tarafından böyle bir karar alınmış anlamak mümkün değil. Kime sorulmuş, kimlerle tartışılmış? İznik’teki camilerimizin durumu belli. Eğer gerçekten cami ihtiyacımız var ise biz İznik TSO larak yeni bir cami için elimizi taşın altına koymaya her zaman hazırız.  İznik olarak ilçeye onlarca cami yaparız. Ama  bir Ayasofya daha yapmak mümkün değil’ diyerek tepkisini dile getirdi.

 

İznik Genç İşadamları Derneği Başkanı Mehmet Kumcu ise, Ayasofya’nın cami stasüne alınmasıyla ilçenin turizm açısından işinin daha da zorlaşacağına dikkat çekti. Kumcu, tarihi mekana bir çan takılıp kilise haline getirilmesi  gerektiğini söyleyerek,  ’Ben olsam, İznik’te hıristiyanların ayin yapmasını sağlardım. Biz eğer Ayasofya’yı da turizm amaçlı kullanamazsak işimiz daha da zorlaşacak. Tabi bunu savunanlara komünist derler, ama gerçekten işimiz zorlaşacak. Buna İznikli karar versin. Bir veya iki kişi değil’şeklinde konuştu.

 

Ziraat Odası Başkanı Vahit Mutlu  ise ’Duyduklarıma inanamıyorum’ diyerek şaşkınlığını dile getirdi. Bütün kesimlerin, diğer inançlara da saygılı olması gerektiğini vurgulayan Mutlu, ’Ayasofya’yı cami yaparlarsa, ilçeye gelecek turistleri nerede gezdirecekler, nerede ağırlayacaklar merak ediyorum’ dedi.

 

Böylesi bir kararın ilçenin turizmini yaralayacağını ifade eden CHP İlçe Başkanı İsmail Güleç, ’Bu konu hakkında yorumlarda yanlış anlaşılmalara bile maruz kalabiliriz. Bu ilçeyi kimler yönetiyor? Bu karar alınırken kimlere sorulmuş? İlçenin geleceğini belirleyen kararları, bu ilçede yaşayan insanların alması gerekir diye düşünüyorum’ dedi. İznik Esnaf Derneği Başkanı Kadir Akçaalan, uygulamayı  ’yanlış ve aceleyle  alınmış bir karar’ diye yorumlarken, ilçe turizminin zarar göreceği endişesi taşıdığını vurguladı. Kızılay Derneği Başkanı Mustafa Aydın ise, tarihi yapıyı ’hem müslümünlar, hem hıristiyanlar kullansın’ diyerek ilginç bir yaklaşımda bulundu. AKP İznik İlçe Başkanı Osman Sargın ise, kararı savunarak, bunun bir siyasi karar olmadığını, devlet politikası olduğunu öne sürdü. Sargın, atılan adımın, dinlerarası diyalog olduğunu iddia etti.

 

Yeni konumuyla tartışmaların odak noktası haline gelen bin 600 yıllık tarihi  yapının Kurban Bayramı’nda ibadete açılabilmesi için hazırlıklar tüm hızıyla sürdürülüyor.

 

Yer döşemesi biten Ayasofya’nın zeminine halılar serilirken, minareye takılan alemden sonra dün de ezan sesinini duyurulabilmesi için hoparlörler yerleştirildi. Vakıflar Genel Müdürü Adnan Erten’in ‘Ayasofya Camii, tarihin hiçbir döneminde müze olarak kullanılmamıştır’ sözüne karşı, binanın dışında yıllardır kullanılan   ‘Ayasofya Müzesi’ tabelası da dün kaldırıldı. Bu arada Ayasofya’da Kurban Bayramı’nın ilk gününde kılınacak namaz için ilçe müftülüğünün imam ve müezzin görevlendirmesi bekleniyor.

Bursa Olay, Haber: Hayri Şen, 03.11.2011

 

******


BARTHOLOMEOS'TAN SÜRPRİZ İZNİK ZİYARETİ!

Beraberindeki heyetle birlikte İznik’e gelen Fener Rum Patriği Bartholomeos, ilk önce çini imalatçılarının bulunduğu Süleyman Paşa Medresesi’ne giderek alışveriş yaptı. Çini kolye, tabak ve tablo satın alan Bartholomeos, basın mensuplarının sorularını cevapladı. İznik’te bulunan Ayasofya Camii’nin ibadete açılması ile ilgili soruya Bartholomeos, "Bu konuda yorum yapmam doğru değil. Ziyaretimiz kasıtlı değil. Ziyaretimiz daha önceden planlanmıştı. Buraya İznikli hemşehrilerimizin bayramını kutlamaya geldik" karşılığını verdi.

Daha sonra Senato Sarayı’nı ziyaret eden Bartholomeos’un Ayasofya’yı ziyaret etmemesi dikkat çekti. Bu arada Ayasofya’da kılınacak bayram namazı için Bursa’dan çok sayıda kişinin İznik ilçesine gitmek için hazırlık yaptığı öğrenildi. HAS Parti Bursa İl Başkanı Ali Mollasalih, bu tarihi günde bayram namazını İznik Ayasofya’da bir grup arkadaşı ile birlikte eda edeceğini açıkladı.
Olay, 05.11.11


******


KİLİSE - CAMİ - MÜZE: DÜNYADA BİR İLK!

1331’de Orhan Gazi Han’ın camiye çevirdiği, vasiyeti ve vakfiyesi bulunan, Mimar Sinan tarafından restore edilmiş 700 yıllık “Küçük Ayasofya Camii olarak” da bilinen İznik Orhan Gazi Cami’ni “kilise”ye çevirdi.

700 YILDAN BERİ CAMİİ
Orhan Gazi Han tarafından 1331’de “fethin sembolü” olarak kiliseden camiye çevirilmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü; İznik’te bulunan, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün cami olarak tanımladığı Ayasofya'yı resmi yazışmasında kiliseye çevirdi. Osmanlı Devleti'nin ikinci padişahı Orhan Gazi tarafından 1331 yılında camiye çevrilmiş, bu amaçla kullanılmak üzere Mimar Sinan tarafından gerekli değişiklikler yapılarak tamir edilmişti. Ayasofya, tapu, imar ve eski eser kayıtlarında cami olarak kayıtlı bulunuyor.

TABELASI DEĞİŞMİŞTİ
90’lı yıllarda dönemin İznik İHA muhabirliğini yapan Uysal Balcı ( Foto Uysal ), Ayasofya Tarihçesinin bulunduğu tabelada “ Ayasofya Kilisesi “ olarak belirlenmesinin yanlış olduğunu en son camii olarak kullanıldığını ulusal medyada haber yapmış ve tabelası kilise yerine cami olarak değişmişti.

DEĞİL KİLİSE; MÜZE DAHİ YAPILAMAZ
Başbakanlık, 13/2/1995 tarih ve B.02.1.VGM.0.13.00.01.211(1600)95–109 sayı Vakıflar Genel Müdürlüğü yazısı ile, İznik Ayasofya Camii hakkında aynen şunları vurguluyor ve yasal hükmü açıklıyor: “Bursa–İznik ilçesinde bulunan Ayasofya Cami, evvelce kilise olarak kullanılmakta iken, Orhan Gazi tarafından camiye çevrilmiş, bu amaçla kullanılmak üzere Mimar Sinan tarafından gerekli değişiklikler yapılarak tamir edilmiştir.

İstiklal Savaşı yıllarına kadar cami olarak kullanılan bu yapı, bu tarihlerde geri çekilme sırasında düşmanlar tarafından yakılarak harap bir duruma getirilmiştir. Halen tapu, imar ve eski eser kayıtlarında cami olarak kayıtlı bulunmaktadır.

6570 sayılı Kanun’un 1. Maddesinde “Mabetler kiraya verilemez ve ibadethane haricinde hiçbir iş için de kullanılamaz” hükmü yer almaktadır.

2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesi ise; tahsis edildikleri maksada göre kullanılmaları kanuna veya amme intizamına uygun olmayan… hayrat vakıfların mümkün mertebe gayede aynı olan diğer hayrata tahisis edileceğini hükme bağlamıştır.

Bu bakımdan sözkonusu Ayasofya Camii’nin müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı’na tahsisi mümkün olamamaktadır.”

ALMANLAR İSTEDİ
Alman yetkililer; Federal Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulf ve eşinin Türkiye'yi ziyaretlerinden önce St. Paul Kilisesi'nde ayin yapılması konusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan izin istedi. Bakanlık, söz konusu talebi inceledi ve 20 Ekim 2010 tarihinde Alman yetkililere bilgi yazısı gönderdi. Bakanlık, Bursa ili İznik ilçesindeki Ayasofya Kilisesi'nin, ayin yapılmasına izin verilen mekanlar olarak belirlendiğini açıkladı.

BAKANLIK AYASOFYA'YI KİLİSE YAPTI!
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Abdulkadir Karaoğlu, tarafından gönderilen yazıda, şöyle denildi: “Ülkemizdeki bazı kutsal mekanların inanç turizmi kapsamında Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yılı münasebetiyle hac yeri olarak tanıtılması ile ilgili olarak (...) kurumlara bildirilmiştir.

Bu doğrultuda kültür turizminin yanı sıra alternatif olarak inanç turizminin de geliştirilmesi amacıyla Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve bakanlığımızca konu ele alınarak İzmir İli Selçuk ilçesindeki Meryemana Kilisesi ile St. Jean Bazilikası, Kapadokya'daki Derinkuyu Ortodoks Kilisesi, Kaymaklı Kilisesi, Göreme Kılıçlar Kilisesi, El Nazar Kilisesi, Ürgüp Mustafa Paşa Konstantin Eleni Kilisesi, Avanos Dereyamanlı Kilisesi, Antakya'daki St. Pierre Kilisesi, Antalya ili Derme beldesindeki St. Nikola Kilisesi (Noel Baba Müzesi) Mersin İli Tarsus ilçesindeki St. Paul Kilisesi, Isparta ili Yalvaç ilçesindeki St. Paul Kilisesi, Manisa ilindeki Sardes Örenyeri, Bursa ili İznik ilçesindeki Ayasofya Kilisesi ve Konsül Sarayı ile Denizli ili Laodicea'daki kiliseler gerekli bakım, onarım, düzenleme ve restorasyon çalışmaları yapılarak, ayin yapılmasına izin verilen mekanlar olarak belirlenmiştir. Söz konusu mekanlarda ilgili valiliklerden önceden izin alınması kaydıyla ayin, dua, dini içerikli sempozyum vb. gibi etkinliklerin düzenlenmesi uygun görülmektedir.

KAYITLARDA CAMİ
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kilise olarak tanımladığı Ayasofya, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün mülkiyetinde bulunuyor. Dönemin Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı Ruşen Balta, Ayasofya Camii'nin müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı'na tahsisine onay vermemişti. Ruşen Balta, 13 Şubat 1995 tarihli yazısında, söz konusu alanın tapu, imar ve eski eser kayıtlarında cami olarak kayıtlı bulunduğuna dikkat çekmişti.

Söz konusu yazıda; 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 10 maddesinde; tahsis edildikleri maksada göre kullanılmaları gerektiğine dikkat çekilerek, “Bu bakımlardan, söz konusu Ayasofya Camii'nin müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı'na tahsisi mümkün olamamaktadır” denildi.

TAPU SENEDİNDE DE CAMİ
Ayasofya Camii; Bursa'nın İznik ilçesi Mahmut Çelebi Mahallesi Atatürk Kılıçaslan Caddesi'nde yer alıyor ve tapusu 1331 yılında kurulan Orhangazi Vakfı'na ait... Tapu senedinde, söz konusu alanın niteliği, “Ayasofya Sağir Cami ve Arsası” olarak gösteriliyor.

İNTERNETTE MÜZE
Kültür ve Turizm Bakanlığının ve İznik Kaymakamlığının resmi internet sitelerinde İznik Ayasofya Müzesi olarak belirtiliyor.

İŞTE RESTORASYON KARARI
İznikrehber.com “ kayıtlarınızda İznik Ayasofya ne olarak geçmektedir? ” sorusuna, Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, restorasyon proje kararını yollayarak cevapladı. İznikrehber.com haber merkezine verilen cevapta Ayasofya Kilise Cami olarak belirtilip, 30,11,2006 karar ve 1942 nolu yazının tam metni ise şöyle;

“Bursa İli, İznik İlçesi, 1/1000 ölçekli İznik Suriçi 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planı Revizyonu kapsamında, 1. derece arkeolojik sitte, Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetindeki 30LIIIc4 pafta, 71 ada, 14 parselde yer alan, anıtsal yapı olarak tescilli Ayasofya Kilise Camii ile ilgili olarak Kurulumuzun 14.10.2006 gün ve 1868 sayılı kararı doğrultusunda hazırlanan restorasyon projesinin değerlendirilmesine ilişkin İznik Belediye Başkanlığı’nın 06.11.2006 gün ve 1111 sayılı yazısı okundu, ekleri ve ilgili dosyası incelendi, yapılan görüşmeler sonunda;

Bursa İli, İznik İlçesi, 1/1000 ölçekli İznik Suriçi 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planı Revizyonu kapsamında, 1. derece arkeolojik sitte, Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetindeki 30LIIIc4 pafta, 71 ada, 14 parselde yer alan, anıtsal yapı olarak tescilli Ayasofya Kilise Camii Restorasyonunda; giriş kısmı ve +7.00 metreye kadar fiziki yapısı mevcut olan yıkık minarenin; özgün şekliyle tamamlanabilmesine olanak sağlayacak bilgi ve belge bulunmadığından; bu nedenle de “bilinmeyen” bir mimarinin yeniden canlandırılmasının bilimsellikle çelişeceği dikkate alınarak, “işlevi” de minare olacak şekilde tamamlanmasının doğru olmadığına; ancak, Türklerin kendilerinden önceki farklı inançlara ait inşa edilmiş anıtsal yapıları yıkmadan ve mimari özgünlüklerini yok etmeden camii işleviyle kullanma geleneklerinin de bir dönemin uygarlık anlayışı olarak simgesel anlamda gösterilmesinin, kültürel mirasın korunması ilkeleriyle uyumlu olacağı dikkate alınarak; minarenin minare işleviyle değil, simgesel bir mimari gösterim olarak tanımlanmasına; bu anlamda şerefesine çıkılamayan, içinde merdiveni olmayan ve önceki kararımızdaki tanımlamaya uygun tasarlanmış Restorasyon Projesinin uygun olduğuna karar verildi.”
Kaynak: Hüseyin Balcı - Eşref Aydın, 20.12.2010



TAY Projesi Arşivi'ndeki İznik Ayasofya Müzesi...
KATKI




İZNİK AYASOFYA MÜZESİ'NDEN ELİNİZİ ÇEKİN!



Basında yer alan haberlerden edindiğimiz bilgiye göre, İznik Ayasofya Müzesi’ni camiye dönüştürmek için bazı girişimler olmaktadır. Hatta, AKP İznik İlçe başkanı İznik Ayasofya Müzesi’nin camiye dönüştürüldüğünü ilan etmiş bulunuyor. Böyle bir kararın alınıp uygulanması, bunun kamuoyuna ‘ilan edilmesi’ kimin işidir sorusu bir yana, eğer bu din sömürüsü amaçlı bir siyasi şov değilse, vahim bir durumla karşı karşıyayız demektir. Basına yansıdığı kadarıyla bütün emareler, tarihi yapının cami olarak kullanılması yönünde epey yol alındığını gösteriyor: Zeminin ahşap kaplanması, ses sistemi ve vaaz kürsüsü yerleştirilmesi gibi. Bunun hazırlıkları aslında sessizce, kamuoyundan gizlenerek, epey önceden başlamıştı. 2007-2009 yılları arasında gerçekleştirilen ve bilimsellikten uzak, yapının tarihsel kimliğini büyük ölçüde zedeleyen restorasyon çalışmaları, bu niyetin ilk adımı olarak tasarlanmıştı. Restorasyon, tarihi bir yapıyı korumaya yönelik olmanın sınırlarının çok ötesinde, cami olarak kullanımına yönelik bir uygulama olarak gerçekleşti.

 

İznik Ayasofyası, Türkiye’nin en eski mimarlık yapıtlarından birisidir. Araştırmacılar yapının ilk inşa tarihi olarak dördüncü ya da beşinci yüzyılı işaret etmektedir. Uzun tarihi boyunca çeşitli yapım evreleri geçiren kilise, 1331 yılında camiye dönüştürülmüştür. Yapının Cumhuriyet dönemine kadar cami olarak kullanıldığı ise doğru değildir. 19. yüzyılın başından itibaren İznik’i ziyaret eden Hammer (1804), Texier, Moltke, Poujoulat, Naumann, Goltz (1891) gibi birçok tarihçi ve gezgin, yapının harap ve kullanılmaz halde olduğunu yazmışlardır.

 

Anadolu’da ilk inşa edilen bazilikal kiliselerin özgün örneklerinden biri olan İznik Ayasofyası, mimarlık tarihi açısından önem taşımaktadır. Kilisenin orta nefinde ve güney doğu köşesine bitişik şapelde, biçimli kesilmiş renkli mermerlerin içiçe döşenmesiyle oluşturulan opus sectile denilen çok güzel bir zemin döşemesi, türünün en iyi korunmuş birkaç örneğinden birisi olarak dünya literatürüne girmiştir. Ayrıca, apsisin iki yanındaki odalarda ve kuzey nefin batı tarafında fresko bezeme örnekleri günümüze ulaşabilmiştir. Bizans döneminde İznik’in ‘baş kilisesi’ olan yapının tarihsel önemini arttıran bir olgu da kilisenin Hıristiyan, özellikle de Ortodoks dünyasındaki saygın konumudur.  Hıristiyan dünyası için büyük önem taşıyan iki ekümenik Konsil toplantısı İznik’te yapılmıştır. I. İznik Konsili, Hıristiyanlığı ilk yasallaştıran Roma İmparatoru I. Constantinus’un çağrısıyla toplanan ve imparatorun da hazır bulunduğu, Hıristiyan dünyasının en önemli toplantılarından birisidir. II. İznik Konsili ise 787 yılında İznik Ayasofyası’nda toplanmış ve Bizans teolojisinin uzun yıllar tartıştığı ‘ikon yasağı’ konusunu sonuca bağlamıştır. Bu nitelikleriyle yapının müze-yapı olarak kullanılması çok isbetlidir: İznik’in en eski ve en önemli birkaç yapısı arasında olması nedeniyle ilçenin kültürel mirasının ve turizminin önemli bir parçasıdır; dünyaya mal olmuş bir eserdir ve gerek yurt içinden gerekse yurt dışından çok sayıda ziyaretçiyi çekmektedir; hakkında dünyanın başlıca bilim dillerinde yazılmış çok geniş bir bilimsel literatür vardır.

 

Basına, konu ile ilgili açıklama yapanlar diyorlar ki, “yapı hiçbir zaman müze olmadı”. Yapının mülkiyet durumunu bilmiyorum, ama yapı uzun yıllar müze olarak kullanıldı. Ben defalarca bu müzeyi ‘müze olarak’ gezdim. Yapının önündeki kahverengi tabelada “İznik Ayasofyası Müzesi” yazmaktadır. Bir bekçisi bulunmakta ve giriş ücreti olarak 3 TL’lik bilet kesilmektedir. Bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın resmi internet sitesine bakarsanız, yapı “İznik Ayasofya Müzesi” başlığı altında tanıtılmakta ve yapının günümüzde “anıt-müze olarak ziyarete açık” olduğu belirtilmektedir. Bu durumda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın nasıl bir açıklama yapacağını da merakla bekliyoruz.

 

Peki neden camiye dönüştürülüyor? Gerçekten amaç halkın cami gereksinmesini karşılamak mıdır? Yapıya bir-iki yüz metre mesafede, üç adet cami bulunmaktadır. Yine de bir camiye ihtiyaç varsa, uygun bir yere yeni bir cami yapılabilir. Nitekim, yine basına yansıdığı kadarıyla, İznik Ticaret ve Sanayi Odası başkanı, gerekirse yeni bir cami yapımını üstlenmeyi önermektedir.

 

Şu bilinmelidir ki, eğer bu operasyon gerçekleştirilebilirse, sırada, benzer konumdaki diğer müzelerin başına da aynı şey gelecektir. Bu alanda çalışan bir bilim insanı olarak, kültürel zenginliğimiz konusunda duyarlı olan herkesi, bu girişime karşı demokratik tepkilerini ortaya koymaya davet ediyorum.

 

Prof.Dr. T. Engin Akyürek / İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, Bizans Sanatı Anabilim Dalı, 3.11.2011





İZNİK AYASOFYA MÜZESİ CAMİ OLAMAZ!



İznik'in merkezinde yer alan ve İznik'e gelen tüm yerli, yabancı gezginlerin durak noktası olan Ayasofya Müzesi bir oldu bittiyle camiye çevrilmek üzere. Hıristiyan inancının şekillendiği yapıların en önemlilerinden biri olarak yerli ve yabancı pek çok turistin ziyaret ettiği ve henüz birkaç yıl önce restorasyonu tamamlanan Ayasofya Müzesi’nin cami olarak bayramda ibadete açılması planlandığını öğreniyoruz. Bu yönde atılan adımlar büyük bir sessizlik içinde, halkın ve uzmanların görüşü alınmadan gerçekleştirildi ve İznikliler bir oldu-bittiyle karşı karşıya bırakıldı. Şimdi ise ‘halk istedi’ deniyor. İznik Ayasofyası bir dünya mirasıdır ve bir ilçe başkanı ya da birkaç milletvekilinin isteğiyle bir müze camiye çevrilemez. Mülkiyeti resmen kimin üzerinde olursa olsun ve ne adla kayıtlara geçmişse geçsin burası uluslararası öneme sahip bir yapıdır ve bir anıt müze olarak restore edilmiştir.


325’te  İmparator Konstantinus, İstanbul’u (Bizantion) Bizans’ın Başkenti ilan ettiğinde Hıristiyanlığın ilkelerini belirleyecek ilk evrensel konsili de İznik’te (Nikaia) topladı. Bu sırada Ayasofya henüz inşa edilmemişti. Kesin yapım tarihi bilinmemekle birlikte 4.- 8. yüzyıllar arasında inşa edildiği bilinen bazilika planlı Ayasofya Kilisesi,
özellikle 787 yılında İznik’te toplanan 7. Ruhani Konsil ile ünlüdür. Ayasofya’da toplanan, 350 piskopos ve çok sayıda keşişin katıldığı 7. Konsil bütün Hıristiyanlarca kabul gören son konsildir ve bu inancın şekillenmesinde çok önemli rolü olmuştur. Bu nedenle Hıristiyan aleminde İznik kenti özel bir öneme sahiptir ve her yıl bir çeşit Hac ziyareti yapan yüzlerce turisti kendine çeker.


 

İznik’in 1331’de Orhan Gazi tarafından alınmasından sonra camiye çevrilen Ayasofya, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Mimar Sinan tarafından onarılmıştır.

 

Çeşitli depremler ve yangınlarda tahrip olan yapı 19. yüzyılda terk edilmiş, 1935-1936 yıllarında yapılan sondaj çalışmalarından sonra 1953’te İstanbul Alman Arkeoloji enstitüsü  tarafından kazılarak Bizans dönemine ait renkli taban mozaikleri ile sıva altında kalmış freskleri ortaya çıkarılmıştır. 1979-1981 yıllarında çevresindeki topraktan arındırılan yapının bütünü ve 1985’te güney doğusundaki mezar şapeli olan ek yapısı ortaya çıkarılmıştır. Minareye çevrilen eski çan kulesi minare olarak restore edilmiş ve 2007’de Müze olarak ziyarete açılmıştır. Son iki yıldır Kaymakamlığın bir görevlisi kapıda makbuz karşılığı turistlerden 7 TL, yerli halktan 3 TL almaktaydı.

 

Bugün yapıyı ziyaret etmek isteyen turist grupları ve yerliler tadilat var denilerek geri çevrilmektedir. Camlı kapıdan taş zeminin ahşap platformla kapatılıp halıların serildiği, bir kürsü (minber?) yerleştirildiği görülebilmektedir. Minareye de alem takılıp hoparlör sistemi konduğu ve 1 Kasım’da akşam ezanı okunduğu öğrenilmiştir. İznik Yorum Gazetesi’nin 2 Kasım 2011 tarihli sayısında yeralan ‘İznik Ayasofya İbadete Açılıyor’ haberinde AKP İznik İlçe teşkilatı ve Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem’in AKP Bursa Milletvekilleri İsmail Aydın, İsmet Su ile birlikte Ayasofya’da basına kapalı incelemelerde bulunduğu belirtilmektedir. İznik belediyesine bu konuda bilgi verilmediği yapılan görüşmede belirtilmiştir. Binanın Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde ‘camii’ olarak kayıtlı olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ibadet izni verdiği söylenmektedir. İznik merkezinde 14.-15. yüzyıldan kalma birbirinden güzel Osmanlı camileri ve her mahallede yeni yapılmış camiler yer alırken Ayasofya’nın bir müze olarak ziyarete kapatılıp camiye çevrilmesinin gerekçesini anlamak olanaksızdır.

 

Kültür Bakanlığını bu yapının kapısındaki Müze yazısının gereğini yerine getirmesi için göreve çağırıyoruz. Bursa milletvekilleri, eğer İznik İlçesi için gerçekten yararlı bir iş yapmak istiyorsanız İznik’in bu değerli eserini cami yapmak yerine gerçek bir müze statüsüne kavuşturun. Rehberli turlar, her dilden açıklamayı içeren kulaklıklar sağlayın. Müze için bir otopark yeri ve turistlere yönelik tesisler yapılması için kaynak yaratın. Yaklaşık bin yıllık bir kiliseyi ve bunca sembolik önemi olan bu yapıyı bırakın rahatça müze olarak gezsin herkes. İznik’te namaz kılmak için çok sayıda ibadete uygun cami bulunmaktadır.

 

Dr. Füsun Ertuğ / Arkeolog / İznik, 3.11.2011



İznik ile ilgili, sanat tarihçi Özgen Kurt'un hazırladığı ve Ağustos 2008'den bugün tezgahlananları gören geniş bir dosyaya aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

Bir Başkentin Yokoluşu


SÜRPRİZ AYASOFYA TALEBİ

 



Büyük Birlik Partisi (BBP) İstanbul İl Başkanlığınca Ayasofya Müzesi’nde bayram namazı kılma talebinin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından olumsuz cevaplandığı öğrenildi.

Konuyla ilgili bir açıklama yapan BBP İstanbul İl Başkanı Ekrem Dörtbudak, Sümela Manastırı'ndaki ayini emsal göstererek, kararın yeniden gözden geçirilmesini istedi. BBP İstanbul İl Başkanı Ekrem Dörtbudak imzalı yapılan açıklamada, Trabzon’daki müze ve ören yeri kanununa tabi Sümela Manastırı'nda Rum vatandaşların ve turistlerin katılımıyla gerçekleşen ayin emsal gösterilerek, “Bizim de ibadet etme özgürlüğü içerisinde değerlendirdiğimiz ayine emsal teşkil ettiğini düşündüğümüz Ayasofya'da bayram namazı tal
ebimiz karşılıksız bırakılmıştır. Kanunlarla koruma altına alınmış yapıların her birine ayrı uygulamalar yapılması bizlere manidar gelmektedir.” denildi.

Bursa’nın İznik İlçesi'nde bulunan Ayasofya Müzesi restore edilip cami olarak Kurban Bayramı’nda ibadete açıldığı hatırlatılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talebi doğrultusunda tarihi yapının ibadete açılacağını açıkladı. Bu çalışmaya emeği geçen tüm yetkililere teşekkürü borç biliyoruz ancak Bursa’nın İznik İlçesi'nde bulunan Ayasofya Camii için gösterilen özenin, Türk milleti için öncelikle İstanbul’un fethinin simgesi ve mührü olan, Fatih Sultan Mehmet Han’ın vasiyetiyle koruma altına aldığı Ayasofya Camii için de gösterilmesini arzu etmekteyiz. İznik Ayasofya Müzesi'nin cami olarak tahsisine veya Sümela Manastırı'nın ibadete açılmasını mümkün kılan kanunlar kapsamına Ayasofya Müzesi'nin de sokulup bayram namazının Ayasofya Camii'nde kılınmasını istediğimizi halkımızın vicdanına ve Kültür Bakanlığı yetkililerine bildiririz.” 

Bugün, 02.11.2011



TÜRKİYE BİLİMLER AKADEMİSİ'NDE İSTİFA DEPREMİ

Hükümetin, kanun hükmündeki kararname (KHK) ile Türkiye Bilimler Akademisi’ne (TÜBA) atama yetkisi alması, bilim dünyasında büyük tepkilere neden oldu ve 50’ye yakın bilim insanı istifa etti. İstifa eden isimler arasında yer alan İTÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, “İstifa eden bilim insanları yeni bir bilim akademisi altında dernek kurarak çok daha güçleneceklerdir” diye konuştu. İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celal Şengör de “TÜBA artık bitmiştir” dedi.

TÜBA’nın özerk yapısına darbe vuran düzenlemede yapılan göstermelik değişiklikle, Bakanlar Kurulu’nun, kurula doğrudan değil, dolaylı olarak üyelerinin çoğunluğu Başbakan tarafından belirlenen TÜBİTAK Bilimler Kurulu üzerinden atama yapılması sağlandı. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, 300 üyeden oluşan TÜBA’ya 100 üye TÜBİTAK Bilim Kurulu, 100 üye YÖK tarafından atanırken, 100 üyeyi de akademinin kendisi seçecek. Bu düzenleme ise TÜBA’da istifaları gündeme getirdi. 50’ye yakın bilim insanı istifalarını önce elektronik posta ile daha sonra yetkili birimlere gönderdikleri dilekçeleri ile duyurdu.

TÜBA üyelerinden İTÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür de istifa etti. Prof. Dr. Görür, tüm çağdaş ülkelerdeki bilim akademilerinin özerk olduğunu, üye ve başkanlarını kendilerinin seçtiklerini vurguladı. “TÜBA kurulduğu 1993 yılından bu yana aynen çağdaşları gibi çalışmış, üyelerini, başkanını bilimsel ölçülere göre kendisi seçmiştir. Türk bilimini de dünya platformunda temsil etmiştir” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Görür, “TÜBA çalışmalarına böyle devam ederken, anlaşılmaz bir nedenle siyasi irade doğrudan ya da dolaylı olarak hem üyeleri hem de başkanı kendi seçebiliyor. Böyle bir yaklaşım bilimler akademisini yok eder. Bilim adamlarının da burada kalmasına gerek yoktur. Bu nedenle, üyelerin büyük çoğunluğu olarak istifa ettik. Bu sayı daha da artacaktır” diye konuştu.

Hükümetin bu uygulamasının kabul edilemez olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Görür, “Bu istifa eden Türkiye’nin en elit bilim insanları, yeni bir bilim akademisi altında dernek kurarak çok daha güçleneceklerdir. Uluslararası bilim dünyasında yollarına devam edeceklerdir. Söz konusu bilim akademisinin hazırlığı tamamlanmıştır” dedi.

İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü Ögretim Üyesi Prof. Dr. Celal Şengör de istifa eden isimler arasında yer aldı. Prof. Dr. Şengör, “Kendi üyelerini seçemeyen, politik güce bağlı bir bilim akademisi olamaz. Böyle yaparlarsa dünyayı kendilerine güldürürler. Böyle giderse Dünya Bilimler Akademisi ile herhangi bir bağları da kalmaz. Şimdi TÜBA’da kalan bazı bilim adamları var. Ve biz mücadelemizi içerde devam ettireceğiz diyorlar. Böyle bir şey olamaz. Bu, güce tutunmaktan başka bir şey değildir. Bazı arkadaşlar yalnızca yıllık verilen 20 bin TL’den vazgeçemiyorlar. Bu ayıptır, artık TÜBA bitmiştir” diye konuştu.
Vatan, 05.11.11
ANZAK KOYU'NA UTANÇ DUVARI

Anzak Koyu’na ‘utanç duvarı’ Türk askerinin Çanakkale Savaşı’nda, Anzak kuvvetlerine karşı büyük bir başarı elde ettiği Anzak Koyu’na örülen 1.2 ile 1.8 metrelik duvar, Avustralya’da büyük bir tartışmaya neden oldu. Toprak kayması ve erozyonu önlemek için Türk ve Avustralyalı yetkililer ile Avustralyalı mühendislerin ortak karar alarak yaptırdığı beton duvar büyük tepki çekti. Anzak Koyu’nu ziyarete giden Avustralyalı John Mulready “Hayatım boyunca burayı görmek için bekledim ve bu duvar bütün hayallerimi yıktı. Birşey yapılması gerekseydi bile bu kadar kötü olmamalıydı” dedi. Anzak 100’üncü Yıl Bakanı Warren Snowdon, bölgenin korunması için duvarın zorunlu olduğunu belirterek, “Her 10 yılda 2 metrelik toprak kayıyor. Büyük bir tehlike var” dedi. Duvarın gelecek yıl yapılacak törenlerden önce tamamlanması bekleniyor. Avustralya’nın çok satan gazetelerinden Daily Telegraph da duvarın fotoğrafını yayınlayarak “Türkiye’deki Anzak Koyu’nda utanç duvarı” başlığıyla haberi okuyucularına duyurdu. Avustralyalı konsolosluk ve elçilik yetkililerinin sık sık bölgeyi ziyaret ettiği ve Anzak Koyu’nun durumu hakkında bilgi aldıkları açıklandı.

Avustralya önermiş
Çanakkale Valisi AzimTuna, 6 yıl önce hizmete giren ve kısa sürede çökmeler nedeniyle kullanılamaz hale gelen Anafartalar sahil yolu yeniden asfaltlanırken toprağın denize akmasını engellemek için bölgeye istinat duvarı örüldüğünü söyledi. Çanakkale Savaş Alanları uzmanı Gürsel Göncü ise, “Plansızca yapılan yol çalışmalarıyla erozyon hızlandırıldı. İstinat duvarı Avustralyalılarca önerildi. Ancak ortaya çıkan görüntü çirkin” dedi. Tarihçi Bill Sellars da, duvarın yapımına Avustralya’nın önerisiyle 2009’da karar verildiğini söyledi.
Mynet Haber, 05.11.2011

900 YILLIK EL YAZMASI KURANLA YAKALANDILAR

 

Kocaeli'nde düzenlenen tarihi eser operasyonunda 900 yıllık olduğu tahmin edilen el yazması Kur'an-ı Kerim ile tarihi eser niteliği taşıyan tüfek, kama ve süngü ele geçirildi. Alınan bilgiye göre, Kocaeli Jandarma Komutanlığı ekipleri, Gebze İlçesinin Eskihisar mevkisinde tarihi eser kaçakçılığı yapıldığı ihbarı üzerine çalışma başlattı. Fiziki ve teknik takibin ardından düzenlenen operasyonda Ü.Y, M.B. ve D.Ö. gözaltına alındı. Zanlıların üzerinde ve araçlarında, 900 yıllık olduğu tahmin edilen Kur'an-ı Kerim ile tarihi eser niteliği taşıyan 1 adet üstten horozlu tüfek, 1 adet 70 santimetre uzunluğunda süngü, 1 adet süngü kını ve 1 adet 40 santimetre uzunluğunda kama ele geçirildi. Zanlıların sorgularının ardından adliyeye sevk edileceği bildirildi.

Yeni Şafak, 04.11.2011

TARİHİ EVLERE RESTORASYON

 

Ordu'da Osmanlı evleri, Rum kilisesi ve ermeni mimarisiyle inşa edilen evlerin bulunduğu sokağın günümüze tarihi özellikleriyle kazandırılması amacıyla Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın talimatıyla başlatılan çalışmalarda ilk harç karıldı.

 

Menekşe Sokak'ta başlatılan ve 1 milyon liraya ihale edilen çalışma da tarihi özellik taşıyan evlerin restorasyonuna başlandı.

Anayurt Haber, 04.11.2011

SALT VE TATE MODERN İŞBİRLİĞİ YAPIYOR

 

 

Ortadoğu, Asya-Pasifik ülkeleri, Güney Amerika, Afrika ve Doğu Avrupa’dan kurumlarla karşılıklı sergi ve küratöryel paylaşımı destekleyen bir program hazırlayan Tate Modern, bu kapsamda yeni bir sergi serisi başlattı.
 

Kurum, serinin Kasım 2011'de gerçekleştirilecek 3. sergisi için SALT ile işbirliği yapıyor. SALT Araştırma ve Programlar ekibinden Proje Sorumlusu Duygu Demir ve Tate Modern Asistan Küratörü Kyla McDonald'ın araştırmasıyla hazırlanan "Dünyayı kurtarmamaya karar verdim.", 4 Kasım'da Londra'daki Tate Modern Level 2 Gallery'de ziyarete açılıyor.

 

Sergi, kariyerinin erken dönemindeki 4 sanatçıya odaklanıyor. Mircea Cantor, Mounira Al Solh, Yto Barrada ile sanatçı kolektifi Slavs and Tatars'ın işleri, sosyal keşif ve yorumu mizah ve ironiyle birleştirerek, düşünme alışkanlıklarını bozuyor. 9 Ocak 2012'ye kadar devam edecek sergi, adını, Mircea Cantor'un 2011 tarihli "Dünyayı kurtarmamaya karar verdim." videosundan alıyor. Güncel endişeleri basit ve dolaysız jestlerle ele alan Cantor, işinde, en basit ifadelerin altındaki karmaşıklığı yansıtıyor.

 

Fas'ta yaşayan ve çalışan sanatçı Yto Barrada'nın, sergide bulunan heykel, manifesto ve filmden oluşan işleri, mizah ve alay üzerinden, ülkesindeki modernleşme sürecini konu ediyor. Mounira Al Solh, "Rawane's Song" (Rawane'nin Şarkısı) adlı 2006 yapımı otobiyografik videosunda, önceki jenerasyonlardan gelen Beyrutlu sanatçıların gölgesinde Lübnan savaşlarına dair iş üretme uğraşılarını esprili ve zekice ele alıyor. Sanatçı, ironik bir şekilde, sakınmak istediği konulardan bahsediyor. Slavs and Tatars ise "eski Berlin Duvarı'nın doğusundan, Çin Seddi'nin batısına" şeklinde sınırladıkları bölgeyi inceliyor. Metin bazlı işleri birçok farklı kaynaktan gelen kolektif; çift anlamlı sözler, yanlış çeviriler, dil engelleri, Doğu ve Batı arasındaki ikiye bölünmüşlük gibi kavramların üzerine gidiyor.

 

SALT ve Tate Modern'in birlikte hazırladığı serginin, yeni işler eklenerek büyüyecek devam niteliğindeki 2. bölümü, 20 Mart-20 Mayıs 2012 tarihleri arasında SALT Beyoğlu'nda ziyarete açılacak.

Arkitera, 04.11.2011

200 MİLYON DOLARLIK SANAT

 

Avusturyalı ressam Gustav Klimt'in Nazilerce çalınan ve geçen gün sahibinin varisine iade edilen manzara resmi, 40.4 milyon dolara satıldı.

Sotheby's'teki müzayedede 200 milyon dolarlık satış gerçekleştirildi.

Yeni Şafak, 04.11.2011

ÇALINAN TABLOLAR EVLERİNE DÖNDÜ

 

Hollanda'da 5 ay önce bir müzeden çalınan iki tablonun bulunduğu bildirildi.

Hollandalı ressamlar Frans Hals ve Jacob van Ruisdael'a ait tablolar, Leerdam kentindeki Hofje van Mevrouw van Aerden Müzesi'ne iade edildi.

17. yüzyıla ait tablolar, Mayıs ayında çalınmıştı. Olayla ilgili üç kişiyi gözaltına alan polis, dördüncü kişiyi de yakalamaya çalışıyor.

Yeni Şafak, 04.11.2011

İSMAİL CEM KOLEKSİYONUNDAN OSMA HAMDİ BAŞYAPITI ÇIKTI

 

 

1997 yılında vefat eden gazeteci ve politikacı İsmail Cem’in koleksiyonunda yer alan Osman Hamdi Bey’in ‘Huzur’ isimli tablosu Antik A.Ş.’nin 270. müzayedesinde satışa sunuluyor.

 

Türk resim tarihinin en değerli eseri olmaya aday tablo 10 milyon dolara sigortalandı. Müzayede 27 Kasım Pazar günü İstanbul Swissotel’de gerçekleşecek. Osman Hamdi Bey’in bilinen en görkemli ve en önemli ilk 5 resmi arasında gösterilen tabloda iki feraceli kadın Eskihisar kalesine doğru günbatımını izlerken görülüyor. 2008 yılında Londra Sotheby’s’de yapılan müzayedede tek bir feraceli kadın figürünün yer aldığı ‘İstanbul Hanımefendisi’ 6.9 milyon dolara satılarak Osman Hamdi Bey rekoru kırmıştı. Bir önceki rekor 2004 yılında Antik A.Ş.’nin düzenlediği müzayedede 3.9 milyon dolara satılan ‘Kaplumbağa Terbiyecesi’nde bulunmaktaydı. 110 x 70 cm ebatları ve dikkat çekici kompozisyonu ile sanatçının bilenen en büyük ebatlı eserlerinin arasında yer alan tablo tuval üzerine yağlıboya ve 1904 tarihli. 100 yıldır ilk defa satışa sunulacak tablo en son 1957 yılında Resim Heykel Müzesi’nde düzenlenen Osman Hamdi Bey sergisinde görülmüştü.

Hürriyet, 04.11.2011

ÇİVİSİZ CAMİ 650 YILDIR AYAKTA

 



 

Kastamonu'nun Kasaba Köyü'ndeki Mahmut Bey Camii, hiç çivi kullanılmadan ahşaplar birbirine geçirilerek, tam 650 yıl önce yapılmış. 2007'de restore edilen camide ahşaplar ve iç mekan süslemeleri hala ilk yapıldığı günkü haliyle duruyor.

 

Kastamonu'nun Kasaba Köyü'nde küçük bir cami... Tek katlı. Kutu gibi... Daday yolundan Kastamonu'ya giderken yön gösteren "Kasaba Köyü" tabelasından hemen sağa sapınca solda kalıyor. Köye adım atan herkes, ilk onun selamını alıyor. Dışı taştan yapılmış. Ama sadece dışı ve minaresi. İç kısmı tamamen ahşap. Zaten bu yönüyle Türkiye'deki köy camilerinin çoğundan ayrılıyor. Bir de zaman meydan okuyan tarihiyle...

 

Bundan tam 650 yıl önce Candaroğlu Mahmut Bey tarafından yapılmış. Girişindeki kitabede 'Hicri 768' yazıyor. Yani miladi 1366... Ve ibadete, onca sene hiç ara vermemiş. Restorasyon haricindeki yıllarda daima cemaate ve ziyarete açık olmuş. Fakat cemaatini daha çok köy sakinleri, ziyaretçilerini ise köylülerin eşi dostu oluşturuyor. Mimarisi ise caminin onca yıllık geçmişine günümüzde ayrı bir değer katıyor. Çünkü, ahşapların birbirine geçerek tutturulduğu bindirme tekniğiyle yapılmış nadir camilerinden biri burası.

 

Bindirme tekniğinde çivi kullanılmadığı için Candaroğlu Mahmut Bey Camii, literatürde çivisiz cami olarak da geçiyor. Caminin bu özelliği dikkat çekiciliğini artıran bir unsur turizm açısından. O yüzden, Kastamonu'ya tatile gelen yabancı turistler, Candaroğlu Mahmut Bey Camii'ni muhakkak görmek istiyor. Yerli turistse varlığından haberdar bile değil. Kastamonu'ya kültür gezisi için gelmiş pek çok yerli turist kafilesi, tarihi ve mimarisiyle örneği çok olmayan bu küçük camiyi görmeden şehirden ayrılıyor.

 

Candaroğlu Mahmut Bey Camii, 2007 yılına kadar resmi bir onarımdan geçmemiş. İlk defa 2007 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yenilenmiş. Fakat bu yenilenme daha çok dış yapının güçlenmesi için yapılmış. Çünkü caminin iç kısmındaki ahşaplar ilk günkü gibi duruyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü de bu dokuyu bozmak istememiş.

 

Mavi, yeşil, kırmızı tonlarında ahşap üzerine yapılmış bu süsleme ve bezemeler restorasyondan geçseydi orijinal halini başka bir yerde görmek mümkün olmazdı.

 

Cami geniş bir avluda. Avlusunda, küçük bir hazire var. Hazirelerden birinin Candaroğlu Mahmut Bey'e ait olduğu tahmin ediliyor. Caminin girişi hazirenin hemen karşısındaki kapıdan yapılıyor. İçeri girerken kapı, görüntüsüyle mest eden bir sanatla karşı karşıya bırakıyor insanı. Kapı oyma işçiliğiyle ince ince işlenmiş. Fakat bu kapı orijinal değil. Kastamonulu bir ahşap ustasına orijinalinin aynısı yaptırılmış. Orijinali 1977'de çalınmış. Şükür ki, kısa süre içinde Manisa'da bir okulun bahçesine terk edilmiş bir şekilde bulunmuş. Şimdi Etnoğrafya Müzesi'nde koruma altında.

 

İbn- Batuta seyahatnamesinde cami bu yönüyle anlatılıyor. Batuta, caminin tek katlı olduğunu ama mahfillerle üç katlı hale getirildiğini. Bu mahfillerin ortada yer alanında sultanın, alimlerin, yüksek rütbeli askerlerin, onun üstündekinde ise veliaht ile kölelerin namaz kıldığını söylüyor.

Kare planlı harime girdiğinizde, kök boya ile boyanmış minberi göreceksiniz. Minberden, caminin iç mekanını her yönüyle görmek mümkün. Dünyada önemli ahşap yapılar arasında sayılan camide elektrik ve ısınma sistemi de yok. Aydınlanma, birbirine paralel olarak yapılmış 12 pencereden gelen güneş ışığı ile sağlanıyor.

 

Cami restorasyonunda cephe yenilenmesi ve onarımın dışında bahçe düzenlemesi de yapılmış. Ahşaptan bir imam odası inşa edilmiş. Ayrıca abdest alınan yer büyütülmüş ve modern hale getirtilmiş.

Zaman Cuma, Haber: Sevim Şentürk 04.11.2011

AVRUPA'NIN EN ESKİ İNSANI İNGİLTERE'DE

 

Avrupa’nın en eski insan kalıntıları İngiltere’de bulundu. İngiltere’nin sahil kasabalarından Torquay’de bulunan çene kemiğini inceleyen Oxford Üniversitesi’nden bilim insanları fosillerin en az 41 bin yıllık olduğunu açıkladı.

 

Bu buluş, insanların İngiltere’den önce Avrupa’nın güneyinde yaşadıkları bilgisini çürüttü. Buna göre insanlar İngiltere’ye sanılandan yaklaşık 7 bin yıl daha önce geldi. İngiltere’nin Ulusal Tarih Müzesi’nden Profesör Chris Stringer, “Bu modern insanlardan pek fazla farkı bulunmayan fosillerin, o dönemdeki insanların sıcak mevsimlerde İngiltere gibi kuzey bölgelere göç etmelerinden sonra oluştuğunu düşünüyoruz” dedi.

Milliyet, 04.11.2011

MEKKE'DE TÜRBELER VE OSMANLI ESERLERİ TAHRİP OLDU

 

  



Kabe-i muazzama, Mekke ve Medine'nin 100 yıl önce çekilen fotoğrafları , bugünle kıyaslandığında inanılmaz değişimi ortaya koyuyor. Fotoğrafların çoğunda yer alan Osmanlı eserlerinden günümüzde geriye hiç bir şeyin kalmaması dikkat çekerken, Cennetul mualla fotoğraflarında bugün yok olan türbeler bariz şekilde görülüyor. Kabede tavaf alanı içinde yer alan kütüphane, muvakkithane (namaz vakitlerinin belirlendiği yer) mezheplere ait yerler ve kalelerin yerlerinde onlarca katlı plazalar yükseliyor. Kabe-i muazzamayı sel götürmesine rağmen yüzülerek yapılan tavaf ise ilgi çeken kareler arasında.


Dünya dengelerinin tamamen Osmanlıların aleyhine döndüğü bir devirde tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı coğrafyasını fotoğraflardan takip etti. Günümüzdeki mobese sisteminin bir benzerinin bizzat padişah tarafından fotoğraflarla yapıldığını görülüyor. Fotoğraflar sayesinde Mısır'dan Balkanlar'a, Arabistan'dan Kafkaslar'a kadar geniş bir coğrafyayı tanıma imkanına sahip olan sultan, kendisinin gitme imkanı bulamadığı yerleri ve buralarda yapılan faaliyetleri fotoğraflardan öğrenmiş.




Sultan Abdülhamid'in çektirdiği fotoğrafların yanısıra Medine Müdafi Fahrettin Paşanın bizzat kendisi tarafından çektiği fotoğraflar da ilgi çekiyor.
 

Mekke Medine'nin asır önceki fotoğrafları yaşanan değişimi göstermesi bak ımından da ayrı bir önem taşıyor. Fotoğrafların pek çoğunda bulunan Osmanlı eserleri günümüzde bulunmuyor. Mekke'yi koruyan Hint ve Fülfül Kalelerinden sonra 2001 yılında Ecyad Kalesi'nin de yıkılması ile Mekke'deki Osmanlı izleri iyice azalmış bulunuyor. Tavaf alanının içinde bulunan Kütüphane, Muvakkithane (Namaz vakitlerinin belirlendiği yer), Minber, mezheplere ait yerler ve diğer yapılar tamamen kaldırılmış durumda. Tavaf alanında Osmanlıdan geriye Revaklar ve Kabe'nin üzerinde bulunan altınoluktan başka bir eser kalmadığı görülüyor.


Mekke'de bulunan ve Hz. Muhammed'in annesi Hz Amine; eşi Hz. Hatice; amcası Ebu Talip ve Mekke'de vefat eden diğer yakınlarına ait Cennet'ül Mualla Mezarlığı fotoğrafında Osmanlıların yaptırmış olduğu türbeler gözükürken günümüzde Cennet'ül Mualla Mezarlığı dümdüz bir vaziyette bulunuyor. Bu gün Medine'de Mescid-i Nebevi'de bulunan Osmanlı eserlerinin pek çoğu kaldırılmış durumda. Kanuni zamanında yaptırılan surlar yıkılmış, karakolhaneler, kışlalar da ortadan kaldırılmış.






Fahreddin Paşa'nın çektiği Medine fotoğraflarına göre ise, o dönemin şehir merkezi Melaha Meydanı değişimden nasibini almış. 1900'lerde az bir nüfusa sahip Medine günümüzde modern görüntüsüyle koca şehir. Peygamber mescidi ancak minareleriyle fark ediliyor. Beş minaresiyle görülen mescidi nebevinin minare sayısı günümüzde iki katı. Fotoğraf kaarelerinde müslümanlar ve Osmanlı askerleri yeşil kubbe altında yatan peygamberimizi selamlamak için bir nolu selam kapısından giriyor, karşısındaki babül bakiden çıkıyor.
 

Hicaza büyük önem veren Osmanlı'nın Surre alayının nasıl karşı landığını gören kareler de ilgi çekiyor. İstanbuldan çıkan alayın ilk durağı Mekke, Mekke halkı üç dört aylık yoldan gelen misafirlerini karşılıyor. Osmanlı döneminde Kabe'nin örtüsü Mısır'da yaptırılıyordu. Son zamanlarda İstanbul ve Bursa'da örülmeye başlandı. Develerle taşınan hediyelerin başında kabenin örtüsü geliyordu.
 

Fahreddin Paşa'nın kaydettiği fotoğraflarda Medine'de askerlerimizin bayramlaşması, Medine'de düşen Pilot Fazıl Bey'in hilali ahmer uçağı ve yardıma gidenlerin fotoğrafları, Medine'den Kuba mescidine doğru giden yeni açılan yola ray, Mehmetçiğin Babüsselamdan peygamberimizin huzuruna girmesi dikkat çeken kareler.

Türkiye Gazetesi, Haber: İhsan Altkardeş, 03.11.2011

"SAFRANBOLU GİBİ OLACAK"

 

 

Malatya Valisi Ulvi Saran, Malatya'nın Yeşilyurt İlçesi Gündüzbey Kasabası'nda sağlıklaştırma çalışması devam eden sokakta inceleme yaptı.
 
Beraberinde Yeşilyurt Kaymakamı İlhan Abay, Yeşilyurt Belediye Başkanı Mehmet Kavuk, Gündüzbey Belediye Başkanı Hüseyin Selçuk, İl Özel İdaresi Koruma ve Uygulama Denetim Birimi (KUDEB) Sorumlusu Levent İskenderioğlu ve müteahhit firma yetkilileriyle birlikte Gündüzbey Kasabası'ndaki Caferoğlu Sokağı'nda inceleme yaptı.
 
Burada basın mensuplarına açıklama yapan Vali Ulvi Saran, "Gündüzbey Beldesi Caferoğlu sokağındayız. İçinde bulunduğumuz sokakta toplam 104 evin ön cephelerini iyileştirmek, çatılarını değiştirmek suretiyle sağlıklaştırma yapıyoruz. Gündüzbey, küçük Safranbolu olacaktır. Sokağın zeminindeki beton döşeme kaldırılıp doğal taş döşenecek. Binaların cepheleri aslına uygun olarak restore edilmiş, bozulmuş olan unsurları iyileştirilmiş olacak. Caferoğlu Sokak, ilimizi ziyaret eden yerli ve yabancılara göstereceğimiz bir yer olacaktır. Caferoğlu Sokak bahar aylarında tamamlanmış olacaktır" ifadelerini kullandı.
 
"Şehirleşme ile doğal yapı ve geleneksel mimariler bir bir yok oluyor. Elimizde çok az örnekler var" diyen Vali Saran, "Malatya'nın yapı geleneğini koruma bakımından buralar önemli. Eski evler önemli. Çünkü, gelecek nesillere gösterebileceğimiz tarihi gelenekleri yok etmememiz lazım. Malatya'da, toplam 6 yerde sokak sağlıklaştırmasına devam ediyoruz. Danrende, Balaban, Yeşilyurt ve Arapgir'de çalışmalarımız var" dedi.

Malatya Haber, 03.11.2011

SAFRANBOLU'NUN TARİHİNE IŞIK TUTACAK TÜMÜLÜSTE KAZI

 

 

Karabük’ün Safranbolu İlçesi’nde bulunan ‘Büyük Göztepe’ tümülüsünde kazı çalışmaları başladı. Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Şahin Yıldırım, tümülüsten elde edilecek verilerin Safranbolu’nun geçmişine önemli bir ışık tutacağını söyledi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan alınan izinle 25 metre yüksekliğindeki Büyük Göztepe tümülüsünde kazı çalışmalarına başlandı. Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Şahin Yıldırım başkanlığında kazı çalışmaları yapılıyor. Yıldırım, tümülüsün MÖ 4′üncü Yüzyıl’a ait olduğunu söyleyerek, “Burada elde edilecek veriler Safranbolu’nun geçmişine önemli bir ışık tutacak. Antik Çağ ile ilgili en önemli verileri taşıyan bir tümülüs. Safranbolu’nun 16′ncı Yüzyıl öncesine ait verileri yok elimizde. Burası elimizde o döneme ait en önemli unsur olacak. Safranbolu’nun, Antik Çağ ile ilgili verilerini burada bulmayı umut ediyoruz” dedi.

 

Çok büyük bir tümülüs olması nedeniyle uzun soluklu bir kazı olacağını ifade eden Yıldırım, “İncelemelerimiz sonunda MÖ 4′üncü Yüzyıl’a ait bir mezar olduğunu belirledik. Bu mezara kral mezarı diyemeyiz, ancak önemli bir ailenin bir bireyine ait olduğunu söyleyebiliriz. Bu mezar çok önemli verileri bize sunacak. Mezarda ölen kişinin günlük yaşantısında kullandığı eşyaları bulmayı umut ediyoruz. Kazıların tamamlanması konusunda güvenliği için bir tarih veremiyoruz. Safranbolu’da 100 civarında tümülüs var. Bunları kurtarmaya ve gün yüzüne çıkarmaya çalışacağız” diye konuştu.

haberler.com, 03.11.2011

ZENGİN KOLEKSİYON MÜZEYE BAĞIŞLANDI

 

 

Bodrum Belediye Başkanı DP’li Mehmet Kocadon, Ticaret Odası (BODTO) Yönetim Kurulu Üyesi Deniz Eyinç ve Halkla İlişkiler Müdürü Sema Çakır’la, yaklaşık 40 yıl Sabancı Holding’in CEO’liğunu yapan Hasan Güleşçi’yi Gündoğan’daki villasında ziyaret etti

 

Türkiye ve 130’a yakın ülke sahilinden topladığı deniz kabuklularından oluşan koleksiyonu hakkında bilgi veren Güleşçi “Deniz kabukluları cinsleri, türleri ve sınıflarına göre ayrıldı. Bu kadar deniz kabuklusunun başka bir koleksiyon bilmiyorum. İlçemizi ziyarete gelen yerli ve yabancı turistin bu güzelliği görmesi için müzeye armağan etmeye karar verdim” diye konuştu.

 

Güleşçi ile bağış protokolü imzalayan Kocadon da dünyada eşi benzeri olmayan koleksiyonun Bodrum Deniz Müzesi’nde sergileneceği bölümde, kabukların sağlıklı muhafazası için uluslararası standartlara uygun iklimlendirme ve ışıklandırma çalışmaları yapılmaya başlandığını söyledi, “Deniz kabukluları mart ayından itibaren sergilenmeye başlanacak” dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Yaşar Anter, 03.11.2011

MUMYA PROSTAT KANSERİNE YENİLMİŞ

 

Eski Mısır'dan kalma 2250 yıllık bir mumyayı inceleyen bilim adamları, mumyada günümüzde en çok görülen kanser türlerinden birini tespit etti.

 

Discovery News'ün haberine göre, Portekiz'in başkenti Lizbon'daki Ulusal Arkeoloji Müzesi'nde muhafaza edilen “M1” adlı mumya üzerinde radyolojik incelemeler yapan uzmanlar, Eski Mısır'da yaşamış 51-60 yaşları arasındaki bir erkeğin “prostat kanseri” nedeniyle “yavaş ve ağrılı” bir ölüm yaşadığını belirledi. Sonuçları “International Journal of Paleopathology” dergisinde yayımlanan araştırmaya katılan uzmanlar, mumyada boyutları 0,1 ila 1,5 cm arasında değişen ve metastatik prostat kanserine işaret eden tümörler tespit etti. 

M1'in, Mısır'da bilinen en eski ve dünyada ise kayıtlara geçen ikinci en eski prostat kanseri vakası olduğu belirtildi. Bilim adamları, daha önce de bir İskit kralının Sibirya steplerinde bulunan 2700 yıllık iskeletinde prostat kanserine rastlamıştı.

Radikal, 03.11.2011

'BELEŞBAHÇE' ARTIK 'MİLLİ SARAY'LI

 


Çay bahçesi ve açık otoparkın bulunduğu alanın komik bir bedelle kiralandığı haberini Radikal 14 Mayıs'ta manşetinden duyurmuştu.

 

Dolmabahçe Sarayı’nın yanındaki 4 bin metrekare otopark ve çay bahçesi olarak kullanılan ‘Beleşbahçe’ye Vakıflar Genel Müdürlüğü el koydu. 2 bin 500 lira gibi komik rakamla işletilen çay bahçesi Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na yedi kat artışla 17 bin 500 lira aylık kira ile devredildi. Radikal geçen mayıs ayında ‘Beleşbahçe’ başlığı ile skandal kirayı duyurmuştu.


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kraliçe Elizabeth, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi pek çok ünlünün masasında oturup Boğaz’ı izleyerek çay yudumladığı Dolmabahçe Sarayı’nın hemen yanındaki Dolmabahçe Çay Bahçesi’nin bulunduğu arazi Bezm-i Alem Valide Sultan Vakfı’na, dolayısıyla da Başbakanlık Vakıflar Fenel Müdürlüğü’ne ait. Yaklaşık 4 bin metrekare arazinin içinde, çay bahçesinin yanı sıra bir de otopark bulunuyor. İstanbul’un en güzel ve en merkezi yerindeki arazinin aylık kirası ise 2 bin 515 liraydı. 

Geçen 14 Mayıs günü Radikal ‘Beleşbahçe’ başlığı ile haberi manşetten duyurmuştu. Bölgede çalışan emlakçılar kiranın en az 15 ile 20 bin lira arasında olması gerektiğine dikkat çekmişti. Daha sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Bezmi Alem Valide Sultan Camii’nde kıldığı bir cuma namazı sonrası çevresindeki yetkililere çay bahçesini göstererek “Burası hala duruyor mu?” diye sormuş ve bir an önce çözüm bulunmasını istemişti.


Vakıflar Genel Müdürlüğü komik kira haberimizden sonra uzun süren suskunluğunu önceki gün bozdu. Vakıflar, araziyi ve çay bahçesini aylık 17 bin 500 lira kira ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bağlı Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na devrettiğini duyurdu.


Vakıflar’dan yapılan açıklamada şöyle denildi:
“Genel Müdürlüğümüze ait olan ve Dolmabahçe Camii yanında bulunan otopark ve çay bahçesinin kiracısı artık Milli Saraylar Daire Başkanlığı.


İstanbul Bölge Müdürlüğümüzün 11/10/2011 tarihli oluruyla Milli Saraylar Daire Başkanlığı ile idaremiz arasında imzalanan protokol uyarınca 01/01/2012 tarihinden itibaren, 2012 yılı aylık kirası 17 bin 500 TL olarak belirlendi. Protokol 31/10/2011 tarihinde imzalandı.’’

Radikal, Haber: Ömer Erbil, Fotoğraf: Tolga Aktaş, 03.11.2011

KAZMA VURDUKÇA TARİH FIŞKIRIYOR

 

Kadifekale’de yıkım çalışmalarının devam ettiği heyelan bölgesinde Roma Dönemi’ne ait bir lahit bulundu.

 

Cesedin iz yaptığı mezardan, kemikler ve üzerindeki elbisenin kumaş parçaları çıktı. Romalılar’ın o dönemde, bölgedeki heyelanı tespit edip, kaymaması için mezarları kalın duvarlarla ördüğü, evlerini ise buraya yapmadıkları sonucuna varıldı. Sur dışındaki bölgede ilk kez bulunan lahit, Agora’ya, içindeki kemikler ise incelenmek üzere İzmir Arkeoloji Müzesi’ne götürüldü.

Milliyet Ege, Haber: Mustafa Oğuz, 03.11.2011

İZMİR'İN SAAT KULELERİ

 

 

İzmir, denince akla gelen ilk mimari yapı, kentin simgesi olan tarihi Konak saat kulesi. Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) Müdürü Oktay Gökdemir, İzmir'in en bilinen saat kulesinin, doğal olarak kentin simgesi konumundaki 2. Abdülhamit'in 1901 yılında tahta çıkışının 25. yılı kutlamaları çerçevesinde yapılan Konak Saat Kulesi olduğunu, ancak kentte bunun yanında tarihi değer de taşıyan 4 saat kulesinin daha bulunduğunu söyledi.
    
İzmir'de zamana tanıklık eden saat kulelerinin en eskisinin, Alsancak Garı Saat Kulesi olduğunu belirten Gökdemir, 1858 yılında hizmete giren Alsancak Garı'nın, giriş kapısının sağ tarafında yer alan saat kulesinin tam olarak yapılış tarihinin bilinmemekle birlikte, saatin üzerinde 1890 yılında yapıldığı ibaresinin yer alması nedeniyle 1890-1900 yıllarında yapılmış olabileceğinin tahmin edildiğini dile getirdi. İzmir Belediye Meclisi ve encümen kararlarına dayanarak, saat kulesinin yine bu tarih aralığında Alsancak Garı önündeki meydan düzenlemesi sırasında inşa edilmiş olduğunun anlaşıldığını ifade eden Gökdemir, şunları söyledi:

 

 

''Saatin çanının üstünde 'Cast by Jonh Warner Song' ibaresi ile 'London 1890' yazısı bulunmaktadır. Bu tarih büyük ihtimalle çanın Londra'daki üretim tarihidir. Kuleye belki aynı yıl, belki de birkaç yıl sonra takılmış olması mümkündür. Günümüzde düzgün bakımları yapılan ve elektronik sistemle çalışan saat kulesi, sanayileşmenin ve zamanın önemini anlatan tipik bir eserdir.''
    
NATO Karargahı Saat Kulesi     
Kentin, günümüzde Buca Şirinyer'deki NATO Karargahı bahçesinde yer alan bir diğer tarihi saat kulesine daha sahip olduğunu belirten Gökdemir, bu saat kulesinin de 1913 yılında Amerikan Erkek Lisesi binasıyla birlikte yapıldığını bildirdi. Saatin kuleye ne zaman monte edildiğinin tam olarak bilinmediğini belirten Gökdemir, bugüne kadar kulenin ve saatin iyi korunduğunu ve işlevini sürdürdüğünü kaydetti.
    
Kentte yaşayan ABD vatandaşları tarafından yaptırılan ve 1934 yılına kadar hizmet veren Amerikan Erkek Lisesi binasının bir parçası olarak yaptırılan saat kulesinin, İzmirliler tarafından hemen hiç bilinmemesinin doğal olduğunu ifade eden Gökdemir, ''Bina 1934 yılında kamulaştırılmasının ardından 1937 yılından itibaren Kızılçullu Köy Öğretmen Okulu ve Köy Enstitüsü olarak hizmet verdi. Binanın, Türkiye'nin NATO'ya girmesiyle 1952 yılında NATO'ya devredilmesi nedeniyle bu saat kulesi de NATO karargahının içinde kaldı ve İzmir'in bir değeri olan bu saat kulesi gözlerden uzak hale geldi'' diye konuştu.
    
Saati çalınan Fuar Saat Kulesi

 

 

İzmir'deki bir diğer önemli saat kulesi yapısının İzmir Enternasyonal Fuarı'nın (İEF) düzenlendiği Kültürpark içinde yer aldığını kaydeden Gökdemir, 1938 yılında mimar Harbi Hotan tarafından yapılan Fuar Saat Kulesi'nin, Kültürpark'ın Lozan Kapısından girildikten sonra hemen solda yer alan 'Pakistan Pavyonu' olarak bilinen yapının üzerinde bulunduğunu belirtti.

Kulenin içinde bulunduğu yapının Vakıflar İdaresi tarafından inşa edildiğini, İEF'te uzun süre 'Evkaf Vakıflar Pavyonu' olarak anıldığını, sonraki yıllarda Hindistan ve Pakistan uluslararası katılımına tahsis edildiği için bugün de hatırlanır şekilde 'Pakistan Pavyonu' olarak adlandırıldığını belirten Gökdemir, kule üzerinde bulunan, Alman İmparatoru 2. Wilhelm tarafından madalya ile onurlandırılmış ünlü ustası Mustafa Şemi Pek tarafından yapılmış mekanik saatin, 70'li yıllarda kuleden çalındığını kaydetti.
    
Bayramyeri Saat Kulesi     
Oktay Gökdemir, İzmir Varyant'ın üst noktasında yer alan eski Bayramyeri mevkisindeki saat kulesinin ise kentin en yeni saat kulesi olduğunu ve 1955 yılında yapıldığını belirtti. Kulenin, içinde yer aldığı Eşrefpaşa Semt Hali ve civarındaki tesisler ile 1950-1957 yılları yapılan düzenlemeler kapsamında inşa edildiğini ve üzerinde bulunan saatin kuleye 1957 Ekim ayında takıldığı ifade eden Gökdemir, şu bilgileri verdi:
    
''Kulenin yerden yüksekliği 14.5 metredir. Tek makineli ve dört kadranlı olan yapının mimarı da Fuar Saat Kulesi'nin de mimarı olan Harbi Hotan'dır. Yapımından kısa süre sonra, Bayramyeri Saat Kulesi'ne, saat ve neonlu reklam yazıları konulması işi 10 yıl süreyle İzmir Belediye Meclisi tarafından yapılan sponsorluk teklifi ile Vakıflar Bankası'na verilmiştir. Banka da bu işi Kemeraltı'ndaki bir saat ustası olan Şevki Bilgili'ye 12 bin lira karşılığında ihale etmiştir. Bayramyeri Saat Kulesi'nin bakımları 1996 yılından itibaren Konak Saat Kulesi'nin de bakımını üstlenen Kemeraltı'ndaki saat ustası Fethi Pamukoğlu tarafından yapılmaktadır.''

Yapı, Fotoğraflar: Mehmet Özdoğru/AA, 02.11.2011

"KALENİN KAPISI YANLIŞ YERE YAPILIYOR"

 

 

Üftade Camii’nin altındaki Yokuş Caddesi’nde 5 binanın kamulaştırılmasının ardından, İç Yerkapı’nın doğu tarafındaki surlar devam ettirildi. Ancak tarih araştırmaları yapan Erhan Yıldızalp, Dış Yerkapı olarak Üftade Camii’nin altına inşa edilen yeni kapının yerinin yanlış olduğunu, bunun yerine 30 metre daha yukarıda burç yakınına yapılması gerektiğini söyledi.


Eski Eserleri Sevenler Kurumu eski yöneticilerinden Kent Konseyi Tarihi ve Kültürel Miras Grubu üyesi Erhan Yıldızalp, Üftade Camii’nin altına inşa edilen Dış Yerkapı’nın yerinin ise yanlış olduğunu savundu. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Osmanlı devri mMimarisini anlatan 4 ciltlik eserinin ilk devri anlatan birinci cildinin 60. sayfasında Bursa Kalesi’nin çiziminin olduğuna dikkat çeken Erhan Yıldızalp, "Yerkapı’nın iç kapısı doğru yere yapıldı. Saltanatkapı doğru yere yapıldı. Yeni inşa edilecek Yıldız Kahve bitişiğindeki Kaplıcakapı için tespit edilen yer doğrudur. Pınarbaşı Sukapısı’nın şu anda yapılan yeri dış kapı olarak doğrudur, iç kapısı Güranlı Türbesi önündeydi. Zindankapı olarak yapılması planlanan yer doğrudur. Ancak Yokuş Caddesi’nde Yerkapı’nın dış kapı olarak inşa edilecek, Üftade Cami’nin altına denk gelen yer bana göre yanlıştır. Bu kapının 30 metre daha üst kısımda Burç’a yakın yerde olması gerekiyor. Bu konuda belediye yetkililerinin yeniden bir tetkik yapıp, henüz temel çukurları açılan ancak imalatı başlamayan bu kapı ile alakalı hatadan dönmelerini tavsiye ediyorum" dedi.


Kavaklı Mahallesi sakinleri öncelikle yeni inşa edilen sur duvarlarının 2-3 metre daha alçak yapılarak Üftade Camii ve türbesinin görünüşünün daha açık halde bırakılabileceğine dikkat çekerek, "Yeni surlarımız orijinalinden bile yüksek oldu. Bu durumda sur üstündeki tarihi binaların, cami ve türbelerin görünmesine engel oluyor. 2-3 metre daha alçak olarak planlansa daha kibar ve üstündeki tarihi silüette daha rahat algınalabilirdi" dediler.


Bu arada, Osmangazi Müftülüğü’nün Kamberler Parkı’ndaki yeni binasına taşınmasının ardından da Kültür Müdürlüğü arkasında bulunan 3 sağlam burcun gün yüzüne çıkartılacağı bildirildi. İkinci sur çalışmasında en zor aşama ise, Genelkurmay Başkanlığı’nın Bursa Orduevi olarak kullandığı ve Osmanlı’nın ilk Bey Sarayı’nın bulunduğu alanın boşaltılarak çalışma yapılması olduğu bildirildi.

Bursa Olay, 0211'011

KAPADOKYA'DAKİ DİZİ ÇEKİMLERİNE TEPKİ

 

 

Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Ürgüp Temsilcisi Kaya, ''Kapadokya bölgesinde dizi çekimleri uğruna tarihi konak ve kilise gibi kültürel yapılara zarar veriliyor'' dedi.

 

Kaya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölgede son zamanlarda dizi çekimleri nedeniyle tarihi yapılara zarar verildiğini öne sürdü.

 

En son, özel bir televizyon kanalında önümüzdeki günlerde yayınlanacak olan ve çekimlerinin bir bölümü Kapadokya'da yapılan, Mahsun Kırmızıgül'ün senaryosunu yazıp, yönettiği ''Hayat Devam Ediyor'' adlı dizi için Nevşehir'in Ürgüp İlçesi'ne bağlı Mustafapaşa beldesinde senaryo gereği tarihi bir Rum evinin yakıldığını söyledi.

 

Tarihi evin yakılmasına tepki gösteren Kaya, dizi için tarihi mekanlara zarar verilmesi gerektiğini vurguladı.

 

Daha önce de yine Kapadokya'da çekilmekte olan ''Yer Gök Aşk'' adlı dizinin çekimlerinde de bazı tarihi binalara zarar verildiğini iddia eden Kaya, ''Dizi çekimleri için konaklara kiliselere zarar veriliyor. Buna izin verilmemeli. Daha önce de Ürgüp'teki Cemil Kilisesi'ne zarar verildi. Yer Gök Aşk adlı dizinin çekimleri sırasında, kilise duvarına yazı yazmayı kolaylaştırmak için kilisenin içinde odun ve lastik yakmışlar. Hatta burada, Özel Kapadokya Sanat ve Tarih Müzesi'nden aldıkları 4 bebek maketini de yakmışlar'' diye konuştu.

Akşam, 02.11.2011

 

******


NE YAPTIN MAHSUN!

 

 

Bu ay içinde atv’de ekrana gelmesi beklenen “Hayat Devam Ediyor” adlı dizinin Kapadokya bölgesi çekimleri sırasında, Ürgüp İlçesi Mustafapaşa beldesindeki tarihi Rum evi senaryo gereği yakıldı. Bir film çekimi için tarihi değerlerin yok edilmesine yönelik söz konusu girişim bölgede büyük tepki topladı.


Mahsun Kırmızıgül’ün ilk televizyon dizisinin Mustafapaşa beldesindeki çekimleri sırasında tarihi bir yapının senaryo gereği de olsa yakılması Kapadokya’da geniş yankı uyandırdı.


Başlıca rollerini Fikret Kuşkan, Arif Erkin, Meltem Miroğlu, Rana Cabbar, Şenay Gürler, Rozet Hubeş, Serkan Şenalp, Ali Barkın, Onur Tuna, Sera Tokdemir, Neslihan Atagül ve Çağla Şimşek’in paylaştığı dizinin Ürgüp İlçesi Mustafapaşa beldesindeki çekimleri sırasında tarihi Rum Evi senaryo gereği yakıldı.

Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Vakfı Ürgüp Temsilcisi tarih araştırmacısı Mustafa Kaya, bölgede reyting elde edebilme uğruna tarihi değerlere karşı takınılan tutumun anlaşılır gibi olmadığını söyledi. Kaya şunları söyledi:
“Yüzyıllardır kullanılan tarihi değerlerimizin, gerçek anlamda tarih ve kültürel alandaki korumacılığı da etkin hale getirmesini beklediğimiz sanatçılarımızın eliyle adeta yok edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Geçmişte de yine özel bir kanalda yayımlanan bir dizi için Ürgüp İlçesi Cemil Köyü'ndeki bir kilise içerisinde çok sayıda lastik yakılmıştı. Geçmişimizin mimari özelliklerini yansıtan yapılarımız reyting hesaplarının kurbanı yapılmamalı, hiçbir kimse de bu izin vermemeli.”
Boyut Film adına çekilen dizi film için tarihi evin yakılmasıyla ilgili olarak Kapadokya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan da bir heyetin incelemelerde bulunduğu belirtildi.

 

Dizinin yapımcısı, Boyut Film’in ortağı olan Murat Tokat şunları söyledi: “Dizinin çekimleri için bahsedilen ev, mal sahibinden belli bir süre çekimlerde kullanılmak üzere kiralanmıştır. Bahsedilen yangın ise sanat yönetmenlerinin kurgusu ve özel efekt destekleriyle gerçekleştirilmiştir. Her sinemacının da bileceği üzere, evin etrafında ‘fasat’ adı verilen malzemeler yanmış ve sanki ev yanıyormuş görüntüsü verilmiştir. Yanı aslında ev hiçbir şekilde yanmamış ve zarar görmemiştir ve evin tarihi dokusuna hiçbir zarar verilmemiştir. Bu yangın görüntüsünün ekrana yansıyacak olan halinde ise bilgisayarda yeni efektler eklenerek büyük bir yangın görüntüsü verilecektir. Fotoğrafta yer alan cam ve çerçevelerdeki is görüntüleri de yanmış ev görüntüsü vermek için yine sanat yönetmenlerinin özel bir teknikle uyguladığı boyalardır. Şu anda bu boyalar yine ekip tarafından temizleniyor ve bu taş ev yine ilk hali gibi mal sahibine en kısa zamanda teslim edilecektir.”  

Milliyet, Haber: Ahmet Korkmazer, 03.11.2011

DEGAS'IN HEYKELİNİ ALAN OLMADI

 

Fransız empresyonist sanatçı Edgar Degas'nın, bronz balerin heykeli müzayedede alıcı bulamadı.

25-35 milyon dolar aralığında değer biçilen "14 yaşındaki küçük dansçı" adlı bronz heykel, New York Christie's müzayede şirketinde düzenlenen açık artırmada satılamadı.

Yaklaşık bir metre boyundaki ünlü balerin heykelinin, saçında gerçek saten bir kurdele ve üzerinde kumaş tütüsü bulunuyor.

Orijinali renkli balmumundan yapılmış "küçük dansçı" heykelinin, 1917 yılında Degas'nın ölümünden sonra 28 bronz kopyası döküldü.

Bronz dansçıların çoğu müzelerde korunurken, 10 tanesi özel koleksiyonlarda bulunuyor.

CNN Türk, 02.11.2011

VİKİNGLER KRİSTALİ NAVİGASYON ARACI OLARAK KULLANMIŞ

 

 

Araştırmacılar, Vikinglerin İzlanda'ya özgü bir tür kristali navigasyon aleti gibi kullandığını ileri sürdü.

 

"Proceedings of the Royal Society A" dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, usta denizciler olarak nam salmış Vikingler, çıktıkları uzun deniz seferlerinde yollarını bulmak için güneşin gökyüzündeki konumundan yararlanıyordu.

 

Efsanelere göre Vikingler, bulutlu ve sisli günlerde güneşin yerini belirlemek için ise gizemli bir güneş taşı kullanıyordu.
 
Bu gizemli taşın peşine düşen araştırmacılar, Vikinglerin İzlanda kristali olarak bilinen bir kalsit türünün ışığı kırma özelliğinden yararlandığını ortaya çıkardı.

 

Kristalleşmiş kalsiyum karbonattan oluşan İzlanda taşı, ışığı polarize edebilme özelliğine sahip.

 

Rennes Üniversitesi'nden Prof. Guy Ropars, İzlanda kristalinin belirli bir açı ile tutulduğunda güneşin gökyüzündeki konumunu küçük bir sapma ile belirleyebildiğini açıkladı.

 

Araştırmacılar, İzlanda kristalinin 1592 yılında Alderney Adası açıklarında batan bir geminin enkazında da bulunduğunu belirti.

Akşam, 02.11.2011

VAN'DA ESKİ CAMİLERİN YIKILMAMASI AVRUPALI MÜHENDİSLERİ ŞAŞIRTMIŞ

 

Van'da 7,2'lik depremde birçok yeni binanın yıkılması, buna rağmen eski camilerin ayakta kalması Avrupalı inşaat mühendislerinin dikkatini çekti.

 

Antalya'da düzenlenen bir toplantıda, bölgeyle ilgili izlenimlerini açıklayan yabancı mühendisler, şiddetli depremlerde ayakta kalan tarihi binalarda, eski mimar ve mühendislerden çok büyük dersler alınması gerektiğine belirtti. Van ve Erciş'te 600'ün üzerinde insanın, çürük ve mühendislik olarak iyi hesap edilmeden yapılan binalarda can verdiğini dile getiren Avrupa İnşaat Mühendisleri Konseyi (ECCE) Başkanı Gorazd Humar, buna karşılık bölgede yüzyılı aşkın tarihi yapıların ise sapa sağlam ayakta kalmasının düşündürücü olduğunu ifade etti. Dünya inşaat mühendisleriyle eski mimari ustaların yaptıkları işleri incelediklerini belirten Humar, "Biz de eski ustalarımızı örnek alıp daha yüksek ve daha sağlam binalar yapabiliriz. Yaşanan sıkıntılar modern teknolojinin problemi değil, bir uygulama problemidir." diye konuştu.

Zaman, Haber: Özkan Mayda, 02.11.2011

ZEUGMA MOZAİKLERİNİN GİZLİ KAHRAMANLARI

 

Dünyanın en büyük mozaik müzesi olan Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi’nde sergilenen yaklaşık 2,500 metrekarelik mozaiklerin restorasyonunun tamamı Türk ekip tarafından gerçekleştirildi.

 

Zeugma Mozaik Müzesi Teşhir, Tanzim ve Restorasyon Projesi’ni yürüten Art Restorasyon Müdürü Celalettin Küçük başkanlığında yaklaşık 50 kişiden oluşan ekip, müzede sergilenen 2,453 metrekarelik mozaiğin yanı sıra 140 metrekare duvar resmi, 4 Roma dönemi çeşmesi, 20 sütun, 4 kireç taşından yapılmış heykel, tunç Mars heykeli, mezar stelleri, lahitler ve mimari parçaların restorasyonunu yaptı.

 

Art Restorasyon Müdürü ve Zeugma Mozaik Müzesi Teşhir, Tanzim ve Restorasyon Projesi Yöneticisi Celalettin Küçük, Aa muhabirine yaptığı açıklamada, ilk yüzey araştırmalarının 1931 yılında başladığı Zeugma arkeolojik alanında kazıların 1971 yılından bu yana Gaziantep Müze Müdürlüğü ve çeşitli ekipler tarafından yapıldığını söyledi.

 

Kazı çalışmalarının 2000 yılında ortaya çıkan ikiz villalar, duvar resimleri, Mars heykeli nedeniyle dünyanın ilgi odağı haline geldiğini ifade eden Küçük, bu dönemde Birecik Barajı’nın yapımının tamamlanarak su tutulmaya başlanmasıyla eserlerin sular altında kalma riskiyle karşı karşıya kalındığını anımsattı.

 

Küçük, şunları söyledi:

“Biz Mayıs 2000′de kazı çalışmasına katıldık. 26 Haziran tarihine kadar geçen süreçte Gaziantep Müze Müdürlüğü ve Art Restorasyon uzmanları, acil kurtarma çalışmaları sonucunda yüzlerce metrerake mozaik, sütunlar, çeşmeler ve küçük eseri suların altında kalmaktan kurtardı. Şu anda Zeugma antik kentinden müzeye taşınan toplam mozaik 870 metrekare civarında. Bu grup Zeugma mozaikleri, ancak müzede şu anda sergiye koyduğumuz 2,453 metrekare mozaik var. Yaklaşık 1700 metrekarelik kısmı Gaziantep çevresinden getirilen mozaikler.”

 

Mozaiklerin restorasyonunun 2000 yılından beri parça parça devam ettiğini aktaran Küçük, “Çalışmaların son aşamasındayız. Yıl sonuna kadar bütün detayları yapıp projeyi tamamlayacağız. Bu haliyle müzede yaklaşık 2,500 metrekarelik mozaik sergileniyor olacak” dedi.

 

Zeugma Mozaik Müzesi ek binasında restorasyon laboratuvarı oluşturulduğunu, çalışmalarda ortalama 50 kişilik grubun yer aldığını, zaman zaman 70-80 kişiye çıktığını belirten Küçük, firmalarında çalışanların tamamına yakınının üniversitelerin restorasyon bölümünden mezun olduğunu vurguladı.

 

Küçük, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bunun yanında demircimiz, marangozcumuz, sıvacı ustamız var. Ekibin çoğunluğu Gaziantepli. Bir bölgede çalışma yapıyorsak, o bölgenin insanlarını çalışmaya katıyoruz. Bu ekip çok uzun yıllardır birlikte çalışan, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde büyük projeler yapan uzman bir ekip. Konya’da çini tekniğiyle yapılmış bütün camilerin çinilerinin, Sivas’ta Gök Medrese ve Çifte Minare’nin restorasyonunu yaptık. Bulgaristan’da Filipe’de bir caminin restorasyonunu yaptık ki, bu Türkiye’nin yurt dışında yaptığı en büyük restorasyon projesiydi. Yıllardır mozaik üzerine çalışan bir ekimiz var. Öyle olunca çok hızlı üretim yapma şansımız var ki, Gaziantep’te yaptığımız çalışma aslında bir dünya rekoru. Çünkü yaklaşık 1,500 metrekareye yakın mozaiğin restorasyonunu biz 1 yıl gibi kısa sürede yaptık, dünyada başka bir gruba bunu sorsanız önünüze 10 yıllık süre koyarlar. Sadece yapmak değil iyi yapmak da önemli. Bu alanda çalışan kim olursa olsun gönlünden mutlaka Zeugma’yı yapmak geçer. Sektördeki herkesin hayalidir bu.”

 

Mozaiğin restorasyonunun çok zor bir iş olduğuna, yerinden kaldırmadan sergiye konulmasına kadar geçen süreçte zarar vermemek gerektiğine işaret eden Küçük, “Bu eserler yapılırken antik dönem ustalarının kullandığı yöntemin aynısını kullanıyoruz. Antik dönem ustası gibi temizliği bakımı, sağlamlaştırılması işlemleri yapılıyor. Bütün restorasyonlarda kullandığımız her malzeme geri dönüşümlüdür. Kullandığımız harç, antik dönemde kullanılan harcın içeriğiyle aynıdır. Modern malzemeden her zaman kaçınıyoruz” dedi.

 

Celalettin Küçük, Zeugma Mozaik Müzesi’nde sergilenen eserlerin restorasyonunda da bu bölgenin kumunun, kirecinin, taşının kullanıldığını bildirdi. Çalışmaları daha sağlıklı yürütmek için Gaziantep’te kendileri ve çalışanları için 2 ev tuttuklarını belirten Küçük, “Hayatımızı burada kurduk. Bizim için büyük bir keyifti, muhteşem bir eser ortaya çıktı” diye konuştu.

 

Gaziantep’in mozaik üretim merkezi olmasını istediklerini vurgulayan Küçük, Gaziantep Ticaret Odası ile hazırladıkları AB projesi kapsamında 2003 yılında Mozaik Okulu kurduklarını, piyasada mozaik yapanların tamamının öğrencileri olduğunu sözlerine ekledi.

haberler.com, 02.11.2011



KONURALP MÜZESİ TARİHE IŞIK TUTUYOR

 

  

 

Düzce'nin tarihi beldesi Konuralp'ta kurulan Konuralp Müzesi Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait eserleriyle tarihe ışık tutuyor.

 

Geçmiş medeniyetlerin izini taşıyan müze, mimari parçalar, mezar stelleri, lahit, sütun ve sütun başlıkları ile o dönemin kültürüne ait kıyafet, ev eşyası, silah ve sikkelerden oluşan eserleriyle ziyaretçilerini bekliyor.

 

Müze Müdürü Yunus Reyhan Taşçıoğlu, Konuralp'in, Roma ve Klasik Çağ'da gelişme gösterdiğini beldenin, 1324 yılında Osman Gazi tarafından fethedilmesiyle sanat tarihi dalında Türk mimari eserlerini sergileyen bir kent olduğunu söyledi. Müzenin arkeolojik ve etnografya olmak üzere 2 bölümden oluştuğunu belirten Taşçıoğlu, yılda yaklaşık 6 bin civarında ziyaretçinin geldiğini bildirdi. Gelen her ziyaretçiye uzman görevlendirmesi yaptıklarını, bu görevlilerin ziyaretçilere müzedeki eserler hakkında bilgi verdiğini söyledi. Daha çok yerli turistin geldiğine dikkati çeken Taşçıoğlu, "Öğrencilerimizin burayı sık sık ziyaret etmelerini sağlıyoruz. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'müzün Milli Eğitim Müdürlüğü ile ortak çalışması var. Bu nedenle ziyaretçilerimizin çoğu da öğrencilerden oluşuyor." dedi.

Zaman, 02.11.2011

TARİHİ SELÇUKLU MEYDAN MEZARLIĞI'NDAKİ TAŞLAR RESTORE EDİLİYOR

 

 

Bitlis'in Ahlat İlçesi'nde bulunan, dünyanın en büyük İslam mezarlığı olarak bilinen tarihi Selçuklu Meydan Mezarlığı'nda yıkılan mezar taşları restore ediliyor. Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Recai Karahan başkanlığında sürdürülen eski Ahlat şehri kazıları kapsamında yapılan çalışmada kazı ekibinde yer alan restoratör Uluç Erten, gazetecilere yaptığı açıklamada, mezarlıkta bir hafta önce çalışmaya başladıklarını, bu yıl mezarlıkta bulunan üç taşın tamamen restore edileceğini söyledi.


İstanbul'dan gelerek mezarlıkta çalışmaya başladıklarını belirten Erten, şöyle konuştu:    
''Restoratörlerle mezarlıktaki taşların konservasyonu ve restorasyonunu yapacağız. Bu taşların yeniden ayağa kaldırılması amacıyla buraya geldik. İlk geldiğimizde üzerinde çalıştığımız 3 taşın tamamı yerde yatar vaziyette ve toprağın üzerindeydi. Taşların üzerinde bitki ve kökler oluşmuş, bozulmalar başlamıştı. Taşlar pek çok parçaya ayrılmış durumdaydı. İlk etapta bu taşları temizleyerek yapıştırma işlemine hazır hale getirdik. Yüzeylerini temizledik, kırık parçalarını tespit ettik. Bunların envanter çalışmasını ve numaralandırılmasını yaptık. Plan üzerine işledik. Daha sonra işin fiili boyutuna geçerek taşların ayağa kaldırılması işlemine başladık, zeminini sağlamlaştırdık, teraziledik. Daha sonra taşın devamına aynı şekilde üzerine çıkıp taşı bir araya getirerek ayağa kaldırdık.''

 Bu işlem için paslanmaz krom nikel çubuklar kullandıklarını kaydeden Erten, bunların restorasyonda Türkiye genelinde kullanılan standart malzemeler olduğunu ifade etti. Erten, şunları kaydetti:
    
''Bu çalışmanın beşinci gününde taşı kaldırdık. İnşallah bunun gibi diğer taşları da ayağa kaldıracağız. Onların da hazırlıkları yapılıyor. Bu kışa üç taşı ayağa kaldırılmış şekilde girmeyi düşünüyoruz. Taşlar en iyi şekilde restore edildi. İyi restorasyon, dışarıdan bakıldığı zaman kullanılan malzemenin hiç gözükmediği, taşın orijinal gibi durduğu uygulamadır. Zaten burada herhangi bir tümleme işi yok. Bu işlem sırasında orijinal parçalar bir araya getirilir ve çok sağlam bileşenleri olan yapıştırıcılar kullanılır. Yani taşı yapıştığı yerden kırmaya kalksanız yapıştırıcı bırakmaz, taş kırılır. Dolayısıyla burada amaçlanan, rüzgara, buradaki sert hava koşullarına ve doğa şartlarına uzun süre dayanabilecek bir restorasyon yapmaktır. Buradaki taşları uzun ömürlü şekilde ayağa kaldırmaktır. Onun dışında paslanmaz çubuklar da taşların içerisine konuldu. Matkapla rot delikleri açıldı. Yani biz bir değil, iki değil, üç önlem alarak taşları ayağa kaldırmış olduk. Umuyoruz ki uzun süre bu şekilde ayakta kalacaklar.''

 


 


210 bin metrekarelik alanda bulunan tarihi Selçuklu Meydan Mezarlığı'nda 8 bin 169 mezar taşı bulunuyor.

Yapı, Fotoğraflar: Oktay Bayar/AA, 02.11.2011

OSMANLI VE BALKANLARDAKİ OSMANLI ESERLERİ AYAĞA KALDIRILIYOR

 

 

Osmanlı döneminde Ortadoğu ve Balkanlar'da inşa edilen, doğal afet, savaş ve diğer nedenlerle zarar görmelerine rağmen zamana direnen eserler, Türkiye öncülüğünde hayata geçirilen projelerle ayağa kaldırılıyor.


Bir program kapsamında Bursa'ya gelen Makedonya Milletvekili ve eski Tarihi Eserler Müzesi Müdürü Behuciddin Şahabi, 1912'lerde Osmanlıların Balkanlar'ı terk ederken, geride çok eser bıraktıklarını ancak ayakta kalanların sayısının çok az olduğunu söyledi.

Bunların bazılarının doğal afetler, savaşlar, sistematik yıkımlar ve göç nedeniyle yıkıldığını, bazılarının da harap olduğunu dile getiren Şahabi, ''Mesela Balkanlar'ın önemli merkezlerinden Üsküp'te Osmanlı döneminde 40'ın üzerinde cami, 120 mescit varmış. Bugünse geriye sadece 24 eser kalmış'' dedi. Balkanlar'daki diğer yerlere kıyasla, Üsküp'teki Osmanlı dönemine ait eserlerin sayısının çok olduğunu vurgulayan Şahabi, şöyle konuştu:
    
''Eserleri, demokrasi hareketlerinden sonra Türkiye ile başlatılan çalışmaların ardından özellikle 1990'dan bu yana gelen yardımlarla onarıyoruz. Türkiye'nin 2000'den sonra kardeş toplumlara yaptığı açılımlardan sonra son derece güzel çalışmalar hayata geçiriliyor. Üsküp'te 6 Osmanlı eserini, Bursa Büyükşehir Belediyesi restore etti. 2 büyük şaheseri de Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ayağa kaldırdı. Üsküp gibi Osmanlı coğrafyasında önemli bir şehir için hakikaten çok önemli bir hizmet bu.''
    
Restorasyon çalışmaları sürerken bölgede eserlerin halen yıkılmaya devam ettiğini dile getiren Şahabi, şöyle devam etti:     
''Yarı yıkık, tahrip edilen ya da terk edilen camilerin restorasyonunun izni çok zor çıkıyor. Özellikle de Türklerin, Boşnak, Pomak, Arnavut ve Roman Müslümanların azınlık olarak yaşadıkları yerlerde maalesef izin verilmiyor. 2001 savaşında Pirlepe'de kasıtlı olarak, 1475'te inşa edilen Çarşı Camisi yakıldıktan sonra, maalesef halen UNESCO'ya ve diğer kararlara rağmen restorasyonuna izin verilmiyor. Türkiye'den gelen yardımlar sayesinde ve oradaki toplumun daha demokratikleşmesinin yanı sıra siyasiler ve uzmanlar olarak bizler de haklarımız yolunda mücadele ederek, bu eserleri ayakta tutmak için önemli gayret sarf ediyoruz.''
        
Özellikle 2000 yılından sonra Türkiye'nin yardımları sonrasında bu çalışmaların arttığını ifade eden Şahabi, ''Üsküp'te 2000'den sonra, 20'den fazla Osmanlı eseri aslına uygun olarak restore edildi. İnşa edilmeyi bekleyen çok sayıda eser var. Özellikle Üsküp'te 1925'te kasıtlı olarak yıkılan yüzlerce yıllık tarihe sahip Burmalı Camisinin inşa edilmesi için büyük mücadele veriyoruz. Balkanlar'da ender rastlanan bir mimariye sahip bu camiyi inşallah tekrar inşa edeceğiz'' diye konuştu.
         
Lübnan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi ve Belediye Meclisi Tarihi Eserleri ve Kültürel Mirası Koruma Komite Başkanı Prof.Dr. Halid Tadmori de Ortadoğu'da bulunan Osmanlı eserlerinin, diğer bölgelere, Balkanlara, Türk Cumhuriyetlerindekilere nazaran daha iyi korunmuş durumda bulunduğunu kaydetti. Lübnan'ın 18 yıllık bir savaş geçirdiğini anımsatan Tadmori, ''Orada da Osmanlı'dan kalma eserler var. Trablusşam şehrindeki ortak mirasımızı, Türk-Osmanlı eserlerini korumak için çalışmalar yapıyoruz. Bu çalışmalar kapsamında Trablusşam, Türkiye'den Bursa, Konya, Gaziantep, İstanbul'un Fatih ve Ankara'nın Keçiören ilçeleri olmak üzere 5 şehirle kardeş şehir oldu. Aynı zamanda Türk Dünyası Belediyeler Birliğine üye olan ilk Arap şehri oldu'' dedi.
        
TİKA ile Trablus Mevlevihanesi'nin restorasyonunu yürüttüklerini anlatan Tadmori, söz konusu eserin savaş zamanında harap olduğunu söyledi. Eserin ayağa kaldırılacağını belirten Tadmori, şunları kaydetti:     
''Projesi şu anda bitmiş durumda. Burası bir Türk kültür merkezine, Sufizm merkezine dönüşecek. Burası şehrin çok güzel bir yerinde bulunuyor. Çevre düzenlemesi de yapılıyor. Bittiği zaman çok güzel bir merkez olacak. Benim şahsi olarak yürüttüğüm bir çalışma var. Lübnan'da bulunan Türk eserlerin envanterini çıkarttık. Tam bin 350 tarihi eser tespit ettik. Bunların arasında Memluk döneminden de kalma eserler var ama büyük çoğunluğu Osmanlı dönemine ait. Bu çalışma Türk Dışişleri Bakanlığına ulaştı. Bu bir kitap haline getirilecek ve eserlerin tahrip olanlarını TİKA'nın yardımıyla birlikte restore etmeye başlayacağız.''

Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin, Buğday Çarşısı'nın cephesinin yapımını üstlenmek istediğini dile getiren Tadmori, ''İnşallah yakın zamanda bu proje başlamış olur. TİKA ile Mevlevihane'yi restore ediyoruz. Bunun haricinde başlamış bir çalışma yok. Daha yeni başlıyor bu çalışmalar. Lübnan'da bulunan ve bahsettiğim eserlerin yüzde 70'inin restorasyona ihtiyacı var. Lübnan hükümeti de bunlarla alakalı çalışma yapıyor ama yeterli değil. Çünkü ülke daha yeni savaştan çıktı. Bu nedenle imkanlar da sınırlı'' dedi.

Yapı, 02.11.2011

MÜZE UZMANLARINA AB DESTEĞİ

 

 

Camilerden çalınarak yurtdışına götürülen, bir kısmı da yurtiçinde yakalanan eserlerin bir araya getirilmesi ile oluşturulan Ankara Vakıf Eserleri Müzesi'nin uzmanları, Avrupa Birliği'nden (AB) alınan hibe ile eğitilecek.

 

Genel müdürlük, geçtiğimiz yıl AB'nin, "Sivil Toplum Hizmeti: AB-Türkiye Kültürlerarası Diyalog Müzeler Bileşeni" teklif çağrısı çerçevesinde, "Müze Profesyonelleri İçin Çok Taraflı Eğitim Projesi"ne başvuruda bulunmuştu. Başvurusu olumlu sonuçlanan genel müdürlük, söz konusu proje için 141 bin Euro'luk hibeyi aldı.

 

Hibe ile Ankara Vakıf Eserleri Müzesi, Avusturya Viyana Etnografya Müzesi ve Romanya Brukenthal Milli Müzesi'nin uzmanları 11 ay boyunca sürecek ortak bir eğitim sürecinden geçecek. Bu proje kapsamında ana faaliyet olarak ilki Ankara Vakıf Eserleri Müzesi, ikincisi Romanya Brukenthal Milli Müzesi, sonuncusu da Avusturya Viyana Etnografya Müzesi'nde gerçekleştirilmek üzere 3 ayrı eğitim programı düzenlenecek. Eğitimlerde, müze profesyonelleri tarafından koleksiyon oluşturma, restorasyon-konservasyon, depolama ve taşıma, sergileme, bilgilendirme, müzede eğitim konularında teknik bilgi ve uygulama anlatımı yapılacak.

Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 02.11.2011

 

Aynı hibe programına Edirne Müze Müdürlüğü de "Arda Nehri'nin Aynasında Müzelerimiz" adlı proje ile başvuruda bulundu. Yapılan değerlendirmenin sonucunda toplam maliyeti 148 bin Euro olan proje kabul edildi. Proje, Edirne Müzesi ile Bulgaristan Kırcaali müzelerinin bir araya gelerek oluşturduğu ortaklık çerçevesinde 12 ay sürdürülecek. Proje kapsamında, komşu müze uzmanları karşılıklı olarak müze çalışmaları, sergileme ve müze kayıt düzeni gibi konuları ele alacak.

Zaman, Haber: Kadri Kılıç, 02.11.2011

AKHİSAR'DA YAPILAN KAZI ÇALIŞMALARI BİLGİLEDİRME TOPLANTISI YAPILDI

 

 

Thyateira tarihi kazı çalışmaları değerlendirme toplantısı Akhisar Belediye Meclis Salonu'nda yapıldı. Değerlendirme toplantısında ilk olarak sinevizyon eşliğinde Akhisar'da bulunan tarihi mekanların tanıtımı yapıldı.

 

Belediye Meclis salonunda yapılan toplantıya Manisa Valisi Halil İbrahim Daşöz, Akhisar Kaymakamı Kamil Köten, Belediye Başkanı Salih Hızlı, Adnan Menderes Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Birinciloğlu, İlçe daire amirleri, ve bir çok vatandaş katıldı.

 

Açılış konuşmasını Akhisar Belediye Başkanı Salih Hızlı yaptı, Hızlı yaptığı konuşmada "doğru işleri doğru paydaşlarla yapmak gerekiyordu. Süreç halen devam ediyor görüş ve önerilere açığız bunu en iyi şekilde sonuçlandırmak istiyoruz. Amacımız kazılar sonunda maksimum fayda elde etmektir. Akhisar'ımız tanıtılmak isteniyor, bizlerde bunu gerçekleştirmek için tarihi tanıtım ile sürdürmek istiyoruz. Bu kazı çalışması bizim için çok önemli ve geldiğimiz süreç de bunun yanında önemli olduğunu düşünüyorum. Sürecin oluşmasında bizlere destek veren herkese teşekkür ediyorum" dedi.

 

Thyateira antik kenti hakkında tarihsel bilgiler ve Arkeolojik kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Adnan Menderes Üniversitesinden Doç.Dr. Engin Akdeniz "Thyateira halkın deyimi ile tepe mezarı diye tabir edilen bölge eski devlet hastanesine kadar uzanan bir şehir potansiyeline sahipti. Tepe mezarı giderek artan inanç turizmine hizmet vermektedir.

 

Kazı çalışmalarını Adnan Menderes Üniversitesi, Manisa Valiliği ve Akhisar Belediyesi'nin ortaklaşa düzenlediği protokol çerçevesinde yapılmaktadır. Burada yapılan kazı çalışmalarında Roma dönemine ait paralar, çeşitli ebatlarda farklı eserler bulundu. Kentin topoğrafik yapısı harita üzerine kondurularak çalışmaları yapıldı. Önümüzdeki dönemlerde hastane höyüğü diye geçen tepenin açığa çıkarılması olacaktır. Hastane höyüğü 5 Bin yıllık geçmişi olan bir höyüktür. Hastane höyüğünün kazılmasının ardından Akhisar'ın Antik devirdeki iskan hakkındaki bilgilerine ulaşacağız" dedi.

 

Söz alan Manisa Valisi Halil İbrahim Daşöz "Akhisar ve Manisa'mız için çok önemli bir bilgilendirme toplantısını yaptık. Kazı çalışmaları çok uzun soluklu çalışmalardır. Bundan sonra da devam etmesini diliyorum. Akhisar'ımız gerçekten çok güzel bir ilçe ve coğrafi olarak çok önemli bir noktada yer alıyor. İstanbul-İzmir üzerinde bulunan çok önemli bir noktada yer alan şehrimiz turizm açısından büyük önem taşıyor.

 

İnanıyorum ki şuanda ülkemizde ilçelerde Üniversite yok, ancak önümüzdeki yıllarda Üniversite kurabilecek bir çok ilçemiz olduğuna inanıyorum. Bunlardan bir tanesinin de Akhisar olacağına inanıyorum. Taşların üst üste konması ile bir üniversite kurmak çok kolaydır. Akhisar'ın bir üniversite vizyonunun olması gerektiğine inanıyorum. İleriki günlerde Akhisar'ın sanayi noktasında büyük ilerleme kaydedeceğine inanıyorum, daha sıcağı sıcağına çok büyük iki büyük firma incelemelerde bulunmuştur. Bunun yanında ilçemizdeki 12 Milyon ağaç ile ülkemizin zeytin başkentinin Akhisar olacağına inanıyorum. Akhisar'ı sosyal anlamda ele aldığımızda çok renkli ve aynı zamanda zenginlik anlamında çok güzel bir potansiyeli var.

 

Şehrin gelişme potansiyeli ele alınarak bir plan yapılması ve bunu meydana getirecek belediyemize de sivil toplum örgütlerinin destek olması gerekmektedir. Turizm açısından müze inşaatı tamamlandı ve yakında faaliyete geçecektir.

 

Belediyemizin zeytin başkenti olarak çıkan kentin tanıtımın yanında ürün çeşitlendirilmesine de önem vermesi gerekmektedir. Tanıtım için büyük bir masraf gerektirmiyor. Halk olarak hepimiz bir olarak tanıtıma el atmalıyız. Toplumumuzun her kesimine büyük işler düşüyor. Kentimizi turizm şehri yapmak için öncelikle tarihimize sıkı sıkıya sahip çıkmamızdan geçmektedir. Öncelikle farkındalığa ihtiyacımız var. Öncelikle çok değerli olduğumuzu bizim görmemiz ve bizim inanmamız gerekmektedir" dedi.

 

Toplantı sonrası kokteyle katılan vali ve yetkililer, kazı çalışmalarının başlandığı Tepe Mezarı, müze ve hastane höyüğüne gidip yerinde incelemelerde bulundular.

Akhisar Haber, Haber: Kenan Molla, 02.11.2011

AFYON'DAN ÇALDI, DENİZLİ'DE YAKALANDI

 

Denizli’de düzenlenen operasyonda, bir madalyon ile Roma, Bizans ve Yunan dönemine ait bronz ve gümüş sikke ele geçirildi.

 

Denizli İl Jandarma Alay Komutanlığınca, Ö.Y. isimli şahsın kendisine ait otomobille Afyonkarahisar’dan Denizli’ye tarihi eser getirerek satacağına dair haber alındı. Bunun üzerine Honaz İlçesi'ne bağlı Gürlek Köyü Organize Sanayi kavşağında araç durduruldu. Araçta bulunan Ö.Y. (37) ile S.O. (24) gözaltına alındı. Şahısların üstünde ve araç içinde yapılan aramada bir madalyon, Roma, Bizans ve Yunan dönemine ait 17 adet bronz ve gümüş sikke, bir kandil ve çeşitli tarihi eserlere ait 7 fotoğraf ele geçirildi. Olayla ilgili gözaltına alınarak adli makamlara sevk edilen iki şüpheli, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Afyon Haber, 02.11.2011

ANTİK KENTTE ODA MEZARI BULUNDU

 

 

7 basamakla inilen, içerisinde iki yetişkin ve bir çocuğa ait iskelet bulunan yeraltı oda mezarı ortaya çıkarıldığı bildirildi.

 

Mersin’in Aydıncık İlçesi'ndeki Kelenderis antik kentinde 7 basamakla inilen, içerisinde iki yetişkin ve bir çocuğa ait iskelet bulunan yeraltı oda mezarı ortaya çıkarıldığı bildirildi.

 

Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve kazı başkanı Prof.Dr. Levent Zoroğlu yaptığı açıklamada, milattan önce 8. yüzyıla kadar inen geçmişi bulunan antik kentteki buluntuların Aydıncık’ın Akdeniz kıyısında, Silifke ile Anamur arasında önemli bir liman kenti olduğunu gösterdiğini söyledi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla gerçekleştirilen 2011 kazılarının restorasyon ağırlıklı gerçekleştirildiğini belirten Zoroğlu, yaklaşık 23 yıl önce başlayan kazılarda, bugüne kadar binlerce yıllık tarihin gün yüzüne çıkarıldığını ifade ederek, ”2011 yılı Kelenderis kazıları geçen yıl olduğu gibi yine Agora’daki bazilikada sürdürüldü. Ayrıca antik kentin yerleşim alanının batı ucuna yakın yerde kamulaştırılması tamamlanan yeni bir alanda ilk kez bir sondaj açıldı” dedi.

 

Bunun yanı sıra Doğu Nekropolü’nde 7 basamakla inilen bir yeraltı mezar odası bulunduğunu ifade eden Zoroğlu, şöyle devam etti:

”Kelenderis’te bulup, temizlediğimiz kaya mezarı bu bölgede yaygın olan tipe, yani girişi basamaklı yeraltı oda mezar tipine aittir. Mezarın giriş bölümü 3.7 metre uzunlukta olup, asıl mezar odasına 7 basamakla inilmektedir. Mezar odasının girişinden sonraki asıl mezar odası 3.5×2.8 metre ölçülerindedir. Odanın dip, yani girişin karşısına gelen duvarında bir niş vardır. Mezar odasında birisi bu nişin içinde olmak üzere, iki yetişkin ve bir çocuğa ait iskeletler ile sepet kulplu bir ticari amphora, iğ biçimli iki unguentarium (camdan küçük kap) ve iyice bozulmuş altın kaplamalı bronz bir taç ve buna ait boncuklar bulundu. Özellikle seramik buluntular, bu mezarın Erken Hellenistik döneme ait olduğunu göstermektedir.”

 

Prof.Dr. Zoroğlu, bu yılki kazıların en önemli çalışmasını, Agora’daki bazilikanın salonlarında buldukları mozaik zeminlerin koruması için üzerinin bir çatı ile kapatılmasının oluşturduğunu söyledi.

 

Projeye göre çatıyı taşımak üzere yapının güney ve kuzey duvarları dışında 8 taşıyıcı ayağın yerleştirileceği çukurların açıldığını belirten Zoroğlu, ”Öncelikle kuzey duvarın dışındaki molozları temizledik. Yüzeydeki bu malzemenin kaldırılmasından sonra, alttaki toprak dolgu kazılarak, özellikle ayakların bulunduğu açmalardaki kalıntıların tespiti çalışmaları başlatıldı” diye konuştu.

 

Yaklaşık bir ay süreyle yürütülen çalışmalar sonucunda bazilika zeminine göre biraz daha daha aşağı seviyede, apsisli bir yapı, bazilika kuzey salonuna erişimi sağlayan bir koridor ve zemini bir zamanlar mozaik kaplı avlunun bir bölümünü ortaya çıkardıklarını anlatan Zoroğlu, şunları kaydetti:

”Buradaki yarım daire biçimindeki apsisli yapıda bir oturma sırası bulunuyor. Bunun önündeki bölüm ise dikdörtgen bir çukur ya da havuz şeklinde inşa edilmiş olup, görünen tüm yüzeyleri kalın bir harç ile sıvanmış durumdaydı. Bu yapının mimari özelliklerini dikkate alarak bunun bir vaftizhane olduğu akla gelen ilk olasılıktır. Buradaki havuza inişi ve çıkışı sağlayan basamaklar güneydoğu ve kuzeybatı köşelere yerleştirilmiştir. Bazilikanın kuzey duvarının bu havuzun güney duvarına oturtulmuş olması da ilginç bir durumdur. Bunun batı duvarı üzerinde ise bazilikaya erişimi sağlayan koridorun doğu duvarı yükselmektedir. Kuzeybatı basamaklar ile koridor arasında da bir bağlantı olduğu anlaşılmaktadır. Koridorun batısında kalan avlunun zeminindeki mozaikler ne yazık ki iyi korunamamıştır.”

Sabah, 01.11.2011

TARİHİ MEZARLIK YENİDEN DÜZENLENDİ

 

 

1915'teki Çanakkale Savaşları sırasında Kumkale'de yaşanan muharebelerde, Mehmetçiğin içine siper kazarak Fransızlara karşı savaştığı tarihi mezarlığın ayağa kaldırılması için Çanakkale Valiliği harekete geçti. Valiliğin hazırladığı ve GMKA tarafından desteklenen projeyle 27 bin metrekarelik alanda bulunan 400 yıllık Türk mezarlığı restore edildi, çevre düzenlemesi yapıldı.

 

Proje yöneticisi Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, gazetecilere yaptığı açıklamada, tarihi mezarlığın deniz kenarında kalan bölümünde 1915 öncesinde 2 bin haneli Kumkale nahiyesinin bulunduğunu ve mezarlığa da burada yaşayanların defnedildiğini söyledi.

 

Yılların verdiği tahribata, 1915 muharebelerindeki tahribatların da eklenmesi sonucunda mezar taşlarının bazılarının kırıldığını, bazılarının yıkılarak toprak altında kaldığını belirten Sayılır, çalışmaya başladıklarında toprak yüzeyinde yaklaşık 50 taşın görülebildiğini bildirdi.

 

Sayılır, ''Toprak altındaki taşları da gün yüzüne çıkardık ve toplam 400 taş tespit ettik. Bunların hepsinin temizliğini yaptık. Kırık taşların parçalarını birleştirerek tamirini gerçekleştirdik ve ayağa diktik. Mezarlığın çevresi taşların çalınması veya tahribat görmesinin engellenmesi açısından taş duvar ve telle çevriliyor. Girişine kapı, tanıtım levhaları ve bekçi konulacak. Burası artık terk edilmiş bir mezarlık görüntüsünden kurtulacak. Yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açık olacak. Her şeyden önemlisi de tarihimize ve ecdadımıza yakışır bir alan haline gelecek. Bu, kültürel değerlerimizin ortaya çıkarılması açısından da çok önemli bir çalışma'' diye konuştu.
             
Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, Çanakkale Savaşları sırasında, Kumkale'de Türk askerinin, Fransız askerlerinin yoğun ateşi karşısında hayatta kalabilmek için tarihi mezarlığı kendilerine siper edindiğini söyledi.

 

''1915 yılındaki Kumkale muharebeleri sırasında Türk askerleri, yaşanan yoğun muharebeler esnasında bu mezarlığa çekilmiş, bir gecede mezarlık içinde siperler ve mevziler kazılmış ve buradan çarpışmalara devam etmiştir'' diyen Sayılır, şu bilgileri verdi:
 
''Bu çarpışmalar esnasında siperlerde, mevzilerde birçok askerimiz de şehit olmuştur. Mezar taşlarının bir çoğunda muharebenin izlerini görmek mümkündür. Çoğunda mermi izleri vardır. Biz bu siperleri ziyaretçilerin Kumkale muharebelerini daha iyi anlamalarını sağlamak için belirgin hale getirdik. Ziyaretçiler, Türk mezar kültürünün önemli örneklerini görmelerinin yanında siperler ve mevziler içinde gezerek 1915 Çanakkale Ruhu'nu da yaşamış olacaklar. Dolayısıyla ölüm ve yaşamın iç içe geçtiği mezarlık bu yönü ile de yakın tarihimizi yaşamamıza da ev sahipliği yapacaktır. Hem yakın dönem 1915 Çanakkale Kumkale muharebelerini, hem de 1600'lerden itibaren defin yapılan 400 yıllık bir mezarlığın örneklerini görme şansına sahip olacak. Bu nedenle mezarlığın turizme kazandırılması çok önemliydi.''
                
Burhan Sayılır, mezar taşlarının doğal tahribatın yanı sıra, define arayıcıları tarafından da tahrip edildiğine dikkati çekti.

 

Tahrip edilen mezar taşlarını tamir ettiklerini belirten Sayılır, şunları kaydetti:

''Kazılan yerleri ise yeniden toprakla doldurduk. Maalesef define arayıcıları bazı taşları yanlış yorumlayarak define arıyor. Oysa kadınlara ait mezar taşlarının çoğu süslüdür, çiçeklidir. Gül konur, sarmaşık konur, ayak taşlarında hurma ağacı olur, çünkü cennet bitkisidir. Kumkale mezarlığındaki taşlar İstanbul mezar taşlarından çok farklı değil. Bu da bize Kumkale beldesinin aslında sosyo kültürel ve ekonomik olarak güçlü ve gelişkin bir yer olduğunu gösteriyor. Çünkü bu tip taşlar daha çok büyük şehirlerde, merkeze yakın yerlerde görülen taşlardır. İşçilik ve kullanılan mermerler bu açıdan önemli. Böyle bir kültürel varlığın Çanakkale'de olması büyük bir şanstır. Taşların her birisinin nüfus kağıdı sayılabilecek envanter çalışması yapacağız. Tek tek hepsini okuyup katalog haline getirip, kitap olarak yayınlayacağız. Kayıtları veri tabanına koyacağız ve bir daha çalınma veya kaybolma gibi bir durumda elimizde bu taşların bir kaydı olacak.''

Akşam, 01.11.2011

'KÜRKLÜ KADIN' İÇİN SEKİZ SAAT KUYRUK

 

Rönesans dönemi İtalyan sanatının deha ismi Leonardo da Vinci, Almanya’da ortalığı ayağa kaldırdı.

 

Da Vinci’ye ait 15. yüzyıl tablosu ‘Kürklü Kadın’, yıllar sonra sanatseverlerin beğenisine sunuldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından Polonya’dan çalınan ve o dönemden bu yana ilk kez gün yüzüne çıkan tablo, iki ayda tam 175 bin kişiyi başkent Berlin’de bulunan Bode Müzesi’ne çekti. Son gösterim günü Pazartesi olan ‘Kürklü Kadın’ için sabahın çok erken saatlerinden itibaren müzenin önüne gelen meraklılar, bekleme süresi zaman zaman sekiz saate kadar çıkan bir kuyruk oluşturdu. Olay tablo önümüzdeki günlerde İngiltere’ye gönderilecek ve Londra’daki Milli Müze’de açılacak olan Leonardo Da Vinci sergisi kapsamında bu ülkedeki resim meraklılarına sunulacak. Londra’daki sergi 9 Kasım’da açılıyor.

Hürriyet, 01.11.2011

CUMHURBAŞKANI İSTEDİ, RESİM HEYKEL'E ANTREPO YOLU AÇILDI

 

Türk resim tarihinin en nadide örneklerinin bulunduğu İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin makus talihi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün devreye girmesiyle değişiyor. Geçen ağustos ayında müzeyi ziyaret eden Gül, depolarda istiflenmiş tabloları, kalaslarla ayakta durabilen iç mekanların hazin halini görünce Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Yalçın Karayağız’a dönüp “Hocam burada daha fazla kalamazsınız. Bu eserlere yazık değil mi? Size hemen uygun bir yer tahsis edelim ve oraya taşının” diye teklifte bulundu. Sonra da ziyarette eşlik eden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a dönerek “Kadir Bey, Sultanahmet’teki eski İstanbul Adliyesi’ni üniversiteye tahsis edelim” önerisini getirdi. Topbaş’ın “Olur” cevabı üzerine yıllardır kangren haline gelen mesele ‘ayaküstü’ çözülmüş oldu!


Ancak daha sonra adliyenin mülkiyetinde sorun çıktı. Müzenin durumunda tam tekrar başa dönülecekken Cumhurbaşkanlığı ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin yetkilileri arasında yapılan görüşmelerde, İstanbul Modern’in yanındaki 5 No’lu Antrepo fikri gündeme geldi. Konu hemen Gül’e sunuldu. Gül önce Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Mustafa İsen ile Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’yı İstanbul’a gönderdi. Onlardan gelen rapor sonucunda Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı arayarak konuyu aktardı. Erdoğan da Denizcilik Müsteşarlığı’ndan 5 No’lu Antrepo’nun üniversiteye tahsisini istedi. Ve böylece şu sıralar 12. İstanbul Bienali’nin bir bölümünü ağırlayan antrepo, müzenin yeni adresi oldu. 

Türkiye’nin ilk sanat müzesi olarak 1937’de Atatürk tarafından açılan Resim Heykel Müzesi’nin koleksiyonunda aralarında Osman Hamdi’nin milyonluk tablolarının da olduğu 12 bin eser yer alıyor. Restorasyon dolayısıyla son yedi yıldır kapalı olan müzeye devlet, son yıllara kadar hep mesafeli durmuş. Mimar Sinan Üniversitesi, binanın müze şartlarına uygun bir restorasyonu için devletten ilk yardım talebini 1938’de yapmış. Ve o tarihten sonra neredeyse her iki-üç yılda bir bu talebini yenilemiş.


Ancak 2006 yılına kadar hiçbir hükümet, üniversitenin yardım taleplerine olumlu cevap vermemiş. 2006’da hükümet, müzenin restorasyonu için önemli bir kaynak aktarmış. Şimdi de devlet antrepoyu müze için tahsis etmiş. Bugün ise Rektör Karayağız, Resim Heykel Müzesi binasını boşaltıp antrepoya taşıyacağı için birileri tarafından ‘vatan haini’, ‘müzeyi satan adam’ olarak suçlanıyor. Ancak o bütün bu suçlamalara rağmen 12 bin eseri kurtarmaya kararlı görünüyor.

MSGSÜ ile binanın sahibi durumundaki Milli Saraylar Daire Başkanlığı arasında geçen aylarda imzalanan protokol çerçevesinde Dolmabahçe’deki RHM binası, 15 Kasım 2011 tarihinde Milli Saraylar’a devrediliyor.


MSGSÜ ise müzenin yeni yeri olan antrepo için renovasyon çalışmalarına çoktan başlamış durumda. Binanın yeni çehresiyle ilgili proje için kendisi de aynı üniversiteden mezun olan ünlü mimar Emre Arolat ile anlaşıldı.


Sergi alanının haricinde tabloların saklanacağı depo için de yangın, alarm, güvenlik, iklimlendirme, neme karşı önlemler ve en yeni saklama koşullarının içinde bulunduğu ikinci proje de şu anda bitmek üzere.


Tabloların restorasyonu için İş Bankası ile bir anlaşma yapıldı. İş Bankası bu amaçla üniversiteye 2 milyon lira para verecek. Yine Gül’ün girişimiyle devlet bütçesinden müzenin modern bir sergileme mekanı haline gelmesi için devletten üniversiteye önemli sayılabilecek bir kaynak aktarılacak. Müzenin şu anda tek sorunu antreponun ön cephesinde müzeye giriş kapısının olmaması. Aslında binanın ön cephesinden giriş var ama Denizcilik Müsteşarlığı bu bölümü üniversiteye vermemek için direniyor. Bu sorunu çözmek için de yine Gül devreye girecek gibi görünüyor.

MSGSÜ Rektörü Prof. Yalçın Karayağız: “Müzedeki eserleri 15 Kasım’dan itibaren antreponun deposuna taşıyacağız. Ancak Denizcilik Müsteşarlığı kullanılacak antrepoyu henüz bize vermedi. Durumu hem Cumhurbaşkanımıza hem de Başbakanımıza bildirdim. Sorunu onlar çözecektir. Kendileri zaten müzenin durumunu yakından takip ediyorlar ve ilgileniyorlar. Kendilerine teşekkür ederim. Müze tarihinde ilk kez Başbakan’ın talimatıyla buraya kaynak aktarıldı. Protokol kapısı olmayan, girişi olmayan bir müze olmaz. Devlet büyüklerimizin talimatına rağmen Denizcilik Müsteşarı’nın ayak diremesini anlamıyorum. Umarım mesele en kısa sürede çözülür. Müzenin bir bölümünü 2013’te, kalan bölümünü de 2014’te ziyaretçiye açacağız. Türkiye’nin en güzel, en prestijli ve en modern müzesini yapacağız. Herkes bu müzeyle gurur duyacak. Mimar Emre Arolat, çalışmalara başladı. Onun yaptığı projeyi uygulayacağız.”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Resim Heykel Müzesi’ne ilgisi yeni değil. Bir yıl önce rektör seçimlerinde YÖK’ten kendisine gelen MSGSܒnün müstakbel üç rektör adayıyla ayrı ayrı yaptığı ön görüşmede kendilerine sorduğu ilk soru da müzeyle ilgiliydi. Rektör adaylarına RHM’yle ilgili projelerini soran Gül, bu görüşmelerden sonra tercihini Prof. Yalçın Karayağız yönünde kullanmış.

Radikal, Haber: Abdullah Kılıç, 01.11.2011

 

******


RESİM HEYKEL'İ ZOR GÜNLER BEKLİYOR

 

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün devreye girmesiyle Tophane’deki 5 No’lu Antrepo’ya taşınmaya hazırlanan İstanbul Resim Heykel Müzesi’ni sıkıntılı bir süreç bekliyor. Müzenin yeni yeri olarak belirlenen antreponun hali perişan. Antreponun önündeki binanın cephesini oluşturan yeri Denizcilik Müsteşarlığı vermek istemiyor. Denizcilik Müsteşarlığı’nın müzeye layık gördüğü yerin giriş kapısından bir insan ancak geçebiliyor. Cumhurbaşkanı Gül, geçen ağustosta Resim Heykel Müzesi’ni ziyaret edip, 12 bin tarihi eseri barındıran binanın harap halini görünce Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Yalçın Karayağız’a “Bu eserlere yazık değil mi? Size hemen uygun bir yer tahsis edelim ve oraya taşının” demiş ve müzenin yeni yeri olarak da Tophane’deki 5 No’lu Antrepo belirlenmişti. Radikal, bu haberi geçen salı günü ‘12 bin tarihi eseri kurtaran ziyaret’ başlığıyla duyurdu. 15 Kasım’da müzeyi boşaltması istenen Prof.Dr. Karayağız, haber üzerine bizi arayıp, hem Resim Heykel Müzesi’ni hem de 5 No’lu Antrepo’yu gezdirdi. 

Önce yaklaşık yedi yıldır kapalı olan ve şu anda restorasyonu devam eden Resim Heykel Müzesi’ni dolaştık. Binanın hali harap! En ufak bir sarsıntıda çökecek izlenimi veriyor. Binanın restorasyonunu yapmak, bu tarihi mekanın ayakta durması için yeterli olur mu bunu zaman belirleyecek. Müzenin üst katlarını gezdikten sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü de hayretler içerisinde bırakan depolara göz atıyoruz. 12 bin şaheserin bulunduğu depoların durumu içler acısı. Müze yönetimi, eserlerin zarar görmemesi için elinden gelen gayreti göstermiş. Ancak mekan problemi onların da elini kolunu bağlamış durumda. Binlerce tablo, raflara istiflenmiş; ziyaretçilerine kavuşacağı günü bekliyor. Rektör Karayağız’a “Hocam iyi ki taşınıyorsunuz” diyoruz. “Antrepo’yu gezelim sonra konuşuruz” diyerek fazla konuşmak istemediğini belli ediyor. 5 No’lu Antrepo’yu da geziyoruz. Bu bina da perişan. Müze olarak gösterilen yerin kapısından bir kişi bile zor geçebiliyor. Binanın cephesini oluşturan yeriyse Denizcilik Müsteşarlığı vermek istemiyor. Bu direniş sürerse müzenin işi çok zor görünüyor.

Rektör Karayağız, Resim Heykel Müzesi’nin binasını boşaltıp, antrepoya taşınacağı için birileri tarafından ‘vatan haini’, ‘müzeyi satan adam’ olarak suçlanıyor. O, bütün bu suçlamalara rağmen 12 bin eseri kurtarmaya kararlı. Prof.Dr. Yalçın Karayağız, umudunu kaybetmemiş. En çok da ağustosta Resim Heykel Müzesi’ni ziyaret edip, “Hocam burada daha fazla kalamazsınız. Size hemen uygun bir yer tahsis edelim ve oraya taşının” diyen Cumhurbaşkanı Gül’e ve “Bu müzeyi en uygun yere taşıyın” şeklinde bürokratlarına talimat veren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a güveniyor.

Resim Heykel Müzesi’nden çıkıp yine Prof. Karayağız’la beraber Tophane’deki Antrepo’ya geçiyoruz. Karayağız’dan önceki rektörlerin “Bize de buradan bir bina verseler beş dakika burada durmayız, antrepoya taşınırız” sözlerini bizzat duyan birisi olarak tarihi müze için kara günlerin bittiği düşüncesiyle içimiz rahat. Ancak müzenin yeni yeri olan antreponun hali perişan. Karayağız, “Cumhurbaşkanımıza, TBMM Başkanımıza ve Başbakanımıza müteşekkirim. Bize büyük bir imkan sundular. Bu antrepoyu verdiler. Ancak antreponun önündeki binanın cephesini oluşturan yeri Denizcilik Müsteşarlığı vermemek için ayak diriyor. Devlet büyüklerimiz konudan haberdar. Bu konunun en kısa zamanda çözüleceğine inanıyorum diyor. Denizcilik Müsteşarlığı’nın müzeye layık gördüğü giriş kapısının önüne geldiğimizde tam anlamıyla bir ‘şok’ yaşıyoruz. Müzenin giriş kapısından bırakın koca koca tabloların geçmesini bir insan ancak geçebiliyor. Dört katlı binanın katları arasında geçiş yok. Geçişler öndeki binadan yapılabiliyor ancak Denizcilik Müsteşarlığı bu binayı vermezse Türkiye’nin en prestijli müzesi, sakat doğacak gibi.

Resim Heykel Müzesi’nde resimlerin bulunduğu depodan ünlü heykeltıraşların heykellerinin bulunduğu depolara bakıyoruz. Birbirinden usta sanatçıların orijinal heykel çalışmalarının yer aldığı depoların durumu içler acısı. Yanlış anlaşılmasın, eserler gayet iyi korunuyor ancak ziyaretçisiyle buluşamayan tüm eserlerin mahcubiyeti var üzerlerinde! Atatürk ve İnönü gibi Cumhuriyet döneminin önemli isimleriyle Mimar Sinan, Köprülü Mehmet Paşa gibi Osmanlı Devleti’nin meşhur isimlerinin de heykelleri bulunuyor. Yine çağdaş döneme ait yüzlerce de heykel mevcut. Tek tesellimiz gördüğümüz eserlerde de gözle görülür bir hasar olmaması.

Radikal, Haber: Abdullah Kılıç, 04.11.2011

BEŞ GEMİLİK LİMANA SİT KURULU ONAYI

 

 

İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, Özelleştirme İdaresi’nin Alsancak Limanı’na kurulacak kruvaziyer liman planını onayladı.

 

Kurul, plan kapsamında  korunan Alsancak  Karakolu’nun rölöve, restorasyon projeleri ve tescilli yapılar karşısında kalacak yeni yapılarla ilgili  projelerin Kurul’a iletilmesini istedi.

İzmir Alsancak Limanı’na, Özelleştirme  Yüksek Kurulu’nun aldığı kararla kurulacak kruvaziyer limanın plan ve projesine Koruma Kurulu onay verdi. İki iskele daha eklenmesiyle birlikte aynı anda 5 kruvaziyer gemisinin yanaşabileceği limana inen yıllık turist sayısının 1 milyonu aşması hedeflendi. İskelerden TMO silolarına kadar olan bölüm değişecek. Buralara alışveriş merkezleri, gezinti alanları, rekreasyon alanları yapılacak.

Koruma Kurulu, liman projesini 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu kapsamında inceledi. Mevcut İskele’nin Kordon tarafındaki dolgu bölümünü, sit alanı olan Kordon’a yakınlığı nedeniyle inceleyen Kurul, burada herhangi bir yapılaşma olmaması nedeniyle uygun buldu.

Karakolda restorasyon
Proje aksı içinde kalan tescilli yapı Alsancak Karakolu’nun rölöve, restorasyon projelerini isteyen Kurul, ayrıca çevredeki tescilli yapıların karşısında kalacak proje kapsamındaki yapılarla ilgili projelerin de kendilerine verilmesini talep etti. Özelleştirme İdaresi kısa süre içinde projenin yapım ihalesine çıkacak.

Milliyet Ege, Haber: Utku Bolulu, 01.11.2011

MÜZE GİBİ EV

 

Karacabey’in Canbaz Köyü’nde oturan A.K.’nin (51) evinde tarihi değeri olan taşlar olduğunu öğrenen Jandarma ekipleri operasyon için düğmeye bastı.

 

Ev ve bahçede yapılan aramalarda, 11 adet tarihi eser niteliği taşıyan mermer taşı ele geçirildi. A.K., ifadesine başvurulduktan sonra serbest bırakılırken el konulan mermer taşlar ise Bursa Müze Müdürlüğü'ne teslim edildi.

Bursa Olay, Haber: İlker Türker, 01.11.2011

KARADENİZ'İN ZEUGMASI'NDA KAZI ÇALIŞMALARI DEVAM EDİYOR

 

Eskipazar’da, Karadeniz Bölgesi’nin “Zeugma”sı olarak adlandırılan Hadrianaupolis antik kentinde, 2. etap kazı çalışmalarının devam ettiği bildirildi.

 

Karabük Valisi İzzettin Küçük, Aa muhabirine yaptığı açıklamada, yaklaşık 2 ay önce başladıkları kazı çalışmalarına 45 günlük daha ek süre alarak devam ettiklerini, bu çalışmalarda tahrip olmuş mozaiklerin korumaya alındığını söyledi.

 

Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Vedat Keleş başkanlığında, 3 arkeolog, çok sayıda uzman, öğrenci ile işçilerin yer aldığı 46 kişilik ekiple kazıları sürdürdüklerini anlatan Küçük, şunları söyledi:

“Hadrianaupolis’te öncelikle oluşan yoğun tahribatı gidermek için gayret sarf ediyoruz. Bu sezon ki çalışmalar Kilise B’nin mozaiklerinin restorasyon ve konservasyonu üzerinedir. Kilisenin üstü özel bir sistemle kapatılıyor. Sondaj çalışmaları da gerçekleştiriliyor. Çalışmalar daha önce belirlenen sürede tamamlanamayınca ek süre istedik. Planlanan işler tamamlanıncaya kadar ekipler orada çalışacak.”

haberler.com, 31.10.2011

NOTRE DAME'IN TARİHİ ÇANLARI DEĞİŞTİRİLİYOR

 

 

Notre-Dame Katedrali'nin kuzey kulelerindeki dört büyük çan 1856 yılından bu yana hiç aksamadan her 15 dakikada bir çalıyor. Birinci Dünya Savaşı'nın bitişinde ve 1944'te Paris'in kurtuluşunda da çaldılar. Son olarak ise 11 Eylül kurbanları için çaldılar. Bu çanların isimleri bile var. İsimleri Fransız Azizlerinden geliyor: Angélique- Françoise, Antoinette- Charlotte, Hyacinthe- Jeanne ve Denise-David. Ancak bu çanlar 2012 yılında eritilecek ve yerine Notre-Dame'ın 17'nci yüzyıldaki çanlarının orijinal sesini yeniden yaratmak amacıyla yapılan dokuz yeni çan takılacak.

Kilisenin çanlarının değiştirilmesi, küçük ama Parislilere özgü cinsten bir tartışmaya yol açtı. Bazıları Victor Hugo'nun "Notre-Dame'ın Kamburu" isimli eseriyle ünlenen 19'uncu yüzyıldan kalma bu çanları, Fransa'nın kültürel mirasının vazgeçilemez bir parçası olarak görüyor. Notre Dame'ın papazı ve projenin öncüsü Patrick Jacquin içinse önemli olan orijinallik. "Çanları yok etmiyoruz. Sadece Notre- Dame'ın sesini artırıyoruz" diyor. Bronz bir alaşımdan yapılan çanlar, aşınabiliyor ve akortları bozulabiliyor ki bazı çan uzmanları Notre- Dame'ın çanlarına böyle olduğunu söylüyor. Çan uzmanı Hervé Gouriou, "Bunlar Fransa'daki en kötü çanlar. Çok hasar görmüşler ve akortları çok bozuk" diyor.

Bir sivil toplum örgütünün başında olan 37 yaşındaki Xavier Gilibert için ise çanlar sadece Paris'in sembolü değil. "Tarihimize yön veren anlarda çaldılar. Yok olacaklar ve bundan kimsenin haberi olmayacak" diyor. Çanların 3.5 milyon dolarlık bir projeyle yenilenmesi, katedralin önümüzdeki sene kutlanacak olan 850'inci yıldönümüne hazırlık niteliğinde. Gilibert gibi kişilerin endişelerine rağmen, uzmanlar sadece değiştirilmeyecek olan 1681 tarihli "Bourdon Emmanuel" çanı tarihi öneme sahip olduğunu söylüyor. Küçük çanlar Fransız tarihçilerin yakın bir tarih olarak gördüğü 19'uncu yüzyılda yapıldı. Kullanılan metal kalitesiz. Uzmanlar uyumsuz bir ses çıkardığını söylüyor. Peder Jacquin yeni çanların daha önceki çanlarla aynı ağırlık ve ölçülere sahip olacağını ve daha derin yankılanacağını söylüyor.

48 yaşındaki Brezilyalı caz sanatçısı Fernando Gabrielli, çanları eritmenin bir suç olduğunu söylüyor. "Onlar dünyanın sesi" diyor. Bazı uzmanlar çanları değiştirmenin yaratıcı bir hamle olduğunu belirtiyor. Philippe Paccard, 1796'da kurulan Fransa'nın en eski çan dökümhanesi Fonderie Paccard'ın sahibi. Paccard, "Geleneklere göre çan ustaları çanları eskisine tıpatıp benzer şekilde yapmaz. Çanlar insan gibidir. Yaşarlar ve zamanı geldiğinde ölürler" diyor.

Sabah, 31.10.2011

"CAMİALTI TERSANESİNİN YERİNİ VERSELER 150 MİLYON DOLAR YATIRIMLA MÜZE YAPARIZ"

 

New York’ta Metropolitan Müzesi’ndeki Koç Ailesi Galerisi’nin de yer aldığı “İslam Eserleri Bölümü”nün açılışı sonrasında Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç, Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç ve Vehbi Koç Vakfı Başkanı Semahat Arsel’le güncel konuları konuşuyoruz.

Söze Sadberk Hanım Müzesi’nden girdik:


- Sadberk Hanım Müzesi’yle Metropolitan Müzesi arasında işbirliği gündeme gelebilir mi?
Mustafa Koç yanıtladı:
- İşbirliği değil ama biz epeydir Sadberk Hanım Müzesi’ni daha büyük bir yere taşımanın yollarını arıyoruz.
- Şu andaki yerin büyüklüğü ne kadar?
- 2 bin metrekare... Aslında başlangıcı aile müzesi gibiydi ama biz daha farklı şeyler yapmak istiyoruz.
- Ne kadar büyütmeyi düşünüyorsunuz?
Mustafa Koç, Vehbi Koç Vakfı Genel Müdürü Erdal Yıldırım’a sözü bıraktı:
- En az 40 bin metrekarelik yer arıyoruz.
Yıldırım, ardından Camialtı Tersanesi’nin yeriyle ilgili girişimlerini aktardı:
- Bizim için ideal yerlerden biri Camialtı Tersanesi’nden boşalan alandı. Uzun süredir ilgileniyoruz ama bir sonuç alamadık.
Yeni müze projesi için Kanadalı bir uzman şirketle çalıştıklarını vurguladı:
- İstanbul’a geldiklerinde Camialtı Tersanesi’ne götürdüm. “Burası dünyanın en güzel müzelerinden biri olabilir” dediler.
Müzeye büyük yer aramalarının nedenini de açtı:
- Öncelikle Sadberk Hanım Müzesi’ni büyütmek istiyoruz. Ayrıca, yanına bir de çağdaş sanatlar müzesi de düşünüyoruz.
- Camialtı Tersanesi’nin yerini istediğinizde ne yanıt aldınız?
Mustafa Koç araya girdi:
- Çok taraflı bir iş. İşin içinde askerler var. Farklı bakanlıklar ve belediye var.
Rahmi Koç, pratik çözüm yoluna işaret etti:
- Aslında Sayın Başbakan bir “olur” verse iş çözülür. Hem orayı bedava falan istemiyoruz. Uzun vadeli kiralama yapabilirler veya satabilirler. Elbette ihale açılır. Biz de ihaleye girip almak isteriz.
- Haliç’teki Rahmi Koç Müzesi’nden memnun musunuz?
- Orası da yeterli gelmiyor. Genişlemek istiyoruz ama yer alamıyoruz.
- Arçelik’in Sütlüce’deki yeri müze için uygun değil mi?
Semahat Arsel, Mustafa Koç’a sordu:
- Nereden baysediyor?
- Hani sizin Divan Pastanesi var ya Sütlüce’de, o binayı söylüyor.
Mustafa Koç, sonra bana döndü:
- Arçelik’in yeri de bizim istediğimiz ölçüde büyük değil...
Erdal Yıldırım’a sordum:
- Diyelim ki Camialtı Tersanesi’nin yerini size verdiler. Müze için ne kadar yatırım yapmayı düşünüyorsunuz?
- 100-150 milyon dolarlık bir proje öngörüyoruz...
Ardından Vehbi Koç Vakfı Başkanı Semahat Arsel’in daha büyük bir müze özlemine değindi:
- İstanbul’da bakmadığım, ilgilenmediğim yer kalmadı. Bir bölümünde görüşmelere Semahat Hanım’la birlikte gittik. Her görüşmeden çıktığında, “Sevgiciğim (kardeşi Sevgi Gönül) göçüp gitti, şu müzeyi büyütemedik” diye iç geçiriyor.
Sakıp Sabancı Müzesi, Rahmi Koç Müzesi, İstanbul Modern, Pera Müzesi, Borusan Holding’in Perili Köşk’ü gibi merkezler İstanbul’a değer katıyor, turiste yeni kapılar açıyor... Vehbi Koç Vakfı, müzeye 100-150 milyon dolar daha yatırmak için “yer” bekliyor...
Parasıyla, kirasıyla istenen böyle bir yeri göstermek çok mu zor?

Vehbi Koç Vakfı Genel Müdürü Erdal Yıldırım’a sorduk:
- Vakfın varlıkları hangi düzeyde?
- 1.2 milyar dolarlık varlığımızla Avrupa’da ilk 10-15 arasına giriyoruz. ABD ölçeğinde ilk 50’ye gireriz.
- En önemli varlığınız ve gelir kaynağınız ne?
- Koç Holding’in hisselerinin yüzde 7.2’si vakfımıza ait. Ayrıca grup şirketlerinde aktarılan kaynak da var.
Yıldırım, vakfın varlıklarının değerinin bir ara 1.8 milyar dolara kadar çıktığını vurguladı:
- Doların değer kazanmasıyla bu rakam küçüldü.
Rahmi Koç, araya girdi:
- Vakfın varlıkları ekonomiye ve şirketlerimizin durumunun iyi olmasına bağlı...
Ardından ekledi:
- Dolar tansiyona benziyor... İnişi de yükselişi de sıkıntı yaratabiliyor...

Hürriyet, Yazı: Vahap Munyar, 31.10.2011

TARİH YENİDEN CANLANIYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli Mudurnu Evleri ve Konaklarının Restorasyon ve yenileme çalışmaları devam ediyor.

Mudurnu Büyükcami Mahallesi Havlu Sokak’ta Turizm Bakanlığı desteği ile konağını restore ettiren Mehmet Koca  “Ustaların başında kendim duruyorum, Konağımızı Mudurnu İlçesi'nin namına yakışır bir şekilde restore edeceğiz” dedi.

Koca, “Biz evimizin tadilatını en iyi şekilde gerçekleştiriyoruz, kendi evimin müteahhidiyim, kimseye kaptıracak param yok” şeklinde konuştu.

Bolu Olay, 31.10.2011

ÇALINAN SÜTUNUN YERİNE KONAN KALAS MÜZEYE KALKACAK

 

Gürcistan’ın Ankara Büyükelçisi Tariel Lebanidze, merkezi New York’ta bulunan Dünya Anıtlar İzleme Kurulu tarafından ’En Tehlikedeki 100 Anıt Listesi’nde yer alan Erzurum’un Çamlıyamaç Köyü'ndeki Öşvank Kilisesi’ni gezerken çalınan sütunun yerine odun kalas koyanlar için, “Bu kolonu koyanlardan Allah razı olsun. Bu direği kaldırıp müzeye koyacağız ve yerine taştan bir sütun yapılacak” dedi. Uluslararası Dadaş Film Festivali’nde Gürcistan filmleri oynaması nedeniyle Erzurum’a gelen Büyükelçi Tariel Lebanidze, şunları söyledi:


“Manastırın kubbesi tamamen çöktü. Diğer taraflarının da çökmemesi için bir an önce düzeltilmesi lazım. Öşvank, Gürcistan’daki Bagrant kilisesine çok benziyor. Gürcü mimar ve onarımcılarının katılıp onların gözetimiyle çalışma yapılacak. Bizde bir laf var. ’Sahipsiz kiliseye şeytanlar sahip çıkar’ derler. Bütün ibadet yerlerine sahip çıkılacak”

Hürriyet, Haber: Kerim Burucu, 31.10.2011

BİNGAZİ HAZİNESİ ÇALINDI

 

Libya’da ‘Bingazi Hazinesi’ olarak bilinen paha biçilmez sikke koleksiyonu çalındı. 7 bin 700 altın, gümüş ve broz sikkeden oluşan koleksiyondaki parçaların çoğunun tarihi Büyük İskender zamanına uzanıyor.

 

Muammer Kaddafi’nin 42 yıllık iktidardan sonra devrildiği Libya yeni bir düzene geçmeye çalışırken arkeoloji tarihinin en büyük hırsızlıklarından birine sahne oldu. ‘Bingazi Hazinesi’ olarak bilinen paha biçilmez sikke koleksiyonu çalındı. Koleksiyondaki parçaların çoğunun tarihi Büyük İskender zamanına uzanıyor. 7 bin 700 altın, gümüş ve broz sikke, Bingazi Ulusal Ticaret Bankası’nda yeraltındaki tonozun beton tavanını delen bir hırsız çetesince çalındı. Koleksiyona bir değer biçmek bile imkansız. Zira Kartaca dönemine ait bir sikke bile Paris’te bu ay bir müzayedede 268 bin sterlin (750 bin lira) fiyata alıcı buldu.

 

Bankadaki metal dolapların kilidini kıran hırsızlar kırmızı balmumu mühürleri açarak ahşap kasalarda saklanan koleksiyonu aldı. Daha az değer taşıyan parçalara ise dokunmadılar. Bu nedenle soygunun ‘içerden’ yapıldığı şüphesi var. Çünkü sıradan hırsızların bu denli seçici olmalarına imkan olmadığı belirtiliyor. Önce Kaddafi’ye isyan hareketinin bir parçası sanılan hırsızlığın gayet iyi organize edilmiş bir soygun olduğu anlaşıldı. Geçen mayıs ayında gerçekleştiği anlaşılan soygun sırasında isyanın doğum yeri olan Bingazi, Kaddafi güçleri ile isyancılar arasında şiddetli çarpışmalara sahne olmuştu. Soygunda sikke koleksiyonunun yanı sıra mücevherler, madalyonlar, bileklikler, kolyeler, küpeler ve altın kolçaklar da çalındı. Bingazi hazinelerinin çoğu Kyrene kentinde, 1917-1922 arasında Av Tanrıçası Artemis tapınağında bulunmuştu

Hürriyet, 31.10.2011

TARİHİ JESTE İLK BAŞVURU

 

Azınlık vakıf mallarının iadesini sağlayan düzenlemede ilk başvuru yapıldı. Galata Rum İlkokulu Vakfı, Karaköy'deki 126 yıllık okul binasının iadesi için İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne başvurdu. Galata Rum Okulu Vakfı Başkanı Maria Komorosano, geçen yılki başvurularının reddedildiğini, ancak yapılan yeni düzenlemeyle okul binasının iade edileceğine inandığını söyledi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen ramazanda farklı inanç gruplarının temsilcileri ile iftar buluşması öncesi yapılan jestle, cemaat vakıflarının 75 yıl önce el konulan veya daha sonrasında Hazine adına tescil edilen mal varlıklarının asli sahiplerine iadesine imkan sağlandı. Resmi Gazete'de 27 Ağustos'ta yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname ile kamu kurumları adına tescilli olan, aralarında mezarlık ve çeşmelerin de bulunduğu mal varlıkları cemaat vakıflarına devri öngörüldü.

KHK'nın uygulanması için gereken yönetmeliğin de 1 Ekim'de yayınlanmasıyla süreç fiili olarak başladı. Vakıflar Kanunu'na dayanılarak çıkarılan yönetmelikle birlikte, vakıfların kamu adına kayıtlı taşınmazlarıyla, mezarlık ve çeşmelerin tapu tescili ile üçüncü şahıslar adına kayıtlı taşınmazlarının bedelinin ödenmesine ilişkin usul ve esaslar belirlenmiş oldu. Yönetmeliğin devreye girmesinin ardından ilk başvuru Galata Rum İlkokulu Vakfı'ndan geldi. İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne 25 Ekim'de başvuran vakıf yöneticileri, Karaköy'deki tarihi okul binasının iadesini talep etti. 1968 yılında el konulan ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın kullanımına verilen okul, şu anda öğrenci olmadığı için atıl durumda.
 

Galata Rum Okulu Vakfı Başkanı Maria Komorosano, 1936 Beyannamesi'nde yer alan okul binasının şu anda Hazine adına kayıtlı olduğunu söyledi. Geçen yıl okul binasının iadesi için başvuru yaptıklarını belirten Komorosano, kanun hükmünde kararname ile yapılan değişiklik sonucu binanın kendilerine iade edilebileceğini anlattı.

Karaköy Kemeraltı Caddesi üzerinde bulunan Galata Rum İlkokulu, 1885'te Özel Karaköy Rum Ana ve İlköğretim Okulu adıyla kuruldu. Özel bir mimariyle inşa edilen 6 katlı binaya sahip olan okul, 1968'de Karaköy Rum İlkokulu adını aldı.

Vakıflar taşınmazları için 12 ay içinde başvuru yapabilecek. Rayiç değer tespit işlemleri 30 günde sonuçlandırılacak. 15 gün içinde tebliğ edilecek bedele, 15 gün içinde itiraz edilebilecek.
 

Cemaat vakıflarının, 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olmak şartıyla, kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına tapuda kayıtlı taşınmazlarıyla, kamu kurumları adına tescilli olup halen bu vasıflarını koruyan mezarlıklar ve çeşmelerin tapu tescili yapıl acak. Vakıflar, tescil için gerekçeli vakıf yönetim kurulu kararı, taşınmazyın işaretlendiği 1936 Beyannamesi, taşınmaza ait tüm tapu tedavül kayıtlarıyla birlikte vakıflar bölge müdürlüğüne başvuracak. Talepler 60 gün içinde sonuçlandırılacak.

Karaköy'dek i 3 bina için önümüzdeki günlerde yeni bir başvuru yapacaklarını belirten Galata Rum İlkokulu Vakfı Başkanı Komorosano, "Okulumuza kavuşacağız. Bu kez iade edileceğine inanıyorum. Çünkü Başbakanımızın sözlerine inanıyorum" dedi. Cemaat Vakıfları Temsilcisi Laki Vingas da, okul binasının cemaat için sembolik değeri olduğunu belirterek, "Bu binayı kültür merkezi olarak kullanmak istiyoruz" dedi.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 31.10.2011

 

******


GALATA, RUM İLKOKULU'NA TEKRAR KAVUŞABİLİR

 

 

Bir duvara asılı Fatih portresi, üzerinde Rumca harfler bulunan mevsim tablosu, çocuk yatakları, tozlu kupalarla dolu küçücük müze ve Atatürk büstü önünden geçtikten, merdivenler inip merdivenler çıktıktan sonra; arşiv odasına giriyor. Beş metrekarelik odanın orta yerinde bir masa, masanın üzerinde yarım asırlık ciltler var.

 

Meri Komorosano, ciltler arasında rasgele bulduğu 1961 yılı Galata Özel Rum İlköğretim ve Anaokulu Öğretmen Defteri’nin kapağını aralıyor. “İşte, ablam Kiça” diyor. Esmer, güzel bir kadın. Dilekçesinde, çocuklarına bakmak üzere anaokulu öğretmenliğinden ayrılmak istediğini belirtiyor. Meri Komorosano’nun gözleri doluyor. Ablası Kiça gibi babası Sokrat, annesi İrini ve ağabeyi Maksimos da, bu 130 yıllık okulda okumuşlar.

 

Karaköy’de bir abide gibi yükselen bu okula, tek gelir kaynağı olan 7 dükkanıyla beraber el konulmuş. Nüfusu 10 öğrenciye düştükten sonra maddi olanaksızlıklardan ötürü kapanmış. Meri Komorosano, bu okulun bağlı olduğu Galata Rum İlkokulu Vakfı’nın başkanlığını yürütüyor.

Kulaklarında, yüzlerce çocuğun yarım asır önce koridorlarda bıraktığı bağrışma ve gülüşme sesleri, aklında Başbakan Erdoğan’ın “Gayrimüslim mülklerini iade edeceğiz” sözünden sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yaptığı başvuru var. VGM, başvuruya sıcak bakıyor. Komorosano mu? Okulun armalarına umutla dokunuyor.

 

Kemeraltı Caddesi’ndeki binanın kapısına asılı, ‘Galata Özel Rum İlk ve Anaokulu’ yazılı mavi levhaya bakılınca, içeride hala eğitimin sürdüğü sanılıyor

 

Oysa okulun kapısı, onlarca yıllık bir haksızlığa ve son 4 yıllık kimsesizliğe açılıyor. Merdiven başlarına dizilmiş ‘Türk büyükleri ve padişahları’na ait portrelere bakıp ‘Türk Gençliği’ne Hitabe’yi okuyarak 2. kata çıkılıyor. Portresindeki Fatih Sultan Mehmet, duvardaki yangın tüplerine buruk bir edayla bakıyor. Geniş sahanlığın ucunda Atatürk büstü, büstün her iki yanında anaokulu sınıfları, derslikler, müdüriyet var. Anaokulu sınıfındaki kurulu yataklar, duvara asılı çocuk resimleri ve özenli dizilmiş oyuncak arabalar şu hissi veriyor: Sanki birazdan zil çalacak, koridorlara ‘Maria’, ‘Kostas’ ve diğer minikler doluşacak... 

Doğrusu, Galata Rum İlkokulu Vakfı Başkanı Meri Komorosano, bu hayali kuruyor.
Çünkü bu ilkokul Galatalı Rumların emekleriyle kuruldu. İnşaatı 1853’te başlayıp tam 30 yıl sürdü. Her depremde ayakta kaldı. Bir ara, 1985-1995 arasında, öğrenci yoksunluğu nedeniyle kapatıldıysa da 1996’dan sonra yeniden açıldı. Ne var ki 2007’de bu kez maddi olanaksızlıklar nedeniyle kapatıldı. Gerçi okulun yaşadığı trajedi, bununla sınırla kalmadı. Hazine, yaklaşık 30 yıl önce okula, okul binasının altındaki 4 dükkana ve Tophane’deki 3 ayrı dükkana da el koydu. Böylece okulun bütün gelir kaynakları tüketildi.

 

Neyse ki Vakıflar Genel Müdürlüğü, el koyduğu binanın yine Galata Rum İlkokulu Vakfı’nca kullanılmasına ses çıkarmadı. Meri Komorosano, 2 yıl önce bu vakfın başkanlığına getirildi. İki çocuk annesi ve 59 yaşındaki Komorosano, okula cemaatine ait bir yapı olmaktan çok, ailesinin yadigarı gibi bakıyor. Şimdi hayatta olmayan Niğdeli babası, bir İstanbul Rumu olan annesi, sonradan Yunanistan’a göçen ablası bu okulda okumuşlardı. Ablası Kiça, anaokulunda öğretmenlik yaptı. Keza ağabeyi Maksimos da, şu öğrencisini bekleyen sıralarda oturmuş, o tozlu kupalara dokunmuş, panoya asılan resimdeki gibi bir Cumhuriyet Bayramı’nda okulunun flamasını gururla taşımış, aşevinde çorbaya kaşık sallamış, fen laboratuvarında deneyler yapmıştı. Bir ara 250 öğrencinin birden koridorlarda koşturduğunu bile anımsıyor Meri Komorosano.
Şimdi mi? Okula bekçilik yapan Maria, onun eşi ve çocukları ve kedisi Çolito var.

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu yeniden çocuk sesleri, Rumca şarkılarla dolabilir mi? Komorosano, “Niye olmasın?” diyor. Başbakan Erdoğan’ın gayrimüslim mülklerinin iade edileceğini açıklamasından sonra kabul edilen 5737 Sayılı Kanun’un Geçici 11. Maddesi ile 1936’da beyan edilip buna rağmen el konulan mülklerin ilk sahiplerine geri verilmesini içeren düzenleme var. Komorosano, 25 Ekim’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvuran ilk vakıf başkanı. VGM’nin de sıcak yaklaştığı başvuru olumlu karşılık bulursa, sarı-lacivert armalı Rum çocukların Karaköy sokaklarında koşturacağı günler çok da uzak olmayacak. 

Radikal, Haber: İsmail Saymaz, 31.10.2011

GÜNAY: ANKARA'YA MOZAİK MÜZESİ YAPACAĞIZ

 

Gaziantep Mozaik Müzesi'ni gezen, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ''Ankara'ya Gaziantep Mozaik Müzesi'ne benzer bir müze yapmak için çalışmalar yapıyoruz'' dedi.

 

Günay, ''Ankara'ya dünya çapında bir arkeoloji müzesini yapmayı planlıyoruz. Cumhuriyete yapılacak, cumhuriyetin başkentine yapılacak en büyük armağanlardan bir tanesinin bu olacağını düşünüyoruz. Dünyada mozaik müzesi, restorasyonu ve rehabilitasyonu konusunda bir başvuru merkezi olmayı planlıyoruz ve Gaziantep'teki bütün çalışmalar bizi heyecanlandırıyor. Ankara için de benzer projeler üzerinde çalışıyoruz. Ankara'ya Gaziantep Mozaik Müzesi'ne benzer bir müze yapmak için çalışmalar yapıyoruz. Madem ki Türkiye arkeoloji açısından dünyanın en büyük merkezlerinden birisidir o zaman Türkiye'nin başkentine de bir dünya çapında uygarlıklar müzesi yakışır diye düşünüyoruz. Bu bölge, Hatay, Şanlıurfa, Gaziantep, Kahramanmaraş mozaik açısından çok özel bir destinasyonsa Türkiye arkeolojisinin simgesi olacak dünya çapında bir müze Ankara'ya çok yakışır düşüncemiz var. Bu çerçevede sayın başkanımızla son zamanlarda çok güzel bir ilke anlaşmasına vardık. Ankara'da uygun bir arazimiz var. Sanıyorum sayın cumhurbaşkanımızın başkanlığında bir karar eşiğindeyiz. Bir milli komite kararına ihtiyacımız var, iş birliği yapacağız.''

Bakan Günay, Gaziantep Mozaik Müzesi'ne ilişkin olarak da şu bilgileri verdi: ''Zeugma Mozaik Müzesi'nin temelini 2008'de attık. 2010'da müzenin yapımı bitti ve 2011'de de teşhir tanzimini bitirerek açılışını gerçekleştirdik. Bizim hayalimiz, inşallah 2013'ün 29 Ekimi, yani 2 yıl sonra, cumhuriyetin 90'ıncı yıl dönümüne Ankara'ya bundan daha güzel ve dünya çapında bir arkeoloji müzesi acaba yapabilir miyiz? Bir anlamda inceleme gezisi yapıyoruz. Dünya çapında bir arkeoloji müzesi yapmayı amaçlıyoruz. Bence cumhuriyete yapılacak, cumhuriyetin başkentine yapılacak en büyük armağanlardan bir tanesi budur.''

Turizm Gazetesi, 31.10.2011

TAKSİM İÇİN ÇÖZÜM: BÜTÜNCÜL YAKLAŞIM

 

 

Son bir yıldır, kapalı kapılar arkasında en çok tartışılan konuların başında Taksim Meydanı'nın akıbeti geliyor.

 

Henüz herhangi bir karar ya da girişim söz konusu değil ama bu sevindirici de değil. Çünkü böyle durumlarda sessizlik, en tehlikelisi... Hatta bir oldubittinin habercisi. Sessizliği bozan nadir girişimlerden biri Yirmibir Mimarlık Tasarım Mekan Dergisi'nin ekim sayısındaki bir dosya. Murat Tabanlıoğlu, Korhan Gümüş, Murat Güvenç ve Mete Tapan'ı bir masa etrafına toplayan dosyanın başlığı 'Taksim Düğümü Nasıl Çözülür?' Yayalaştırma adı altında meydanda planlanan ve Belediye Meclisi'nden onaylandığı varsayılan projeden Topçu Kışlası'nın rekonstrüksiyonuna, AKM'nin atıl bir şekilde durmasından trafiğin yer altına alınmasına pek çok konuyu masaya yatıran dosyanın hazırlayıcısı Hülya Eraş.

 

Murat Güvenç'in "Meydanı asıl değiştiren 1930'lardaki Prost Planı. Kışla da 1940'larda yıkılıyor." girizgahını Korhan Gümüş'ün "Prost'tan beklenen, Cumhuriyet'in manifestosunu bu alanda gerçekleştirmesi. Özellikle Opera önemli çünkü yapılmasındaki sorunlar, yakılması, bugün yaşadıklarımız buranın geçmişten kalan bir kutsal bagajı olduğunu gösteriyor. Taksim'in yakın geçmişten gelen bir kutsal bagajı var. Burası, Cumhuriyet programlarının hem örtüşme hem de çekişme alanı." tespiti izliyor. 28 Şubat döneminin önemli tartışmalarından birine çanak tutan Taksim Meydanı için "Ortada bir proje var ama onaylanan bir şey yok." diyen Mete Tapan'a göre fırsat -henüz- kaçmış değil. Asıl konu, genel bir yaklaşım olarak Cumhuriyet Meydanı'nın nasıl gerçek bir meydan haline geleceği. "Kamusallığın dönüşümünü ne sadece siyasilere ne de özel sektöre bırakabiliriz." diyen Gümüş'ün bu yoldaki bir diğer önerisi ise olayı AKM'de olduğu gibi bir inatlaşma haline getirmemek. Ona göre AKM bir kilitlenme yüzünden yapılamadı. Yoksa çok güzel olacaktı.

 

"Beni en çok Taksim projesinin sunulma biçimi etkiledi." diyen Murat Güvenç'e göre, 'Taksim Meydanı yayalara açılıyor, yayalaştırılıyor' şeklindeki imgeler Topçu Kışlası'nı projeye teyelliyor. En büyük tehlikenin Topçu Kışlası rekonstrüksiyonunun ticari bir girişime arka plan oluşturması halinde gerçekleşeceğini söyleyen Murat Tabanlıoğlu ise "Eskiden mimar her şeyi bilirdi, oysa artık çok disiplinli bir yol izlememiz lazım ve bu, Türkiye'nin bilmediği bir yol." diyor ve ekliyor: "Ben mesela tek başıma bir mimar olarak Taksim Meydanı'nı tasarlayamam. Böyle düşününce yarışma da yanlış olur."

 

Tabanlıoğlu'na göre yapılacak tek müdahale, buranın altyapısını düzenlemek. Tapan'ın önerisi; eldeki modeli siyasi iktidar, özel sektör ve akademik dünyayla birlikte araştırıp geliştirmek. Gümüş de aynı fikirde. İdeolojik ve sembolik yüklerle sırtı epey kamburlaşan Taksim Meydanı için tek bir ortak çözüm görülüyor. O da bütüncül bir yaklaşım.

Zaman, Haber: Jülide Karahan, 31.10.2011

VAKIF KÜLTÜR VARLIKLARI İHALE YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK

 

Vakıf Kültür Varlıkları İhale Yönetmeliğinde yapılan değişiklik Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmeliğin, ihale usulleriyle ilgili bölümünde yer alan ve 'belli istekliler arasında ihale usulü' konusunu düzenleyen maddesinde değişiklik yapıldı.
    
Değişiklikle, belli istekliler arasında ihale usulü, ''restorasyonu yapılacak özgün nitelikte ve karmaşık yapıdaki vakıf kültür varlıklarının; kullanım durumu, konumu, fonksiyonu, ziyaretçi yoğunluğu ile tarihi ve sanatsal özellikleri dikkate alınarak; ihale katılım koşulları, mesleki ve teknik yeterlik ile mali yeterliğe ilişkin değerlendirme kriterlerinin belirlendiği ilan ve ön yeterlik şartnamesi çerçevesinde, yeterliği tespit edilen firmalardan en az beş firmaya davet yapılarak ihale edildiği usul'' olarak tanımlandı.
    
Maddeye, davet edilecek adayların tespitiyle ilgili kurallar da eklendi. Aynı maddenin beşinci fıkrasında, ''İhale komisyonu, isteklilerin ihale dokümanında belirtilen ihaleye katılım koşullarını sağlayıp sağlamadığını değerlendirerek geçerli teklifleri belirler, geçerli tekliflerden en düşük teklif sahibi istekli üzerine ihaleyi bırakarak sonuçlandırır'' ifadesindeki 'en düşük teklif' ibaresi, 'ekonomik açıdan en avantajlı teklif' olarak değiştirildi.

Yapı 30.10.2011

BAKAN GÜNAY'DAN İSTANBUL ALARMI

 

İstanbul Zeytinburnu’nda yapılan gökdelenler İstanbul’la asırlardır özdeşleşen tarihi siluetini bozduğu tartışmaları sürerken, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, “Ben, tarihsel yarımadanın siluetini bozduğu kanaatiyle daha önce yerel yönetimlere yazı yazdım. Hatta yetmedi üç defa yazı gönderdim, şifahen uyarıda bulundum. Benim artık yapacak bir şeyim yok. Çünkü yetki alanıma girmiyor. Ben yapacağımı yaptım. Bana göre İstanbul için büyük bir suç işleniyor” diye konuştu.

Türkiye Gazetesi, Haber: Yücel Kayaoğlu, 30.10.2011

700 MİLYON DOLARLIK YENİ BOLŞOY AÇILDI

 

Devlet Başkanı Medvedev'in deyimiyle 'Rusya'nın en büyük ulusal markalarından' Bolşoy Tiyatrosu, altı yıl süren ve 700 milyon dolara mal olan restorasyonun ardından önceki gece görkemli bir törenle perdelerini yeniden açtı.

 

Açılışa Medvedev’in yanı sıra Sovyetler Birliği’nin son devlet başkanı Gorbaçov, Rus elitini oluşturan politikacılar, milyarderler, Rus balesinin efsane ismi Maya Plisetskaya ve İtalyan yıldız Monica Bellucci gibi isimler katıldı.Sekiz adet dev sütuna sahip 1776 tarihli Bolşoy Tiyatrosu binası İkinci Dünya Savaşı sırasında üç yangın ve bir bombardımana rağmen ayakta kalmayı başarmış, ancak Sovyetler Birliği dönemindeki kötü kullanım yüzünden ana sahnesi 2005 yılında tadilat için kapatılmak zorunda kalmıştı. Tadilat sonrasında ise 2 bin 200 olan koltuk sayısı 1720’ye indirildi.

Radikal, 30.10.2011

TEMEL İLKE: ESER YERİNDE AĞIRDIR

 

 

Metropolitan Müzesi’nde Koç ailesi iki galerinin bağışçısı olarak bu yere isimlerini verdirdiler. 75 yıl süreyle şark eserlerindeki bu iki galeri onların ismiyle anılacak. Sayın Rahmi Koç’un açılış nutku tartışma konusu oldu; bir ülkenin eserlerinin sadece orada mı kalması uygundur veya dünyaya dağılsın mı?


Doğrusu İtalya’yı gezmeye başladığım genç çağlarımda Floransa Ufizzi’de, Roma Borghese galerisinde, Napoli’de saatlerce çakılıp kaldığımda müzenin içine kapatılsa bile her eserin kendi çevresinde etkileyici olduğuna kesinlikle kani olmuştum. Hatta İtalyanlardaki teşhir ustalığının onda birine dahi sahip olmayan bizim müzelerde bile bu kural geçerliydi. Kaldı ki, Türkiye müzelerinin o günden bugüne yaptığı atılımlar ve bazı müzelerin özgün karakter kazanmasıyla eserin çevresinde özel bir ağırlığı olduğu ilkesi çok açık görüldü. İtalya, Türkiye ve İsrail bunun canlı örneğidir. İspanya da öyledir. Bütün olumsuzluk ve fakirliğine rağmen şüphesiz Mısır böyledir ve İran müzeleri böyledir. Bir dükkan kalabalığı içinde bunaldığımız Louvre, British, Viyana’dan sonra aynı eserleri yerindeki müzelerde görmek insanı büyülemek ne kelime, irfanını artırır. Bu nedenle müzecilikte temel ilke; eserin çevresinde teşhir olmalıdır.


Bununla birlikte bugünkü Türkiye zamanında bedeliyle alınmış en zengin Çin porselen koleksiyonuna ve birçok yazma esere sahiptir. Eski imparatorluğumuzun sınırları içinden çıkma eserler İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde doldurmaktadır. Bu alanda Akdeniz ülkeleri içinde istisnai bir konumumuz vardır. Birçok eserimiz de dışarı gitmiştir; Berlin Bergama Müzesi’nde restorasyonu ve teşhiri mükemmel olan Bergama Altarı’nın bizzat Bergama Akropolü’nde bulunması çok daha büyüleyici olurdu.


Berlin’in saçma gerekçeleri
Boğazköy’ün sfenkslerinden biri 1910’larda sözleşme ile geçici olarak Berlin müzelerine verilmişti. Almanlar o tarihten beri bunu iade etmemekte direniyorlardı. Prof.Dr. Engin Özgen ve Mehmet Akif Işık’ın genel müdürlüğü zamanında heyette üyeydim. Doğrusu kaçırılan değil, sözleşme ile geçici olarak verilen bu eseri iade etmemek için saçmasapan gerekçeler ileri sürüyorlardı. Bizde de Ankara bürokratları içinde de “Canım orada teşhir ediliyor, görseler ne olur?” diyenler vardı. Oysa bir sözleşmenin ihlaline cevaz verilirse bunun arkası kesilmezdi, onun için ısrar edildi. Bugün nihayet Boğazköy Sfenksi iade edildi. Bunu Ertuğrul Günay’ın başarı hanesine yazmak gerekir.


Koleksiyoncu müzeler veya zenginler eserleri alıyor. İznik çinilerinin hoş bir koleksiyonunun Fransa’da Sevr porselen müzesinde bulunması, buna karşın bizzat Sevr’i kıskandıracak en nadide parçalarının Topkapı’da bulunması da hoş bir keyfiyettir. Rahmetli Sevgi Gönül dış dünyada İznik çinilerini toplamakta Katar şeyhi ile yarışırdı. Şeyh bir keresinde onu çok üzdü. İznik’in patlıcan renkli çinilerini satın almıştı. Yalnız doğulu bir senyörün centilmenliğini gösterdi, müzesinin çini katalogunu Sevgi Gönül’e ithaf etti.


İslam eserleri ne durumda?
Bunların dışında St. Petersburg’daki Hermitage’ın, batı Avrupa’nın en nadide parçalarını topladığını biliyoruz. Kuşkusuz kötü örnekler de var. Antalya Perge kazılarından çıkan Yorgun Herkül heykelinin üst kısmı parçalanmıştır. Alt parçayı Metropolitan’ın özel koleksiyonundan sevgili Özgen Acar buldu ve kıyameti kopardı; uzun münakaşalardan sonra bu parçanın bizdeki alt tarafı tamamlandığı tespit edildi ve şimdi o da geri geldi.


Parçalanarak dağıtılan bütün eserler Yorgun Herkül’ün şansına sahip değil. İran ve İslam eserlerinin ünlü tanıtıcısı Süren Melikyan’ın tabiriyle “İslam sanatı en nadide örnekleri parçalanarak yağmalanan bir bütündür.” Bugün en büyük müzelerden en önemsiz taşra müzelerine, hatta bilinmedik küçük koleksiyonculara kadar her yerde bir bütünün parçaları görülür.


Son yıllarda Atina Benaki Müzesi’nin 18’inci yüzyıl Edirne’sine ait bir mihrabın parçalarını dünyanın dört bir yanından toplayarak yeniden monte etmesi istisnai başarıdır. Bu özgün olayda Rahmi Koç’a hak veririm, mihrabın Benaki’de teşhiri ve kalması isabetlidir. Yukarıda verdiğim örnekte de Katar müzesi kendine yakın bir uygarlığın çinilerinin çok özgün bir türünü bir araya getirmiştir. Artuklular devrine ait ünlü Cizre Ulu Camii’nin ejderha şeklindeki kilit tokmaklarından biri bizde, birini Danimarkalılar çaldı. İslam eserlerinin çoğu maalesef hoyratça yağmalanan ve çoğu sefer teşhirden ve kayıtlardan uzakta saklanan parçalardır. Maalesef bu mübadele, kültürün dolaşımı ve tanınmasına pek hizmet edemiyor. Gelecek dünyanın daha uyanık ve daha insancıl
olacağını ümit etmekten başka çare yok.
Milliyet, Yazı: İlber Ortaylı, 30.10.2011

YENİ BİR VELASQUEZ

 

İspanyol ustalardan Velazquez’in daha önce bilinmeyen bir resmi Londra’da ortaya çıktı.

Yarım boy bir erkek portresi olan çalışma, 19. yüzyılda yaşamış Britanyalı ressam Matthew Shepperson’ın koleksiyonunda keşfedildi.

Velazquez uzmanı Dr. Peter Cherry ve Madrid’deki Prado Müzesi tarafından yapılan çalışmalar ve teknik analizler de portrenin Velazquez’e ait olduğunu doğruladı.

Dünya çapında büyük ilgi görmesi beklenen portrenin, aralık ayında yapılacak müzayedede 3 milyon sterlin fiyata ulaşabileceği belirtiliyor.

Radikal 29.10.2011

KÖYCEĞİZ GÖLÜ'NDEN ÇIKARILAN KAYA MEZAR ORTACA'YA GETİRİLDİ

 

 

Köylüler tarafından fark edilerek Köyceğiz Gölü’nden çıkarılan Roma dönemine ait Kaya Mezar, sergilenmek üzere Ortaca Belediyesi önüne getirildi.Ortaca’ya bağlı Tepearası köylüleri tarafından Köyceğiz Gölü’nden çıkarılan 95 santimetre eninde, 225 santimetre boyunda ve 75 santimetre yüksekliğinde bulunan kaya mezarını Fethiye Müze Müdürlüğü’nden alınan izin ile sergilenmek amacıyla Belediye önüne getirilip, kuruldu.

 

Kaya Mezarı hakkında bilgi veren Belediye Başkanı Hasan Karaçelik; “İlçemize bağlı Tepearası Köylüleri Köyceğiz Gölü kenarından çıkarıp, köylerine getirmişler. Verecek yer ararlarken belediye olarak sahip çıktık. Fethiye Müze Müdürlüğü’nden izin alıp, Roma Dönemine ait olduğunu tahmin ettiğimiz Kaya Mezarını belediyemizin önüne getirerek, mezarın geçenler ve görüp incelemek isteyenlerin daha iyi görebilmeleri için altına beton döküp, üstüne koyduk. Kaya mezarının kapağı olmasına rağmen kırılmış. Kaunos Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık ile iletişime geçerek Ortaca’ya geldiğinde kaya mezarının kırılan parçalarını ekleyip, mezarın üstüne koyacağız. Fethiye Müze Müdürlüğü ile de temasa geçtik. Mezar hakkında tarihi ve dönemine ait bir plaket üzerine yazılıp, belediyemize gönderecek. Mezara gelip, izleyenler tarafından hangi döneme ait olduğu ve tarihini görebilecek ve okuyabileceklerdir” dedi.

Güney Ege, 29.10.2011

RÜYALARIN KENTİ, BELÇİKA'YA TAŞINDI

 

 

Burdur’un Ağlasun İlçesi sınırlarındaki Sagalassos antik kenti kazılarından çıkarılan 238 nadide eser, Belçika’nın Tongoren kentindeki Galya-Roma müzesinde sergilenmeye başlandı.

 

Aralarında İmparator Hadrian heykel başı ve İmparator Marcus Aurelieus heykel başı gibi paha biçilemeyen eserlerin de bulunduğu muhteşem sergi, 17 Haziran’a kadar açık kalacak.

 

Gerekli izinleri alarak 1990 yılında Sagalassos kazılarını başlatan ve ”ben Ağlasunluyum” diyecek kadar kendisini Türk hisseden Belçikalı arkeolog Marc Waelkens, sergi açılışında AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye’nin ”arkeolojik açıdan dünyanın en zengin ülkesi olduğunu” belirterek Mısır başta olmak üzere bu alanda öne çıkan diğer ülkelerin hiçbirinin çok sayıda ve farklı medeniyetlere ev sahipliği yapabilme konusunda Anadolu ile kıyaslanamayacağını söyledi.

 

Sagalassos kazılarında olduğu gibi Türkiye’nin tarih hazinelerini gün yüzüne çıkarırken farklı disiplinlerden de yararlanarak karanlık nokta bırakmadan ilerlemesinin önemini vurgulayan Waelkens, Sagalassos’ta klasik arkeoloji kalıplarını yıkarak ve birçok bilim dalından yararlanarak yürüttükleri çalışmalarla son 10 bin yıllık bir dilimde burada yaşayan insanların hayat hikayelerini yazabilecek kadar bilgi edindiklerini söyledi.

 

”Buradaki hikayelerden sinema filmi senaryosu çıkar” diyen Waelkens, yönetmenlerden talep gelirse bu bilgileri paylaşmaya hazır olduklarını ifade etti.

 

Türk basınında, Sagalassos’ta bulunan mezar kalıntılarında DNA yoluyla köken araştırması yaptıkları şeklinde çıkan haberlerin gerçeği yansıtmadığını ve asla böyle bir amaçlarının olmadığını vurgulayan Waelkens, bu kapsamdaki çalışmaların bir dönem orada yaşamış insanların aile ve akrabalık bağlarını tespit ederek hayat hikayelerini anlamaya yönelik olduğunu dile getirdi.

Waelkens, kendi vatanı gibi benimsediği Türkiye’ye gidişini anlatırken ”6 yaşındayken Truva hakkında bir çizgi roman okudum ve babama, ‘Büyüyünce ben de Türkiye’de kazı yapmak istiyorum’ dedim. 1969 yılında, daha 19 yaşındayken Ankara’ya gittim ve Türkiye’yi hemen sevdim. Sagalassos kazıları öncesinde de Türkiye’de birçok arkeolojik araştırmada görev aldım” dedi.

 

Son 42 yılına tanıklık ettiği Türkiye’nin bu sürede büyük ölçüde değiştiğini, ekonomik açıdan çok kalkındığını ve şehirlerin birkaç kat büyüdüğünü anlatan Waelkens, ”Değişmeyen şey kırsaldaki misafirperverliğiniz oldu. Bu beni gururlandırıyor, siz de gurur duymalısınız” şeklinde konuştu.

”Kültür Bakanı’ndan dağdaki çobana kadar herkes bana Marc Bey diye seslenir. Bu şekilde hitapla beni kendilerinden gördüklerini ifade ederler. Ben de Ağlasunluyum ve hiçbir zaman yabancı olarak görülmedim. Bu insanlar benim ailemin parçası” diyen Waelkens, Türklerin çok çalışkan olduğunu ve bu özelliğin Belçika’daki Türkler arasında da fark edilebileceğini söyledi.

 

Prof.Dr. Waelkens, ”Bence Türkiye’nin geleceği müthiş olacak. Türkiye Doğu’yla Batı arasındaki köprü. Yakın Doğu’nun merkezi haline gelen Türkiye hızla gelişmeye devam ediyor. Bu müspet trend devam etmeli çünkü bunun imkanları ve Türkiye halihazırda Doğu Akdeniz’in süper gücüdür” dedi.

 

Türkiye’nin AB üyeliği konusunda ”Türk hükümeti ve halkı AB sürecinde çok hayal kırıklığı yaşadı. Ben de aynı şekilde büyük hayal kırıklığı içindeyim” diyen Waelkens, tarihi ve kültürel nedenlerle Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkılmasını anlayamadığını belirtti.

 

Prof. Dr Waelkens, ”Geçmişte Avrupa’nın büyük bir kısmı Osmanlı hakimiyeti altındaydı. Tarihsel olarak Türkiye her zaman Avrupa’nın parçası olmuştur. Avrupa’yla ortak kültürü bulunmaktadır ve Avrupa kültüründeki birçok şey Anadolu’dan gelmiştir” diye konuştu.

 

Waelkens, Tongoran Galya-Roman müzesinde sergilenmeye başlayan eserlerin Türkiye’nin Avrupa dışında olduğunu savunanları yalanladığına işaret etti.

 

Marc Walkens’in ekibinden Prof.Dr. Jeroen Poblome de Sagalassos kazılarının çok geniş bir alanı kapsadığını ve farklı disiplinlerden faydalanılarak adım adım ilerletilmesi nedeniyle kendilerinden sonraki kuşaklarca sürdürüleceğini ve 500 yıl daha devam edebileceğini kaydetti.

 

Sergi açılışına katılan Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü ise sergi açılışının Cumhuriyet Bayramı’na denk gelmesinin kendileri açısından ayrı bir önem taşıdığını söyledi.

 

Türkiye’de halen 150′nin üzerinde arkeolojik kazının devam ettiğini ve bunlardan 40′a yakınının yabancı arkeologlar tarafından yürütüldüğünü anlatan Süslü, bu çalışmalarda Belçikalıların disiplinli çalışmaları ve en fazla katkıyı yapmalarıyla öne çıktıklarını belirtti.

 

Yabancı müzelerle bu tür işbirliklerinde, Türkiye’den yasa dışı yollarla çıkarılmış tarihi eserleri bulundurmama şartına baktıklarını anlatan Süslü, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da büyük önem verdiği Türkiye’den kaçırılan tarihi eserlerin iadesinde önemli mesafe aldıklarını ifade etti.

 

Açılan serginin Belçika’da yaşayan Türk vatandaşlarına ülkelerindeki tarih hazinelerini göstermesi yanında Belçikalılar ve Avrupalıların Sagalassos ve Türkiye’ye ilgisini artıracağını kaydeden Süslü, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da planlanma aşamasındaki Belçika ziyareti kapsamında bu sergiyi ziyaret edeceğini dile getirdi.

 

Muhteşem bir projeksiyonla kazı alanındaki fotoğraf ve görüntülerin Türkiye topraklarını ilk kez terk eden 238 parça nadide tarihi eserlerle birlikte sunulduğu ”Rüyaların kenti Sagalassos” sergisi, opera yönetmeni Guy Joosten’in hazırladığı teatral bir sahnede ziyaretçilerini bekliyor.

Hakimiyet, 29.10.2011

 

******


BURDUR'UN KÜLTÜREL MİRASI AVRUPA'DA SERGİLENİYOR

 

 

Burdur'un Ağlasun İlçesi sınırlarındaki Sagalassos antik kenti kazılarından çıkarılan eserler Belçika'da sergileniyor.

 

Aralarında İmparator Hadrian heykel başı ve İmparator Marcus Aurelius heykel başı gibi paha biçilemeyen eserlerin de bulunduğu 238 nadide parça Tongoren kentindeki Galya-Roma müzesinde ziyaretçilerini bekliyor. Sergi açılışında konuşan Belçikalı arkeolog Marc Waelkens, Türkiye'nin arkeolojik açıdan dünyanın en zengin ülkesi olduğunu söylüyor. Kazılara 1990 yılında başladıklarını anlatan Waelkens, Sagalassos'ta birçok bilim dalından yararlanarak yürüttükleri çalışmalarda son 10 bin yıllık zaman diliminde burada yaşayan insanların hayat hikayelerini yazabilecek kadar bilgi edindiklerini ifade ediyor. Türkiye'yi kendi vatanı gibi benimsediğini belirten Waelkens, "Ben de Ağlasunluyum ve hiçbir zaman yabancı olarak görülmedim. Bu insanlar benim ailemin parçası." diyor. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü ise sergi açılışının Cumhuriyet Bayramı'na denk gelmesinin kendileri açısından ayrı bir önem taşıdığını dile getiriyor. Sergi 17 Haziran 2012'ye kadar gezilebilecek.

Zaman, 30.10.2011

SÜLEYMANİYE'NİN HALI HAZİNELERİ ORTAYA ÇIKARILDI

 

Kanuni Sultan Süleyman'ın, Süleymaniye Camii için dokutturduğu paha biçilemeyen 2 adet Uşak halısı gün yüzüne çıkarıldı.

 

İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne bağlı Halı Müzesi Müdürü Serpil Özçelik ve 2 uzman arkeolog bunları, depolardaki binlerce eski halı arasından 10 yıllık bir çalışma sonrası bulmayı başardı. Müzenin en değerli koleksiyonu arasına katılan tarihi eserler, 16. yüzyıl döneminde nakkaşlarca oluşturulan zengin desenlere sahip.

 

1999'daki Marmara depreminin ardından, tarihi camilerde bulunan binlerce eski halı toplanarak müze depolarında muhafaza altına alındı. O dönem acele ile toplanan eski halılar arasında tarihi nitelikte halıların da olabileceği ihtimali üzerine büyük çaplı bir araştırma başlatıldı Halı Müzesi Müdürü Serpil Özçelik ve 2 uzman arkeolog, depolarda bulunan binlerce eski halıyı incelemeye aldı. Yapılan çalışmalarda paha biçilemeyecek değerde olan 2 adet Kanuni Sultan Süleyman halısını tespit edildi. Süleymaniye Camii için Uşak'ta dokunan halılarla ilgili Kanuni'nin fermanı da bu bilgiyi doğruladı. 1978 yılında Süleymaniye Camii'nden Halı Müzesi'ne getirilen E-123 envanter numaralı 16. yy klasik madalyonlu Uşak halısı Süleymaniye Camii'nin şimdiye kadar bilinen tek halısıydı. Yeni bulunan Uşak saf halı seccade ve halısı müze koleksiyonuna ayrı bir değer katacak. Sultan Süleyman'ın fermanı üzerine Uşak yakınlarındaki en büyük atölyelerden birinde dokunan halıda dönemin önemli nakkaşları görev aldı. 16. yüzyıl Türk halı sanatının muhteşem özelliklerini yansıtan 2 parça tarihi halı, uzmanlar tarafından yeniden restore edilerek yok olmaktan kurtarıldı. Dünyanın ve Türkiye'nin ilk ve tek halı müzesi Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bağlı olarak Sultanahmet Camii Hünkar Kasrı'nda 1979'da ziyarete açıldı. Ancak müze, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün müzelerini çağdaş ve modern anlamda yeniden yapılandırma projesi kapsamında 2006'da ziyarete kapatıldı. Yıl sonunda açılacak olan Halı Müzesi'nde eserlerin en iyi şekilde korunarak gelecek nesillere aktarılması için Avrupa müzelerinin birçoğunda kullanılan son teknoloji ürünleri kullanıldı.

Zaman, Haber: Fazlı Mert, 29.10.2011

BİR ŞEHİR YENİDEN DOĞUYOR

 

 

Kahramanmaraş’ın Göksun İlçesi'ne bağlı Hacıömerli Köyü'nde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda Geç Roma Dönemi’ne ait bir villanın banyo bölümü gün yüzüne çıkartıldı. Kazılarda ortaya çıkan yazıt ise günümüzde de sıkça kullanılan “Benim için ne istiyorsan Tanrı sana iki katını versin” sözünün o dönemde de geçerli olduğunu kanıtladı.

 

Göksun Kaymakamlığı tarafından başlatılan “Bir Şehir Yeniden Doğuyor Projesi” kapsamında Hacıömerli Köyü'nde 4 aydır süren arkeolojik kazılar tamamlandı. Kazılar sonucunda MS 2. yüzyılda dönemin kent yöneticilerinden olduğu tahmin edilen Iphikrates’in sahip olduğu 2 katlı bir villanın hamam bölümü ve hamama ait taban mozaiği ortaya çıktı. Ortaya çıkartılan en önemli eser ise mozaiğin üzerindeki 5 satırlık Grekçe kitabe oldu. Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü öğretim görevlileri tarafından tercüme edilen kitabede Iphikrates’e “Sıhhatler olsun” temennisi dile getiriliyor. Kitabede şu ifadeler yer alıyor:

“Eşin Hedia ve çocuklarınla burada sağlıklı banyo yap, Ey Iphikrates düşmanlarına karşı müşfik, dostlarına karşı kararlı ol. Tek başına olsan bile kendini büyük bir kalabalık gibi sunarak en güzel şekilde yaşa, benim için ne istiyorsan Tanrı sana iki katını versin.”

 

Doğu Akdeniz Kalkınma Ajansı (DOĞAKA) tarafından finanse edilen proje kapsamında kazıların gelecek yılda devam etmesi ve Roma Dönemi kentlerinden Kaukouos’a ilişkin eserler bulunması hedefleniyor.

 

Kazı ekibinde yer alan Kahramanmaraş Müze Müdür Vekili Safinaz Akbaş, bölgenin 2009 yılında jandarmaya yapılan kaçak kazı ihbarı ile tespit edildiğini söyledi. 26 kişilik ekiple yürütülen çalışmalarda bir taban mozaiğinin ve villaya ait hamam bölümünün ortaya çıkartıldığını kaydeden Akbaş, araştırmaların Göksun Kaymakamlığı tarafından başlatılan “Bir Şehir Yeniden Doğuyor Projesi” kapsamında devam edeceğini belirtti. Akbaş, şöyle konuştu:

“Yapılan kazı sırasında Roma Dönemi antik kentlerinde bulunan bir kentin villasına ait bir hamam ve hamama ait bir taban mozaiği bulunmuştur. Geometrik desenli olan taban mozaiğinde bir de yazıt bulunmaktadır. Bu dikkat çekici bir yazıttır. Burada ‘Eşin Hedia ve çocuklarınla sağlıkla banyo yap. Ey Iphikrates düşmanlarına karşı müşfik, dostlarına karşı kararlı ol. Tek başına olsan bile kendini kalabalık göstererek en güzel şekilde yaşa benim için ne istiyorsan Tanrı sana iki katını versin’ diye ilgi çekici bir yazı ve hala günümüzde de geçerliliğini koruyan bir yazı bulunmaktadır. Villanın hamam kompleksinin MS 2, 3, 4 ve 5. yüzyıllara tarihlendiği tespit edilmiştir. Bu bölgenin antik haritalarda bölgede gösterilen Kaukouos Antik Kenti’yle özdeşleştirildiğini tahmin etmekteyiz. Bu nedenle bir antik kentin gün yüzüne çıkartılması söz konusudur.”

 

Yazıtta ismi geçen Iphıkrates’in de dönemin önde gelen kişilerinden veya kente ait yöneticilerden biri olduğunun tahmin edildiğini vurgulayan Akbaş, kazıların gelecek yıl bakanlıkça alınacak izin doğrultusunda devam edeceğini sözlerine ekledi.

haberciniz.com, 28.10.2011

AMASYA'DA ISLAH ÇALIŞMALARINDA MEZAR BULUNDU

 

Amasya’da Devlet Su İşleri’nce (DSİ) Yeşilırmak nehri kıyısında yapılan ıslah çalışmalarında geçmiş dönemlere ait iki mezar bulunduğu belirtildi.

 

Edinilen bilgiye göre, DSİ çalışanlarınca Akbilek ile Hacılar Meydanı Mahallesi arasındaki Akbilek Köprüsü yakınlarında gerçekleştirilen ıslah çalışmalarında iki adet mezar ortaya çıktı.

 

Amasya Müze Müdürlüğü’ne haber vermesi üzerine mezarlar ve çevresi başka mezarlar ve tarihi kalıntılar olabileceği gerekçesiyle koruma altına alındı.

 

Müze yetkilileri yaptığı açıklamada, mezarların Roma dönemine ait olabileceğini, kesin sonucun yapılan çalışmaların sonucunda ortaya çıkacağını kaydetti.

haberler.com, 26.10.2011

YERALTI MEZARI RESTORE EDİLECEK

 

 

İznik Elbeyli beldesinde bulunan Yeraltı Mezarı Hipojesi'nin yenileme çalışması, Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanan proje ile yapılmasına Anıtlar Kurulu tarafından kabul edildi.

 

Elbeyli Yeraltı Mezarı Hipoje Restorasyon çalışması yakın zamanda yapılacağı öğrenildi. 50 Bin TL ödenek ile yapılacak olan restorasyon çalışmasının projelendirilmesi bittiği ve Anıtlar Kurulu tarafından onaylandığı yakın zamanda da çalışmalara başlanacağı öğrenildi.

 

Hipoje, Elbeyli kasabasının Hesbekli mevkiinde MS IV-V. yüzyılda yapıldığı anlaşılan benzersiz bir yeraltı mezar odasıdır. Üzeri bir tonozla örtülüdür. Tavan ve duvarları bitkisel ve geometrik motifler ile hayvan figürlerinden oluşan fresklerle dekorludur. Fresk tekniğinde yapılmış Bizans resim sanatının en güzel anıtsal örneklerinden biri olup, Hıristiyan dini motiflerinin sembolik bir anlayış ile betimlenmesi bakımından önemli bir eserdir.

 

Hipojeyi ölümsüzleştiren iç duvar yüzlerinin ve tonozun çok renkli fresklerle kaplı olmasıdır. Çeşitli renklerdeki tabii boyaların kullanıldığı freskler yapıldığı günün canlılığını korumaktadır.

Mynet Haber, 26.10.2011


 

Editörün notu: TAY Projesi Veri tabanı: Elbeyli

LAODİKYA ARKEOLOJİK UYGULAMA SAHASI OLACAK

 

 

Denizli’de Pamukkale Üniversitesi, bölgenin antik zenginliğinden yola çıkarak Üniversite bünyesinde Arkeolojik Bilimler Enstitüsü kurulması için Yükseköğretim Kurulu’na (YÖK) başvurdu. YÖK’ün onay vermesi halinde kurulacak olan enstitünün uygulama sahası Laodikya Antik Kenti olacak.

 

Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Hüseyin Bağcı, Arkeolojik Bilimler Enstitüsü kurulması için Üniversite senatosunun aldığı kararı ve YÖK’e başvuru yaptıklarını Laodikya antik kentindeki Tapınak A’nın açılış töreninde müjdeledi. Prof.Dr. Bağcı, Denizli’de 18 antik kent olduğunu, Pamukkale Üniversitesi’nin Laodikya antik kentinde sekiz yıldan bu yana sürdürdüğü kazılar ve aldığı olumlu sonuçlarla Üniversite olarak arkeoloji konusunda rüştünü ispat ettiğini belirtti. Prof.Dr. Bağcı, “Denizli antik yönden çok zengin bir bölge. Üniversite olarak bu antik zenginliğin bilimsel yöntemlerle araştırılması, tarihi zenginliklerin gün yüzüne çıkarılması, bu zenginliğin dünyaya tanıtılmasında önemli sorumluluğumuz var. Biz Üniversite senatosu olarak üniversitemiz bünyesinde Arkeolojik Bilimler Enstitüsü kurulması için oy birliğiyle senato kararı aldık. YÖK’e başvurumuzu yaptık. Başvurumuzun kabul edilmesi halinde enstitünün idari merkezi Üniversite kampusu, uygulama alanı ise antik Laodikya kenti olacak” dedi.

 

Prof.Dr. Bağcı, YÖK’ün olumlu kararının ardından, Bakanlar Kurulu onayı ve TBMM kararı da gerektiğini söyledi. Rektör Prof.Dr. Bağcı, “Bu kararların kısa sürede alınacağını tahmin ediyorum. Enstitü arkeolojik değerlerin eski çağ tarihi, jeomorfoloji, paleanteoloji, arkeometri bilimler normlarında araştırılmasında önemli bir görev üstlenecek. el olarak bu konuda bilimsel altyapımız, yeterli kadromuz var. Denizli’nin tarihi değerlerinin gün yüzüne çıkarılması, korunması ve geleceğe miras bırakılmasında önemli bir misyon üstlenecek” diye konuştu.

haberler.com, 26.10.2011



23 - 29 Ekim 2011

EL YAZMASI KİTAPLAR NAKIŞ İŞLER GİBİ KORUNUYOR

 

   

 

Sahip olduğu yazılı kaynaklar ve yayınlar bakımından İstanbul'un önemli birkaç kütüphanesinden biri olan Atatürk Kitaplığı'ndaki birbirinden değerli el yazması eserler, gazeteler ve haritalar, adeta nakış işler gibi titizlikle yapılan konservasyon çalışmalarıyla geleceğe taşınıyor.


Koleksiyonunda 135 bin Türkçe kitap, 35 bin Osmanlıca matbu kitap, 30 bin yabancı kitap, 9 bin yazma kitap, 23 bin cilt dergi, 12 bin cilt gazete, 9 bin harita, 13 bin kartpostal, 479 adet albüm bulunan Atatürk Kitaplığı'nın cilt ve onarım atölyesinde, bu eserlerin geleceğe taşınması için kağıt restoratörleri tarafından hummalı bir konservasyon çalışması yürütülüyor.


Kimyasal, fiziksel ve biyolojik etkenler nedeniyle yıllara meydan okumakta güçlük çeken kurtlanmış, yıpranmış, hasta ve yaralı eserler, öncelikle önemine ve hastalıklarına göre değerlendiriliyor.


Sonraki aşama olarak, eksik sayfalarının olup olmadığı tespit edilen kitapların formaları sökülüyor ve fırçalarla tozu temizleniyor. Kitapta oluşan mantarlar da kimyasal solüsyonlarla arındırılıyor. Kitapların en büyük düşmanı olan kurtların açtığı delikler doldurulduktan sonra yırtıkları yamanıyor. Kitap, restorasyonun tamamlanmasının ardından tekrar toplanmak üzere cilthaneye gönderiliyor daha sonra da dijital ortama aktarılıyor. Restorasyon işlemiyle ömrü daha da uzatılan eserler, yenilenmiş halleriyle kütüphane raflarındaki yerini alıyor.






Kütüphane arşivindeki nadir eserleri incelemek isteyen okuyucular ve araştırmacılar, dijital veri olarak bu eserlere ulaşabiliyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Mü dürü Ramazan Minder, AA muhabirine yaptığı açıklamada, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kütüphanecilik çalışmalarına 1924 yılında başladığını, 1928 yılında Şişli'deki Atatürk Evi'nde dönemin Valisi ve Belediye Başkanı olan Muhittin Üstündağ'ın başkanlığında bir araya gelen Fuat Köprülü, Süheyl Üner, Osman Nuri Ergin, Halil Ethem'in kentteki gazete, dergi ve birçok kurumdan elde edilen müze malzemelerini toplamaya başladıklarını anlattı.


Toplanan malzemeler çoğalınca Beyazıt'taki medrese binasında ilk kütüphane ve müze çalışmalarının başlatıldığını, daha sonra malzemeler zenginleşince kütüphanenin medrese binasında bırakıldığını, müzenin ise bugünkü Gazenferağa Medresesi'ne taşındığını belirten Minder, Atatürk Kitaplığı olarak kullanılan binanın ise 1981 yılında faaliyete geçtiğini söyledi.
Atatürk Kitaplığı'nın arşivinin özellikle bağışçıları n verdiği eserlerden oluştuğunu dile getiren Minder, Osman Nuri Ergin, Tarık Zafer Tunaya, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Kutsi Tecer'in de aralarında bulunduğu birçok önemli ismin kendi kütüphanelerini belediye kütüphanesine bağışladığını ifade etti.


Kitapları bağışlayan kişilerin önemli isimler olması nedeniyle kütüphanelerinde de değerli eserlerin yer aldığını belirten Minder, bugün Atatürk Kitaplığı'nın koleksiyonunda 135 bin Türkçe kitap, 35 bin Osmanlıca matbu kitap, 30 bin yabancı kitap, 9 bin yazma kitap, 23 bin cilt dergi, 12 bin cilt gazete, 9 bin harita, 13 bin kartpostal, 479 adet albüm bulunduğunu vurguladı.
Kütüphanedeki nadir eserleri gelecek kuşaklara aktarmanın en önemli görevleri olduğunu dile getiren Minder, "Bu amaçla iki şey yapıyoruz. Birincisi restorasyon atölyesinde, nadir eserlerin, haritaların, yazma kitapların ve kartpostalların onarımı uzmanlar tarafından yapılıyor. Bilimsel ölçüler çerçevesinde eserler onarılıyor, restorasyonları tamamlandıktan sonra kitap deposuna kaldırılıyor" dedi.


Büyük bir bölümden oluşan kitap deposunun nemlendirme ve havalandırma iklimlendirme özelliklerine sahip olduğunu anlatan Minder, raf sisteminde, temiz bir ortamda eserlerin saklandığını, yazma eserlerin özel kompakt raflarda korunduğunu söyledi.
Nadir eserleri okuyucu önüne çıkarmanın her açıdan sıkı ntılı olduğunu, okuyucular bu eserlerin sayfalarını çevirdikçe zarar görme ihtimallerinin bulunduğunu belirten Minder, bu kapsamda nadir eserleri korumak adına gelişen teknolojik imkanlardan da faydalanarak dijital ortama aktardıklarını ifade etti.


Kütüphanenin kendi personeli ve teknik ekipmanıyla 1997 yılından beri bu çalışmayı yürüttüklerini söyleyen Minder, kütüphanede bugün itibariyle 1 milyon sayfaya yakın dijital veri ambarı oluşturduklarını, Osmanlıca gazete koleksiyonunun tamamının, büyük boy Osmanlıca dergilerin büyük bir kısmının, yazma eserlerin yüzde 80'inin, harita ve kartpostalların dijital ortama aktarıldığını dile getirdi.


Minder, okuyucuların artık yararlanmak istedikleri kaynaklara, okuyucu salonundaki bilgisayarlardan internet ortamından ulaşabildiklerini, yararlanmak istedikleri kaynakları kaydederek okuyucuya verebildiklerini kaydetti.

Cilt ve onarım atölyesinde görevli restoratör Nergis Ulu da kağıdın kimyasal, fiziksel ve biyolojik olarak üç faktör tarafından tahrip edildiğini anlattı.


Fiziksel tahribin ısı, ışık ve nemden kaynaklanan zararlar olduğunu belirten Ulu, "Kimyasal olarak da asidin etkilerinin yanı sıra yapımında kullanılan ya da daha sonra yapılan boyama, süsleme gibi işlemler sonucunda kağıtta bozulma olabiliyor. Doğal afetler, deprem, su baskını gibi hasarlarla karşılaşabiliyoruz. Bunlar da biyolojik faktörler arasında yer alıyor" dedi.


Eserlerin, hastalanmadan önce koruma altına alınması gerektiğini vurgulayan Ulu, "Türkiye olarak bu işlemlere kütüphanelerde çok geç başladığımız için öncelikle hasta belgelerle uğraşıyoruz. Eserlerin korunmasında depo şartları çok önemlidir. Çünkü okuyucu zaten yeni belgeleri ister, nadir eserleri ise depoda muhafaza ediyoruz. Burada sıcaklığın 18 dereceyi geçmemesi, nemin yüzde 50'de kalması, ışığın 50 lüksün üstünde ya da altında olmaması gerekir. Okuyucunun, belgeyi kullanması da eserin korunmasında çok önemli" diye konuştu.

 
Atatürk Kitaplığı'nın restorasyon çalışmalarına 1990 yılında başladığını, fakat atölye olarak 1995 yılında faal hale geldiğini belirten Ulu, sadece Atatürk Kitaplığı ve bağlı bulunduğu kütüphane ve müzelerdeki kağıt eserleri tamir ettiklerini söyledi.


Atatürk Kitaplığının harita koleksiyonu bakımından önemli bir k ütüphane olduğunu, büyük ebatlı ve çabuk yıpranan belgeler olmaları nedeniyle haritalar üzerinde restorasyon çalışması yaptıklarını anlatan Ulu, el yazmaları, gazeteler, gravürler ve baskı kitapların da restore edildiğini ifade etti.
Ulu, haritaların ebatlarının büyük olması nedeniyle restorasyonlarının daha zor olduğunu anlattı.


Restorasyon aşamasında en dikkat edilmesi gereken şeyin iyi eğitimli personel olduğunu vurgulayan Ulu, iyi bir atölyenin de restorasyonda önemli olduğunu, geniş mekanlarda restorasyon çalışmalarını daha iyi yürütüldüğünü belirtti.


Ulu, Türkiye'de son yıllarda kağıt restoratörünün yetişmemesinin bu alanla ilgili önemli sorunlardan biri olduğuna dikkati çekti.


Böceklerin her kütüphanenin sorunu olduğunu anlatan Ulu, bu konuyla ilgili araştırmaların yapıldığını, ancak bunun tıp alanı gibi uzun y ıllar araştırma gerektirdiğini kaydetti.


Restorasyon sırasında kağıdın yapısına en uygun olan doğal malzemeyi kullandıklarını, asitsiz Japon kağıtları ve asitsiz yapıştırıcıların tercih edildiğini ifade eden Ulu, saklama aşamasında kutuların da asit derecelerinin uygun olması gerektiğini söyledi.

Türkiye Gazetesi, Haber: Çiğdem Pala 28.1.2011

TARİHİ ŞAHKULU SULTAN DERGAHI YENİLENİYOR

 

  

 

İstanbul İl Özel İdaresi tarafından Şahkulu Sultan Dergahı'nda başlatılan yenileme çalışmalarının 2012 yılında tamamlanması planlanıyor.


İl Özel İdaresi'nden yapılan açıklamaya göre, Göztepe Merdivenköy'de bulunan Şahkulu Sultan Dergahı'nda başlatılan onarım ve yenileme çalışmaları devam ediyor.


Geniş kapsamlı onarımın yapıldığı dergahta; kapı, pencere, demir korkulukların, köşk binasının dış cephesinin lambrileri, yağmur giderlerinin yenilenmesi, mezarların düzenlenmesi, dış cephe sıvasının gerekirse yeniden yapılması, tesisatın daha uygun hale getirilmesi, yarım olan fırının inşas ının tamamlanması, gezi alanlarının yapılandırılması, peyzaj uygulaması, havuz ve şelale tesisatlarının yapılması ve çatının onarılması planlanıyor.


Yenileme çalışmalarının 2012 yılında tamamlanması hedefleniyor.






Osmanlı döneminde İstanbul'da kurulu 14 dergahtan biri olan Şahkulu Sultan Dergahı'nın tarihi, Osmanlı'nın ilk dönemlerine dek uzanıyor. İznik'e akın eden Osmanlı kuvvetleriyle Bizans İmparatoru genç Andronikes'in ordusu arasındaki barış görüşmeleri, Göztepe Şahkulu Sultan Dergahı'nda gerçekleşti.


Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almasında, Anadolu ve Rumeli Hisarı'nın yapımında Şahkulu Sultan Dergahı'nın maddi ve manevi yararları oldu.


Şahkulu Sultan Dergahı; Osmanlı döneminde halkı aydınlatan "ışık yuvası" olarak yaklaşık 500 yıl varlığını sürdürdü. Dergah, 1. D ünya Savaşı'nda, Kurtuluş Savaşı'na büyük destek sağladı.


Dergahın son dönem postnişinlerinden biri olan Mehmet Ali Hilmi Dedebaba (1842-1907), külliyeyi restore etti, müritlerinin maddi ve manevi yardımlarıyla dergahı geliştirdi, bir dizi ev, bahçe, arazi, ipek böcekçiliği için dutluk, meyve ve sebzecilik için yer sağladı.


Bugün 8 dönüm arazi üstünde cemevi, aşevi, konferans salonu, k ütüphanesi, idari büroları ve Dedebaba Konağı ile komple bir dergah ortaya çıktı.

Türkiye Gazetesi, 28.10.2011

DUBAİ'DEN TÜRK SANATINA 437 BİN DOLAR

 

Dünyanın önde gelen müzayede evi Christie’s’in 25-26 Ekim tarihlerinde Dubai’de gerçekleştirdiği müzayedede 13 Türk sanatçının eseri satışa çıktı.

 

Toplamda 7.3 milyon dolarlık satışın gerçekleştiği müzayedede, Türk sanatçıların eserleri 437 bin 375 dolara alıcı buldu. Türkler arasında en pahalı eser, Azede Köker’e aitti. Sanatçının Elma adlı tablosu 122 bin 500 dolara satıldı..


Christie’s Ortadoğu Satış Başkanı Eda Kahele Arguen, Türk sanatçıların eserlerinin tümünün satılmasının sevindirici olduğuna işaret etti ve “Türk sanatçılara ait eserlerin tümünün yabancılar tarafından satın alınması, Türk sanatına karşı gittikçe artan bir uluslararası ilginin olduğunun göstergesi” yorumunu yaptı.


Müzayedede Azade Köker’in ‘Elma’sı 122 bin 500 dolar, Ahmet Elhan’ın ‘Eski Cami III’ adlı eseri 80 bin 500 dolar, Ansen’in ‘Şölen’i 62 bin 500 dolar, Murat Germen’in ‘Muta-morfoz’ adlı fotoğrafı 50 bin dolar, Gülay Semercioğlu’nun ‘Işığı Ören Soyutlamalar’ adlı çalışması ise 37 bin 500 dolardan alıcı buldu.


Müzeyedenin ikinci bölümünde eseri satılan Türk sanatçılar ise şunlar: Seda Hepsev (15 bin dolar), Serkan Adin (15 bin dolar), Gülin Hayat Tokdemir (12 bin 500 dolar), Ekin Saçlıoğlu (11 bin 250 dolar), Nazif Topçuoğlu (10 bin dolar), Burçak Bingöl (8 bin 125 dolar), Fırat Neziroğlu (5 bin dolar) ile Ferhat Deniz (7 bin 500 dolar).

Hürriyet, 28.10.2011

REMBRANDT'A LED AYDINLIĞI GELDİ

 

17’nci yüzyılın en büyük ressamlarından Rembrandt’ın başyapıtı ‘Gece Devriyesi’ özel bir aydınlatma ile ‘Gündüz Devriyesi’ gibi oldu. Amsterdam’daki Rijksmuseum’da sergilenen tablo, Phillips firmasının geliştirdiği gün ışığına çok yakın bir LED aydınlatma sistemi sayesinde en ince detayına kadar izlenebilir hale geldi. Hatta resimde daha önce siluet halinde görülen bazı karakterler belirgin biçimde ortaya çıktı. Rembrandt Harmenszoon van Rijn bu resmi Amsterdamlı bir polis müdürü için yapmış ve “Frans Banning Cocq’ın Bölüğü” adını vermişti. Ancak üzerine kalın ve koyu vernik sürülen resim zamanla iyice karardığından ‘Gece Devriyesi’ olarak anılıyor.

Hürriyet, 28.10.2011

MÜZEKART SATIŞI 2.5 MİLYONA ULAŞTI

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, müze ve ören yerlerini bir yıl boyunca sınırsız ziyaret imkanı sunan Müzekart uygulaması ilgi görmeye devam ediyor.

 

Bu yılın 9 ayında 681 bin 800 Müzekart satılırken, uygulamanın başladığı 2008'den bu yana 2,5 milyonu aşkın kişi Müzekartlı oldu.

 

Bakanlığın Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü Müdürü Murat Usta'nın verdiği bilgiye göre Müzekart'ın çeşitlendirilmesi amacıyla 'Museum Pass İstanbul' kartı hizmete sunuldu. Kart, yabancı ziyaretçilerin ihtiyaçları temel alınarak kurgulandı. İlk etapta İstanbul için kullanıma sunulan kart, 72 saatlik kullanım süresince bakanlığa bağlı Ayasofya, Topkapı (Harem hariç), Kariye müzeleri, İstanbul Arkeoloji, Büyük Saray Mozaikleri Müzesi ile Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ne ücretsiz giriş sağlıyor. Museum Pass İstanbul, 72 liralık satış bedeli karşılığında Topkapı, Ayasofya, Kariye ve İstanbul Arkeoloji müzeleri gişelerinden alınabiliyor.

Zaman, 28.10.2011

ATATÜRK'ÜN KONAKLADIĞI KASTAMONU'DAKİ TARİHİ BİNA RESTORE EDİLİYOR

 

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk`ün 29 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu`nun Taşköprü İlçesini ziyareti sırasında konakladığı tarihi bina restore ediliyor.

 

Taşköprü Atilla Ateş Parkı yanında bulunan ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşı olan tarihi konağın 19. yüzyılın sonlarında yapıldığı tahmin ediliyor.

 

Anne tarafından Taşköprülü olan ve Ankara`da yaşayan Hakan Kafkas Canpolat`a ait olan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı`nın çıkarttığı hibe kapsamında binanın restorasyonu Korkmaz Mimarlık yürütüyor.

 

Korkmaz Mimarlık sahibi Hakkı Korkmaz, binanın geçmişteki misyonuna yaraşır bir şekilde verilen imkanları sonuna kadar kullanarak eseri mümkün olduğunca en iyi duruma getirmek için çalıştıklarını belirtti.
    

Ulu Önder Atatürk`ün burada konaklaması itibari ve ilçedeki konumu durumuyla tarihi konağın restore edilmesinin restorasyonu tamamlanma aşamasına gelen Delibeyoğlu Konağı ile birlikte Taşköprü turizmi açısından büyük önem arz ettiğine değinen Korkmaz, 19. yüzyılın son çeyreğinde yapıldığı tahmin edilen binanın geleneksel Türk sivil mimarisinin en güzel yanlarını taşıdığını kaydetti.
    

Tarihi binanın plan şeması bakımından haremlik selamlık şeklinde yapıldığına ve Türk aile yapısını en güzel şekilde sergilediğine dikkat çeken Korkmaz, ``3 katlı binanın bezemeleri (Tavan süslemesi) abartısız ve bir o kadar güzel. İç kapıları ve dış kapıları yalın bir güzelliğe sahip. Restorasyon kapsamında ise binanın göçük halde bulunan arka kısmı yenilendi. Ortadan göçmüş halde bulunan çatısı elden geçirildi. Çatı örtüsü kiremitler yenilendi. Çürük ağaç ve tahtaları kontrol edildi. Sıva kısımları elden geçirilip eksik yerleri tamamlandı. Boya ve pinoteks işleri yapıldı. Doğramaları ve camları onarıldı`` dedi.
    

Korkmaz, konağın ilçe açısından manevi öneme sahip olmasından dolayı hiçbir kar gözetmeksizin bu çalışmayı gerçekleştirdik ve binanın onarımında emeği geçen ekiplerde aynı şekilde özverili davranmakta. İmkanları en güzel şekilde kullanmaya çalıyoruz`` şeklinde konuştu.

Kastamonu Postası, 27.10.2011

GİZLİ ÖRGÜTE AİT 250 YILLIK ŞİFRE ÇÖZÜLDÜ

 

 

Southern California Üniversitesi, bilimadamlarının Copiale Şifresi olarak bilinen 105 sayfalık el yazması metni çözmek için bilgisayar programlarından faydalandıklarını açıkladı.

18. yüzyılda Almanya'da şifreli olarak yazılan kitap, Da Vinci şifresi gibi gizemler içermiyor. Ancak kitapta 1700'lü yıllarda ortaya çıkan en gizemli örgütlerden birinin gizli ritüelleri gözler önüne seriliyor. Metinde aynı zamanda gizli olmayan bazı mason cemaatlerinin ayinlerine dair bilgiler yer alıyor.

Şifreyi çözen ekibin bir parçası olan bilgisayar programcısı Kevin Knight, kitabın gizli cemaatler üzerine çalışma yapan tarihçilere yeni bir pencere açabileceğini söyledi. Knight, "Çoğu tarihçi gizli cemaatlerin devrimlerde rolü olduğunu inanır ama çoğu durumda bu kesin olarak kanıtlanamamıştır çünkü belgelerin büyük kısmı şifrelenmiştir" dedi.

El yazması Copiale Şifresi, Soğuk Savaşın bitmesinin ardından Doğu Berlin'de bulunmuştu. Şu anda özel bir koleksiyonda bulunan kitap, her biri 90 karakter olan ve semboller, Roma ve Yunan harflerinin kullanıldığı şifrelerle yazılmıştı.

Knight ve ekibi, şimdi bilinen diğer şifreli metinler üzerinde çalışıyor. Bunlar arasında CIA merkezindeki şifreli heykel Kryptos ve 1400'lerden kalma ünlü Voynich el yazması bulunuyor.

Radikal, 27.10.2011

"BİR AY İÇİNDE TAMAM"

 

Malatya'nın Darende İlçesi'nde restore edilen tarihi Zengibar Kalesi restorasyonunun bir ay sonra tamamlanacağı bildirildi.
 
Restorasyon ve çevre düzenlemesi yapılan Zengibar Kalesi'nde çalışmalar devam ediyor. Darende İlçesi'ndeki ikinci etap çalışmaları başladı. Çalışmaları yerinde inceleyen Kayseri Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürü Erhan Yurdakul ve beraberindeki teknik heyet, Zengibar Kale Kapısı ve çevresi düzenleme çalışmalarını ilçe Kaymakamı Mehmet Aktaş’la birlikte incelediler.
 
Yurdakul konuşmasında, "Zengibar Kalesi’nin otopark ve kapıya ulaşacak patika yolun yapımına başlandı. Kale kapısı daha önce restore edilmişti. Zengibar Kale kapısına ulaşımı sağlayacak çalışmalar bir ay içerisinde bitirilecek" dedi.

Malatya Haber, 27.10.2011

 

DEPREM URARTU'YU DA VURDU

 


Müzede binlerce yıllık eserler var (solda). Akdamar'ın ise kubbesi çatlamış.

 

Van Müzesi’nde hasar çok büyük. Özellikle Urartu uygarlığından kalma nadide eserleriyle ünlü müzenin çatlayan duvarları artçıların devam etmesi tespiti zorlaştırıyor. 2007’de restore edilen Akdamar Kilisesi’nin kubbesinde de hasar var.


Dünyada Urartu medeniyetine ait en eski buluntuların yer aldığı Van Müzesi’nde deprem sonrası çatlaklar dolu. Kimi yerleri de yıkıldı. Kazılarda gün yüzüne çıkarılan eserlerin sadece 2 bin 443’ü sergileniyor. Müzenin depolarında bekletilen tescili bile henüz tamamlanmamış 60 bine yakın eser var. Bu eserler de depolarda kurulan madeni raflarda tutuluyor. Bunlar arasında çok sayıda pişmiş toprak eser yer alıyor. 

Van Müzesi uzmanları binaya girmeye korkuyor. Artçı sarsıntılar uzmanlar arasında paniğe neden oluyor. Müze Müdürü Harun Küçükaydın şunları söyledi: “Bir salonun 4 duvarında da büyük hasarlar oluştu. Sıra sıra tuğlalar devrildi. Önasya müzesi olduğumuz için bizde heykel fazla bulunmuyor. Seramik eserler var. Girişte ilk görebildiğimiz sol tarafta 2 pitos (Seramik saklama kabı) kaide üzerindeydi, düşüp kırılmışlar. Yaklaşık 2500 yıllık eserlerdi. Vitrinlerin içindeki eserlerin durumunu hakikaten bilmiyoruz. Bir yağma söz konusu değil. Ancak yine de güvenlik önlemi alınması gerekir.”

Radikal, 27.10.2011



******


AKDAMAR KİLİSESİ'NİN KUBBESİ ÇATLADI

 

Deprem sonrası Van'da bulunan tarihi eserlerin durumları da merak ediliyor. İlk tespitlere göre Akdamar Kilisesi'nin kubbesinde bir çatlak oluştu.

 

Vakıf eserlerinin genelinde ise önemli bir hasar yaşanmadı. Van Gölü'ndeki Akdamar Adası'nda bulunan tarihi kilise, 2007 yılında Türkiye'nin, Ermenistan konusundaki iyi niyetinin bir göstergesi olarak restore edilmişti. Bakanlık yetkilileri, Akdamar dışında bakanlığa bağlı tarihi yapıların incelenmesine devam edildiğini söyledi.

Zaman, 28.10.2011

'KARŞIDAN KARŞIYA' SERGİSİNE YURT DIŞINDAN TALEP VAR

 

 

Anadolu'nun Ege kıyıları ile Yunanistan'ın Kiklad takımadalarından çıkarılan tarihi eserleri 5 bin yıl sonra ilk kez buluşturan ve medeniyetlerin MÖ 3000'e uzanan etkileşimini gözler önüne seren 'Karşıdan Karşıya-MÖ 3000'de Kiklad Adaları ve Batı Anadolu' adlı sergi, dünya genelinde ilgi uyandırdı.

 

Sakıp Sabancı Müzesi'nde 30 Ekim'e kadar devam edecek sergiyi bugüne kadar 40 bin 482 kişi ziyaret etti. Söz konusu rakamın bir arkeoloji sergisi için yüksek olduğunu dile getiren Müze Müdürü Nazan Ölçer, 'Karşıdan Karşıya'ya yurtdışından da talep geldiğini, İspanya ve Fransa ile görüşmelerin sürdüğünü söyledi.

 

340 eserden oluşan sergide Atina Milli Arkeoloji Müzesi, N.P. Goulandris Vakfı Kiklad Sanatı Müzesi gibi geniş koleksiyona sahip müzelerle birlikte Anadolu'daki buluntular ve Türkiye'deki 15 müzeden seçilen eserler yer alıyor. Sergideki en önemli eser ise aslına uygun inşa edilmiş 14 metrelik Kiklad teknesi modeli. Üretiminde hiçbir yapıştırıcı ve çivi kullanılmayan Kiklad tekneleri, halatlarla birbirine bağlanan tahtaların suya girince şişerek kenetlenmesi mantığıyla yapılıyor.

Zaman, 27.10.2011

PICASSO'NUN 'AT BAŞI' BELGRAT'A KAÇMIŞ

 

Sırbıstan'da ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso'nun çalınan iki tablosu bulundu.

 

Sırbistan Başbakan Yardımcısı, Belgrad'da polisin düzenlediği bir operasyonla, Picasso'nun 'At Başı' ile 'Cam ve sürahi' adlı çalınan tablolarını bulduğunu bildirdi. Almanya'nın Hannover kentindeki Spengel Müzesi'ne ait tablolar, Zürih yakınlarındaki Fefkon kasabasında bir sergi sırasında Şubat 2008'de çalınmıştı.

Akşam, 27.10.2011

KÖYLÜLERİN DEFİNE MERAKI

 

 

Rize'nin Güneysu İlçesi'nin Selamet Köyü'nde oturan bazı vatandaşlar, ellerinde herhangi bir bulgu olmamasına rağmen arazilerinde define olduğu söylentileri üzerine bir çay bahçesinde kazı çalışması başlattı.

 

İlçenin Selamet Köyü'nde oturan ve arazilerinde altın olduğunu ileri süren bazı köylüler, bir süre önce ilgili makamlara başvurarak define aramak istediklerini belirtti.

 

Köylüler, gerekli izinlerin alınmasının ardından jandarma ekiplerinin yanı sıra Güneysu Mal Müdürlüğü ve Rize Müze Müdürlüğü'nden bir kişinin gözetiminde, köy sakini Dursun Topçu'nun çay bahçesinde kazı çalışması başlattı.

 

Köylülerden Dursun Topçu, gazetecilere yaptığı açıklamada, birkaç yıl önce yaşlı bir kişinin köye gelerek arazilerinde define olabileceğini söylediğini belirtti.

 

Bu nedenle arazilerinde kazı çalışması yaptıklarını anlatan Topçu, ''Söylenti üzerine biz de gerekli girişimlerde bulunduk ve izni aldık. Resmi makamların gözetiminde kazı yapmaya başladık'' dedi.

 

Ellerinde bir harita veya başka bir belge olmadığını ifade eden Topçu, ''Definenin sadece yoldan 35 metre aşağıda olduğu söylendi. Kazıyı altını bulduğumuzda veya umudu kestiğimizde bitireceğiz. Tutarsa tutar, tutmazsa yapacak bir şey yok'' dedi.

Rize Kent Haber, 27.10.2011

ILISU BARAJI VE ARKEOLOJİ MASAYA YATIRILDI

 

19-22 Ekim tarihleri arasında Mardin'de Kültür ve Turizm Bakan'lığının organizasyonu, Mardin Valiliği, GAP İdaresi, DSİ ve Artuklu Üniversitesi tarafından da desteklenen Ilısu Barajı ve Arkeoloji Sempozyumu sona erdi.

 

Onlarca bilim ve ilim adamının katıldığı sempozyuma Mardin’den katılımın yetersiz oluşu ve Batman’dan ise katılımın çokluğu dikkat çekti.  Batman Üniversitesi, Rektör ve akademisyenleri, öğrenciler ve STK temsilcileri özellikle Hasankeyf, Dicle vadisi ve Batman sınırları içinde devam eden arkeoloji alanlarının sunumu sempozyuma katılımın ilimizden fazla olmasını sağladı. 

Batman Müzesi'nin sadece Batman protokol üyelerine davetiye göndermesi ve STK üyelerini es geçmesi ise ilgili kurum yöneticilerini üzdü. Ilısu Baraj göletinin sularına bilindiği gibi sadece antik Hasankeyf kalmıyor. Diyarbakır’dan doğan ve Batman, Mardin, Siirt ve Şırnak illerinin içinde Dicle nehri, Batman, Garzan, Botan çayları kenarında yer alan yüzlerce ören yeri ve höyükleri de beraberinde yok edecek. 

 

Sempozyumda Ilısu HES projesinde su altında kalacak olan arkeolojik kazıların sunumu dikkat çekiciydi. Özellikle Siirt ve Batman sınırları içinde Baraj altında kalacak olan ören yeri ve höyüklerin sunumunu yapan bilim adamları buralardaki tarihin önemini vurguladılar. İnsanlığın ilk devrelerine ait olan bu arkeolojik alanların maalesef Baraj altında kalmaları Bilim adamlarını üzerken DSİ, ve GAP idaresinin üst düzey yetkililerinin bulunmadığı bu sempozyumda yine sorunlar masada sunumlardan öteye geçemedi.  Hasankeyf başta olmak üzere Dicle vadisi ve Bölgenin su altında kalacak olan ören yerleri için endişelerini sempozyumda dile getiren ve sordukları sorulara da muhatap bulamayan Bat-Der Başkanı Emin Bulut ve Hasankeyf Girişiminden İpek Taşçı, salondaki bir avuç dinleyicinin alkışlı takdiri ile karşılandı.  Batman ve antik Erzen kenti ile ilgili  tarihi kaynaklarla sunum yapan  Muğla Üniversitesinden Doç Dr. Adnan Çevik, ilimizin geçmiş tarihi ile ilgili çok önemli ifadeler kullandı.  Batman Turizm ve Tanıtım Derneği ile Tursab’ın ortaklaşa 2012 yılında düzenleyeceği  kültür ve tarih konferansı için Bat-Der Başkanı Emin Bulut önemli Akademisyen ve Arkeologu Batman’a davet etti. 

Batman Haber, 26.10.2011

PHASELİS PARA BASAN ÖRENYERLERİ ARASINDA

 

 

MÖ 333’te Antalya’ya gelen tarihin en büyük fatihlerinden İskender’i altın taçla karşılayan Phaselis Kenti 808 bin liralık gelir elde ederek Alanya Kalesi ve Aspendos ile birlikte para basan ören yerleri arasına girdi.

Antalya’daki müze ve ören yerleri yılın 9 aylık döneminde 8 milyon lirayı aşan gelirle son yılların en yüksek seviyesine ulaştı. Phaselis, Alanya Kalesi ve Aspendos, müze ve ören yerlerinin toplam gelirinin yüzde 45’ini sağladı. Antalya’nın binlerce yıllık arkeolojik değerlerini görmek için gelen ziyaretçilerin sayısında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 19,3 artış kaydedildi. Kültür ve Turizm Müdürlüğü İl Müdürlüğü yetkilileri, 2010 yılının Ocak-Eylül döneminde yöredeki müze ve ören yerlerinin 2 milyon 428 kişi ağırladığını belirterek bu yıl yarım milyona yakın ziyaretçi artışı yaşandığını belirtti.
 

Yerli ve yabancı turistler 9 aylık süreçte 8 milyon 29 bin lira gelir bıraktı. Gelir durumu geçen yıl aynı döneme göre yüzde 18,4 artış gösterdi. Antalya’nın en ünlü köşelerini oluşturduğu bu 3 ören yeri, bölgedeki ören yerleri ve müzelerin toplam gişe gelirinin yüzde 45’ini topladı. MÖ 333’te Antalya’ya gelen tarihin en büyük fatihlerinden İskender’i altın taçla karşılayan Phaselis Kenti 808 bin liralık gelir elde ederek adeta para bastı.


Alanya Kalesi 1 milyon 559 liralık gelirin sahibi olurken Aspendos ise Antalya’nın ünlü kalıtsal değeri olarak 1 milyon 250 bin lira gelir elde etti.

Kemer Gözcü, 26.10.2011

İSTANBUL S.O.S'DEN 'BAŞKA BİR KÖPRÜ' İÇİN İMZA KAMPANYASI

 

 

İstanbul S.O.S Girişimi, inşaatına başlanan Haliç metro geçiş köprüsünün tasarımının, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası anlaşmalar, bilim ve meslek insanları ile sivil toplum kuruluşlarının görüşleri dikkate alınarak en kısa sürede değiştirilmesi için 'başka bir köprü mümkün' diyerek bir imza kampanyası başlattı. İmza metninde, İstanbul’un ulaşım sorunlarının, kentin yüzyıllar içinde oluşmuş kültürel mirasına sahip çıkılarak ve tarihi dokusuna zarar verilmeden, bilim ve çağdaş teknolojiler ışığında çözümlenmesi talep ediliyor.

İstanbul S.O.S Girişimi'nin kampanya duyurusu şöyle:

"Taksim-Yenikapı metro hattında Haliç geçişini sağlayacak köprü, Unkapanı ve Galata köprüleri arasında yer alarak, Şişhane ile Süleymaniye’yi birbirine bağlayacaktır. Bu köprünün tasarımı nedeniyle İstanbul’un Dünya Miras Listesi’ndeki tarihi alanının odaklarından olan Süleymaniye Camisi’nin ve bütün Haliç silüetinin görsel bütünlüğü bozulacaktır. Halen temel inşaatları sürmekte olan söz konusu köprü tasarımının en belirgin özellikleri, denizden 45 veya 55 metre yükseğe çıkacak olan iki direği ve yine bu direklere çapraz kablolarla bağlı, denizden 17 metre yükseklikteki köprünün orta noktasında bulunan, üzeri ve yanları kapalı istasyonudur.

Söz konusu köprü tasarımı gündeme geldiği 2004 yılından bu yana başta UNESCO Dünya Miras Komitesi, meslek odaları ve farklı bilim çevrelerince İstanbul’un tarihi silüetini olumsuz etkileyeceği konusunda eleştirilmiş, başka bir tasarım aranması gerektiği defalarca ifade edilmiştir. Köprü tasarımı oluşturulurken ve bu form seçilirken, geniş katılıma açık herhangi bir yarışma veya proje ihalesi yapılmadığı gibi, projenin geliştirilmesi safhasında kamuoyu katılımı sağlanmamıştır. 2011 yılına gelene dek aradan geçen altı yılda mevcut tasarımda gittikçe alçaltılan direkleri ile altın rengi ve beyazdan gri tonlara geçen rengi dışında hiçbir değişikliğe yer verilmemiştir. Bu değişiklikler de ancak UNESCO Dünya Miras Komitesi’nin baskılarıyla gerçekleşmiştir.

 

 

İstanbul kentinin eşşiz silueti kimliğini belirleyen en kıymetli özelliğidir. İşte bu nadide siluet, görkemli Süleymaniye Camisi’nin bu görünümü taçlandıran yüzlerce yıllık varlığı ve Haliç’in Eyüp sırtlarına doğru uzanan derinliği, metro vagonlarının geçişini sağlamak üzere tasarlanan bu köprünün görüntüsü ile tamamen bozulacaktır.

Bir eşi daha olmayan bu kentin korunması, geliştirilmesi ve sağlıklaştırılması sırasında atılan her adımda olması gerektiği gibi, Haliç Metro Köprüsü tasarımı konusunda da “kamu hazinesi” niteliğindeki çevresel değerlerin gözetilmesi, onların olumsuz etkilenmemesi birinci öncelik olmalıdır, “kamu ihtiyaçları” bu önceliklerle karşılanmalıdır. İstanbul’da yapılacak her projede kişisel arzu, hedef ve kazançların ötesine geçilerek binlerce yıllık geçmiş ve bu geçmişin kente ve milyonlarca kentliye kazandırdığı değerler dikkate alınmalıdır. İstanbul S.O.S., metro geçişi için mevcut köprü tasarımı dışında başka bir çözümün mümkün olduğunu söylemekte ve bu çözüme ulaşmak amacıyla gerekli çalışmaların yapılması için bir imza kampanyası başlatmaktadır. Tüm kamuoyu, basın ve kurumlara duyurulur".

Yapı, 26.10.2011

BU ZEUS HEYKELİ GERÇEK Mİ?

 

 

Balıkesir'de bir eve jandarma ve polis tarafından düzenlenen operasyonda bahçedeki kümeste mermer Zeus heykeli ele geçirildi. Evin sahibi gözaltına alınırken, Balıkesir Müze Müdürlüğü yetkilileri heykelin sahte olduğunu belirtti. Bunun üzerine savcı, heykelin ikinci bir bilirkişi tarafından da incelenmesini istedi.

 

Bir ihbarı değerlendiren Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, Kuvay-i Milliye Mahallesi'ndeki bir evde tarihi eser saklandığını belirledi. Jandarma, Balıkesir İl Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin de katılımıyla M.M.E.'ye ait olan eve geçen Pazartesi günü operasyon düzenlenmesi planlandı. Operasyonun yapılacağı sırada polise gelen ikinci bir ihbarda, şüphelinin satmak için biri müşteri ile pazarlığa başladığı Zeus heykelini evinin kümesinde sakladığı belirtildi. Bunun üzerine saat 17.00 sıralarında operasyon düzenlendi. Bahçedeki kümeste yapılan aramada, toprağa gömülü, üzeri tahtalarla kapatılmış, bezlere salı 75 santimetre boyunda, çok ince işçilik ile yapıldığı belirlenen mermer Zeus heykeli ele geçirildi. Heykeli 200 bin dolara satmaya çalıştığı öne sürülen M.M.E., gözaltına alındı.

 

Mitolojide 'tanrılar tanrısı' olarak bilinen Zeus'un heykeli, savcının talimatı üzerine Balıkesir Müze Müdürlüğü'ne teslim edildi. Müze yetkilileri, heykelin ilk belirlemelere göre sahte olduğunu bildirdi. Bunun üzerine savcılık, heykelin ikinci bir bilirkişi tarafından incelenmesini istedi.

Jandarmadaki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen zanlı M.M.E. tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı

Balıkesir Kent Haber, 26.10.2011

TAŞ MEKTEP'E HAYAT ÖPÜCÜĞÜ

 

 

Marmara depreminde hasar görünce kapatılan Taş Mektep (Bakırköy İlköğretim Okulu) restore ediliyor. Bina, restorasyonun ardından Mesleki Eğitim Merkezi olarak kullanılacak. 1999'daki Marmara depreminde hasar gördükten sonra kapatılan, 2009 yılında ise çıkan bir yangınla kül olan Taş Mektep'in restorasyonu İstanbul İl Özel İdaresi kontrollüğünde başladı. Binanın yığma tuğla ve taş duvarları özgün haliyle korunurken çürümüş olan ahşap döşemeleri, pencereleri, tavan kaplamaları ile çökmüş olan çatısı özgün detaylarına uygun olarak yenileniyor. Bina, restorasyon uygulamasının ardından İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı Mesleki Eğitim Merkezi olarak kullanılacak. Taş Mektep 1864 yılında Paris'ten gelen şehircilik uzmanı Kont Alleon tarafından İstanbul'da yaz aylarında oturmak için yaptırıldı. Kont Alleon, binayı 1898 yılında Preveze Mutasarrıfı Ali Rıza Paşa'ya sattı. 1900'da Maarif Nezareti'ne devredilen yapı okula dönüştürüldü ve günümüze kadar "Taş Mektep" adıyla eğitime hizmeti verdi.
Sabah, 26.10.2011

KOÇ, 10 MİLYON DOLARI VERDİ METROPOLITAN'DA İSLAM ESERLERİ BÖLÜMÜNÜ ARAPLARA BIRAKMADI

 

New York’taki ünlü Metropolitan Sanat Müzesi’ndeki (The Metropolitan Museum of Art) 15 galeriden oluşan “İslam Eserleri” bölümünün açılışı sonrası Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç, Vehbi Koç Vakfı Başkanı Semahat Arsel ve Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç’la sohbet ediyoruz.

 

Rahmi Koç, sorular üzerine Metropolitan Müzesi’nin eski CEO’su Philip de Montebello’nun kendisine yaptığı daveti anımsadı:
- Montebello, “Metropolitan Müzesi’nde İslam Eserleri bölümü açıyoruz. Burada Osmanlı bölümünün finansmanını Koç Ailesi olarak sizin üstlenmenizi istiyorum” dedi.


Rahmi Koç, Montebello’nun sözlerinin şu bölümünün altını özellikle çizdi:
- İslam Eserleri bölümünü sadece Araplar’ın üstlenmesini doğru bulmuyorum. Gelin bu işin içinde siz de olun. İslam Eserleri bölümünde sadece Araplar’ın adı olmasın.


Sonra bundan 2 yıl önce, yine Metropolitan Müzesi’ndeki sohbetimizde anlattığı öykünün bir bölümünü anımsattı:
- Ben Montebello’dan yazılı davet istedim. Gönderdiği daveti aile meclisimize götürdüm. Vehbi Koç Vakfı Başkanı Semahat Hanım, “Biz kendi müzelerimize yatırım yapmalıyız” diyerek karşı çıktı. Oysa Metropolitan Müzesi’nde galerilere ailenin ismini yazdırmak sadece parayı bastırmakla olmuyordu.


Aldıkları kararda Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ömer Koç’un etkisine değindi:
- Ömer, “Metropolitan Müzesi’nin bu çağrısına olumlu bakmalıyız” dedi. Bunun üzerine ben 5 milyon dolar verip, bir galerinin finansmanını üstlenmeyi önerdim. Ömer yine ağırlığını koydu. 10 milyon dolara iki galeriyi üstlenmemizin daha doğru olacağını söyledi. Böylece aile meclisimiz 3 yıl önce kararını verdi.


Semahat Arsel, Koç Ailesi’nin adını Metropolitan Müzesi’ndeki İslam Eserleri bölümünde 75 yıl yaşatacak projeye ilk anda karşı çıkmasına rağmen yeğeni Ömer Koç’a teşekkür etti:
- İyi ki Ömer ısrar etti. Vehbi Koç Vakfı ve aile olarak bu önemli projeye girmiş olduk.


Rahmi Koç, ABD’de Metropolitan Müzesi’na destek verip, isim yazdırmanın pek de kolay olmadığına yeniden vurgu yaptı:
- Metropolitan Müzesi’ne parası olan herkes adını yazdıramıyor. ABD’de bu iş için sıra bekleyenler olduğunu biliyorum. Çünkü, böyle bir proje müthiş prestij sağlıyor.


Metropolitan Müzesi’ne attıkları adımını kendilerini nereye taşıdığına dikkat çekti:
- Koç Holding’in adı dünya iş ve ticaret hayatında biliniyor. Şimdi, Koç adı bambaşka bir platformda da öne çıkmış oluyor.


Semahat Arsel’e sordum
- Siz bu projeye neden başlangıçta karşı çıktınız?
- Çünkü ülkemizin her alanda ihtiyaçları çokken Amerika’da bir müzeye 10 milyon dolar vermemizi toplumumuza anlatamayacağımızdan çekindim.
- Bu proje de sadece Koç Ailesi için değil, Türkiye açısından da önemli. Nitekim müzenin ana girişinde önce Koç Ailesi’nin adını değil, Türkiye’yi gördük.
Rahmi Koç araya girdi:
- Osmanlı İmparatorluğu tarihe muazzam bir imza attı. Osmanlı’nın gücünü sanat eserleriyle dünyaya yansıtmaktan gurur duyuyoruz. Müzeyi yılda 5.6 milyon kişi geziyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çok katmanlılığı, üstlendiğimiz iki galeride kendini gösteriyor. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki saray atölyeleri mutlaka görülmeli.


Metropolitan Müzesi’nde artık “Arap Ülkeleri, Türkiye, İran, Orta Asya ve Güney Asya Ülkeleri” başlığı altında 15 galeriden oluşan bir bölüm de var. 1 Kasım’dan itibaren ziyarete açılacak...
New York’ta Koç Ailesi’nin “Metropolitan Gururu”nu izlerken, depremin 7.2’yle vurduğu Van’dan gelen acı haberler hepimizin yüreğini yaktı.

 

Rahmi Koç, Metropolitan Müzesi’nden yola çıkarak, Anadolu’dan dünyaya çeşitli yollarla giden tarihi eserlere değindi:
- Eserlerin bir bölümü kaçırılmış, bir bölümü padişahların fermanlarıyla gönderilmiş. Birleşmiş Milletler’in (BM) aldığı kararın da gücüyle şimdi tarihi eserlerimizi yeniden ülkemize kazandırma çalışmaları var.


Çalışmaları memnuniyetle karşıladığını belirtip sordu:
- O eserleri ülkemize getirmek ne kadar doğru?


Biz de soruyla karşılık verdik:
- Kaçırılmış tarihi eserlerimizin Türkiye’ye getirilmesini doğru bulmuyor musunuz?
- Bence eserler ülkemiz adına kaydettirilip yine buralarda tutulmalı. Bakın Metropolitan Müzesi’ni yılda 5.6 milyon kişi geziyor. Dünyanın her tarafından insanın bizim eserlerimizi de görmesi söz konusu.


Semahat Arsel itiraz etti:
- Ben sana katılmıyorum Rahmi. O eserlerin ülkemizdeki müzelerde sergilenmesi daha doğru.


Rahmi Koç, görüşünde ısrar etti:
- Birincisi maalesef eserlerimizi iyi koruyamıyoruz. İkincisi başlangıçta ilgi oluyor, sonra unutuluyor. Kimse eserlerin yüzüne bakmıyor.


Semahat Arsel, eserlere iyi bakılmadığına katıldı:
- Maalesef ülkemizde müzecilik çok yürümüyor. Yine de eserlerimizin ülkemizde olmasından yanayım.


Rahmi Koç, tarihi eserlerin yeteri kadar gün yüzüne çıkarılmadığından yakındı:
- Ülkemizdeki birçok tarihi eser depolarda duruyor. Belki daha fazlası toprağın altından çıkarılmayı bekliyor.

 

Rahi Koç’a Metropolitan Müzesi’ne taahhüt ettikleri 10 milyon doları sordum:
- Şimdiye kadar ödediğiniz miktar nedir?
- 3 milyon doları ödedik. Kalanı 7 yılda yatıracağız.


Hemen ekledi:
- Aslında başkaları Metropolitan’a parayı trink, yani tek seferde ödüyor. Biz rica ettik, 10 taksit yaptırdık.
- Sizin desteklediğiniz galerilere müdahaleniz oldu mu? Eserlerin tamamı Metropolitan’ın mıydı?
- Beni Metropolitan Müzesi’nin Mütevelli Heyeti’ne almışlardı. Yılda iki kez toplantılarına katılıyorum. Vesileyle bizim galerileri de yapım aşamasında gördüm. Eserlerin nasıl sergileneceğini tek tek anlattılar. Eserler müzenin kendi varlıkları arasındaydı.

 

Metropolitan Sanat Müzesi CEO’su Thomas Campbell, 15 galeriden oluşan “İslam Eserleri” bölümünün açılışının zamanlamasına dikkat çekti:
- İslam sanatı ve kültürünü en iyi şekilde anlatan galerilerimiz Arap Baharı’nın yaşandığı döneme denk geldi. 15 yeni galerimiz İslam medeniyetinin Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya, oradan Orta ve Güney Asya’ya kadar 13 yüzyıldan uzun süre boyunca aldığı yolu izliyor.


ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcılarından Ann Stock, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’u temsilen açılışa katıldığını belirtti:
- Yeni galeriler pek çok kişiye ve öğrencilere çok yararlı bilgiler verecek.
ABD Temsilciler Meclisi üyesi Carolyn Maloney, yeni galerileri “cevher”e benzetti:
- Bu galeriler hem müzeyi, hem de New York’u çok daha fazla kişinin ziyaret etmesini sağlayacak.

Hürriyet (kısaltarak), Yazı: Vahap Munyar, 26.10.2011

CORBUSIER İSTANBUL'DA

 

 

Mimar, teorisyen, yazar, ressam Le Corbusier’nin 1920’lerin başında yaptığı modern yapıları görmek insanı gerçekten şaşırtıyor. Adını ünlü bir mimar diye içi boşalmış bir biçimde bildiğimiz Le Corbusier aslında 20. yüzyılın en etkili ve modern mimarinin öncülerinden. Sergiyi metinleri yazan, Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Burcu Kütükçüoğlu, araştırmacı İdil Erkol ve fotoğrafları çeken Cemal Emdem ile dolaştık.


Sergi Le Corbusier’in Doğu gezisinin yüzüncü yılı nedeniyle Fondation Le Corbusier tarafından Bilgi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’ne önerilmiş. Hazırlık çalışmaları bir yıldan fazla süren proje aslında Le Corbusier’nin Doğu Gezisi sırasında gittiği üç kentte, İstanbul, Napoli ve Atina’da ‘Le Corbusier Doğu Gezisi 1911: Mimarın Formasyonunda Seyahatin Rolü’ başlıklı bir konferans olarak planlanmış. Kalebodur’un sponsor olmasıyla da kapsamlı bir sergiyle desteklenmiş. Ve ortaya ‘Görsel Kayıt: Le Corbusier Yapıtdökümüne Bir Bakış’ ortaya çıkmış. 

Doğuya Yolculuk: 1911
Le Corbusier 20. yüzyıl başında modern mimarinin kurucusu sayılan üç isimden biri. 1905’ten itibaren bina yapıyor ama asıl modern mimari olarak adlandırılan işlerine 1920’lerde başlıyor. Corbusier’nin mimari işlerine başlamadan önce, 1911’de henüz 24 yaşındayken yaptığı, Prag’dan Bursa’ya uzanan sekiz aylık Doğu gezisiyse mimari kimliğini oluşturan seyahat olarak adlandırılıyor mimarlık tarihinde. Çünkü İsviçre’de küçük bir kasabada doğup büyüyen Corbusier bir anlamda alaylı; eğitimini sanat alanında yapmış. Seyahatleri, araştırmaları mimarlığının temellerini oluşturmuş. Balkanlar’ın, Atina’nın, İstanbul’un, Edirne’nin, Bursa’nın yerel mimarisini bu gezi sırasında öğreniyor. Balkan ve Anadolu evlerinin, Osmanlı mimarisinin farklı biçimlerde ona esin kaynağı olduğu söyleniyor.


Geleneksel, süslemeci mimarlık anlayışının tersine, yalın ve işlevsel yapıları savunarak, toplu konut anlayışına yeni bir boyut getiren Le Corbusier’nin yapıtları en çok Fransa’da bulunuyor. Memleketi İsviçre’de, Güney Amerika’da, Rusya’da ve son döneminde Hindistan’da işleri var. ‘Görsel Kayıt/ Visual Log: Le Corbusier Yapıtdökümüne Bir Bakış’, iki ayaklı bir sergi. Biri sanatçının seyahatlerindeki belgelerinden, eskizlerinden, diğeri de Corbusier’nin farklı kentlerdeki yapıtlarının fotoğraflarından oluşuyor. 

Yapıtları en çok fotoğraflanan mimar
Projenin en keyifli kısmı mimarlık fotoğrafçısı Cemal Emdem’e ait. Yapıtların fotoğraflarını Emdem çekmiş. Kendisi de mimar olan Emdem, Corbusier’nin İsviçre, Almanya, Fransa, Hindistan’daki en önemli yapıtlarının çoğunu dört ayda detaydan bütüne farklı açılarla çok başarılı bir biçimde fotoğraflamış.


Le Corbuiser mimarlık tarihinde yapıları en çok fotoğraflanan mimarlardan biri. Ve yapılarının fotoğrafları 80 yıla yakın süredir dergi ve kitaplar yoluyla tüm dünyaya yayılmış durumda. Ama Emdem’in Chandigarh, Ahmedabad, Paris, Marsilya, Belfort, Firminy-Vert, Stuttgart, Zürih, Cenevre ve La Chaux-de Fonds’a yaptığı yolculuklarda çektiği fotoğraflar kendi bakış açısını yansıtıyor. Ve aynı zamanda Emdem usta kadrajlarıyla izleyicisinin bakışlarını vurgulamak, göstermek istediği detaylara çekiyor. Le Corbusier’nin 1920’lerden 1965’e dek mimari serüvenini, değişen anlayışını söze çok gerek kalmadan yansıtan ‘Görsel Kayıt/ Visual Log’ sergisini kaçırmayın derim. Bilgi Üniversitesi santralistanbul’daki sergi 13 Kasım’a dek açık.

Corbusier Kimdİir?
Le Corbusier olarak tanınan Charles-Edouard Jeanneret, 6 Ekim 1887’de İsviçre’de La Chaux-de-Fonds’da doğdu. Babası saat kadranı ustasıydı, annesi piyano dersleri veriyordu. 13’ünde okulu bırakarak babasının yanında çalışmaya başladı. Aynı zamanda Uygulamalı Sanatlar Okulu’na yazıldı. Çizim ve sanat tarihi öğretmeninin etkisiyle mimarlığa ilgi duymaya başladı.


1907-1911 yılları arasında Orta Avrupa ve Akdeniz ülkelerini gezdi. Beyaz badanalı, dört köşeli, sade Akdeniz evlerinden çok etkilendi. Binalarında betonarme kullanan Parisli mimar Auguste Perret ve ilk sanayi tasarımcılarından biri olan Peter Behrens’le çalışma olanağı buldu. Mimarlık anlayışının gelişmesinde her ikisinin de büyük rolü oldu. Tasarımlarında kalabalık şehirlerde yaşayan insanlar için daha iyi yaşama koşulları sunmayı hedefledi. Kariyeri uzun yıllar sürdü ve Avrupa’da ve Hindistan’da çok önemli binalar yaptı. Aynı zamanda; şehir plancısı, ressam, heykeltıraş, yazar ve modern mobilya tasarımcısıydı.


Modern yüksek tasarımın öncü çalışmalarını yaptı ve kendisini toplu konutlar ve kalabalık şehirler için daha iyi yaşam koşullarını sağlamaya adadı. Daha sonra eleştirmenler tarafından mimarlık biçimi-stili ruhsuz monolitler olarak (yekpare dikmeler) ve kendini beğenmiş olarak eleştirildi.
1925’te Paris’teki uluslararası bir dekoratif sanatlar sergisinde Le Corbusier’nin, yaşayan hücre olarak nitelediği ilk ev modeli yer aldı. Hücre adını verdiği birimler bir araya getirildiğinde bir blok oluşturuyordu. İşlevsel ve sade ev eşyası tasarımı yapan Le Corbusier’nin bazı mobilyalarının yapımında çelik borular kullanıldı. 1953’te ilk kez kent planlama ilkelerini yaşama geçirme olanağı buldu. Kent için bir plan çizerek önemli hükümet binalarının tasarımını yaptı. 27 Ağustos 1965’te yaşamını yitirdi.

Önemli yapıtlarından bazıları
*Unite d’Habitation (Fransa/Marsilya)
*İsviçre Öğrenci Yurdu (Fransa/Paris)
*Notre Dame-du-Haut Kilisesi (Fransa/Ronchamp)
*Carpenter Görsel Sanatlar Merkezi (ABD)
*Villa Savoye (Fransa)
*Batı Sanatları Ulusal Müzesi (Japonya/Tokyo)

İstanbul ve Corbusier
Le Corbusier, İstanbul’a gelmeden önce bir Bizans kentiyle karşılaşacağını hayal ediyor. Ama geldiğinde Osmanlı mimaprisini de görünce kentten çok etkileniyor ve yedi hafta kalıyor. Bu sürede Üsküdar’dan Pera’ya, Tarihi Yarımada’ya birçok yeri geziyor. 1911’deki Aksaray yangınına tanık oluyor. Yıllar sonra Atatürk’ün İstanbul’un modernizasyonuyla ilgili projeler geliştireceğini duyunca mektup yazıyor. İstanbul’un olduğu gibi kalmasını öneriyor. Tabii önerisi o günün anlayışına uymadığı için reddediliyor. Sergide Türkiye toprakları sınırları içinde gittiği Edirne, Tekirdağ, İstanbul, Bursa ve Çanakkale’de çizdiği eskizler, yazdığı metinlerden spotlar ve çektiği fotoğraflar da ayrı bir salonda sergileniyor.

Radikal, Haber: Müge Akgün, 26.10.2011

DEPREM BU ANTİK MABEDLERİ ETKİLEMİYOR

 

 

Yüzlerce yıldır ayakta kalan tarihi yapıların temellerinde deprem sönümleme sistemlerinin uygulandığı belirlendi.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. yayınları arasında yer alan ''1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi''nin 11. sayısında, deprem izolatör sistemi ''Orthostat'' tüm yönleriyle ele alındı.

Jeoloji uzmanı Ali Bayraktar tarafından kaleme alınan ''Tarihi Yapı Temellerinde Uygulanan Deprem Sönümleme Sistemleri'' başlıklı yazıda, Anadolu yapı medeniyetlerini araştıran arkeologların araştırmaları çerçevesinde ''tarihi yapılarda, taşıyıcı beden duvarlarının altına isabet eden temel duvar kısımların tabaka tabaka, harç kullanılmadan kırık taşlarla örüldüğünü, böylelikle tabandan gelen deprem yüklerinin, yapının üst katmanlarına geçmesine engel olan sisteminin keşfedildiğini'' belirledikleri kaydedildi.

 

Yazıda, arkeologların ''Orthostat Taş Döşeği Sistemi'' adını verdikleri bu uygulamanın görüldüğü yapılar arasında Kabe, Agustus Tapınağı, Ayasofya Müzesi ve Süleymaniye Camisi'nin de yer aldığı ifade edildi.

Hazreti İbrahim'in ateşe atılma hikayesinin de ele alındığı yazıda, ateşin ortasına açılan su kuyusundan yükselen buharla ateşin sönmesi ve Hazreti İbrahim'in kurtuluşu bilimsel olarak anlatıldı.

 

Yazıda, ''Kendisi için hazırlanan devasa ateşten kurtulan Hazreti İbrahim, gördüğü rüya üzerine Mekke'ye yola çıkar. Düşünde bildirilen su kuyusunun üstü açılır ve böylece Kabe'nin ilk yapılan temel taşlarına ulaşılır. Hazreti İbrahim, kırık taşlardan oluşturduğu temelle bugün bile kullanılan Allah'ın ilk mabedini yapar'' denildi.


Hazreti İbrahim'in yapı sanatının Anadolu'da 500 yıl tüm deprem bölgelerinde uygulandıktan sonra unutulduğu ifade edilen yazıda, bu döneme ait hiçbir yapının günümüze kadar ulaşamamış olmasını arkeologların bu asırları Anadolu mimarlık tarihinin kara yılları olarak nitelendirdikleri kaydedildi.

 

MÖ 900 yılında bu sistemin yeniden bulunduğu ve tüm deprem bölgelerinde tekrar uygulanmasıyla mimarlık tarihinin tekrar yazıldığı kaydedilen yazıda, bu tekniğin en bilinen ve görülen uygulamasının İstanbul Sultanahmet Meydanı'ndaki Dikili Taş'ın temeli olduğu, MS 390 yılında dikildiği bilinen tek parça granit taşın, İstanbul'un önemli depremlerinde bile yerinden santim oynamadığı vurgulandı.

 

Anadolu yapı mühendisliğinin temelini oluşturan ve Osmanlı yapı standartlarına şekil veren bu keşfin, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ile unutulduğu belirtilen yazıda, modern deprem yapı mühendisliğinin eskinin buluşlarından ve tecrübelerinden yoksun, tarihi geçmişi olmayan bir bilim olarak yürütüldüğü görüşüne yer verildi.

Habertürk, 25.10.2011

 

******


OSMANLI DEPREME KARŞI İSTANBUL'DA 2 BİN KUYU AÇTI

 

 

Padişah 2. Beyazıd’ın depreme karşı önlem olarak yerin altında biriken gazı yerin üstüne çıkarmak amacıyla İstanbul’un muhtelif yerlerine yaklaşık 2 bin kadar deprem kuyusu açtırdığı belirtildi

Osmanlı İmparatorluğu tarihinde ilk kez 2. Beyazıd’ın hükümdarlığı döneminde 1509’da depremle sarsılan İstanbul 1556, 1766 ve 1894 depremlerinde de büyük hasar gördü. Araştırmacı-yazar Talha Uğurluel, 2. Beyazıd’ın depreme karşı önlem olarak yerin altında biriken gazı yerin üstüne vermek amacıyla şehrin muhtelif bölgelerine 2 bin deprem kuyusu açtırdığını belirtti. Uğurluel, “Osmanlı’da ahşap ev, fay hattı üzerinde bulunan İstanbul için bilerek tercih edilmiş. Osmanlı’nın ahşap eve yönelmesi gelenek ve görenekten değil, depremdendir” dedi.

Kentte 10 Eylül 1509 gecesi saat 04.00’te meydana gelen deprem, İstanbul için çok yıkıcı oldu. “Küçük Kıyamet” olarak adlandırılan depremde bütün şehir harap oldu. Bolu’dan Edirne’ye kadar kendini hissettiren depremde şehir halkının yaklaşık yüzde 10’u deprem sonucu ya öldü ya da yaralandı. 109 cami tamamen yıkılırken ayakta kalanların da tümünün minaresi tahrip oldu. 1070 ev yıkıldı, surlar zarar gördü, burçlardan 49’u yıkıldı ya da ağır hasar gördü. Ayasofya Camii’nin ise fetihten sonra yapılan minaresi yıkıldı.

İstanbullular 1509 kışını derme çatma yapılarda büyük zorluklar içinde geçirdi. Kentteki imar faaliyetlerine 29 Mart 1510’da başlandı ve 1 Haziran 1510’da bitirildi. 10 Mayıs 1556’da yaşanan deprem de hayli yıkıcı oldu. Fatih Camisi büyük zarar gördü. Ayrıca Ayasofya Camii ve surlarda da hasar oluştu.

Bu tarihten sonra 90 yıl kadar İstanbul’da deprem olmadı. 28 Haziran 1648’de sabaha yakın bir saatte İzmit ve İstanbullular depremle uyandı. Ancak fazla hasara yol açmadı. Daha sonra 1653, 1654 ve 1659 depremleri meydana geldi. İstanbul’da 1663 Kasımı’nda meydana gelen deprem aynı anda patlayan fırtınayla kente büyük zarar verdi. 1708, 1711, 1712, 1715’te meydana gelen depremler fazla hasara yol açmadı. Ancak 1719 sabahı meydana gelen deprem oldukça şiddetliydi. Tahribat sahası Düzce’den başlayan deprem, İzmit, Sapanca, Orhangazi, Karamürsel ve Yalova’yı da etkiledi. İstanbul’da camiler, saraylar ve surlarda yıkıntılar meydana geldi.

İstanbul’da 1509’dan sonra ikinci büyük deprem, 22 Mayıs 1766’da yaşandı. Korkunç gürültüler işitildi ve yaklaşık 2 dakika süren bir sarsıntı takip etti. Bundan sonra 4 dakika kadar süren düşük şiddetli deprem oldu. Bu depremin artçısı olan sarsıntılar 8 ay devam etti. Depremde 4 bin kişi öldü, çok sayıda kişi de yaralandı. İstanbul’u tarih boyunca etkileyen büyük depremlerden biri de 10 Temmuz 1894’te yaşandı. Deprem yaklaşık 18 saniye sürdü ve birbirini takip eden 3 dalga halinde etkisini hissettirdi. 280 kişi öldü, 298 kişi de yaralandı.

Depremzedelere yardım kampanyası düzenlenmesi bu dönemde gündeme geldi. 2. Abdülhamid, depremden zarar görenler için kendi adına 1000 lira bağışladığını, şehzade ve sultanlarının ise 500 lira ile kampanyaya katıldıklarını belirtti. Bu arada yabancı ülkeler de yardım kampanyaları düzenledi. Bu deprem sonrasında 2. Abdülhamid, biri Yıldız Sarayı bahçesine, diğeri İstanbul Rasathanesi’ne konulmak üzere son sistem 2 sismograf alınmasına karar verdi.

Vatan 25.10.2011

MİLLİ SARAYLARI GEZENLER MÜZİK DE DİNLEYECEK

 

Milli Saraylar Daire Başkanlığı, Saray Koleksiyonları Müzesi bünyesinde yer alan Dolmabahçe Sanat  Galerisi’nde müzikseverler için yeni bir etkinlik başlatıyor.

 

Mimar Sinan Üniversitesi  Güzel Sanatlar Fakültesi Devlet Konservatuvarı işbirliğiyle gerçekleştirilecek etkinlikler, haftalık klasik müzik dinletileri olarak yapılacak.

 

Etkinliklerle, geleceğin önemli sanatçıları arasında yer alacak konservatuvar öğrencilerinin eğitimlerine katkı vermenin yanı sıra müze ziyaretçileri ve davetlilerin de klasik müzikle buluşması hedefleniyor.

 

Klasik müzik dinletilerinin 2011-2012 dönemi ilk konseri, yarın gerçekleştirilecek. Dinletiler, halka açık ve ücretsiz olarak yapılacak.

Milliyet, 25.10.2011

KABEDEKİ ASIRLIK MİSAFİRHANE TÜRKLERE İADE

 

 

1880 yılında hacca giden Türkistanlı tüccar Hacı Polat Bay, Mekke'de Kabe'ye 150 metre uzakta bir bina satın aldı. Binayı da Hacı Polat Bay Vakfı adıyla Türkistanlı hacılar için misafirhaneye çevirdi. Hac ve umre için Türkistan'dan gelen hacılara hizmet veren misafirhane, vakıf eseri olarak dönemin Osmanlı Devleti yöneticileri tarafından da onaylandı. Vakfa vekil olarak da Sultan Mahmut Kaşgar'ın oğlu Sultan Sait Han tayin edildi. Misafirhane, 1950'li yıllara kadar düzenli olarak faaliyetini sürdürdü.

Ancak daha sonra Çin'le Türkistan arasında sorun başgösterdi. Günümüzde Doğu ve Batı Türkistan olarak ikiye ayrılan Türkistan, tarihi süreçte Çin Halk Cumhuriyeti'yle çatışma yaşadı. Türkistanlılar, Çin Hükümeti'nin izin vermemesi nedeniyle bir süre hacca gidemedi. Bu sürede vakıf misafirhanesi sahipsiz kaldı. Bina, 1981'de dönemin belediyesi tarafından yıkıldı. Yerine otopark yapıldı. Arazinin bir bölümü de konteyner deposu olarak kullanılmaya başladı.

Bugün Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti'ne bağlı olan ve daha çok Uygur Türkleri'nin yaşadığı Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak varlığını sürdürüyor. Hacı Polat Bay'ın 4'üncü kuşak torunları da günümüzde Doğu Türkistan'da yaşıyor. Torunlar, yıllar sonra misafirhanenin vakıf senedini ibraz ederek "Arsayı geri istiyoruz" diye Suudi Arabistan'da 1.5 yıl önce dava açtı. O dava, 6 ay sonra sonuçlandı. Mahkeme, Bay'ın torunlarını haklı buldu. Kararla 23 milyon dolar (41 milyon 860 bin TL) değerindeki 810 metrekare arsa torunlara verildi. Arazi vakıf adına tescil edildi. Mahkeme, kararı işlemlerin yerine getirilmesi için Mekke Emirliği'ne gönderdi. Emirlik de kararı bir dilekçeyle söz konusu yer Kabe olduğu için Mekke Belediye Başkanlığı'na aktardı. Ancak sorun çözülmedi. Başkanlık, Mekke Kuzey Bölge Müdürlüğü'ne başvurdu. Karar, son bir yıldır burada uygulamaya konmayı bekliyor. Süreçle ilgili konuşan torun Talat Öztürk, "Biz vakıfnameyi yeniden ihya ederek Türk Dünyası hacılarına hizmet edecek bir misafirhane inşa etmeyi istiyoruz" dedi.

Öztürk,vakıf eserin Kabe ve Haremi Şerif'in genişletilmesi projesi kapsamına dahil edildiğinden kendilerine eş değer bir bina tahsis edilmesini talep etti. Dedelerinden miras kalan hizmeti sürdürmek isteyen aile, üç çözümden birinin hayata geçirilmesini istiyor: Kabe'nin yanındaki arazinin tahsis edilmesi, eş değerde başka bir yer gösterilmesi ya da tazminatın ödenmesi.

Hacı Polat Bay'ın torunu Talat Öztürk, dedesi tarafından yaptırılan eseri, Türk Dünyası hacılarına hizmet edecek bir misafirhaneye dönüştüreceklerini söyledi.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 25.10.2011

TARİHİ CAMİLERE İKİ DİL AYARI

Türkiye’deki en önemli turistik mekanlardan olan tarihi camilerin yerli ve yabancı turistle re doğru bilgilerle aktarılması gerektiğini düşünen Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜR SAB) ile birlikte camilere yeni kadro oluşturuyor. Başkanlık, eylül ayında “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun” da yapılan değişikle 250 cami rehber din görevlisi kadrosu oluşturmuştu.

 

Diyanet şimdi bu kadrodan camilere yeni görevlileri atamaya başlayacak. Tarihi camilerde görevlendirilecek rehber din görevlileri, insani iletişimi kuvvetli, bilgi ve görgüleri yüksek, özellikle İngilizce Arapça bilen kişiler den oluşacak. Diya net, İstanbul’ da 20’ye yakın camide rehber din görevli si bulunduracak. Rehberler namaz kıldırmak hariç camide bütün görevleri yerine getirebilecek.

Habertürk, Haber: Refika Karabacak, 25.10.2011

EREN EYÜBOĞLU'NUN DUVARA ASILACAK RESİMLERİ

 

 Ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, 40 yıl beraber yürüdüğü hayat ve sanat arkadaşı Eren Eyüboğlu için "Eren doğuştan ressamdır, ben sonradan olmayım!" der.

 

Eren Eyüboğlu ise resme bakışını şöyle anlatır: "Bir resim yaparsın çok iyidir, bir resim yaparsın fena değildir. Onu 'iyice' bir resim izler, 'güzel' bir resim, 'çok güzel' bir resim daha sonra... Ama çok güzel bir resmi hiçbir şey izlemez. Bir çıkmazdır resim. Her zaman bilemezsin, bir önceki mi daha iyiydi, bir sonraki mi daha iyi olacaktır. Yoksa o anda yaptığın mı en iyisi, en güzelidir? Hem ne demek 'iyi', 'güzel'? Bir duvara asılacak resim o duvarın sahibine göre güzeldir."

 

1936'da Bedri Rahmi Eyüboğlu ile evlenerek Türk vatandaşı olan ve Anadolu'yu kendisine anayurt bilen Eren Eyüboğlu, 1907 Romanya doğumlu. Asıl ismi Ernestine Letoni. 30 Ağustos 1988'de ardında binlerce resim, desen ve seramik bırakarak bu dünyadan göçen Eren Eyüboğlu'nu daha yakından tanıyacağımız bir sergi açılacak önümüzdeki haftalarda. İş Sanat Kibele Galerisi'nde 3 Kasım-17 Aralık tarihleri arasında ziyaret edilebilecek sergide sanatçının her döneminden olmak üzere 100'e yakın eseri yer alacak. Sanatçının torunu Sabahattin Rahmi Eyüboğlu ve Ömer Faruk Şerifoğlu'nun hazırladığı retrospektif nitelikli serginin bir sonraki durağı ise 3 Nisan-2 Haziran 2012 tarihleri arasında İş Sanat İzmir Galerisi.

Zaman, Haber: Jülide Karahan, 25.10.2011

HARABEYDİ, KÜTÜPHANE OLACAK

 

 

Agora kazı alanındaki tarihi yapıyı restore eden İzmir Büyükşehir Belediyesi, yabancı arkeologları burada ağırlayacak. İzmir'in 19. yüzyıl kentsel yerleşim alanı içerisinde bulunan ve "Agora kazı evi" olarak kullanılacak yapı restore ediliyor. Agora kazıları için işçilik ve malzeme destekleri hariç, sadece kamulaştırmalara 27 milyon lira harcayan İzmir Büyükşehir Belediyesi, buradan çıkarılan eserlerin envanterleme, konservasyon, kataloglama ve depolama gereksinimlerini karşılayacak üniteleri de, "Agora Kazı Evi Projesi"nde oluşturacak.


Yapıda, kent tarihini araştıranların, Agora kazılarında çıkarılan objeler hakkında bilgi toplayabilmelerini sağlayacak bir kütüphane de yer alacak. 1850 ortalarında yapıldığı tahmin edilen yapı dış sofalı, tek çıkma köşk odalı ev tipi özellikleri gösteriyor. Taş yapının zemin katı, gıda ve yakacak depolanması, yemek yapılması, binek hayvanların barınması ve yıkanma gibi aktivitelerde kullanılması için daha basık olarak inşa edilmiş. 90 parselde yer alan binanın yapıldığı dönemde, zeminde bulunan bir ahır, kiler, taşlık ve üç odanın yer aldığı biliniyor.

Yeni Asır, 24.1.2011

26 ADET SOM ROMA ALTINI ELE GEÇTİ

 

Muğla'nın Marmaris İlçesi'nde, Roma dönemine ait 26 adet som altın tarihi eser ele geçirildi.

 

Jandarma ekipleri, S.K. isimli şahsın tarihi eser kaçakçılığı yaptığı yönünde bilgi aldı. Bunun üzerine düzenlenen operasyonda, iki adet üzerinde aslan ve yılan başı motifi bulunan kadın bileziği, iki adet melek tasvirli küpe, sekiz adet çiçek desenli kolye takımı, 11 adet kolye süs parçası ve üç adet kolye ucu ele geçirildi. Gözaltına alınan zanlı S.K.'nin, sorgusunun ardından Marmaris Cumhuriyet Başsavcılığı'na sevk edileceği bildirildi.

Türkiye Gazetesi, Haber: Kayber Avcı, 24.10.2011

TARSUS'TA KAÇAK KAZI YAPAN 7 KİŞİ TUTUKLANDI

 

Mersin'in Tarsus İlçesi'nde kaçak kazı yaptıkları iddiasıyla gözaltına alınan 10 kişiden 7'si tutuklandı. 

 

Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, ilçe genelinde kültür ve tabiat varlıklarını korumak amacıyla yürütülen çalışmalar sırasında,  Yeşil Mahalle'de özel bir vakıf arazisine ait alanda önceki gün izinsiz kazı yapan 10 şüpheli suç üstü yakalandı. Tarsus Müze Müdürlüğünden alınan ilk rapor doğrultusunda, kazı alanında Roma dönemine ait birçok kalıntının bulunduğu tespit edilince, zanlılar mahkemeye sevk edildi.  Zanlılardan O.Y, O.A, Y.D, S.K, Ö.Ç, H.D. ve E.U, sevk edildikleri nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı.

Zaman, 24.10.2011

400 YILLIK CAMİLERDE HASAR YOK

 

Van'da meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremde binalar yıkılırken, 400 yıllık camilerde herhangi bir hasar meydana gelmedi.


Eski Van şehrinin Orta kapı mahallesinde yeralan 444 yıllık Hüsrev Paşa Camii'nde herhangi bir hasar meydana gelmedi. almaktadır.


1567 yılında Van Beylerbeyi Koca Hüsrev Paşa tarafından yaptırılan camide deprem nedeniyle herhangi bir yıkım yaşanmadı.


Diğer yandan, 350 yıllık Kaya Çelebi Camii'nin ise yalnızca bir minaresi yıkıldı.


Kaya Çelebi Camii'nde restore çalışması yapılmıştı.


1660 yılında Kaya Çelebizade Koçi Bey tarafından yapımına başlanan cami Cem Dedemoğlu Mehmet Bey tarafından tamamlanmıştır.

Türkiye Gazetesi, 24.10.2011



"87 YIL ÖNCE ALDIĞINIZ KİLİSEYİ GERİ İSTİYORUZ"

 

 

Fener Rum Patrikhanesi Sözcüsü Peder Dositheos, kurumlarının 1924'de el konulan Galata'daki üç kilisenin kendilerine iade edilmesini istediklerini dile getirerek dava açacakların söyledi.

Dositheos, kurumlarının hukuk komitesinin bir dosya hazırlığında olduğunu dile getirerek "Tarihçelerini, kiliselerin önce kimin elinde bulunduğunu, şu anda nerede olduklarını detaylarıyla hazırlayacağız. Bunu hukuk müşavirliğimiz yapacak. Dosya hazırlanır hazırlanmaz da ilgili mercilere ileteceğiz" dedi. Davayı Türkiye'de açacaklarını kaydeden Patrikhane sözcüsü, "Avrupa'ya başvuracak mısınız?" yönündeki bir sorumuzu ise, "Bildiğiniz gibi öncelikle Türkiye'deki iç hukuk yollarını denememiz gerekiyor. İlerisi için bir yorumda bulunamayız" yanıtını verdi. 18'inci yüzyıldan beri kendilerine ait olduğunu idda ettiği kiliselerin iadesinin Patrikhane için manevi anlamları olduğunu söyleyen Dositheos "Kilisenin manevi değeri cemaatimiz için çok büyüktür. Günümüzde kullanılmadıklarını öğrendik" dedi. Peder Dositheos, davanın Patrikhane tarihinde Türkiye'de bir malın iadesi için açılan ilk dava olduğunun da altını çizdi. İadesi istenen kiliselerin, İstanbul'un Karaköy semtinde bulunan ve Atatürk'ün emriyle 1924'te Patrikhane'den alıp Papa Eftim ailesine bırakılan Türk Ortodoks Meryem Ana Kilisesi, Türk Ortodoks Aya Nikola Kilisesi ile Türk Ortodoks Aya Yani Kilisesi oldukları öğrenildi. Galata'da bulunan Meryem Ana Kilisesi, halen hiç kimse tarafından tanınmayan Türk Rum Ortodoks Kilisesi'nin merkezi olarak kullanılıyor.

Kiliselerin iadesi için başlatılacak hukuk mücadelesi Fener Rum Patriği Bartholomeos, tarafından da doğrulandı. Aya Yani ile Aya Nikola kiliselerine 1965'te el konulduğunu dile getiren Patrik Bartholemeos, "20 yıl boyunca hükümetimize iade talebini hep dile getirdim. Ancak herhangi bir yanıt alamadım" demişti. Üç kilisenin de Patrikhane'den alınıp akarlarıyla birlikte Papa Eftim ailesine verildiğini kaydeden Bartholomeos, "Papa Eftim aforoz edildi. Rum toplumuna ait herhangi bir mülk üzerinde hak iddiası söz konusu değil. Burada Ergenekon toplantılarının yapıldığı biliniyor" ifadelerini kullandı.

Patrikhane, 2005 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) Büyükada'daki Rum Yetimhanesi'nin iadesi için Türkiye aleyhinde dava açmıştı. AİHM de Haziran 2010'da verdiği kararda Yetimhane'nin Patrikhane'ye devredilmesine ve Türkiye'nin Patrikhane'ye manevi tazminat ödemesine karar vermişti.

Galata'daki kiliselerin bağlı olduğuTürk Ortodoks Patrikhanesi'nin (TOP) 1922'de Türk bağımsızlık mücadelesini destekleyen Pavlos Karahisarithis tarafından Kayseri'de kuruldu. Önce ismini Papa Eftim yapan Karahisarithis, daha sonra Zeki Erenerol olarak değiştirdi. Kendi Sinod'unu (meclis) kuran Erenerol, kendisini tüm Ortodoks cemaatinin temsilcisi ilan etti. 1924'te merkezini Kayseri'den Galata'ya taşıdı. TOP, Doğu Ortodoks Kilisesi tarafından tanınmıyor. 2008'de Papa 3'üncü Eftim'in kızı Sevgi Erenerol, Ergenekon kapsamında tutuklanırken halen kilisenin temsilciliğini yapan ağabeyi Ümit Erenerol da gözaltına alınmıştı.
Sabah, Haber: Bilge Eser, 24.10.2011

KALE EVLERİ BAKIMA MUHTAÇ

 

 

Erzurum’da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma kurulu tarafından koruma altına alınan evler vatandaşların korkulu rüyası haline geldi.

Tarihi kale etrafında bulunan geçmişi yaklaşık 150 yıla dayanan evlerin ‘her an bir faciaya’ neden olabileceğini belirten vatandaşlar, kısa sürede onarımdan geçirilmesini istedi. Evlerin uzun yıllardır kullanılmadığı için harabeye döndüğü söylenen evler yıkılma tehlikesine karşı etrafı çitlerle çevrilirken Yakutiye Belediye Başkanı Ali Korkut, 21 tarihi evi butik otel veya lokanta olarak işletmeye açmayı hedeflediklerini söyledi. Başkan Korkut, “Harabeye dönmüş tarihi evlerin çevredeki vatandaşlara zararını en aza indirmek için çevresini tel örgülerle çevirdik” diye konuştu.

Dikkat tehlikeli yapı, taş düşebilir. Girmek yasaktır’ uyarılarının yapıldığı çalışmayı vatandaş yetersiz bulurken mahallede bulunan tarihi evlerin yıkılma tehlikesine karşı asılan yazılarla değil binaların bir an önce restore edilmesi veya yıkılmasını istiyorlar. Vatandaşlar, evlerin sahipleri tarafından terk edildiğini yıkılmaya yüz tuttuğunu ifade ederek, bir an önce bu durumla ilgili çalışma başlatılması gerektiğini dile getirdiler.

Erzurum Gazetesi, 24.10.2011

MOGADİŞU'DAKİ TARİHİ OSMANLI CAMİSİ RESTORE EDİLECEK

 

 

Türkiye, yıllardır süren iç savaş yüzünden harabeye dönen Somali'nin başkenti Mogadişu'daki Osmanlı mirasına sahip çıkıyor.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), Mogadişu'daki tarihi Osmanlı camisi ile Suudi Arabistan tarafından 1976'da yaptırılan İslam Birliği Camisi'ni restore ettirecek. Hükümetin tahsis ettiği 40 dönüm arsa üzerine yetimhane, Kur'an kursu ve özürlüler merkezi inşa edilecek.

TDV Somali temsilcisi Yüksel Sezgin, bu çerçevede Mogadişu'ya Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından üç kişilik teknik heyet gönderildiğini söyledi. Osmanlı döneminde yapılan, ancak zaman içinde yıkıldığı için temelinin üzerine yeniden inşa edilen Osmanlı camisinin kullanılamaz durumda olduğunu vurgulayan Sezgin, "Bu camiyi restore etmeyi ya da teknik ekibin raporu doğrultusunda yıkarak aslına uygun olarak yeniden inşa etmeyi planlıyoruz. Ayrıca Suudi Arabistan tarafından yapımına 1974 yılında başlanan ve 1976 yılında ibadete açılan İslam Birliği Camii'nin de restorasyonunu yapacağız. 8 bin kişilik bu cami Mogadişu'nun en büyük camisi. İç savaş nedeniyle büyük bir bölümü harabe durumda ve kullanılamıyor." ifadelerini kullandı.

Zaman, 24.10.2011

"YENİ MÜZEMİZDE HAREKET EDEN VE KONUŞAN BİR ATATÜRK OLACAK"

 

Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Asım Güzelbey, kentte yeni açılan ve dünyanın en büyük mozaik müzesi olan Zeugma’nın fikir babası, en büyük destekçisi. Şimdiden binlerce insanın ziyaret ettiği mozaik müzesi aslında Gaziantep’teki dönüşümün de simgesi. Eskiden sadece fıstık, baklava ve kebapla anılan kent artık tarihi ve kültürel kimliğiyle öne çıkıyor. Yakında yeni müze projeleri de hayata geçecek.

 

Gaziantep bir sanayi şehri. Fakat yüzde 99’u emek yoğun sektörler ve tamamı aile şirketi. Araştırınca karşımıza neresi çıktı biliyor musunuz? İspanya’nın Bilbao kenti, aynı Antep. 1980’lerde sanayi çökünce Bilbao boşlukta kalmış. Şehrin yöneticileri düşünmüşler. Guggenheim Müzesi bu şekilde yapılmış. Bilbao kabuğunu öyle bir kırmış ki, ne deniz ne güneş var ama İspanya’nın diğer şehirleri kadar turist alıyor. Biz de böyle bir hedef koyduk. İlber Ortaylı’ya, Turgut Özakman’a da sordum. Bugüne kadar turist hep Urfa’ya gitmek için uçaktan iniyor, İmam Çağdaş’a gidiyor, yemeğini yiyip Urfa’ya geçiyordu. Bu mu Gaziantep?


Dedik ki, kente kültürel turistik bir kimlik kazandıralım. AB’nin hibe fonlarından aldık. Kaleyi restore ettik, teneke dükkanları yıktık. Tam 380 dükkanı, 200 evi, iki eski hanı, bir hamamı restore ettik. Gençler, çocuklar için Disneyland, planetaryum, bilim müzesi, botanik parkı yaptık.
Geçenlerde arkadaşlar kalenin etrafında 18 tur otobüsü saydı. Eskiden tek bir yabancı turist gelmezdi. Niye gelsin ki? Mozaik müzesi için geliyorlar. ABD’den gurme gezileri için gelenler de var. Altı ay önce ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin eşi geldi. Amerikan, Türk ve Suriye mutfaklarından oluşan bir program yaptık. Gaziantep, Tarihi Kentler Birliği’ne üye de değildi. Ama bugün, birliğin başkanıyım. Alman Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’de devlet nişanı verdiği tek siyasetçiyim.

 

Zeugma Mozaik Müzesi dünyadaki en büyük mozaik müzesi. Tunus’taki müzede 1500 metrekare mozaik var, bizde 1600 metrekare.
30 bin metrekare alan üzerine yaşayan bir müze kurduk. Üç müze daha yapıyoruz:
Biri Atatürk müzesi. Türkiye’de örneği yok. Konuşan, hareket eden bir Atatürk olacak. Çocuklar salonda oturacak, perde açılacak ve Atatürk, 10. Yıl Marşı’nı söyleyecek, Onuncu Yıl Nutku’nu okuyacak, yürüyecek. “Türkiye’de yaşayan en iyi Atatürk heykeltıraşı Yılmaz Büyükerşen’dir” dediler. Hocayı ikna ettim, beraber Amerika’ya gittik. Hoca iki gün atölyede çalıştı ve düzeltti. Ocak ayında o müzeyi açacağız.

 

1927’de Atatürk bir adama fabrika yapması için kendi imzasıyla arsa veriyor. Yanında da bir kilise var. Bunu da, “Al depo yap,” diyorlar. Fakat bu Ersoy Ailesi’nin babası diyor ki, “Bizden sonra burayı talan ederler. Şu kilisenin etrafını dört duvarla çevirin.” Seneler sonra oradan yol geçirirken birisi geldi, “Oğlum, her tarafı yıkıyorsun. Burada bir kilise var biliyor musun?” Envantere baktık, müzeye sorduk kimse bilmiyor. 450 yıllık bir kilise. Gittim aileyi buldum İstanbul’da. Fiyatta anlaşıp satın aldık. Hrant Dink ile de görüştüm. “Yardım edin, restore edelim” dedim. “Hıristiyanların binalarına sahip çıkıyorlar” diye 100 bin broşür dağıttılar ama sonunda restore ettik. Kültür merkezi ve konser salonu yaptık.

Hürriyet (kısalarak), Haber: Faruk Bildirici, 23.10.2011

SEYFİOĞLU TABYASI RESTORE EDİLMEYİ BEKLİYOR

 

 

Kırklareli'nde Balkan Savaşları sırasında savunma amaçlı yapılan Seyfioğlu Tabyası restore edileceği günü bekliyor.

 

Kırklareli Belediye Başkanı Cavit Çağlayan, Hacızekeriya Mahallesi Yeni Bağlık mevkisinde, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra kenti savunma amaçlı yapılmış olan Seyfioğlu Tabyası'nın her türlü doğa koşullarına rağmen dimdik ayakta durmaya çalıştığını söyledi. Çağlayan, "Tabyanın mülkiyeti şu anda Milli Emlak Müdürlüğünde. Restorasyonu halinde kamu kurum ve kuruluşların veya özel bir şahsa devredilebilir. Çok da kötü durumda değil. Şehre yakın, 64 bin metrekarelik bir alan. Taş yapılardan oluşan bir eser.'' dedi. Tabya'nın benzerlerinin de Edirne'de olduğunu belirten Çağlayan, orada Edirne savunması ve Balkan Savaşları tasvir edildiğini ve kendilerinin de tabyayı bu anlamda düzenleyebileceklerini belirtti. Burayı görenlerin beğendiğini söyleyen Çağlayan şöyle devam etti: "Belediye olarak biz her türlü desteği veririz. Yollarının yapımı, çevre düzenlemesini gerçekleştiririz. Ne olursa olsun tarihi Seyfioğlu Tabyası'nı kaderine terk edemeyiz. Kamu kurumlarının bu eseri ayağa kaldırmaları yönünde adım atmaları lazım. Zaten kentte tarihi eser sıkıntısı çekiliyor. Bu esere sahip çıkmazsak 20-30 yıl içerisinde yok olacak.''

 

İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili Fikret Macit de tabyanın tarihi dokusunun bozulmadan vatandaşların hizmetine açılması gerektiğini belirtti. Restorasyonu yapılmadan tabyanın önce hangi amaçla kullanılacağının belirlenmesi gerektiğini vurgulayan Macit, "Restorasyonu için, kent müzesi şeklinde ekonomik fonksiyon verilmiş iyi bir proje geliştirilebilir. Burada 22 hücre oda, koğuş, yemekhane, depo benzeri bölümler var. Kırklareli Valiliği'mizin, İl Özel İdaresi'nden tabyanın tel örgüye alınıp, oraya bir güvenlik görevlisi konulması çalışması var." dedi.

Zaman, 23.10.2011

MADEN UĞRUNA TARİHİ SEDDİ ÇÖKERTTİLER

 

Dünyanın en görkemli yapıtlarından biri olan Çin Seddi, ülkenin önemli gelirlerinden madenciliğin kurbanı oluyor. Ülkenin 11 eyaletinden geçen, yılda milyonlarca turist çeken ve tam 6 bin 400 kilometre uzunluğunda olan Çin Seddi'nin bazı bölümleri yasal ve yasadışı yürütülen madencilik faaliyetleri nedeniyle çöküyor. Ülkenin resmi haber ajansı Şinhua, Hebei eyaleti kırsalında yürütülen madencilik faaliyetlerinin özellikle tehlike arz ettiğini bildirdi.

Sabah, 23.10.2011

SONBAHAR MÜZAYEDELERİNE 972 ESER GİRDİ, 32,5 MİLYON LİRA GÖRÜNDÜ

 

 

Sonbahar sezonu toplam 32.5 milyon lira açılış değerine sahip 972 eserin satışa çıktığı müzayedelerle başladı. Müzayedelerde, Ürdün Kraliyet Ailesi’nin koleksiyonundan Fahr El Nissa Zeid’in eserlerinin yanı sıra Erol Akyavaş’ın, Burhan Doğançay’ın eserleri de satışta.

 

Türk çağdaş ve modern sanatının baş yapıtlarının satışa çıkacağı sonbahar sezonu toplam değeri 32.5 milyon lirayı bulan eserlerle açıldı. Türkiye’nin önde gelen müzayede evleri, sonbahar sezonunu toplam 972 eserin satışa çıkacağı müzayedelerle karşılıyor. Sezonu 20 Ekim Perşembe günü Nişantaşı Müzayede açarken, Antik A.Ş., Alif Art, Beyaz Müzayede yeni sezonun ilk müzayedelerini düzenliyor. Antik A.Ş. Ürdün Kraliyet Ailesi’nden Prens Raad Zeid’in koleksiyonundan Fahr El Nissa Zeid’in 1949 soyut çalışmasını 850 bin lira açılış fiyatıyla satışa çıkarırken, Beyaz Müzayede de Erol Akyavaş’ın ‘Mavi Kompozisyon’ eserini 750 bin lirayla 1 milyon lira aralığında müzayedeye çıkarıyor.
 

Sonbahar sezonunun ilk müzayedesini Nişantaşı Müzayede, 20 Ekim Perşembe günü ‘Osmanlı ve Çağdaş Sanat Eserleri Müzayedesi’ adıyla düzenledi. Toplam 324 eserin satışa çıkacağı müzayede de, Türk ve Avrupalı ressamlara ait tablolar, Osmanlı Dönemi’ne ait tombaklar, el yazması Kuran-ı Kerim’ler, Osmanlı mücevherleri, Fransız, İngiliz ve Rus Gümüşleri gibi eserler yer alıyor. Açılış fiyatlarıyla hesaplandığında toplam 3.5 milyon liralık eser müzayedeye çıktı.
 

Antik A.Ş. 269’ncu müzayedesini dün düzenledi. Müzayede de açılış bedelleriyle toplam 10 milyon liralık 175 eser sergilenirken, Ürdün Kraliyet Ailesi koleksiyonundan müzayede için Türkiye’ye eserler getirildi. Türk resminin en değerli sanatçılarından Fahr El Nisa Zeid’in imzasını taşıyan üç müzelik eser, ilk kez aynı müzayedede satışa sunuldu. Prens Raad bin Zeid Al Hussein koleksiyonundan müzayede için Türkiye’ye gelen Fahr El Nissa Zeid eseri “The Pianist”, yine Ürdün Kraliyet Ailesi koleksiyonundan sanatçının 1949 yılında soyut dönemine geçiş yaptığı çalışmalarından müzelik bir eser, ve “Beş Balıkçı Kardeş” çalışması da bu eserler arasında yer aldı.
 

Alif Art, sezonu bugün düzenleyeceği Jessie Eskinazi Benardete’nin koleksiyonunun ikinci bölümünü sunduğu müzayede ile açıyor. “Büyük 7 Üstaddan Seçmeler” mezatıyla açılan müzayede de İhsan Cemal Karaburçak, Nurullah Berk, Fikret Mualla, Burhan Doğançay, Sabri Berkel, Leopald Levy ve karikatürist Salih Erimez’e ait toplam 144 eser satışa çıkıyor. Toplam 7 milyon lira açılış fiyatıyla koleksiyonerlerin beğenisine sunulan eserler, Jessie-Geri Benardete tarafından yaşamları boyunca titizlikle toplandı. Koleksiyonda 16 eseri satışa çıkan Burhan Doğançay, müzayedenin en pahalı açılış fiyatına sahip eserinin de sahibi. Sanatçının Doors Serisi-154 eseri 300-350 bin lira aralığında açılış fiyatıyla müzayedeye çıkıyor.
 

Beyaz Müzayede ise 2011-12 sezonunu 25-26 Ekim’de gerçekleştireceği iki akşam müzayedesi ile açıyor. Yurtdışında uygulanan hafta arası akşam müzayedeleri geleneğini Türkiye’ye taşıyan 17’nci Beyaz Müzayede’de, 12 milyon lira değere sahip 329 eser satışa çıkıyor. Müzayedenin ilk akşamında 179 eser, ikinci akşamında ise 150 satışa çıkıyor. İki yıl önce tahmini fiyat aralığı sistemine geçen Beyaz Müzayede’nin, ekim müzayedesinde en pahalı 2 eseri 750 bin lira ile 1 milyon lira aralığında satışa sunulacak olan Erol Akyavaş’ın ‘Mavi Kompozisyon’ isimli ve 400 bin lira ile 550 bin lira aral1ığında satışa sunulacak olan Fahrelnisa Zeid’in ‘Forbidden Sun’ isimli tabloları olacak. 17. Beyaz Müzayede’de Mithat Şen’in gerçek Fenerbahçe formalarından yapmış olduğu bir eser de satışa sunulacak.

 

Antika ve sanat piyasasının krizlerden en az etkilenen hatta uzun dönemde hiç etkilenmeyen bir piyasa olduğunu ifade eden Olgaç Artam, şöyle konuştu: “Krizlerde sanat piyasasında bir hareketlilik görülür. Müşterilerimizin büyük çoğunluğu antika ve tablo alarak hem varlıklarını yanlarında güvende tutarlar, hem de büyük fiyat artışlarından faydalanırlar. Sanat piyasasında pek çok kriz yaşandı ancak iyi bir eser hiçbir zaman değer kaybetmiyor. Her geçen gün sayıları azalan başyapıt eserlerin fiyatları krizlere rağmen artmaya devam edecektir.”

 

Kurban Bayramı’nın kasım ayına denk gelmesi nedeniyle bu yıl müzayede takvimi de sıkıştı. Sezonu ekim ayında açan müzayede kuruluşları, ay sonuna kadar müzayedelerini düzenleyip, bayrama kadar bekleyecek. Kurban Bayramı’ndan sonra ise Ankara Antikacılık 27 Kasım tarihinde, Bali Müzayede yılbaşında yeni müzayedeler düzenleyecek.

 

Antik A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi Olgaç Artam, sonbahar sezonunun bu yıl hızlı başladığını belirterek, “12’nci İstanbul Bienali ve yan etkinlikleri ile eylül başında başlayan hareketlilik aynı şekilde devam ediyor. Yaz aylarında İstanbul’dan ayrı kalan koleksiyoncular heyecanla gerçekleşecek müzayedeleri bekliyorlar. Müzayede sezonu ekim-mayıs ayları arasında gerçekleşiyor. Mayıs ayına kadar sanatın her alanında hareketlilikler olacak” dedi. Artam,. Antik A.Ş.’nin sonbahar hazırlıklarıyla ilgili de şu bilgileri verdi: “30’ncu yılımız nedeniyle çok özel bir klasik Türk ressamları müzayedesine hazırlanıyoruz. Büyük ustalara ait bugüne kadar görülmemiş muhteşemlikte tabloları koleksiyoncularla buluşturacağız. Kasım ayında Türk hat sanatının gözdeleri Hilye-i Şerifelerin yer aldığı bir sergi hazırlıyoruz.”

Hürriyet, Haber: Meltem Kara, 23.10.2011

 

******


ZEİD'İN 'PİYANİST'İ 600 BİN TL'YE SATILDI

 

Antik A.Ş. müzayede evi 269. müzayedesini 22 Ekim’de Swissotel’de düzenledi.

 

Olgaç Artam’ın yönettiği çağdaş eserler müzayedesine Hüsnü Özyeğin, Erdoğan Demirören, Zafer Yıldırım, Nezih Barut, Neşet Yalçın ve Hüsnü Güreli’nin de aralarında bulunduğu işadamları ile koleksiyonerler katıldılar. Müzayedeye Ürdün kraliyet ailesinden Prens Raad bin Zeid el Hüseyin’in koleksiyonundan gelen “Piyanist” adlı Fahrel Nissa Zeid tablosu damgasını vurdu. Fahrel Nissa Zeid’in oğlu olan Prens Raad’a ait tablo 600 bin liraya satıldı. Sanatçının özel bir koleksiyondan müzayedeye gelen 1961 tarihli “Beş Balıkçı Kardeş” adlı bir başka eseri 400 bin liraya satıldı. Zeid’in yine Prens Raad’ın koleksiyonundan müzayedeye çıkan ve 850 bin lira muhammen bedele sahip olan soyut kompozisyonu ise satılamadı. Müzayedenin bir diğer yüksek satış rakamına sahip sanatçısı ise Burhan Doğançay oldu. Sanatçının en bilinen serilerinden biri olan “Kurdeleler” serisinden bir tablosu 200 bin TL’ye alıcı buldu. Müzayedede ayrıca Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) yararına da satış yapıldı. 20. yılını kutlayan Swissotel’in 20 ressama yaptırdığı ‘açı’lar müzayedede 5 bin liralık muhammen bedelle satışa çıktı. Satışdan toplam 500 bin liralık gelir elde edildi. 

Milliyet, 23.10.2011

MİSAFİRLER, RESİM VE HEYKEL MÜZESİ'NDE DEĞİL YILDIZ SARAYI'NDA AĞIRLANACAK

 

 

Sanat çevrelerinin bir hafta - 10 gündür konuştuğu bir konu var: İstanbul Resim Heykel Müzesi'ndeki eserler taşınacak ve müze tümden kapatılacak. Cumhurbaşkanlığı'na tahsis edilecek bina, Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın İstanbul'a gelen misafirlerini ağırlamak için kullanılacak. Parça parça bakınca hepsi doğru olabilir.

 

Parça bir: Cumhurbaşkanı ve Başbakan, İstanbul'a gelen misafirlerini otellerde değil Osmanlı'dan kalma gösterişli bir yapıda ağırlamak istiyor. Parça iki: Türkiye'nin ilk sanat müzesi olarak 1937'de Atatürk tarafından açılan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nin binası bu ihtiyacı karşılamaya uygun; üstelik geçtiğimiz aylarda ziyaret edildi ve pek beğenildi. Ayrıca müze, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne bağlı olsa da binanın mülkiyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi Milli Saraylar Daire Başkanlığı'na ait. Parça üç: Müzedeki eserlerin bir başka binaya taşınması gerçekten söz konusu.

 

Artık sorgu sual zamanı. Önce müze çalışanlarına soruyoruz. Cevap: "Eserler taşınacak, bu kesin, gerisine gelince, her şey olabilir... Siz en iyisi rektörlüğü arayın..." Arıyoruz. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Yalçın Karayağız, restorasyonun başladığı 2006'dan bu yana ilk defa kaygısız: "Milli Saraylar'la uzlaştık. İyi niyet anlaşması yaptık hatta. Biz onları, onlar da bizi zora sokmayacak bundan sonra. Restorasyon sürecinde eserlerin, ki 12 bin parçadan bahsediyoruz, binada olması hem işi yavaşlatıyor hem de risk oluşturuyor. Biraz da bu sebeple restorasyon başlayalı 5 yıl olmasına rağmen işin sadece yarısı bitti. Bir 5 yıl daha kaybetmek istemiyoruz. Bunun için eserleri güvenle koyabileceğimiz bir bina istedik, tahsis edildi. Yeni ve ekstra bir mekan... İlk etapta depo olarak kullanacağız ama orası da elden geçecek ve birkaç yıl içinde müzemizin bir parçası olarak hizmet verecek. İçinde eğitim ve etkinlik salonlarının da olduğu çağdaş bir ek yapı olarak... Anahtarı aldık. Üniversitemize de yakın. Yani eski yerimizden feragat etmemiz kesinlikle söz konusu değil. Restorasyon, altyapı sorunları ve eksiklikler giderildiğinde, takriben 2 sene içinde eski binamıza geri döneceğiz."

 

Yeni bina, şu anda 12. İstanbul Bienali'nin bir bölümünü ağırlayan Antrepo No 5. Projelendirilmesini mimar Emre Arolat üstlenmiş. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndeki restorasyon tamamlanana kadar eserler buraya aktarılacak. Restorasyon tamamlandıktan sonra Cumhuriyet öncesi eserler İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ne geri giderken Cumhuriyet sonrası eserler burada kalacak. Üniversitenin eğitim alanlarının da bulunacağı binanın 2013 baharında açılması bekleniyor.

 

İlk parçanın cevabını ise Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay veriyor: "Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanı misafirlerini otellerde değil, Osmanlı'dan kalmış gösterişli bir yapıda kabul etmek istiyor. Öyle de olmalı. Bunun için uzun zamandır kaderine terk edilmiş Yıldız Sarayı'nı uygun gördük. İstanbul İl Özel İdaresi'yle birlikte sarayda geniş çaplı bir restorasyon başlattık. Birkaç sene içinde bambaşka bir yer olacak orası, adeta ikinci bir Topkapı. Saraydaki Büyük Mabeyn'in restorasyonu bitti, devlet kabul salonu olarak hizmet vermesini düşündüğümüz yer orası."

Zaman, Haber: Jülide Karahan, 23.10.2011

SURP GİRAGOS KİLİSESİ 3 KAVMİN BARIŞ DUALARIYLA AÇILDI

 

 

‘Tanrı katı’nı hedefleyen bir kule inşa etmeye başlayan ve bu cüretleri cezalandırılarak ‘birbirlerinin dilini artık hiç anlamayacak’ hale gelen Babil kavimlerinin efsanesi, dünyadaki farklı dil ve milletlerin varlığını açıklamaya çalışan ‘antik’ bir yenik ütopya öyküsüydü aynı zamanda...

 

Babilliler artık birbirini ‘anlamaz’ ve ‘anlaşamaz’ olmuşlar, farklı dillerinin dar pabuçları içinde sıkışıp kalmışlardı. Diyarbakır’daki Surp Giragos Ermeni Kilisesi, dün 30 yıl sonra yeniden ibadete açılırken, Babil kavimlerinin üçü; üstelik birbirini ‘anlamak’ ve ‘anlaşmak’ konusunda zaman zaman sorun yaşamış üç kavmi, yine farklı dilleri konuşarak, ama bu kez aynı temenninin etrafında dua ederek bir araya geldi. Ortadoğu’nun bu en büyük kilisesinin önce avlusunu sonra içini hıncahınç dolduran Ermeniler, Kürtler ve Türkler mihrabın önünde kendi dilleriyle barış için dua ettiler, mumlarını barış dileyerek diktiler. 

Trajik 1915 yılına kadar metropolitlik merkezi olan ve bu yüzden Ortodoks Ermeni cemaatinin Van Ahtamar Kilisesi kadar önem verdiği Surp Giragos’un açılışı için Diyarbakır’a adım atar atmaz, 20. yüzyılın şafağı sökerken başlamış bir trajedinin yanı sıra oradan 21. Yüzyıla bakiye devretmiş bir başka ve ‘güncel’ sorunun etkisi hissediliyor. 

Tırmanan şiddetin yarattığı tedirginlik havaalanı kapısında gösteriyor kendisini. Kente en son mayıs ayında gelmiştim, mayısla kıyaslandığında bile güvenlik önlemlerinin arttığı görülüyor. Güvenlik güçlerinin teçhizatındaki değişim, örneğin kentin çeşitli noktalarında nöbet tutan polislerin çelik yelekleri bile ‘yeni’ durumun habercisi gibi. Sonra ilk temaslar ‘Diyarbakır gerçekleri’ni gösteriyor. Hararetle ve durmaksızın telefonla konuşan taksi şoförü tüm bu konuşmalar Kürtçe olduğu için açıklama yapma gereği duyuyor… Son derece dürüst ve dramatik bir açıklama: Yeğenim Ceyhan’da esrarla yakalanmış. 30 yıldır polis bir kez kapımızı çalmamış, ekmek derdindeyiz. Yapma etme dedim ama dinlemedi, yakalanmış. Kronik işsizliğin, gençlerle uyuşturucuyu, kullanıcı olarak da satıcı olarak da sık sık buluşturduğunu mayısta kentin belediye başkanlarından da dinlemiştik. Merkez Sur İlçesi'nin geçmişte Ermenilerin çoğunlukta olduğu Fatihpaşa Mahallesi’ndeki dar sokakların iki yanına dizilmiş çay ocaklarında kürsülerin üzerinde art arda çay ve sigara içip sokağa akın etmiş çok sayıda yabancıya meraklı gözlerle bakan Diyarbakırlılar konuşmaya pek istekli değil. 

Bunda, biraz sözün hükmünün azaldığı duygusu ve ‘anlatma’ yılgınlığı, biraz da ‘tanımadıkları’ insanlara karşı bir tedirginliğin etkisi olduğu anlaşılıyor. ‘Batı medyası’na tepkili ve güvensizler. “Hepsinin tek yanlı” olduğunu söylüyorlar. ‘Ben söyleyim de sen kimbilir ne yazarsın’ diyen bile var. İsim vermemekte kararlılar. Bir genç, “Biz asker ölmesine sevinir miyiz hiç, ama bizim cenazelerimiz gaz bombası yağmuruyla gömülüyor. Bunu da görün” diyor. Amcasının oğlu 2002’de Lice’de ‘şehit düşmüş’, cenazeyi gece kaldırmışlar. ‘Şehitlik’ dramın her iki yanında da ölüm acısına manevi bir merhem gibi sürülüyor anlaşılan… Politikaya ve güncel gelişmelere ilgileri, bu konudaki yüksek bilgi düzeyleri dikkat çekiyor. Parlamentoyu ve anayasa tartışmalarını izliyorlar. Sözcükler biraz kırık ve kesintili, isteksiz geliyor ama belli ki bir gözleri hala Ankara’da ve oradaki ‘vekillerinde’. 

Artık dar sokaklardan kiliseye doğru akanların arasına karışma zamanı... Uğultulu avluyu dolduran kalabalık üç ayrı dilden konuşuyor. Göz göze gelenler bu mutlu anın etkisiyle gülümsüyor hemen birbirine. Ve sonra açılan kapıdan neredeyse bir izdihamla içeri doluşuyor, Hıristiyanlar, Müslümanlar, ateistler ve diğerleri... Bir stadyumun boşalmasını andıran bir sıkışıklıkla kilisenin içine doluşuyoruz. Yaşlı kadınların içeri önce girmesi için çaba gösteriyor herkes. Onların yüzlerindeki derin kıvrımlar, 30 yıl sonra gelen bu açılışın, nasıl bir acıya bir nebze olsun ilaç sürdüğünü gösteren bir harita gibi nitekim. Bir kilise nefi belki de ilk kez bu kadar çok başörtülü kadına ev sahipliği yapıyor. Ermenice ilahiler, Gregoryen dualar kalabalığın uğultusu içinde kimi zaman güçlükle duyuluyor. Ama başları Ermenistan bayrağı renklerinde bandanalarla örtülü Yerevanlı dindar gençler bile bunu bir saygısızlık olarak görmüyor belli ki. Surp Giragos dün barış temennileriyle kutsandı.

350 yıllık tarihe sahip olan Surp Sarkis Giragos Küçük Ermeni Kilisesi Vakfı’nca 3 yıl önce yapılan ön incelemeden sonra başlayan restorasyon için yaklaşık 3.5 milyon dolar harcanmış.
Kültür Bakanlığı’na restorasyon için başvuran vakfa, ‘Biz restore edersek müze olur’ cevabı verilmesi üzerine Türkiye, Avrupa ve Amerika’da bağış geceleri düzenlenmiş. Gerekli para toplanamayınca Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir de belediye bütçesinden 1 milyon liralık katkı sunmuş.


Açılış ayinini kendisi de Diyarbakırlı olan Türkiye Ermenileri Patrikliği Patrik Genel Vekili Başepiskopos Aram Ateşyan yaptı.


Surp Giragos Kilisesi 350 yıllık bir geçmişe sahip. 1915’teki ‘tehcir’e kadar metropolitik kiliseydi. 1. Dünya Savaşı’nda Alman Karargahı, daha sonra da Sümerbank’ın pamuk deposu olarak kullanılmış.


1883’te Ermeni usta Tavit Hızırcıyan tarafından yapılan altın haçlı Çan Kulesi 1915’te kentteki minarelerden yüksek olduğu gerekçesiyle top ateşiyle yıkılmış. 29 metrelik bu kule de tekrar yapılacak. Kilise bugün de Ermenilerle yine bir Pazar ayinine tanıklık edecek.

Radikal, Haber: Hakkı Özdal, 23.10.2011

TARİHİ ESER DENİLEN HARABE BİNA YIKILACAK

 

Zonguldak'ta, 5 yıl önce koruma altına alınan harabe binaya yıkım izni çıktı.

 

Türkiye Taşkömürü Kurumu'na (TTK) ait metruk lavuar (kömür yıkama tesisi) binası, Zonguldak Mimarlar Odası Başkanlığı'nın başvurusu üzerine, Karabük Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nca koruma altına alınmıştı. Aynı kurul, 5 yıl sonra aynı binada yaptığı incelemenin ardından koruma kararını kaldırdı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın talebi üzerine, 2006'da koruma altına aldıkları yerde tekrar inceleme yaptıklarını belirten Karabük Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürü Mustafa Sucu, "İncelemenin ardından binanın özelliğini kaybettiğini belirledik. Karar, Zonguldak Valiliği, Belediye ve TTK'ya gönderdik. Kalibraj binası olan ve bazı gazetelerde 'ucube' olarak nitelendirilen yapının tescili kaldırıldı. Binanın yıkılmasında sakınca yoktur." diye konuştu.

Zaman, Haber: Abdullah Karabacak, 23.10.2011

TAŞ DEVRİNİN DELİKANLISI

 

İskoçya’nın Dundee Üniversitesi adli sanatlar birimi, 7 bin 500 yıl önce yaşayan Taş Devri insanının kafatasını yeniden oluşturdu.

 

Norveç’te bulunan en eski insana ait üç kafatasından biri üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda, 15 yaşındaki bir erkeğin görünümü elde edildi. Üzerinde birçok hasar olan kafatasının özel bir lazerle yüzey taraması yapıldı. Bu tarama sonuçları bilgisayara aktarıldı. Bilgiler ışığında bilgisayarda üç boyutlu kafatası çıkarıldı. Daha sonra bu üç boyutlu dijital model, plastik bir kalıba çıkarılarak şekillendirildi. Milattan önce 5500 yılında yaşayan insana ait özelliklere göre kafatasının kilden kas ve deri yapısı tamamlandı. Sonunda reçine ve cam elyafından yararlanarak tamamlanan kafatası, cam gözler yapılarak büst haline getirildi.

Milliyet, 23.10.2011

'ÇİNGENE KIZI' MOZAİĞİNİN BİREBİR BENZERİ DE BÜYÜK İLGİ GÖRÜYOR

 

Gaziantep’in Nizip İlçesi Fırat Irmağı kıyısında yer alan Zeugma antik kentinden çıkarılan ve dünyanın en büyükZeugma Mozaik Müzesi'nde sergilenen “Çingene Kızı” mozaiğinin birebir ölçülerde yapılan benzerleri de büyük ilgi görüyor.

 

Gaziantepli emekli tarih öğretmeni Mehmet Yılmaz (54), adeta simge haline gelen “Çingene Kızı” mozaiğinin 78×53 milimetre ölçülerde birebir benzerini yaparak satışını yapıyor.

 

Yılmaz, Aa muhabirine yaptığı açıklamada, 17 yıl önce tezhip sanatıyla başladığı sanat merakını mozaik yapımıyla devam ettirdiğini, yurt içi ve yurt dışından her kesimin büyük beğenisini toplayan “Çingene Kızı” mozaiğini yapmaya karar verdiğini, uzun uğraşlar sonucu bu mozaiğin aynısını yapmayı başardığını söyledi.

 

“Çingene Kızı” mozaiğini bire bir ölçülerde yoğun emek harcayarak 45 gün içerisinde tamamlayabildiğini ifade eden Yılmaz, bugüne kadar 3′ü yurt dışına olmak üzere 23 adet satmayı başardığını belirtti.

 

Mozaik sanatının kendisinde bir tutku olduğunu, Zeugma mozaiklerine hayran olduğunu anlatan Yılmaz, doğal taştan yaptığı ünlü “Çingene Kızı” mozaik tablolarını Belçika ve Hollanda’ya kadar satmayı başardığını söyledi.

 

Zeugma Müzesi'nde sergilenen “Çingene Kızı” mozaiğinin bir simge haline geldiğine dikkati çeken Yılmaz, bire bir benzerini yaptığı mozaiğin orijinali ile aynı ebatlarda olduğunu ifade ederek, “Müzede sergilenen “Çingene Kızı” mozaiği 78×53 milimetre büyüklüğünde, benim yaptığım çalışmamda aynı büyüklükte. Bu mozaikte 6 bin taş kullandım. Mozaikler için en uygun ortam iç mekanlar olması sebebiyle mozaikleri sert ahşap üzerine yapıştırmayı tercih ettim” dedi.

 

Antik dönemin mozaik sanatını günümüzde canlandırmaya çalıştığını ve mozaiğin tanınmayan bir sanat dalı olduğunu vurgulayan Yılmaz, şöyle devam etti:

“Mozaik, doğal taşların renkleri ile resim yapma sanatıdır. “Çingene Kızı” mozaiğinin taşlarının bir kısmını Fırat Havzası’ndan getirdim. Bulamadığımız renkleri ise Türkiye’nin değişik bölgelerinden temin ediyorum. Mesela, gül kurusu diye bildiğimiz taş sadece Elazığ’da bulunuyor. Buradan da dünyaya ihraç ediliyor. Ben de vişne renkli taşı Elazığ’ın ocaklarından aldım. Şu ana kadar 23 tane “Çingene kızı” mozaiği yaparak satmayı başardım, her mozaiği 4 bin liradan satıyorum. Mozaik çalışmamda yalnızca doğal taş kullanıyorum. Bu çalışmaları yurt dışına da satıyorum. “Çingene Kızı” mozaik çalışmamı Hollanda ve Belçika’ya da sattım. Zeugma Mozaik Müzesi’nin açılışı sırasında Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı, yaptığım mozaik çalışmasını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hediye olarak takdim etti.”

 

Yılmaz, Gaziantep’in uzun yıllardır baklava ve fıstık ile yapamadığı tanıtım hamlesini Zeugma antik kentinden çıkarılan “Çingene Kızı” mozaiği ile yaptığını sözlerine ekledi.

 

-”Çingene Kızı”-

Çingene Kızı, Zeugma antik kentinde bulunan bir villanın taban mozaiğidir. Bu mozaik büyük ölçüde tahribata uğramıştır. Resimli panoda yalnızca kadın başı figürü kalmıştır. Bu mozaikte kadın figürü sağına doğru bakmaktadır. Kabarık saçları ortadan ikiye ayrılmış ve ensesinden bir eşarpla bağlanmıştır. Dar alınlı, elmacık kemikleri çıkık ve dolgun yüzlüdür. Bir görüşe göre bu figür, saçlarının ortadan ayrılmış olması gözleri ve burun yapısıyla Büyük İskender olarak yorumlanmaktadır. Bir başka görüşe göre ise Toprak Ana Gaia olmalıdır. Ancak başının yanındaki asma filizlerinden dolayı Dianysos şenliklerinde yer alan Mainad olma olasılığı kuvvetlidir.

 

Çingene Kızı mozaiği Gaziantep Müzesi Müdürlüğü başkanlığında Zeugma antik kentinde 1998 yılı sonbaharında yapılan kurtarma kazılarında bulunmuştur.

haberler.com, 22.10.2011

ALABANDA KAZI ÇALIŞMALARI YENİDEN BAŞLADI

 

 

Alabanda antik kentinde kazı çalışmaları yoğun bir şekilde devam ediyor. Bu yıl bakanlık k tarafından onaylanan bölgedeki tek kazı izni özelliğini taşıyan Alabanda arkeolojik kazı çalışmaları Kültür Bakanlığının ve Çine Belediyesinin katkıları ile Adnan Menderes Üniversitesi adına Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji bölümünden Doç.Dr. Suat Ateşlier başkanlığında sürdürülüyor.

 

Uzun süre devam eden çalışmalar neticesinde tiyatro ve tapınağın gün yüzüne çıkarılmasının ardından yol kenarına yakın bir alanda Bizans Döneminde üzerine inşa edilen mezarlar ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.

 

05 Eylül 2011 tarihinde başlayan, 7 öğretim üyesi, 5 arkeolog, 13 işçi, 13 öğrenci; İspanya, Fransa, Almanyadan olmak üzere 4 yabancı bilim adamının dönüşümlü katılımı ile yapılmakta olan kazı çalışmalarının 30 Ekim 2011 tarihine kadar devam edeceği öğrenildi.

 

Kazı izni ve kazıya hazırlık çalışmaları nedeni ile Eylül ayında başlanabilen arkeolojik kazılar, önümüzdeki yıldan itibaren Temmuz ayından başlamak üzere yaklaşık her yıl 4-5 aylık süreler halinde gerçekleştirilecek.

 

İlk iş olarak antik kentin ot ve çalılarla kaplı alanlarında genel temizlik çalışmaları yürütüldüğünü belirten Alabanda Kazı Ekibi Başkanı Doç.Dr. Suat Ateşlier, buraya gelen ziyaretçilerin antik kenti daha rahat gezebilmeleri için temizlik ve bazı düzenleme çalışmaları yaptıklarını, sık çalıların altında kalmış olan Agora ve aşağı kent alanlarının da temizlendiğini açıkladı.

 

Alabanda Meclis binasının mimari açıdan Anadoluda bilinen en önemli yapı olduğunun altını çizen Ateşlier, Anadolunun nadide mimari eserlerinden biri olan, MÖ 2. yüzyılda inşa edilmiş Bouleuterion (Meclis Binası) yapısının sahne cephesi, sahne mimarisinin gelişimi konusunda başlıca örnek teşkil eden Anadoluda bilinen en önemli mimari kalıntıdır. Bouleuterion yapısının statik durumu incelenerek bir proje geliştirilecek, yapının 3D lazer tarayıcılar ile dijital modeli çizilecek, ardından kazı çalışmalarına başlanacaktır dedi.

 

Alabanda'nın mimarlar kenti olduğunu belirten Ateşlier, Tralleis Bouleuterionunu Alabandalı bir sanatçının tasarladığını Romalı ünlü mimar Vitruviusun detaylı anlatımından öğreniyoruz . Vitruvius, Alabandalı Apaturiosun Trallleis Bouleuterionunun skene binasını (sahne binasını) ustalıkla tasarladığını, içinde kullanılan sütunları, heykelleri, archidravları taşıyan kentaurosları, yuvarlak çatılı rotondoları ve aslan başlı çörtenlere sahip kornişleri tasarladığını belirtmektedir. Magnesiadaki Artemis Tapınağı ve Teosdaki Dionysos Tapınağının ünlü mimarı Hermogenesin de Alabandalı olabileceği konusunda birçok bilim adamı hemfikirdir. Alabanda Apollon Tapınağının mimari Menesthesin de büyük olasılıkla Alabandalı olduğu düşünülürse Alabandanın Hellenistik Dönemde mimar yetiştiren bir kent olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerekir diye konuştu.

 

Siyasi açıdan da bu meclis binasının önemine vurgu yapan Doç.Dr. Ateşlier, Strabon, Alabandada doğmuş ve yetişmiş olan iki ünlü hatip, Apollonios Malakos ve Apollonios Molondan sıkça bahseder. Alabandalı Meneklesin öğrencisi olan Apollonios Molon daha sonraları Rhodosa yerleşmiş ve orada yaşamıştır. Marcus Tullius Cicero ve Gaius Julius Caesar (Sezar), Rhodosluların elçisi olarak iki kez Romaya gitmiş olan Apollonios Molondan dersler almışlardır. Cicero ve Caesar (Sezar) gibi iki önemli Romalı şahsiyete hocalık yapmış olan Alabandalı Molon Bouleuterionda kent meclisine defalarca hitap etmiştir dedi.

 

Şu an sürdürülen kazı çalışmalarının 1906 yılında Ethem Bey tarafından ortaya çıkarılan, ancak zamanla tekrar kapanan mezarlarda devam etmekte olduğunu açıklayan Ateşlier, Alabandada bilinen ilk kazı çalışması 1905-1906 yıllarında Ethem Bey tarafından, İstanbulda bulunan Müze-i Hümayun için eser toplama amacıyla Laginaya giderken ziyaret etmiş olduğu sırada burada yapmış olduğu kazılardır” dedi.

Çumra Postası 22.10.2011

ULA'DA ANTİK KENT BULUNDU

 

 

Muğla’nın Ula İlçesi'nde, MÖ 4. yüzyıla ait bir antik kent bulundu. Yaklaşık 350 dönüm alanı kaplayan kentin birçok bölgesinde kaçak kazı yapıldığı ortaya çıktı. İlk çalışmalarda kaya mezarları, antik tiyatro ve lahit mezar bulunurken mezarın tamamen açıldığı görüldü.

 

Muğla-Marmaris karayolu üzeri Okkataş mevkisinde, henüz bir belgeye rastlanmayan antik kentte yüzey araştırması ve temizlik çalışmalarına başlandı. Çalışmalar, Muğla Müze Müdürlüğü denetiminde Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’ndan alınan izinle Ula Belediyesi ve Muğla Üniversitesi (MÜ) işbirliğiyle yapılıyor. Antik kentin tamamının çalılık alanda olması sebebiyle Ula Açık Cezaevi’nden 10 mahkum da yardım için gönderildi. Akropolis durumundaki tepe üzerinde tapınak temel kalıntıları, birkaç Sarnıç ve sur kalıntıları bulunduğu açıklandı.

 

Antik kentin ismi konusunda iki seçenek üzerinde durduklarını belirten kazı başkanı MÜ Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Kadir Baran, “Kaya mezarları ve lahit, 5. yüzyıl sonlarına ve 4. yüzyıl başlarına ait bir Karia kenti olduğu konusunda bilgi veriyor. Henüz yazılı bir belge elimizde olmadığı için iki isim üzerinde duruyoruz. Kyllandos veya Thera olabilir. Büyük olasılıkla Thera antik kenti burası. Kyllandos’unsa yine Ula’ya bağlı Elmalı Köyü yakınlarındaki kent olma ihtimali yüksek.” dedi. Thera’yı Büyük İskender’in fethettiğini düşündüklerini aktaran Yrd. Doç.Dr. Baran, “Bilim insanları tarafından bilinen fakat henüz hiç yüzey araştırması ve kazı çalışmasının yapılmadığı bir bölge. İki dağ arasında kurulu kent, doğal ortamda kamufle olmasına rağmen tahrip olmasıyla dikkat çekiyor. Kentle ilgili yazıt bulunmuyor. Antik kentler, kurulduğu günden bu yana soyuluyor, burası da bunlardan birisi. Kaçak kazı yapanlar yine bu yöreden. Bunların önüne geçmek için başlatılan çalışmalar sonra devam edecek.” şeklinde konuştu.

 

Ula Belediye Başkanı Nadi Şenkal ise yüzey araştırmaları ve ot temizliği için maddi katkı sağladıklarını ifade ederek, “Antik kentin varlığını biliyoruz var fakat bugüne kadar hiç kazı yapılmadı. Belediye olarak, günyüzüne çıkması için maddi imkanlarımız dahilinde katkı veriyoruz. Esas amacımız, ise Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu ören yerini bünyesine alması.” dedi.

haberler.com, 22.10.2011

ESRARENGİZ TÜNELDEN SÜRPRİZ ÇIKTI

 

 

İzmir’in Agora semtinde bir süre önce ortaya çıkarılan tüneli inceleyen arkeologlar buranın tarihi kitaplarda da yer alan, içindeki çeşmeden su için yeni annelerin sütünün daha iyi olacağına inanılan ’Sütveren Anne’ çeşmesi olduğunu belirledi.

Bir gecekondunun bahçesinden başlayan ve Kadifekale’ye doğru gittiği belirlenen içinden su akan tünel bir süre önce bulunmuştu. Bir insanın zor yürüdüğü tüneldeki bazı çöküntüler nedeniyle sonu belirlenemezken Konak Belediyesi tünelin başladığı gecekonduyu satın alıp, burasının turizme kazandırılması için ilk adımı attı.

Antik Smyrna Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy ile kazıda görevli arkeologlar Çağdaş Yılmaz ve Dijvan Talur tünelde inceleme yaptı, yaklaşık 70 metre ilerledi. Tünelin ulaşılabilen yerinde duvarda niş şeklinde bir çeşme bulundu.

 

Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy, "Şirince’de gördüğümüz Sütini Mağarası örneğinde olduğu gibi, kadınların, süt vermesiyle ilgili olabilir, doğurganlıkla ilgili olabilir. Bunlarla ilgili olarak birtakım inanç çerçevesinde, birtakım hediyeler bırakarak, oradaki suyu içerek hem doğurganlıklarını hem de sütünün bolluğunu ifade etmeye çalışmışlar anlaşılan. Burası da Alman Seyyah Weber’den bildiğimiz kadarıyla İzmir’in bu genel kültür tarihi içerisinde ’süt veren anne’ inancının başlangıç noktasını oluşturuyor olmalı. Biz daha önce birtakım küçük objeler bulmuştuk. Paralar bırakılmıştı. Bundan anlaşılıyor ki su içme karşılığında bir hayır bırakıyorsunuz ve de sütünüz bollaşıyor, doğurganlığınız artıyor. Tabii ki bu Meryemana’ya kadar gidebilen bir anlayışı ifade ediyor bize. Şirince’deki örnek de bunu ifade ediyor, buradaki örnek de bunu ifade ediyor. Tabii ki burası ziyarete kazandırılabilir. Biliyorsunuz burası Konak Belediyesi’nin mülkiyeti içersinde şu an. Hazırlanacak bir projeyle ziyaretçilerin gerçekten bu güzelliği görmesine olanak sağlanmalıdır" diye konuştu.

Konak Belediyesi tarafından anı evi olarak projelendirilen evin altındaki tünelin ve içindeki çeşmenin bakımının yapılıp ışıklandırıldıktan sonra turizmin hizmetine açılabileceği belirten Yrd. Doç.Dr. Ersoy, "Burası Hristiyanların gelip dua ettiği Meryemana ile bağlantılı bir dua evi olabilir. Bu haber duyulduğunda yurt dışından çok sayıda turist ziyarete gelecektir. Kente inanç turizminin gelişmesine katkı sağlayacaktır" dedi.

Milliyet, Haber: Mustafa Oğuz, 22.10.2011

ALMANLAR 4 BİN 900 YIL ÖNCE BİLE BEYİN AMELİYATI YAPMIŞ

 

Almanya'da 4 bin 900 yıl önce beyin ameliyatının yapıldığı belirlendi.

 

Rostock şehri yakınlarında bulunan insan kafatasını inceleyen Alman bilim adamları, yaklaşık 5 bin yıl önce de beyin ameliyatı yapıldığını ve hastanın ameliyat sonrasında aylarca yaşadığını açıkladı.

Zaman, 22.10.2011

TARİHİ YOL AĞI GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

 

Stratonikeia’daki çalışmalar kış aylarında da hız kesmiyor. Kentte, Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Bilal Söğüt Başkanlığında yapılan çalışmalarla kente ulaşım ağı ören Osmanlı döneminden kalma taş döşeme yollar ortaya çıkarılıyor.

 

Yatağan’ın canlı tarihi olan Stratonikeia antik kentindeki çalışmalar kış aylarında da devam ediyor. Yapılan son çalışmalar ile kente ulaşım ağı ören ve kentin her yerini tarihi yolar üzerinde gezebilme imkanı sunan Osmanlı Dönemi’nden kalma taş döşemeli yollar gün yüzüne çıkarılıyor.

 

Yapılan çalışmalar, Osmanlı Döneminden kalma 1.köy meydanında, 2.köy meydanında Kuzey cadde ve şehir kapısı yol güzergahı ile tiyatro yolundaki Ağa Sokağı’nda devam ediyor. Kazı Başkanı Bilal Söğüt Stratonikeia Antik Kenti’nin diğer antik kentlerden daha önemli bir yönü olduğuna vurgu yaparak; “ Stratonikeia Kenti diğer antik kentlerden farklı olarak hellenistik, roma, bizans, beylikler, Osmanlı ve günümüz Sivil mimarisinin karışıp harmanlandığı tek antik kenttir. Osmanlı Döneminden kalma taş döşeli yolların gün yüzüne çıkarılması ile kentteki Osmanlı etkisi daha belirgin olarak görülmekte. Kenti ziyarete gelen tarih tutkunu misafirlerimiz Osmanlı’dan kalma bu taş döşeli yollar üzerinde yürüyerek tarih sahnesinde eşsiz bir gezinti yapma imkanına sahip olabilecekler” dedi. Ortaya çıkarılan kaldırımlı dar sokakların Ressam Aydın Erkuş tarafından kağıda döküldüğünü de belirten Bilal Söğüt ayrıca son yıllarda kenti ziyarete gelen misafir sayısının arttığını da belirtti. Stratonikeia antik kentinde yaz aylarında geniş bir kadroyla çalışan kazı ekibi kış aylarında da 31işçi, 10 arkeolog, 3 restoratör, 1 mimar ve Bakanlık Temsilcisi Mete Tozkoparan eşiliğinde çalışmalarına ara vermiyor.

Yatağan Yeni Gündem, 22.10.2011

SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ'NDEKİ KURTARMA KAZISI

 

Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı ve Seyitömer Höyüğü Kazı Grubu Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen, 6 yıldır yürüttükleri çalışmalarda 17 bine yakın eseri gün ışığına çıkardıklarını bildirdi.

 

Prof.Dr. Bilgen, Kazı Evi'nde düzenlenen bilgilendirme toplantısında, Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Genel Müdürlüğü'ne bağlı Seyitömer Linyitleri İşletmesi (SLİ) Müessesesi sahasında kalan höyükte 2006 yılında başladıkları kurtarma kazısının bu yılki bölümünün iki hafta sonra tamamlanacağını söyledi.

 

TKİ Genel Müdürlüğü ile DPÜ Rektörlüğü arasında imzalanan protokol gereği kazının bu yıl sona ermesi gerektiğini belirten Prof.Dr. Bilgen, çalışmaların sürmesi için ilgili kuruluşlara gerekli başvuruların yapıldığını ve sonucunu beklediklerini ifade etti.

 

Geniş alana yayılan höyüğü 6 yılda 12 metre kazdıklarını bildiren Prof.Dr. Bilgen, şöyle konuştu:

“Protokol gereği kazıyı iki hafta sonra durduracağız, ancak anlaşmaya varılır ve kazı çalışmaları devam ederse kalan 6 metrelik katmanı kaldırıp gün yüzüne çıkarabiliriz. Şu çok memnun vericidir ki, bilim dünyasında uluslararası seviyede referans alınan, aranan bir höyük halini aldı. 6 yıl süresince yürüttüğümüz kazılarda 17 bine yakın eser çıkardık. Buradan elde edilen bulgularla çok sayıda literatürde yer alan yayın gerçekleştirdik, 3 sempozyum düzenledik. Şimdiye kadar 3 doktora tezi, 20′ye yakın yüksek lisans tezi, 30′a yakın lisans tezi hazırlandı. Çok sayıda bulgu elde ettiğimiz höyükten sağlanan veriler ışığında bilimsel makalelerle uğraşsak, ömrümüz yetmez. 6 yıldır burada çalışan işçilerin, öğrencilerimizin büyük emeği bulunmaktadır. SLİ Müessesesi yetkililerine yardımlarından dolayı teşekkür ederim.”

 

Kazıda görevli DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Gökhan Coşkun da bu yıl ortaya çıkardıkları MÖ 1900-1800 yıllarına ait surların, Anadolu’da bu döneme ait nadir surlardan biri olduğunu anlattı.

 

Türkiye’de bir kazıda en fazla eserin bu höyükten çıkarıldığını savunan Yrd. Doç.Dr. Coşkun, “MÖ 3000′li yıllarda Anadolu’da seramik üretiminde kalıp kullanılan tek yerin, arkeoloji literatüründe seramik üretiminde en erken kalıp kullanımının burada olduğunu belirledik. 5 bin yıllık seramik üretiminin olduğu bu höyüğün, Kütahya’da seramik üretiminin başladığı merkez olduğunu düşünüyoruz” diye konuştu.

 

SLİ Müessese Müdürü Yüksel Koca, kazının 3 yıl daha sürebileceğini ve bu konuda DPÜ Rektörlüğü ile yazışmalarının sürdüğünü kaydetti.

 

Toplantıda, DPÜ Rektörü Prof.Dr. Ahmet Karaaslan, Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası (KÜTSO) Meclis Başkanı Nihat Delen, Kütahya Müze Müdürü Metin Türktüzün ile akademisyenler hazır bulundu.

 

SLİ Müessesesi sınırları içinde yer alan höyükteki kazı çalışmaları, altındaki 12 milyon ton kömürün ekonomiye kazandırılması amacıyla 1989 yılında Eskişehir Müze Müdürlüğünce başlatıldı.

 

Afyonkarahisar Müze Müdürlüğü'nün 1990-1995 arasında yürüttüğü çalışmalar, 2006′dan itibaren DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümünce ele alındı.

 

TKİ Genel Müdürlüğü ve DPÜ Rektörlüğü arasında imzalanan protokol gereğince her yıl 6′şar aylık dönemler halinde yürütülen kazının tamamlanması ve höyüğün kaldırılmasının ardından değeri yaklaşık 500 milyon lira olarak tahmin edilen linyit kömürünün çıkarılmaya başlanması hedefleniyor.

 

Bu yıl 6 Haziran’da başlayan kazıda, DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü'nden yaklaşık 50 kişilik öğretim elemanı ve öğrenci grubuyla 250′ye yakın SLİ Müessesesi işçisi görev aldı.

haberler.com, 21.10.2011

25 MİLYON DOLARLIK KLIMT!

 

 

20. yüzyılın önemli sanatçılarından Avusturyalı ressam Gustav Klimt'in, müzayedeye çıkan resminin 25 milyon dolardan yüksek bir fiyata alıcı bulması bekleniyor.

Dünyanın önde gelen müzayede şirketlerinden Sotheby's'in düzenleyeceği açık artırmada satışa çıkardığı 1915 tarihli "Litzlberg on the Attersee" adlı resim, Naziler tarafından çalınmıştı.

Bir süre önce Avusturyalı sahibinin varisine dönen resim, 2 Kasım'da New York'da düzenlenecek "Empresyonistler ve Modern Sanat" müzayedesinin en önemli parçası olarak öne çıkıyor.

Sotheby's New York'un yöneticisi Simon Shaw, "Klimt'in manzara resimleri, modern sanatın en önemli ikonları arasında yer alıyor" dedi. Shaw, bu resimlerin tüm dünyanın ilgisini çektiğini söyledi.

Satışa çıkarılan eser, bu yılın başlarında Avusturya'daki Salzburg Modern Sanat Müzesi'nin, resmi sahibinin torunu George Jorisch'e iade etmeye karar vermesi üzerine dikkatleri üzerine toplamıştı. Klimt manzaralarının en önemli koleksiyonerlerinden olan Viktor Zuckerkandl 1927'de öldüğünde resim, Jorisch'in büyükannesi olan Amalie Redlich'e kalmıştı.

Redlich, 1941 yılında Nazilerin Polonya'da kurduğu Lodz gettosuna sürülmüş ve kendisinden bir daha haber alınamamıştı. Sanat koleksiyonuna Naziler tarafından el konuldu, resimler satıldı ve yapıtlar sonuçta Avusturya müzesine döndü.

Klimt'in özel koleksiyonlarda bulunan ve satışa çıkabilecek çok az resmi kaldığına değinen Shaw, insanların, bir hikayesi olan resimleri sevdiklerini ve böyle yapıtları daha çok istediklerini belirtiyor.

Gustav Klimt'in, Şubat 2010'da müzayedeye çıkan başka bir manzarası 43 milyon dolara alıcı bulmuştu.

Habertürk, 21.10.2011 



******


KLIMT'İN SON ESERLERİ BUNLAR

 

 

20. yüzyılın önemli sanatçılarından Gustav Klimt'in 1915 tarihli manzara resmi açık artırmada. En az 25 milyon dolara satılması beklenen tablo, Klimt'in özel koleksiyonundan satışa çıkabilecek az sayıda resminden biri...

 

Avusturyalı ressam Gustav Klimt'in 'Litzlberg on the Attersee' adlı resmi müzayedeye çıkıyor. Dünya çapında birçok hayranı bulunan sanatçının 1915'te yaptığı resmin 25 milyon dolardan (45 milyon TL) yüksek bir fiyata alıcı bulması bekleniyor. Dünyanın önde gelen müzayede şirketlerinden Sotheby's'in satışa çıkardığı resim, zamanında Naziler tarafından çalınmıştı. Bir süre önce Avusturyalı sahibinin varisine dönen resim, 2 Kasım'da New York'ta düzenlenecek 'Empresyonistler ve Modern Sanat' müzayedesinin en önemli parçası olarak öne çıkıyor. Sotheby's New York'un yöneticisi Simon Shaw, 'Klimt'in manzara resimleri, modern sanatın en önemli ikonları arasında yer alıyor' dedi. Klimt'in özel koleksiyonlarda bulunan ve satışa çıkabilecek çok az resmi kaldığına değinen Shaw, insanların, bir hikayesi olan resimleri sevdiklerini ve böyle yapıtları daha çok istediklerini belirtiyor. Gustav Klimt'in, Şubat 2010'da müzayedeye çıkan başka bir manzarası 43 milyon dolara alıcı bulmuştu.

Akşam, 22.10.2011



16- 22 Ekim 2011

6 BİN YILLIK İKİ HÖYÜK KEŞFEDİLDİ

 

 

Samsun``un Bafra İlçesi'nde MÖ 4 bin yıllarına Genç Kalkolitik Çağ`a ait olduğu tespit edilen ve Samsun ve Karadeniz`in yerleşimine ışık tutacak 2 yeni höyük tespit edildi.  


Karadeniz Bölgesi`nde birçok noktada arkeolojik çalışmalar sürerken, en çok kazı çalışmaları Samsun`da yoğunlaşıyor. Samsun, Anadolu yarımadasının kuzeyinde Orta Karadeniz Bölgesi`nde Kızılırmak ile Yeşilırmak çevresinde yerleşim birimi olarak tespit edilirken, bu zamana kadar yapılan kazı çalışmalarında ve araştırmalarda şehrin tarihine ışık tutacak en erken veri Mezolitik Dönem`e ait Tekkeköy İlçesi'ndeki kaya sığınaklarında taş aletler olarak kayıt altına alındı. Samsun MÖ 1. yüzyıldan sonra Hellenistik Dönem`de yerleşimlerin başladığı tarihte yer aldığı resmi olarak bilinirken, yeni çalışmalar bu tarihi daha geri çekiyor. Neolitik Dönem konusunda herhangi bir bilgiye sahip olmayan Samsun, arkeologların yaptığı köy karakterindeki ilk yerleşimlerin ortaya çıktığı Geç Kalkolitik Çağ`dan kalma tarihi eserler yapılan kazılarda ve keşiflerde bulunmaya başlandı. 
 

Bafra İlçesi'nde daha önce arkeoloji literatüründe geçmeyen, yeni keşfedilen Elifli Köyü'ndeki Deliklitepe Höyüğü (tepecik) ve Lengerli Köyü'ndeki Kürkürün Tepesi Höyüğü`nde Samsun`un yeni tarihine ışık tutacak eserler bulundu. Deliklitepe Höyüğü`nde Geç Kalkolitik dönemden Geç Antik Çağı`na, Kürkürün Tepesi Höyüğü`nde de Geç Kalkolitik Dönem`den Hellenistik Dönem`e değin uzanan bir süreçte yerleşimin olduğu anlaşıldı. Samsun Müzesi`nin katkılarıyla iki höyükte yapılan ilk araştırmalarda 142 adet amorf halindeki çanak çömlekten elde eldi. Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Davut Yiğitpaşa, Samsun`da şuana kadar tespit edilen 55 adet höyük bulunduğunu kaydetti. Bafra`da yeni bulunan 2 höyükte yapılan çalışmalarla Samsun`un tarihi, arkeolojik ve kültürel gelişimi araştırılarak daha ayrıntılı olarak tanıtılmasının amaçlandığını belirten Yrd. Doç.Dr. Davut Yiğitpaşa, araştırmalarda höyük ve yerleşim sayısının artacağını düşündüklerini ifade
etti.   

 
"Bu höyük tipi yerleşmelerin Karadeniz kıyı şeridinde yoğunlaştığını görmekteyiz" diyen Yiğitpaşa, "Araştırmalar daha çok buralardaki ova ve vadilerde yapılmıştır. Bölgede yürütülen arkeolojik kazılar MÖ IV bin yılın sonlarından itibaren bölgenin kültürel görünümü hakkında değerli bilgiler sağlamıştır. Samsun`da Kalkolitik Çağ`dan özellikle Tunç Çağı`ndan itibaren yoğun bir yerleşime sahne olduğu açıktır. İncelemiş olduğumuz bu iki höyük daha önceki höyüklerin bulgularıyla paralel olarak Geç Kalkolitik Çağ`dan, Geç Antik Çağ`a değin uzanan bir süreç içinde yer alırlar. Deliklitepe Höyüğü`nde bulunan ve Geç Demir Çağ`ına (GDÇ) tarihlediğimiz çömlekçiğin süzgeçli akıtacağı ağza bitişik yapılmıştır. Bu özelliği sayesinde GDÇ`nin erken evresine ait olmalıdır" dedi. 

 

Yiğitpaşa, sürdürülecek kazı çalışmalarında Karadeniz`in kültürel yönden çekirdek bölgesini teşkil eden Samsun`un bu yöresinde kültürlerin en iyi şekilde tanımlanmasını sağlayacağını kaydetti.
Samsun Haber, 21.10.2011

LÜBNAN'DAN DÜNYANIN YEDİ HARİKASINA ADAY

 

 

Lübnan Cumhurbaşkanı General Michel Süleyman, dünyanın yeniden seçilecek olan yedi harikasına ülkesinde bulunan Jeita mağarasını aday gösterdi.


Süleyman, Başbakan Nejib Mikati, Turizm Bakanı Fady Abboud ve milletvekilleriyle dün Jeita mağarasını gezdi. Süleyman, Jeita mağarasını dünyaya tanıtmak için yurt içinden ve yurt dışından gazetecileri Lübnan'a davet etti.


Başbakan Mikati, mağaraya giden yolu düzeltmek ve çevre düzenlemeleri için Jeita belediyesine yardım sözü verdi.


Lübnan Enformasyon Bakanı Velid Daouk, dünyanın yedi harikasını yeniden seçmek için yapılacak oylamada halktan destek çağrısında bulundu.


Jeita mağarası, Lübnan'ın başkenti Beyrut'un 18 km kuzeyindeki Nahr al-Kalb vadisinde bulunuyor. 1836 yılında Rahip William Thomson tarafından keşfedildi. 1958 yılında turistlerin güvenli erişimini sağlamak için tünel yapıldı. Mağarada 200 metre uzunluğundaki dünyanın en büyük sarkıt galeri odaları yer alıyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: Engin Demirkaya, 21.10.2011

OTOMOBİLDE TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Denizli Pamukkale’de tarihi eser kaçakçılığı yapıldığı ihbarını alan jandarma operasyon düzenledi.

 

T.D. (30), M.D. (36) ve M.D.’nin (26) bulunduğu otomobili durduran jandarma ekipleri arama yaptı. Roma döneminden kabartma kadın resmi bulunan bir mezar taşı, 8 mühür, bir bronz sikkeyle bir haç bulundu. Tarihi eserler Müze Müdürlüğü’ne teslim edilirken, gözaltına alınan T.D., M.D. ve M.D.’yi mahkeme tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı.

Hürriyet Ege, 21.10.2011

TAC MAHAL'İN 5 YILLIK ÖMRÜ MÜ KALDI?

 

 

Dünyanın yedi harikasından biri olan Hindistan'daki Tac Mahal birkaç yıl sonra yerle bir olabilir.

NTVMSNBC'nin haberine göre, Hint bilim adamları dünyayı, Tac Mahal'ın temelinin yıkılmasını engellemek üzere bir an önce önlemler almaya çağırdı.

358 yaşındaki dünya harikası yapınının, temellerindeki çürüme nedeniyle 5 yıl içide yıkılabileceği belirtiliyor. Jumna nehrindeki su düzeyinin azalması yapının duvarlarında çatlamalara yol açıyor. 

Babür İmparatorluğu hükümdarı Şah Cihan'ın, eşi Mümtaz Mahal'in anısına Jumna nehrinin kıyısında yaptırdığı Tac Mahal, UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmıştı. Mümtaz Mahal, 14. kızları Gauhara Begüm'ü doğururken 1631 yılında hayatını kaybetmiş, bunun üzerine Şah Cihan, Agra kentinde Tac Mahal adında bir anıt mezar yaptırmaya karar vermişti. Tac Mahal'ı her yıl 4 milyondan fazla kişi ziyaret ediyor. 

Arkitera, Kaynak: Ntvmsnbc, 21.10.2011

ANTREPO'YA YENİ MÜZE YOLDA

 

 

Yıllardır süren restorasyon çalışmaları nedeniyle kapalı olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) bünyesindeki İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin Karaköy’deki Antrepo 5’e taşınması gündemde. Şu sıralar İstanbul Bienali’ne ev sahipliği yapan İstanbul Modern’in hemen yanındaki Antrepo 5’in müzeye dönüştürülmesi için MSGSÜ ile Başbakanlık Özelleştirme İdaresi arasında ön protokol imzalandığı, bienalin hemen ardından da çalışmalara hız verileceği söyleniyor.


Müze projesinin arkasındaki isim ise geçen yıl kazandığı Ağa Han Ödülü’nü mimarlık  öğrencilerine burs verilmek üzere mezun olduğu MSGSܒye bağışlayan ünlü mimar Emre Arolat. Hem yeri hem de çağdaş sanat müzesi olması itibariyle projenin kendisini çok heyecanlandırdığını belirten Arolat, “İstanbul’un o noktası fiziksel ve sosyal olarak çok katmanlı bir yer. Hem İstanbul’un o noktasının ruhunu koruyan hem de kullanıcısı ile olabildiğince dolaysız bir iletişim kurmayı hedefleyen bir proje üstünde çalışıyorum” diye konuştu.


Yapılacak restorasyon sonrasında en alt katı depo, iki katı daimi sergi alanı, bir katı süreli sergi alanı olacak Antrepo 5, restorasyon atölyesi, açık ders alanı, kütüphane, kafe, gösteri alanı ve work-shop odası gibi fonksiyonları da barındıracak. 2013 yılında açılması planlanan müzenin daimi sergi alanında, 12 bin eser barındıran Resim Heykel Müzesi koleksiyonunun cumhuriyet sonrasına ait 8 bin eserlik bölümü dönüşümlü olarak sergilenecek.


MSGSÜ yetkilileri, İstanbul Resim Heykel Müzesi binasının restorasyon sonrasında Cumhurbaşkanlığı’na tahsis edileceği yönündeki söylentilere “Dolmabahçe Sarayı’nın veliaht dairesi olan müze binası TBMM Başkanlığı’na bağlı olan Milli Saraylar’a ait. 1937 yılında Atatürk’ün emriyle Türkiye’nin ilk sanat müzesi olarak açılmak üzere üniversitemize tahsis edildi. Restorasyon sonrasında koleksiyonumuzun cumhuriyet öncesine ait bölümünü burada sergilemeyi planlıyoruz” diye cevap verdi.

Radikal, Haber: Erkan Aktuğ, 21.10.2011

AĞA HAN ÖDÜLLÜ MİMARI KAYBETİK

 

 

Uygulanmış projeleri ve aldığı ödüllerle mimarlık alanında önemli bir yeri olan, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başdanışmanlığını da yapan, mimarlığın Oscarı sayılan Ağa Han Mimarlık Ödülü sahibi 79 yaşındaki Veli Behruz Çinici, Yalova Termal’deki bir otelin havuz başında dün akşam fenalaşıp hayatını kaybetti. Yalova Savcılığı, Çinici’nin ölümünün ardından soruşturma başlattı.

Çinici’nin yarın İstanbul Teşvikiye Camii’nde öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verileceği öğrenildi. Mimar Behruz Çinici, koordinatörlüğünü yaptığı ve Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü alan Çorum Binevler Uydu Kent Projesi’nin aslına uygun yapılmadığı gerekçesiyle, yargı süreci başlatmasıyla gündeme gelmişti. Bilirkişi raporunda, Binevler Projesi’nin, Çorum Belediyesi’nin yaptığı plan değişiklikleri sonunda bozulduğu belirlenmişti.

AĞA HAN ÖDÜLLÜ MİMAR
Tasarım ağırlıklı çalışmalarıyla ön plana çıkan Çinici, 1981 yılında Fransız Mimarlar Odası tarafından “Sir Robert Matthew Ödülü”ne, aynı yıl ODTÜ tarafından “Pritzker Mimarlık Ödülü”ne ve “Atatürk Ödülü”ne aday gösterildi. 1984 yılında Simavi Ödülü’nü, 1986 yılında İş Bankası Kent ve Mimarlık Ödülü’nü, 1991 yılında Türkiye Prefabrik Birliği Ödülü’nü, 1995 yılında TBMM Camisi ile Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü oğlu Can Çinici ile birlikte aldı. Çinici, 1993 yılında Başbakanlık Şehircilik Mimarlık Başdanışmanlığı’na atandı.

DEV PROJELERE İMZA ATTI
Atatürk ve Orta Doğu Teknik Üniversiteleri yerleşkeleri, TBMM Halkla İlişkiler, Milletvekilleri Sitesi, TBMM Camisi ve Kitaplık Kompleksi projelerini yaptı. Ankara Petrol Ofisi yönetim binası, Ankara Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, İstanbul Eminönü Çarşı Merkezi ve Ofis Kompleksi yarışmalarında birincilik ödüllerini kazandı. Taksim Meydanı Uluslararası Yarışma Projesi ikinciliğini kazandı.

 

Doğum yeri ve tarihi: 1932 / İstanbul

Egitimi ve kariyeri: 1949 yılında Vefa Lisesi’nden sonra, İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’ne girdi. 1961 yılında, eşi Altuğ Çinici ile birlikte ODTÜ Kampusu yarışmasını kazanarak uygulamaları için mimarlık ofisi kurdu.

Habertürk, Haber: Uğur Uslubaş, 20.10.2011

TESADÜFEN BULUNAN TARİH

 

 

Konya'da yaklaşık bin yıllık geçmişe sahip Aya Elenia Kilisesi'nde çalışanların gömülmüş olabileceği tahmin edilen mağaralardaki kaya mezarlarının tamamen tahrip edildiği ''tesadüfen'' ortaya çıktı.

 

Edinilen bilgiye göre, merkez Selçuklu İlçesi Sille antik kentindeki Aya Elenia Kilisesi yakınlarında bulunan mağaralardaki kaya mezarlarının tamamen tahrip edildiği, mezarlardan çıkarılan insan kemiklerinin ve kafatasının etrafa saçıldığı belirlendi.
 

Yüzyıllar öncesine ait olduğu belirlenen insana ait bu parçalar, bölgede yapılan temizlik çalışmaları sırasında ''tesadüfen'' fark edilmeseydi belki de ''tarih, tarih olacaktı.''


Konya Müze Müdürü Yusuf Benli, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Konya'ya 7 kilometre uzaklıktaki Sille'nin turizme açık bir alan olduğunu, Selçuklu Belediyesi'nin bölgede çeşitli çalışmalar yaptığını söyledi.

 

O bölgede, özellikle bölgenin turizme kazandırılması adına zaman zaman çevredeki mağaralar diye bilinen bölümlerde çalışmalar yapıldığını ancak burada kaçak kazıların da yapıldığı yönünde bilgiler geldiğini ifade eden Benli, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünden alınan temizlik çalışmaları doğrultusunda Selçuklu Belediyesi'nin katkılarıyla bölgede temizlik çalışması başlatıldığını bildirdi.


Çalışmalarda mağaralardaki mezarların tamamının kazıldığını, talan edildiğini gördüklerine dikkati çeken Benli, ''Burada, 1960'lı yıllara ait gazeteler ve çeşitli elbise parçaları gibi benzeri günümüzde kullanılmış eşyalar olduğunu gördük. Bu da bu bölgenin tahrip edildiğini ve kazıldığını açıkça gösteriyor'' dedi.

 

''Tarih, tarih olmasın'' başlığıyla bir çalışma yürütüldüğünü anımsatan Benli, şunları kaydetti:
''Buradaki çalışmalar, kaya kiliselerin içerisinde bulunanların kurtarılmasını amaçlıyor. Yaklaşık 3 hafta önce başlattığımız çalışmalarda arkeologların katılımıyla bölgede temizlik çalışması yapıldı. Selçuklu Belediyesi başkanlığı tarafından o bölgeyle ilgili restorasyon çalışması yürütülüyor. Selçuklu Belediyesi ve Müze Müdürlüğü tarafından yapılan bu çalışma, buranın daha sağlıklı bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması için. Bölgedeki temizlik çalışmaları kapsamında 17. ve 18. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen insan kafatası ve kemiklerinin mezarlarından çıkarılarak etrafa atıldığını gördük.'

 

Topladıkları parçaları torbacıklara koyduklarını hatırlatan Benli, söz konusu yerin ne zaman kullanıldığı, insanların ne zaman gömüldüğü ve ortaya çıkan insan kalıntılarının hangi döneme ait olduğunu net olarak bilmediklerini söyledi.

 

Benli, burada özel bir çalışma yapılması gerektiğini belirterek, ''Elimizde tam bir veri yok. Temizlik çalışması sonrası yapılan incelemelerle net bir sonuca varılacak. Bizim tahminimiz 17. ve 18. yüzyıla ait olabileceği yönünde. Edinilen bulgular, buranın bir yatakhane gibi kullanıldığı, kiliseye yardım eden kişilerin oraya gömülmüş olduğunu gösteriyor'' diye konuştu.

 

Benli, çalışmaların ardından kemikleri tekrar mezarlarına yerleştireceklerini, buranın muhafaza edilerek çalışmaların bir proje doğrultusunda devam edeceğini sözlerine ekledi.

Sabah, 20.10.2011

İSKOÇYA'DA VİKİNG MEZARI BULUNDU

 

 

İskoçya’nın kuzeyindeki Orkney Adası’nda en az bin yıllık Viking mezarı bulundu. Mezarlığa teknesi, kılıcı ve kalkanıyla birlikte gömülen savaşçının, İskandinav mitolojisinde ölenlerin sonsuz mutluluk içinde yaşayacağı yer olduğuna inanılan Valhalla’ya yolculuk için bu şekilde defnedildiği belirtiliyor.


Kazı sonucu iskeletin bazı parçalarına ulaşılamaması ve çene kısmında sadece iki dişe rastlanması, ölen kişinin Pagan ritüellerine göre gömüldüğü ihtimalini yükseltirken, kılıç ve kalkanın hasarlı olması da cesedin sanıldığından daha yaşlı olabileceğini ortaya koyuyor.
Araştırmayı yapan arkeolojik ekibin başında bulunan Manchester Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Hannah Cobb, kazı çalışmaları sonucu bulunan mezarlığın olağanüstü durumda olduğunu ifade ederken, bu kadar uzun süre dayanabilen teknenin ender bir keşif olduğunu ve insanları etkileyebilecek önemli bir sonuca ulaştıklarını söylüyor.

Radikal, 20.10.2011

REHBERLERE CAMİ EĞİTİMİ

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Kemal Fahir Genç, turistlere camileri gezdiren rehberleri, kutsal mekanlarla ilgili yanlış bilgi vermemeleri için, Diyanet İşleri Başkanlığından da alacakları bilgi ışığında eğiteceklerini bildirdi.
 

Genç, TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda, bazı uluslararası anlaşmaların onaylanmalarının uygun bulunduğuna dair kanun tasarılarının görüşmeleri sırasında komisyon üyelerine bilgi verdi.

 

Görüşmelerde AKP Ardahan Milletvekili Orhan Atalay, bir camide, turistleri gezdiren bir rehberin, turistlere yanlış bilgi verdiğine tanık olduğunu anlattı. Atalay, söz konusu rehberin, turistlerin ''padişah haremi'' konusundaki sorularına verdiği yanıtta, konuyu tamamen saptırdığını, bu tür olayların tanıtım açısında kötü bir durum olduğunu söyledi.

 

Bunun üzerine söz alan Genç, bu konuda rehberleri bilgilendireceklerini bildirerek çalışmaların devam ettiğini ifade etti.

 

Toplantının ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Genç, turistlere camileri gezdiren bazı rehberlerin, turistlere yanlış bilgi verdiği ya da olayları kendine göre değerlendirdiği yönünde duyumlar aldıklarına işaret etti.

 

Genç, kutsal mekanların turistlere yanlış tanıtılmasının önüne geçebilmek için Diyanet İşleri Başkanlığından da alacakları bilgi ışığında, turist gruplara camileri gezdiren rehberleri eğiteceklerini bildirdi. Genç, çalışmalara yakın bir zamanda başlayacaklarını sözlerine ekledi.

Sabah, 20.10.2011

HERAKLEİA ANTİK KENTİ 2012'DE GÖRÜCÜYE ÇIKACAK

 

 

Tekirdağ'ın Marmara Ereğlisi İlçesi'nde bulunan Herakleia antik kenti, hazırlanacak projeyle 2012'de ziyarete açılacak.

 

Tekirdağ Müze Müdürü Önder Öztürk, yaptığı açıklamada, Herakleia'nın Avrupa'nın ilk başkenti olmasının yanında, Avrupa'nın coğrafi yönetim merkezi olarak kullanılan ilk yeri olduğunu bildirdi. Müze müdürlüğü olarak Marmara Ereğlisi'ndeki Herakleia antik kentinde ilk kazının 1992 yılında yapıldığını hatırlatan Öztürk, kazılara daha sonra kamulaştırma çalışmaları nedeniyle bir süre ara verildiğini belirtti.

 

Kazılara 2007 yılında devam edildiğini vurgulayan Öztürk, antik kentteki bazilikanın tamamının 2011 yılında açığa çıkartıldığını ifade ederek, şöyle konuştu: "Bazilikadaki mozaiklerin restorasyonu çok büyük ölçüde tamamlanırken, deprem ve yangın sebebiyle kilisenin yıkılması sonucu oluşan zararın giderilmesi için çalıştık. Restoratör tarafından, kabaran yerler kaldırılarak, mozaiklerin altı tekrar dolgu malzemesiyle doldurulup, yerine yerleştirildi. Motiflerdeki boş yerler de aslına uygun olarak tümlendi." Restore çalışmalarında büyük mesafe kat ettiğini anlatan Öztürk, mevsim şartları nedeniyle çalışmalara ara verildiğini bildirdi. 2012 yılında restorasyon çalışmalarının tamamlanmasının planlandığını ifade eden Öztürk, şunları kaydetti: "Bazilikanın önümüzdeki yıl üzerini koruyucu örtüyle kapatarak, teşhire açmayı planlıyoruz. Üzerinin örtüyle örtülebilmesi için, yan taraftaki surlar ile bazilika arasındaki 5 metrelik ara mekanın da kazılması gerekiyor. Bu bağlamda, 2012 yılında bazilikanın aşağı şehir surlarıyla olan ilişkisi ortaya çıkartılacak. Bazilikanın üzerini örtme çalışmaları için proje hazırlayacağız. Hazırladığımız proje Edirne Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından uygun görülmesi halinde, İl Özel İdaresi, Trakya Kalkınma Ajansı veya Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan ödenek talep ederek mimari projeyi uygulamaya koyacağız."

Zaman, 19.10.2011

İTALYAN PROFESÖR 36 YILDIR MALATYA'DA KAZI YAPIYOR

 

 

Malatya'daki Arslantepe ören yerinde 36 yıldan beri kazı yapan İtalyan ekibe başkanlık yapan İtalya Roma La Sapienza Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr.Marcelle Frangipane, "Arslantepe, dünya tarihi için çok önemli bir yer" dedi.


Arslantepe ören yerindeki İtalya Roma La Sapienza Üniversitesi tarafından yapılan kazıların 2011 yılı sezonu sona erdi. Kazılar için 36 yıldan beri Malatya'ya gelen Prof.Dr. Marcelle Frangipane bu yıl yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi. Prof.Dr. Frangipane, "Çok güzel bir sezon oldu. Bu yıl mevcut sarayın kuzeyinde çalıştık. Eski Tunç dönemine ait tabakalar bulduk. Çok değişik tabakalar. Çok enteresan. Bu sarayda yangın olmuş. Daha değişik bir kültür görüyoruz burada. Güzel sonuçlar var. Burada tam belki değişik kültür değil, ama karışık kültür. Lokal insanlar devam ediyorlar. Dağlardaki insanlar buraya gelip birlikte oturmuşlar. Tarih için çok enteresan bir sezon oldu. Çalışmalar esnasında kale duvarı gibi bir duvar ortaya çıktı. Bu çok önemli. 5 metre kalınlığı var. Tarihi, MÖ 2900 veya 3000. Hemen mevcut saraydan sonra yapılmış. Gelecek yıl devam edecek. Mevcut saray devam ediyor bunu biliyoruz. Gelecek yıl saraya kadar gideceğiz. Saray çok daha büyük. İçinde ne var bilmiyoruz ama mimarı durumu bunu gösteriyor. MÖ 3300, 3000 dönemine ait açık hava müzesi olan saray devam ediyor. O çatı daha geniş olacak. İnsanlar daha geniş ve daha büyük bir saraya bakacaklar" şeklinde bilgi verdi.


Bu yılki çalışmalar esnasında bazı objelerinde bulunduğunu belirten Frangipane, "Objeler Malatya Müzesi'ne teslim edildi. Bir güzel bakır balta ve bakır iki iğne bulduk. Tabi seramiklerde bulundu. Bunların tarihi MÖ 3000 ile 2800'e kadar gidiyor" diye konuştu.

Arkeoloji için uzun ve büyük prjoenin lazım olduğunu dile getiren Frangipane şöyle devam etti:
"Geniş kazı lazım. Arkeolojiyi tarih için yapıyoruz. Obje için arkeoloji yapmıyoruz. Obje bizim için doküman gibidir. O zaman arkeoloji çok zaman alıyor. 36 yıldır burada kazı yapıyorum.Hayatımdan da memnunum. Sonuçlar şimdi güzel oldu. Ben şuanda 63 yaşındayım. İtalya'da 36 yıldır orada ne yaptığımı soruyorlar. Ama biliyorlar, anlıyorlar. Arslantepe büyük. Her sene sürpriz var. Her sene yeni bir şey var. O zaman devam etmek lazım. Devam edeceğiz. Eski tabakalar var. Daha bulamadık ama aşağıda var. Arslantepe'de MÖ 5000-6000 dönemine ait tabakalar var. Çalışmak lazım. Malatyalılardan Arslantepe'nin doğal çevresini korumalarını istiyorum. Arslantepe'de çok zengin ve çok önemli bir tarih var. Buradaki tarih sadece Malatya için değil, dünya için önemli. Malatyalılar burayı çocuk gibi burayı korumalı. Arslantepe'deki manzarayı korumalı. Arslantepe'nin manzarası çok güzel. Arslantepe'nin etrafına çok büyük binalar yapılmamalı. Her tarafını korumak lazım. Küçük evler ve ağaçlar, daha güzel. Turistler bunu daha çok seveceklerdir. Doğa çok güzel. yazıktır. Roma'da 1987 yılında ve 2004 yılında Arslantepe için sergi düzenlendi. Şuanda buraya çok sayıda İtalyan geliyor. Çünkü burayı öğrendiler. İnönü Üniversitesi ile çok güzel bir bağlantı yaptık. Bana bu yıl fahri doktora verdiler. Ama Malatya'da arkeoloji bölümü yoktur. Biraz zaman lazım. Kolay değil. Ama iyi, bağlantı çok güzel. İnşallah daha sonra daha iyi bağlantılar olacak".


Türkçeyi Malatya'da öğrendiğini kaydeden Frangipane, "Türkçeyi burada öğrendim. Orduzu'da Türkçeyi öğrendim. Çok daha iyi konuşmak istiyorum ancak zaman yok. Orduzulu insanları yakından tanıyorum. Aile gibiyiz. Orduzulularla birlikte çok çalıştık. Benim için birinci şehir Roma, ikinci şehir Malatya. 36 yıl içinde Malatya çok değişti. Ben Malatya'yı çok değişik buldum. Malatya çok daha büyük oldu ve daha modern oldu. Özellikle yaş kayısıyı çok sevişorum. Roma'ya kayısıyı götürüyorum. Biz Ağustos'ta geliyoruz ve kayısının son sezonuna kavuşuyoruz" şeklinde konuştu.


Bu yıl ki kazı çalışmasını tamamlayan Prof Dr Marcelle Frangipane, ekibi ile birlikte Malatya'dan ayrıldı.

Türkiye Gazetesi, Haber: Burhan Karaduman, 19.10.2011

TARİHİ EVLERİN BİTMEYEN DRAMI

 

 

Erzurum'da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma kurulu tarafından tescilli olan 21 tarihi evden 2'si, yıkılma tehlikesi gösterdiği için Yakutiye Belediyesi tarafından tel örgü içine alındı. Çökme ve yıkılma tehlikesi gösteren evler, mahalle halkının korkulu rüyası oldu.

Vatandaşlar, 150'şer yıllık geçmişi bulunan tarihi Erzurum evlerinin 'her an bir faciaya' neden olabileceğini belirterek, kısa sürede onarımdan geçirilmesini istedi. Konakların terk edildiği için harabeye döndüğüne dikkat çeken Yakutiye Belediye Başkanı AKPli Ali Korkut, 21 tarihi evi butik otel veya lokanta olarak işletmeye açmayı hedeflediklerini söyledi. Başkan Korkut, "Sokaktaki tehlikeyi tel örgülerle en aza indirmeye çalıştık" dedi.

'Dikkat tehlikeli yapı, taş düşebilir. Girmek yasaktır' uyarılarının yapıldığı çalışmayı 'komedi' olarak nitelendiren Yeğenağa Mahallesi azalarından esnaf Yusuf Sincan ise tepkisini şöyle dile getirdi:

"Mahallemizde iki tarihi ev var. Bunlar sahipleri tarafından terkedildiği için yıkılmaya yüz tutmuş. Tescilli oldukları için kimse yıkamıyor. Ama her an çökebilir. Belediyeye söyledik. Gelip, çevresini tel örgü ile çevirdi. Bunu yaparken de sokağı trafiğe kapattı. Allah göstermesin yangın çıksa iftaiye, acil bir hasta olsa ambulans bu sokağa giremez. Korkumuz bu eski tarihi evlerin bir faciaya neden olmasıdır. Yetkilileri buradan bir kez daha uyarıyoruz. ya üzerindeki tescili kaldırıp yıksınlar, ya da onarıp tehlike olmaktan kurtarsınlar."

Yakutiye Belediye Başkanı Ali Korkut (AKP), eski şehirde aynı durumda olan Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunun tescillediği 21 konutun bulunduğunu bildirdi. Yıkılma tehlikesi olan ve yaklaşık 150'şer yıllık iki konut çevresini ise tel örgü ile çevirerek evlere yaklaşmayı önlediklerini belirten Korkut, "Tescilin kaldırılması için kurula müracaat ettik ancak kabul etmediler. Kültür Bakanlığından onaylı proje ile kısa zamanda bu evlerin restorasyonunu yapacağız. Bu evler daha sonra sahipleri ile konuşulup butik otel veya lokanta olarak işletmeye açmayı hedefliyoruz" diye konuştu.
Erzurum Gazetesi, 19.10.2011

AKYAVAŞ'IN BAŞYAPITI SATILIYOR

 

 

Erol Akyavaş’ın ‘Mavi Kompozisyon’ adlı başyapıtı yeni sahibini arıyor. Dev boyutlu (260x90 cm) tablo, Beyaz Müzayede’nin 25-26 Ekim tarihlerinde düzenleyeceği açık arttırmada 750 bin-1 milyon lira fiyat aralığında satışa sunulacak. Sofa Otel’de düzenlenecek müzayedenin diğer yıldızı ise bir İngiliz galerisinde günışığına çıkan Fahrelnisa Zeid’in ‘Forbidden Sun’ isimli tablosu olacak. Zeid’in tablosunun tahmini fiyat aralığı 400-550 bin olarak belirlendi.


329 eserin satışa sunulacağı müzayedede günümüz resminin büyük ismi Mehmet Güleryüz’ün ‘Uzanan Çıplak’ı 150-200 bin, Komet’in ‘Selam Sana’sı 50-70 bin, Sabri Berkel’in ‘Renkli Soyut’u 70-90 bin, Ömer Uluç’un ‘Araf III’ü 70-100 bin lira fiyat aralığından satışa sunulacak. Burhan Doğançay, Adnan Çoker, Ferruh Başağa, Neşe Erdok, Avni Arbaş, İhsan Cemal Karaburçak, Orhan Peker, Nedim Günsür, Nuri Abaç, Burhan Uygur gibi büyük ustaların yanı sıra çağdaş Türk resminin tanınmış isimleri Kemal Önsoy, Canan Tolon, Leyla Gediz, Eriç Seymen, Canan Şenol’un tablolarının da satışa sunulacağı müzayedede toplam 12 milyon liralık satış yapılması bekleniyor.

Radikal, 19.10.2011

İŞTE SAGALASSOS'DAKİ SON BULGULAR

 

 

Burdur’un Ağlasun İlçesi sınırları içindeki Sagalassos antik kentinde 20 yıldır sürmekte olan arkeolojik kazıların 2011 yılı sezonu kapandı. Kazı ekibinden İpek Akyel, sezon boyunca yaptıkları çalışmaları ve ulaştıkları bulguları Turizmhabercisi için değerlendirdi.

 

Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleştirilen kazılarda mimar, jeolog, botanikçi, biyolog, konservatör ve restoratörlerin de yer aldığı geniş kapsamlı bir uluslararası bilimsel ekip görev aldı.

İşte İpek Akyel’in değerlendirmeleri:

 

Sagalassos antik kentinde, 90′lı yıllarda kazısı tamamlanıp restore edilen Geç Hellenistik Çeşme Binası (MÖ 1.yy), Neon Kütüphanesi (MS 2.yy) ile kahramanlık anıtı Kuzey-Batı Heroon’dan (MS 1.yy) sonra; yine aynı yıllarda kazısı yapılmış olup, on iki yıllık restorasyon çalışmasının ardından geçtiğimiz yıl kazı sezonu sonunda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da katılımıyla açılışı yapılan Antoninler Çeşmesi kentin Yukarı Agorasını Roma ihtişamıyla süslemekte.

 

MS 2. yüzyılda inşa edilmiş olan anıtsal Antoninler Çeşmesi’nden bugün de iki bin yıl önceki sistemle su akıyor. Arkeolog ve mimarların uzun yıllar süren yoğun ve titiz çalışmalarının sonucunda ortaya çıkarılan 30 metre uzunluğundaki çeşme, tüm heybetiyle antik kenti taçlandırıyor. Kazılar sırasında bulunan devasa Dionysos heykelleri ile Nemesis  ve Asklepios heykelleri de yapının ihtişamını arttırmakta.  Orijinalleri Burdur Müzesi’nde bulunan eserlerin replikaları, Bakanlık finansmanı ile yaptırılarak Haziran ayında yerlerine yerleştirildi.

 

  

 

Antik çağlarda Mısır’a kadar keramik ihraç etmiş olan kentin, “Sagalassos Red Slip Ware” adıyla anılan pişmiş toprak kaplarının üretim yeri keramik fırınları kazısı bu yıl da devam etti. Şu ana kadar 9 adet fırın ortaya çıkartıldı. Ayrıca bu mekanda, kentin ticaret merkezi olduğunu düşündüren dükkanlar da bulundu.

 

Anadolu’nun en büyük hamam komplekslerinden biri olan Roma İmparatorluk hamamında (MS 2. yy.) kazılar bu sezon da devam ederek yapının doğusundaki mekȃnlar kazıldı. Geçtiğimiz yıllarda Roma İmparatorluk ailesinden Hadrian, Marcus Aurelius, Faustina’nın devasa heykellerinin ele geçtiği hamam kazısına önümüzdeki yıllarda da devam edilecek.

 

Kentin 1700 metre rakımlı Roma Tiyatrosu’nda da (MS 2.yy) ölçümler yapıldı ve 9000 kişi kapasiteli yapının hava şartları ve toprak kayması nedeniyle uğradığı hasar tespit edilmeye çalışıldı.

 

2012 Kazı sezonunda, bulutların arasındaki kent Sagalassos’un bize hangi sürprizleri sunacağını görmek için Temmuz ayına kadar bekleyeceğiz…”

Turizm Habercisi, Fotoğraflar: Şerif Yenen, 19.10.2011

7 USTADAN 144 ESER MÜZAYEDEYE ÇIKIYOR

 

 

Jessie Eskenazi Benardete’nin modern resmin başyapıtlarının yer aldığı 144 eserlik ikinci koleksiyonu açık artırmayla satışa sunuluyor.

 

Benardete’nin özel koleksiyonunun 260 eserden oluşan bir bölümü geçtiğimiz Mart ayında Alif Art Antikacılık AŞ tarafından müzayedeye çıkmış ve yoğun ilgi görmüştü. “Jessie Eskenazi Benardete Koleksiyonu II, Büyük 7 Üstattan Seçmeler” adlı ikinci müzayedede ise İhsan Cemal Karaburçak, Nurullah Berk, Fikret Mualla, Burhan Doğançay, Sabri Berkel, Leopold Levy ve karikatürist Salih Erimez’in 144 seçkin eseri yer alıyor.

 

Jessie Geri Benardete çiftinin yaşamları boyunca titizlikle topladıkları, Türk resminde ekol yaratan ressamların nadide eserlerinin yer aldığı koleksiyonda Burhan Doğançay’ın 16, Nurullah Berk’in 8, İhsan Cemal Karaburçak’ın 9, Fikret Mualla’nın 22, Sabri Berkel’in 60, Leopold Levy’nin 14, Salih Erimez’in 15 eseri yer alıyor.

 

Müzayedenin en yüksek muhammen bedelle açılacak eserleri arasında Burhan Doğançay’ın “Doors” serisinden “154” (300.000 350.000 TL) ile “Breakthrough” serisinden “Cracking up in Zurich” isimli eserleri (250.000 – 350.000 TL) yer alıyor. Nurullah Berk’in “Yıkanan Kadın”ı ile (200.000 – 250.000 TL), İhsan Cemal Karaburçak’ın “Atlı Peyzaj”ı (160.000 – 200.000 TL) açılış bedelleriyle en pahalı eserler arasında yer alıyor. Nihal Sarıgül yönetimindeki müzayede, Esma Sultan Yalısı’nda 23 Ekim günü saat 14.30’da başlayacak. 

Habertürk, Haber: Serkan Akkoç, 18.10.2011

BATTALGAZİ KALE SURLARI YENİDEN HAYAT BULUYOR

 

 

Malatya'nın Battalgazi İlçesi'ndeki eski kale surlarının yeniden restore edilmesi kapsamında ilk kapı girişi tamamlandı.


Battalgazi İlçesi'nde Roma dönemi surlarının yeniden restore edilmesi kapsamında ilk çalışma sonuçlandı. İlçenin girişindeki kale kapılarından birisi restore edilerek tamamlandı. Battalgazi Belediye Başkanı Selahattin Gürkan, "Surlar 2 bin yıllık bir geçmişe sahip. 2 bin yıllık tarihi ayağa kaldırırsanız, 2 bin yılık belediye başkanı olursunuz. Gelecek 2 bin yılık bir çalışma yaparsanız, gelecekte 2 bin yıllık başkan olursunuz. Yani belediye başkanları kendisini 5 yıla sığdırmamalı. Surlar 2 bin 850 metredir. Sayın valimizin verdiği ödenekle, ilk etap bitti. İkinci etap çalışmaları başlayacak. Surların restore edilmesi süreci devam edecek" dedi.


Battalgazi'nin turizm merkezi yapılması konusunda sürecin devam edeceğini söyleyen Gürkan, surların yapımı kapsamında mevcut Belediye binası ile o alanında kaldırılacağını söyledi. Gürkan, hedefin tüm surları tamamen ayağa kaldırmak olduğunu ifade etti.


Battalgazi'nin Anadolu'nun Türkleşmesinde önemli bir sancak olduğunu ifade eden Gürkan, "Bunun farkında olmalıyız. Buranın geçmiş tarihini gün yüzüne çıkartmamız gerekiyor. Battalgazi'nin turizm merkezi olması Malatya'yı da ayağa kaldırır" diye konuştu.


Restorasyon çalışmaları esnasında orijinale uyulduğunu belirten Gürkan, "Bu konuda anlayan anlamayan herkes kendisine göre bir fikir beyan ediyor. Biz restorasyon konusunda genel mimari tarza ve estetiği uyulmasını sağlıyoruz" dedi.


Roma İmparatoru Trajanus zamanında Milattan Sonra 98-117 yılları arasında yapımına başlanılan Malatya surları Diocletianus zamanında 284-305 yıllarında genişletilmiş ve 532 yılında İmparator Justinianus tarafından tamamlanmıştır. Diktörtgene yakın yamuk şekilde olan surların 71 burcu 11 kapısı bulunuyordu.

Türkiye Gazetesi, Haber: Burhan Karaduman, 18.10.2011

İSTANBUL FETHİYE MÜZESİ'NİN RESTORASYON PROJELERİ HAZIRLANIYOR

 

 

İstanbul Fethiye Müzesi ve Camisi’nde ölçü ve analiz çalışmalarını başlatan İstanbul İl Özel İdaresi, müzedeki proje çalışmalarını Temmuz 2012'de bitirmeyi planlıyor.
 

İstanbul Fethiye Müzesi ve Camisi Hakkında
İstanbul'un Fatih-Çarşamba semtinde bulunan yapı, aslında Bizans Döneminde yaptırılmış olan Pammakaristos Manastır Kilisesi. Latin istilasının son bulmasıyla XIII. yüzyılda eski bir kilisenin kalıntıları üzerine yeniden yaptırılmış olan klise, Meryem'e adanmış.

 

Fetihten sonra hristiyanlara bırakılan yapıya, 1455 yılında Patrikhane taşınmış, 1586 yılına kadar da Patrikhane işlevini sürdürmüştür.

 

Bu kiliseyi III. Murat (1574–1595) camiye dönüştürmüş ve Fethiye adını vermiştir.

 

Kuzey kilise halen cami olarak kullanılmaktadır. Ek kilise ise duvarları XIV. yüzyılın güzel mozaikleri ile süslü olup 1938–1940 yıllarında onarıldıktan sonra müze olarak Ayasofya Müzesi'ne bağlı bir birim haline getirilmiştir.

Yapı, 18.10.2011

RUSLAR TARİHLERİNE SAHİP ÇIKTI

 

Çarlık Rusyası döneminden kalma önemli tarihi eserler, Asar-ı Atika Müzayede ve Sanat Galerisi'nin İstanbul Conrad Otel'de önceki gün düzenlediği müzayedeyle meraklılarına sunuldu. Tarihi eserlere düşkünlükleriyle tanınan çok sayıda Rus alıcı, yurt dışından gelerek Çarlık döneminden kalma eserleri satın aldı. "Özel Koleksiyonlar Müzayedesi"nde, Sovyetler Birliği Mareşali ve Komünist Parti yöneticilerinden Kliment Voroşilov'un Büyükelçi Hüseyin Ragıp Bey'e hediye ettiği, güzel sözler ve bir hatıra yazısı içeren Ovchinnikov marka gümüş likör takımı 150 bin TL'den alıcı buldu. Romanov hanedanı mensubu Çariçe Aleksandra için üretilen Faberge imzalı 10 parçalık gümüş tuvalet takımı ise 45 bin TL'ye satıldı.

Sabah, Haber: Öner Öngün, 18.10.2011

VİLAYET BİNASI RESTORASYONUNA TEPKİ

 

 

Erzurum'da tarihi eserlerin korunmasıyla ilgili olarak zaman zaman yaşanan sorunlara bir yenisi daha ekleniyor. Eski Valilik binası olarak kullanılan, son olarak Bölge İdare Mahkemesine tahsis edilen ve yüz yılı aşkın bir ömre sahip bina, tadilat çalışmaları nedeniyle ilginç uygulamalara sahne oluyor. Daha önce içerisine iş makinesi sokulan binanın şimdi de dış cephesinde duvarlar sökülüyor. Objektiflere yansıyan oyuklar ve yıkım görüntüleri, Anıtlar Kurulu'nun, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğünün görmemesi tepkilere yol açıyor.

Erzurum Valilik Binası ve bir süreliğine de Mahkeme binası olarak hizmet veren tarihi binada yapılan tadilat çalışmaları tarihi doku ve özelliğine zarar veriyor. Tadilat çalışmasının neredeyse yıkıma dönüştüğü, tarihi olanın yıkılarak yerine beton ikame edilmesi görenleri şaşkına çeviriyor. Vatandaşların, tarihe böylemi sahip çıkılıyor tepkilerine karşın tarih değerlerini korumakla yükümlü kuruluşlardan ise çık çıkmıyor. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğü ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun bir türlü göremediği çalışmalar sonucunda binanın neredeyse iskeleti değiştiriliyor. Duvarları mütemadiyen sökülen, içerisine iş makineleri sokulan, beton ile tarihi olanın yer değiştirildiği binada adeta tarih katledilerek restorasyon yapılıyor.

Bir firma tarafından yıkılarak yapılan garip restorasyon için acil çağrı yapan vatandaşlar, "Burayla ilgili kurumlar veya kuruluşlar ilgilenmiyorsa, Erzurum Valisi çıkıp bu işe el atsın. Bu pervasızlığa bir dur denilmeli. Erzurum'da tarih böylesine gözler önünde yıkıma uğratılıyor. Adı da restorasyon, böyle mi yapılıyor. Dünyanın neresinde tarihi doku yıkılarak betonlaştırılmak suretiyle restora ediliyor" dediler.

Anıtlar Kurulu, son yıllarda aldığı ve almadığı kararlarla tartışmalara yol açmıştı. Çifte Minareli Medrese önüne tuvalet yapılmasına göz yuman, Medreseyi çevreleyen tarihi surların yıkılarak yerlerine Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan barakalara sessiz kalan Anıtlar Yüksek Kurulu ve Kültür VeTabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğü, Yakutiye Belediyesi Hizmet binası karşısındaki Eski Valilik binasında yaşanan tahribata da sessizliğini koruyor.

Anıtlar Yüksek Kurulu, Yakutiye Belediyesi tarafından tarihi dokuya uygun olarak taş yüzeyin ortaya çıkarılmasıyla ilgili çalışmasına izin vermemişti. Tarihi dokunun ortaya çıkarılarak aslına uygun biçimde şehre bir eser kazandırmak isteyen Yakutiye Belediyesi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun engellemesiyle karşılaşmıştı. Belediye, hizmet binasını yeniden sıvayla kapatarak muhteşem tarihi dokuyu sıvanın altında bırakmıştı.

Erzurum'un merkezinde restore adıyla eski valilik konağına yapılan çalışmayı kıyım olarak değerlendiren vatandaşlar, Güzel Sanatlar ve Sanat Tarihi Bölümlerinin de içerisinde yer aldığı Atatürk Üniversitesi tarafından da görülmüyor. Şehirde tarihe saygılı bilinen sivil toplum örgütleri de böylesine garip restorasyona sessiz kaldıklarını dile getirdiler.

Erzurum Gazetesi, 18.10.2011

LOS ANGELES'DAKİ 'SULTANIN HEDİYELERİ' SERGİSİNE 76 BİN ZİYARETÇİ

 

 

Los Angeles'ta İslam kültürüne ait eserlerin teşhir edildiği "Sultan'ın Hediyeleri'' sergisini 76 bin ABD'li ziyaret etti.

 

Los Angeles Sanat Müzesi'nde düzenlenen ve Amerika, Avrupa, Ortadoğu'ya ait çeşitli koleksiyonlardan 200 sanat eserinin gösterildiği sergide Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslam Eserleri Müzesi ile Millet Yazma Eser Kütüphanesi'nden 19 eser yer aldı. 5 Haziran-5 Eylül tarihleri arasında düzenlenen sergide ipek halılar, altın işlemeli dokumalar, ahşap eşyalar, mücevher, silah ve kitaplar meraklılarına sunuldu. Diplomatik, dini ve kişisel hediyeler olmak üzere üç ana başlık altında sanatseverlerin beğenisine sunulan serginin ikincisi 23 Ekim 2011-16 Ocak 2012 tarihleri arasında Houston Museum Of Fine Arts'ta düzenlenecek. Amerikan halkına İslam sanatını ve kültürünü, eşsiz kalite ve çekicilikteki eserlerle tanıtmayı hedefleyen serginin Houston Güzel Sanatlar Müzesi'ndeki teşhirinde ise ülkemize ait 12 eser sergilenecek.

Zaman, Haber: Kazım Canlan, 18.10.2011

"YANIK HAN AYAĞA KALKMALI"

 

     

 

Kastamonu Vakıflar Bölge Müdürlüğü sorumluluk alanındaki bazı mülhak ve yeni vakıfların denetimi için Kastamonu’ya gelen Müfettiş Sabri Sever, dünden itibaren Mülhak Yanıkoğlu Vakıflarının denetimine başladı.

 

Mütevelli Fahir Yanık ve Vakıflar Bölge Müdürü Vekili Ahmet Yüceer ile birlikte Yanıkoğlu Vakıflarının gayrimenkullerini yerinde gezen Müfettiş Sabri Sever, Yanık Han’ı da gezdi.

 

Fahir Yanık, Han’ın 1616 tarihinden önce Yanıkoğlu Hacı İsmail Ağa tarafından yapıldığını ve gelirinin kuranı kerim okunmasına vakfedildiğini belirtti.

 

Hanın ahşap aksamıyla Türkiye’nin nadir örneklerinden birisi olduğunu, içersindeki 90’a yakın odasıyla turistik otel konsepti için ideal bir tarihi mekan olarak yatırımcıların ilgisini beklediğini ifade eden Fahir Yanık, yıllardır ecdad yadigarı bu tarihi eseri yaşatmak için aile olarak gayret sarf ettiklerini ve güçleri yettiği müddetçe de Yanık Han’ı yaşatacaklarını vurguladı. Tarihi eserleriyle dikkat çeken Kastamonu’nun önemli kültürel miraslarından birisi olan Yanık han’ın gelecek kuşaklara taşınmasının önemine vurgu yapan Fahir Yanık; “Burası bizim atalarımızın yaptırmış olduğu bir eser. Ancak unutulmamalıdır ki bu han Yanıkoğlu ailesinin değil tüm kastamonu’nun ortak mirasıdır. Zaten bu yüzden şahıs mülkiyetinden çıkarılıp vakfedilmiş ve vakıf bünyesinde kalmıştır. Yanık Han’ın ayağa kalkması ve Kastamonu turizmine hizmet etmesi için yatırımcıların ilgi ve desteğini bekliyoruz.” Diyerek Yanık Han’ın potansiyeline dikkat çekti.

 

Müfettiş Sabri sever, Türkiye’nin bir çok yerini gezip gördüğünü ancak bu özelliklerde bir hana rastlamadığını söylerken; içindeki ahşap aksamıyla ayrı bir nitelik ve güzellik taşıyan Yanık han’ın turizmde ivme kazanmaya başlayan Kastamonu’nun otel ve konaklama sorununu çözecek özelliklere sahip olduğunu ve burasının yatırımcılar tarafından değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

 

Daha önce de basında yer alan ve bir süre yatırımcıların ilgisini çekmek amacıyla ilanları  verilen Yanık Han, taşıdığı özelliklerle Türkiye’nin dikkat çeken tarihi yapılarından birisi. Özellikle içersinde yer alan 90’a yakın oda ile turistik otel konseptine son derece uygun olan Yanık Han’ın bu amaçla kullanılması; en az 100 yataklı bir otelin de faaliyete geçmesini sağlayacak. Bu kapasitede bir turistik otel ise iki turu birden ağırlayabilecek avantaja sahip olduğu gibi Kastamonu’nun konaklama sorununa da önemli ölçüde neşter vuracak.

Kastamonu Postası, Haber: Erdal Arslan, 18.10.2011





BALIKLI RUM VAKFI'NI SEVİNDİREN RAPOR

 

Balıklı Rum Hastanesi Vakfı'nın Zeytinburnu'nda vakıf malı tarihi Rum mezarlığını botanik bahçesine çevirdiği iddiasıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi aleyhine açtığı davada, bilirkişi başvuruyu haklı buldu.

 

Davanın görüldüğü Bakırköy 8. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne ulaşan bilirkişi raporunda arazinin 1936 beyannamesinde vakfın malları arasında gösterildiği vurgulanarak vakfa geri verilmesi gerektiği belirtildi.


Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Başkanı Dr. Dimitri Karayani bilirkişi raporuna çok sevindiklerini belirterek şunları söyledi:
'Mezarlığımız botanik bahçesine çevrilirken ayazma ve ikonalar da toprağa gömülmüş. Bunlar bizim için manevi değerleri çok yüksek şeyler. Müslümanlar için zemzem suyu neyse bizim için de ayazma aynı değerde. Arazimizi tekrar geri aldığımızda bunların hepsini tekrar gün yüzüne çıkartacağız. Ancak burayı tekrar mezarlık olarak kullanmak zor gözüküyor. Zaten ortada kemikler yok. Bu saatten sonra ortadan kaybolan kemikleri bulabileceğimizi hiç sanmıyorum.'

Akşam, Haber: Mete Yılmaz, 18.10.2011

İSTANBUL'UN ÇİN SEDDİ ANASTASİOS

 
Bizans İmparatorluğu döneminde İstanbul'u Trakya yönünden gelen akınlara karşı korumak için Çatalca ile Silivri arasında inşa edilen ve ''Büyük duvar'' ismiyle anılan 45 kilometrelik ''Anastasios'' surlarının günümüzde 22 kilometrelik kısmı varlığını sürdürüyor.
 

İstanbul 6 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Başkanı olan sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz, muhabirine yaptığı açıklamada, İstanbul'un 4. yüzyıldan sonra büyük bir kent haline geldiğini, Roma İmparatorluğunun başkenti olan İstanbul'a özellikle Balkanlar'dan birçok halkın hücum etmeye başladığını anlattı.

 

Bu nedenle şehri korumak için birçok sur sistemlerinin inşa edildiğini hatırlatan Yılmaz, ''5. yüz yılda şehir surlarının inşasından Trakya'nın içlerinde büyük bir duvar inşa edildi'' dedi.

Bu duvarın, Karadeniz kıyısı olan Çatalca'nın Karacaköy yakınlarından başladığını, Silivri'nin batısına kadar devam ettiğini ifade eden Yılmaz, şunları anlattı:
''Trakya yarımadasına düz bir çizgi çizersek, yaklaşık 45 kilometrelik bir mesafe. Bayağı uzun bir duvar. Türkiye'deki en uzun savunma sistemidir. Göçebe halkların hareketlerine karşı yerleşiklerin kendilerini korumak için tasarladıkları inşaatların en ilginç örneklerinden biri. Dünya savunma sistemleri arasında çok önemli bir yere sahip. 5. yüzyılın sonu, 6. yüzyılın başlarında inşa edildi ama inşaatı tamamlayan 1. Anastasios'dur. Meşhur imparator, sur inşaatına son şeklini 507-512 yıllarında vermiş. O yüzden onun adıyla anılıyor ama Bizans kaynakları, 'Büyük duvar' diye anmayı tercih etmiş. Çoğunlukla 'Büyük duvar' ismiyle anılır.''

Surun, yapımının çok uzun yıllar devam ettiğini dile getiren Yılmaz, şunları söyledi:
''Yapımında farklı malzemelerin kullanıldığı görülüyor. Başkenti korumak için yapıldığından dolayı büyük önem verildiği anlaşılıyor. Bu inşaattan sonra defalarca tamir edilmiş. Surlar, hem depremlerden, hem de düşman saldırılarından zarar gördüğü için defalarca yenilenmiş. Bunların da kitabeleri konulmuş. Elimizde 11. yüzyıldan kalan bir kitabe var. En son 11. yüzyılda tamir edilmiş. Sonrasında muhtemelen terk edilmiş. Aslında duvarlar kesme taştan inşa edilmiş. Bir çeşit kireç taşı. Bu taşlar, yer yer tuğla ile dengelenmiş ama ağırlıklı olarak kesme taştan inşa edilmiş. Bütün bunlar birbirine horasan harcı dediğimiz bir harçla bağlanmış. Tuğla tozu, tuğla kırığı, dere kumu ve kireçle elde edilen bir harç. Doğal bir harç. Duvarın üzerinde bu kadar yoğun bitki örtüsünün bulunmasının bir nedeni de bu. Kireçli toprağı seven bitkiler, bunun üzerinde yaşayabiliyor.''

 

Surun, özellikle kuzey kısmının günümüze ulaştığını vurgulayan Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Aşağı yukarı 20 kilometrelik bir kısmını orman içinden izlemek mümkün. Bazı yerlerde 3-4 metre yüksekliğinde duvar net görülebiliyor. Aşağı yukarı 3 metre kalınlığında, duvar kalınlığı bazı yerlerde 2,5, bazı yerlerde 3,5 metreye ulaşıyor. Orman içinde kaldığı için fazla takibi mümkün değil. Ormanın içinde, duvara paralel açılmış yol hatlarında duvarı izlemek mümkün. Surlardaki taşlar terk edildikten sonra vatandaşlar tarafından sökülerek yapı malzemesi olarak kullanılmış. Silivri'ye yakın olan bölgelerdeki duvar kalıntıları, etraftaki inşaatlarda kullanılmış. Kuzeye doğru olan kısmı, orman içinde kaldığı ve yerleşimden uzak olduğu için daha sağlam kalabilmiş. Orta çağlar içinde bu tür şeyler, dünyanın her yerinde çok yaygın. Eski yapının malzemesini alıp, yeni inşaatta kullanabiliyor. Çünkü fonksiyonunu kaybetmiş duvar.''

 

Yılmaz, duvarın çok fazla kenti koruyamadığını, Balkanlar'dan gelen halkların her zaman İstanbul'a buradan ulaşmayı başardığını belirtti.

Bizans İmparatorluğu'nun, sadece bu duvar sayesinde Bulgarlar'ın bir saldırısını durdurmayı başardığını ifade eden Yılmaz, ''Onun dışında Avarlar, Hunlar, Bulgarlar her zaman İstanbul'a ulaşmayı başarmış. Yapım mantığı Çin seddi ile aynı. Göçebe halklara karşı, yerleşik şehri, yerleşik dünyayı korumak için inşa edilen duvarlardan biri. Çin seddi çok büyük ve olağanüstü. Çin'in bütün kuzey bölgesini içine alıyor ama o da parçalar halinde birçok duvardan oluşuyor. Roma dünyası da 2. yüzyıldan itibaren bu tür duvarlar inşa etmiş. İngiltere'de Hadrian duvarı var. Çok meşhur. Romanya'da da böyle bir duvar var. Anastasios, bugüne ulaşan en iyi durumdaki duvarlardan biridir'' şeklinde konuştu.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin surun korunması için bir planlama çalışması yaptığını kaydeden Yılmaz, şunları anlattı:
''Şu anda uygulamada bir şey yok. Daha çok tespit ve korumaya yönelik bir planlama çalışması yapıldı. Öncelikle güzergahları tespit edildi. Bu çok önemli bir çalışma. Umarım, devamı gelir. Turizm açısından maalesef değerlendirilmiyor. Çünkü görülebilir kısmı çok az. Ancak az bir gayretle, orman içinde kalan kısmının temizlenmesi, duvarın temizlenmesi, belli noktalarda duvarın ziyaret edilebilir hale getirilmesi, özellikle surun kuzey kısmı için çok faydalı olacaktır. Turizm açısından, bir günlük gezi güzergahı yaratılabilir. Surların korunması biraz zor. Ormanın içinde kalan kısmı fazla. Yakın yerleşim alanı olmadığı için maalesef duvar pek parlak durumda değil. Kültür varlığı olarak tescillendi. Kültür varlığı olarak kabul edildi.''

 

Surun bazı yerlerinde birtakım define çukurlarının bulunduğunu, her geçen gün bu çukurların çoğaldığını vurgulayan Yılmaz, şöyle konuştu:
''Turizm amaçlı kullanılırsa hem yöre halkı için, hem de bitişiğindeki dev kent İstanbul için önemli bir turizm merkezi olabilir. Böyle bir imkan varken, defineciler tarafından tahrip ediliyor. Bu üzücü bir durum. Buraları görmek isteyen turistler var ama herhangi bir güzergah olmadığı, bir bilgilendirme tabelası olmadığı için insanlar gelemiyor. Restorasyondan çok orman içinde bir temizlik çalışması gerekiyor. Dünyanın başka yerlerindeki duvarlar çok ilgi çekiyor ve ziyaret ediliyor. Burası da hiç şüphesiz ziyaret edilecektir. Öncelikle İstanbullular'ın, sonra da yabancıların dikkatini çekecek bir duvar. Çünkü hem İstanbul tarihi, hem de dünya tarihiyle yakından bağlantılı bir duvar.''

Surun başlangıcında bir kilise kalıntısının bulunduğunu, duvar hattı boyunca küçük ibadethaneler, askerlerin barınacağı birtakım birimlerin inşa edildiğini belirten Yılmaz, bu yapıların kalıntılarının da görülebildiğini, kilisenin maalesef tahrip edildiğini ve çökmüş durumda olduğunu aktardı.

Bu surlarla ilgili ilk araştırmaların, Balkan Savaşları sırasında Osmanlı Devleti'nin bu bölgeye doğru çekilmesiyle başladığını ifade eden Yılmaz, ilk ciddi araştırmayı Ayasofya Müzesi Müdürlerinden Feridun Dirimtekin'in yaptığını ve duvarın ilk fotoğraflarını yayımladığını, daha sonra birçok yabancı araştırmacının çalışmalar yaptığını kaydetti.

 

Yılmaz, ''Büyük duvar'' ile ilgili bir rapor hazırladıklarını, bu raporu Çatalca Belediyesi'ne verdiklerini sözlerini ekledi.

Sabah, 17.10.2011

ERMENİ KİLİSESİ ÜZERİNDEKİ CAMİYİ YIKACAKLAR

 

     

 

Hatay'ın Samandağ İlçesi'ne bağlı Yoğunoluk Köyü'nde bulunan ve 1633-1646 yıllarında inşa edildiği tahmin edilen Ermeni Kilisesi'nin turizme kazandırılması için Vakıflar Bölge Müdürlüğü çalışma başlattı.


Anıtlar Yüksek Kurulu'ndan gelen ekiplerin ön inceleme yaptığı kilisenin restore edilebilmesi için köy halkı tarafından üzerine inşa edilen betonarme caminin kaldırılması öngörülünce, köy halkı yer sıkıntısı ile başbaşa kaldı.


Ermenilerin terk ettikleri Yoğunoluk Köyü'ne, tahminen 1960 yılında Türkmenlerin yerleşmesiyle başlayan süreçte, cami eksikliği duyulunca Türkmenler ilk olarak, Ermeniler tarafından 1633-1646 yıllarında inşa edildiği tahmin edilen kilisede ibadetlerini yerine getirdiler.






Uzun yıllar kiliseyi cami olarak kullanan Yoğunoluk köylüleri, bakım ve onarım yapılamaması ve çevre şartları nedeniyle kilise içini esir alan rutubetten rahatsız olunca, köy içerisinde en uygun yer olarak kilisenin hemen üzerine betonarme bir cami inşa ettiler. Yıllardır tarihi Ermeni kilisesi üzerine inşa edilen camide ibadetlerini sürdüren Yoğunoluklular, kilisenin restore çalışmaları kapsamında caminin yıkılması gerektiğini öğrenince kara kara düşünmeye başladılar.

 
Köy Muhtarı Osman Gücük, 800 nüfuslu Yoğunoluk köylülerinin hayvancılık yaparak geçimlerini sağladıklarını ve zor şartlar altında yaptırdıkları caminin yıkılması halinde, yeni camiyi destek almadan yaptıramayacaklarını söyledi.


Kendilerine iletilen kadarıyla Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün köye yeni bir cami yaptırmak için ödenek ayırmadığını aktaran Gücük, "Uzun yıllardır bu kilise üzerine inşa edilen camide ibadetimizi yerine getirdik. Ancak kilise rutubetle kaplanınca ibadet etmemiz zorlaştı. Köydeki yer darlığı nedeniyle kilisenin üzerine Yoğunoluk Camii yapıldı. Şimdi restorasyon çalışması nedeniyle caminin yıkılması gündemde. Bize arsa bulmamız söyleniyor. Ama köyün yeri dar, alanı belli. Arsayı bulsak da camiyi yaptıracak paramız yok. Köy halkı yeni bir cami yapılmadan bu caminin yıkılmasına asla izin vermez. Bir Müslüman köyü camisiz olur mu?" dedi.Restorasyon esnasında ille de caminin yıkılmasının gündemde olmaması gerektiğini de vurgulayan Gücük, "Aslında kiliseye camimiz etki ediyorsa, bize yeni cami yaptırılırsa, isteğimiz caminin ana salonun bırakılması oranın köyün kütüphanesi olarak kullanılmasıdır." şeklinde konuştu.






Köyde yaşayan Mustafa Arık da köy halkının maddi durumu nedeniyle yeni bir camiyi yaptırabilmelerinin imkansız olduğunu, bu nedenle devlet tarafından kendilerine yeni bir cami yaptırılana kadar Yoğunoluk Camii'nin yıkılmasına izin vermeyeceklerini belirtti.

Hatay Vakıflar Bölge Müdürü Ali Kaya ise 1633-1646 yıllarında yapıldığı tahmin edilen Ermeni kilisesinin turizme kazandırılması için çalışma başlatıldığını söyledi. Kaya, yeni bir cami yapılmadan restorasyona başlamayacaklarını belirtti.


Vakıfların, yeni cami yaptırmadığını ancak destek verebildiğini aktaran Kaya, "Tarihi kilisenin restorasyonu için caminin yıkılması gündemde, çünkü cami şu anda kiliseye baskı yapıyor. Köy muhtarımız yeni cami için arsa bakıyor. Arsa bulunduğu takdirde Vakıflar, Hatay Valiliği, İl Müftülüğü ve cami için kurulacak derneğin de katkıları ile cami yaptırılabilecek" dedi.

Türkiye Gazetesi, 17.10.2011

KUTSAL ALAN ARTIK GÖRÜLEBİLİYOR

 

 

Çanakkale'nin Ayvacık İlçesi Gülpınar beldesindeki Apollon Smintheus Tapınağı'nda yürütülen 2011 yılı kazı çalışmaları sona erdi.

 

Kazı Başkanı Prof.Dr. Coşkun Özgünel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''Smintheion kutsal alanının'', Troas bölgesinin önemli kült merkezlerinin başında geldiğini ve bu önemi Homeros destanlarına borçlu olduklarını söyledi.

 

''Tanrı Apollon'un Troas bölgesinde onurlandırılmasını'' farklı tanımla Homeros'un İlyada destanında bulduklarını ifade eden Özgünel, ''Homeros'un İlyada'sında, Apollon Smintheus Tapınağı'nın rahibinin tanrıya yakarışı da kültün bu bölgedeki varlığına bir başka işarettir. Tanrı, 'Sminthos' adı ile ilk kez Troas bölgesinde ortaya çıkıyor. Homeros'un destanına ek olarak Strabon ve Aelianus'un kült konusundaki anlatımları kültün kökenine de ışık tutar. Ayrıca yaptığımız çalışmalarda Smintheus kültünün özellikle Troas bölgesinde doğmuş ve gelişmiş bir kült olduğu kesinlik kazanmış oldu'' dedi.

 

Özgünel, kutsal alanın sadece Hellenistik dönemde değil, Roma döneminde de görkemin doruğuna ulaştığının, ele geçen arkeolojik malzemeyle desteklendiğini belirterek, şu bilgileri verdi:

''Genel niteliği itibarı ile 2011 Gülpınar kazıları, günümüz Gülpınar yerleşiminin arkeolojik veriler ışığında kalkolitik dönemden itibaren yerleşim gördüğünü kesin olarak ortaya koymuştur. Kutsal alanda arkaik Apollon kutsal alanlarında var olan kutsal kaynağın tapınakla bağlantısı ve tapınağa gelen kutsal yolun varlığı son kazılarla doğrulanmıştır. Devam edecek olan kazılar, hem kutsal yolun diğer yapılarla, hem de tapınakla olan bağlantısını ortaya koyacak ve kutsal alanın çevre kentlerle olan bağlantısını araştırmaya yönelik olacaktır.''

 

Kazı ekibinden Samsun'daki Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Davut Kaplan ise, 1980'den beri yapılan kazılarla bu coğrafya üzerinde kutsal alanın varoluş nedeninin kanıtlandığını söyledi.

 

Öncelikle 19. yüzyıl araştırmacı, gezgin ve kazıcıları tarafından tapınak ve ona bağlı mimari parçalardan söz edilmesine karşın, kutsal alan ve çevresi ile ilgilenilmediğini ifade eden Kaplan, ''Geçmiş dönemlerde farklı amaçlarla yapılan çalışmalar, tapınak ve sorunları ile ilgilenmekten öteye gidememiştir. Bu nedenle hocam Coşkun Özgünel'in yapmış olduğu kazı ve araştırmalar kutsal alanın amacı ve mimarisini farklı yönleriyle ortaya koymuştur'' diye konuştu.
               
Yrd. Doç.Dr. Kaplan, bugün klasik bir Osmanlı yerleşimi olan ve yamaca kurulan Gülpınar beldesinden kutsal alana bakıldığında, beldenin son binalarının yer aldığı bahçelerin içine doğru sokulan bölgede tapınak ve alt tarafında kutsal alanın büyük bir kısmının görülebildiğini söyledi.

 

Bu görüntüye son yıllarda kazılan ve bu yılki çalışmalar da eklenince kutsal alanın günümüzden 7 bin sene öncesinden başlamak üzere geçirdiği bütün mimari evreleri görmenin mümkün olduğunu dile getiren Kaplan, ''Gülpınar'daki en erken mimari evre, yapılan çalışmalara göre şimdilik erken kalkolitik dönem kadar ulaşmış bulunmakta. Arkeometrik tarihlemelere göre günümüzden yaklaşık olarak MÖ 5200 ve 4800 arası bir dönemde iskan edildiği anlaşılan Smintheion kalkolitik yerleşimi, Troya öncesi Troas bölgesini karakterize eden bir dönemi temsil etmektedir'' dedi.

 

Kaplan, günümüzden 7 bin yıl önce iskan gördüğü ortaya konan yerleşim alanında, kare planlı, taş temel üstü kerpiçle yapılmış duvarlarla çevrili birbirine bitişik yapılmış evlerin yer aldığını belirterek, şöyle konuştu:

''Prehistorik köy toplumunun günlük yaşantılarına ait izler, kazı çalışmaları sırasında ele geçmektedir. Bunlar arasında, çanak, çömlekler, taş baltalar, kemik iğneler, deniz kabuğundan yapılmış boncuklar ve kolyeler, öğütme taşları yer almaktadır. Geçim ekonomileri içerisinde ise en ilgi çekici ve de önemli buluntuyu kazılar sırasında ele geçen köpek balığı dişi ve figürün parçaları oluşturmaktadır. Her yönüyle Antikçağ Anadolu'su için özgün olan ve var olmaya devam eden Apollon Smintheus Tapınağı ise, temel seviyesine kadar tahrip edilmesine karşın, daha önce yapılan araştırma ve kazılarda olduğu gibi kendi kaderine terk edilmemiş, Coşkun Özgünel ve ekibi tarafından her yıl devam eden restorasyon çalışmaları ile eski görkemine kavuşuyor. MÖ 2. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen tapınağın ön ve arka cephelerinde 8, uzun kenarlarında ise 14'er sütun dizisi yer alıyor. Tapınağın ölçüleri, 23,20 metreye 41,65 metredir. Alt yapısında üç farklı tür taş kullanılmış. Temel, yöreye özgü volkanik tüf taşından yapılmış. Üzeri çevrede çok görülen andezit-bazalt taşı ile kaplı. Bu blokların üzeri de mermer kaplıdır. Üç bölümden oluşan tapınağa 11 basamak ile çıkılır. Bu bölümler, giriş sırasıyla, pronaos (kutsal ön oda), naos (kutsal oda) ve opisthodomos'dur (arka oda).''
        
Yrd. Doç.Dr. Davut Kaplan, su kaynağının ve buna bağlı olarak Roma döneminde hamam ve yıkanma geleneğinin, ''Tanrı huzuruna çıkmadan önce'' önemli olduğunu ve bunu da farklı evrelere ait hamam yapısıyla bir kez daha belgelediklerini söyledi.

 

Roma dönemi hamamının üç farklı evresinin ortaya konmasının burada terk edilmeyen bir temizlik ve ritüel varlığının kanıtı olduğuna işaret eden Kaplan, ''Görüldüğü gibi, tapınak ve hamam gibi bütün yapılar, ister günlük yaşam olsun, ister dini inanışın uygulanışında olsun suya ihtiyaç duyarlar. Bu bağlamda suya fazlasıyla gereksinim duyularak tapınak ve çevresinde su ile ilgili birçok yapının yer aldığı alanda su depoları ve pişmiş boru hatlarının sayıca çokluğu da suyun önemine işaret eder'' diye konuştu.

 

Özellikle hamamın sıcak mekandan soğuk mekanlara doğru bir dizi bölümü barındırdığını ifade eden Kaplan, şöyle devam etti:

''Bu bağlamda caldarium (sıcak mekan), tepidarium (ılık mekan, caldarium ve apodyterium arasındaki ısının kaçmasını önleyen ve fazla sıcak olmayan mekan), soğuksu havuzu içeren frigidarium (soğuk mekan) ve apodyterium (soyunma veya elbise değiştirme mekanı) olmak üzere dört ana mekan tanımlanmıştır. Hamamın en önemli yanı ise tabandan ve duvardan ısıtma sisteminin uygulanmış olmasıdır. Hamam binasını ısıtmak ve yıkanılabilir bir duruma getirmek için iki önemli unsur şarttır. Bunlar sıcak su ve sıcak havadır. Biz 2011 yılı çalışmalarıyla bütün bu unsurların bir arada kullanıldığını belgeledik. 2011 yılı çalışmalarıyla sayıları 30'a ulaşan heykel kaideleri, adak anıtları ve onurlandırma yazıtları, kutsal alan ve işlevi konusunda hamamı da içine alarak yeni bulgular vermektedir. Hamam girişi ve aksında ortaya çıkartılan heykel kaideleri, kültür, sanat ve sosyal açıdan ilkleri barındırmaktadır. Heykel kaideleri ve adak anıtlarının tümü, Geç Antik Dönem'de duvarlarda devşirme örgü malzemesi olarak kullanılmış ve şans eseri fazla tahribat görmemişler. Kaideler, Apollon Smintheia Pauleia spor oyunları ve sosyal yaşamın iç içe olduğu din ve sanatın bir arada kullanıldığını göstermesi açısından bir ilktir. Yaklaşık bütün heykel kaideleri üzerindeki yazıtlar dikkate alındığında Apollon Smintheia Pauleia şenliklerinde düzenlenen pankration ve güreş oyunlarında ödül ve derece almış sporcuların onurlandırılma yazıtlarıdır ve her birinin üzerinde kendi heykelleri dikilmiş olmalıdır. Heykeller bronz olması nedeniyle günümüze ulaşmamışlardır. Heykellere ait ayak izleri dışında herhangi bir bulgu ele geçmemiş olmasına rağmen, en azından kutsal alanın ev sahipliği yaptığı şenliklerin ve katılımların geniş bir coğrafyaya yayıldığını göstermesi açısından önemlidir.''

 

Roma döneminde görkemli hale gelen ve genişleyen kutsal alanın, sadece 35 kilometre uzaktaki Alexandria Troas'a hizmet eder duruma gelmediğini ve bütün yakın coğrafyalara hizmet verdiğini vurgulayan Kaplan, ''Anıtsal tapınak ve kutsal alana gelen yol bu inanışın birer belgesidir. Asıl önemli olan nokta, bu seneki çalışmalarda bu kutsal yolun bir kısmının ortaya çıkarılmış olmasıdır'' ifadelerini kullandı.

Akşam, 17.10.2011

MAHALLEBAŞI HANI RESTORE EDİLİYOR

 

Bitlis merkezde bulunan Mahallebaşı Hanı diye bilinen tarihi eser, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore ediliyor.

Burada inceleme yapan Bitlis Valisi Nurettin Yılmaz, onarımdan sonra yapıyı kültürel faaliyetlerde kullanmayı hedeflediklerini söyledi. Vali Yılmaz, yapının özel mülkiyet olduğunu belirterek iş birliği yapılarak 45 bin TL'ye onarılacağını ifade etti. Yılmaz, "Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından buraya 45 bin TL ödenek tahsis edildi. Kısa sürede tamamlamayı düşündüğümüz bu hanı turizm amaçlı kullanmayı amaçlıyoruz. Önümüzdeki yıl içerisinde burayı tamamlayacağız. Yapının restorasyonu için Bitlis taşı düşünmüştük. Ancak Bitlis ataşı olmadığı için Ahlat taşı kullanıyoruz" diye konuştu.

Erzurum Gazetesi, 17.10.2011

HAYALİ SANATÇININ TABLOSU GİTTİ GİDİYOR

 

Uluslararası Müzayede Şirketi Sotheby's, hiç yaşamamış, ama ünü kıtaları aşmış bir ressamın 'gerçek' resmini satışa çıkardı.

 

Aslında, kurgu bir kitabın kahramanı olan soyut ekspresyonist, dahi ama mutsuz sanatçı Nat Tate'in bir yapıtı, 16 Kasım'da düzenlenecek açık artırmada satılacak. Nat Tate, İngiliz yazar William Boyd'un yazdığı kurgu biyografi kitabının, sanat çevrelerinde kısa bir süre 'gerçekten yaşadığına' inanılan sanatçısı.

Akşam, 17.10.2011

KÜLTÜR AJANSI GİTTİ, VERGİSİ KALDI

 

İstanbul Kültür Başkenti Ajansı için 2008’de benzin ve mazota konulan kültür vergisi ajans kapatılmasına rağmen hala toplanıyor. Ne zaman sona ereceği ise bilinmiyor.

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı 30 Haziran 2011 tarihinde tasfiye edilerek faaliyetlerine son verildi. Ancak ajansın harcamalarını finanse etmek için 1 Temmuz 2008 tarihinden geçerli olmak üzere benzin ve motorine konulan özel tüketim vergisi (ÖTV) hala kaldırılmadı. Kültür vergisi benzinde litre başı 1.5 kuruş, mazotta 1 kuruş. Vatandaşın cebinden 3.5 yıllık sürede kültür vergisi olarak 581 milyon lira çıktı.

 

Ajansın tasfiye edilerek faaliyetlerinin sona erdirilmesinin üzerinden 4 ay geçmesine rağmen benzin ve motorine konulan ilave vergiler kaldırılmadığı gibi ne zaman kaldırılacağına ilişkin de kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmadı. Benzin ve motorine kültür vergisi getirilmesine ilişkin yasanın TBMM Plan Bütçe Komisyonu’ndaki görüşmeleri sırasında CHP'li üyeler yazdıkları karşı oy yazısında, artırılan verginin uygulama süresi konusunda hüküm bulunmadığına dikkat çekerek, bunun da uygulamanın bir tarihle bağlı olmayıp sınırsız olduğu eleştirisinde bulunmuşlardı.

Milliyet, 17.10.2011

TARİHİ YARIMADA YANGIN RİSKİ ALTINDA

 

 

Türkiye Yangından Korunma Vakfı ile Yangından Korunma Derneği (TÜYAK) tarafından İstanbul'un yangın risk haritasına ilişkin rapor hazırlandı. Buna göre, Tahtakale, Sultanhamam, Kapalıçarşı ve Süleymaniye, yangın açısından birinci derecede riskli bölgeler arasında gösteriliyor. Raporda yangınların en büyük sebebinin sönmemiş sigara izmariti olduğu vurgulanıyor.

 

TÜYAK Yürütme Kurulu Başkanı Abdurrahman Kılıç, 'İstanbul Yangın Risk Haritası'nı hazırladıklarını belirtti. Kentte her yıl yaklaşık 24 bin civarında yangın meydana geldiğini ve bu yangınların yaklaşık yüzde 43'lük bölümünün sigara izmaritinden kaynaklandığını vurguladı. Kılıç, bu oranın, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde yüzde 10'larda kaldığına işaret etti. Oranların Türkiye'de çok yüksek olmasının nedeninin eğitimsizlik ve sorumsuzluk olduğuna dikkati çeken Kılıç, birçok binada merdiven ve aydınlık boşlukları, duvar diplerinin kağıt kırpıntıları ve çöplerle dolu olduğunu vurguladı.

 

Kılıç, "Bilindiği gibi, yangın temizliği sevmez, döküntüyü ve kirliliği sever. Temizlik ne kadar az ise yangın o kadar çok olur. Halkımızın sigarayı küllüğe söndürme alışkanlığının tam olmadığı düşünülürse yangınların ana sebebinin sönmemiş sigara izmaritlerinin olduğunu tahmin etmek zor değildir." ifadesine yer verdi. Sigara ve kibritten kaynaklanan yangınların en çok Fatih'in Eminönü semti ve Beyoğlu'nda yaşandığını aktardı. İstanbul'da ticaret merkezlerinde meydana gelen yangınların çoğunluğunun, Eminönü, Beyoğlu ile sanayinin fazla olduğu Bayrampaşa ve Kartal bölgelerinde çıktığını da ifade etti. Elektrik kontağından çıkan yangınların da yine en fazla Eminönü ile Zeytinburnu'nda olduğunu vurgulayan Kılıç, bu bölgelerde de sanayi kuruluşları ve elektrikle çalışılan iş yerlerinin fazla olduğuna dikkati çekti. Gaziosmanpaşa ve Kartal'da özellikle gecekondularda çok kullanılan piknik tüpleri yüzünden tüp gaz yangınlarının çok olduğunun altını çizen Kılıç, İstanbul'un günümüzde de Avrupa yakasının yangın riski en yüksek olan yerleşim bölgesi olduğuna dikkati çekerek, şunları aktardı: "İstanbul'da girilemeyen sokaklar ve yoğun trafik, boğazın gemi trafiği, yeterli su bulunmaması, alınan önlemlerin yetersizliği, tarihi ve ahşap yapıların çokluğu, yüksek yapıların artması, ticaret ve sanayi kuruluşları ile konutların iç içe bulunması, ormanlık alanların yakınlığı, itfaiyenin eğitim ve teknik seviyesinin dünya standartlarının çok altında olması gibi birçok faktörden dolayı yangın riski büyük. İstanbul'da mahalle bazında gerçekleştirilen araştırmada, binalar yükseklik, nüfus yoğunluğu gibi çeşitli kriterlerle sınıflandırıldı. İstanbul'da 1.600'den fazla dar sokak bulunuyor. Dar sokakların durumunu değiştiremeyiz ama bu duruma özel önlemler alarak yangınları önlememiz mümkün."

 

Kılıç, yangın riski ve zararı azaltmak için altyapının iyileştirilmesi, itfaiyenin güçlendirilmesi, halkın eğitilmesi ve binalarda alınan yangın güvenlik önlemlerinin artırılması gerektiğine dikkati çekti. Yapılan çalışmalara göre deprem sonrası yangınların daha çok sanayi tesislerinde, ahşap binalarda ve ticari binalarda meydana geldiğini ifade eden Kılıç, olası bir İstanbul depreminde gecekondu mahallelerinde yıkılan bina ve ölen insan sayısının fazla olacağını, sanayi ve ticaret merkezi olan yerlerde ve ahşap binaların olduğu bölümlerde esas zararların yangın nedeniyle meydana geleceğini belirtti.

Zaman, 17.10.2011

SİDE ANITSAL ÇEŞME 2012'DE AYAĞA KALKACAK

 

 

Antalya’nın Manavgat İlçesi'ne bağlı Side antik kentte bulunan Nymphaeum Çeşmesi (Anıtsal Çeşme)'nin 21 sütunu 2012 yılı içinde yerine dikilecek.

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloğu Altan Algül, güz döneminde yaptıkları çalışmalarla Anıtsal Çeşme'de bilgilendirme yaptı. Güz dönemi restorasyon çalışmasının 22 Ekim'de sona ereceğini ifade eden Algül, 8 yıldır süren restorasyon ve onarım çalışmalarının en geç 2013 yılında tamamlanacağını söyledi. Algül, nisan başında yapacakları restorasyon ve onarım çalışmasıyla Anıtsal Çeşme'de bulunan 21 sütunu yerine koymayı hedeflediklerini kaydetti.


İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloğu Altan Algül, tarihi çeşmedeki çalışmaların Antalya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü kontrolünde Barut Turizm Ticaret ve Anonim Şirketi sponsorluğunda yapıldığını söyledi. Anıtsal çeşmede güz dönemi restorasyon ve ayağa kaldırma çalışmalarının 22 Ekim'de sona ereceğini belirten Algül, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a verdikleri söz üzerine 2012 yılı içinde 21 sütunu yerine dikeceklerini kaydetti.


Tarihi çeşmenin enine uzunluğunun 52, boyuna uzunluğunun 20 metre olduğu bilgisini veren Algül, günümüze sadece boy uzunluğunun 12 metresinin ayakta kalabildiğini belirtti. Algül, Side’dekine benzer bir tarihi eserin İtalya Roma’da Septemius Severus zamanında kalma çeşme olduğunu ifade etti.

 

Algül, "Restorasyon ve onarımını yaptığımız eser Roma döneminin Anadolu topraklarındaki en görkemli yapıtı. Çeşmeyi ayağa kaldırmak için 8 yıldır çalışma yapıyoruz. Çalışmalarımızın sonuna yaklaştık. Önümüzdeki yıl çeşmenin önemli kaideleri arasında yer alan 21 sütunu dikeceğiz. Sütunlarımız hazır. Restorasyon çalışmalarına son vermeden önce provasını yaptık. 21 sütunu yerine dikince Anıtsal Çeşme'de tarih yeniden canlanacak" dedi.

Turizm Gazetesi, 17.10.2011

NAZİLLİ'DE TARİHİ BİR MEZAR BULUNDU

 

Nazilli’de elektrik hatlarının yeraltına alınma çalışmaları sırasında 200 yıllık olduğu tahmin edilen bir mezar bulundu.

 

Çıkarılan taşlar, Nazilli Etnografya Müzesi’nde koruma altına alındı. Aydın Denizli Muğla Elektrik Dağıtım A.Ş’nin (AYDEM) sürdürdüğü çalışmalar sırasında bulunan mezar Nazilli’de heyecan yarattı.

İşçiler, tarihi mezarı 155 ve Nazilli Belediyesi Zabıta Müdürlüğü’ne bildirdi. Olay yerine gelen emniyet ekipleri ve zabıta ekipleri mezar taşlarını Nazilli Etnografya Müzesi Deposu’na kaldırdı.

Milliyet Ege, Haber: Şevket Altınayar, 17.10.2011

ÖŞVANK KİLİSESİ'Nİ TÜRKİYE ONARIYOR

 

Merkezi New York’ta bulunan Dünya Anıtlar İzleme Kurulu tarafından “Tehlikedeki 100 anıt” listesinde yer alan Erzurum’un Çamlıyamaç Köyü’ndeki Öşvank Kilisesi’ni Kültür ve Turizm Bakanlığı onaracak.

 

İki ülke arasında yapılan protokol gereği, Türkiye Gürcistan’da bir camiyi, bunun karşılığında Gürcistan da Öşvank Kilisesi’ni onaracaktı. 963- 973 yılları arasında yaptırılan kiliseyle ilgili bilgi veren Vali Sebahattin Öztürk, Gürcistan’ın, protokole rağmen iki yıldan bu yana onarımı gerçekleştirmediğini belirtti. Öztürk, “Gürcistan hükümeti Öşvank Kilisesi’nin onarımını yaptıracaktı ancak yapmadı. Onarımı Kültür ve Turizm Bakanlığımız yaptıracak” dedi. Öşvank kilisesini yılda çoğu Gürcü 10 bin turistin ziyaret ediyor.

Milliyet, Haber: Kadir Sabuncuoğlu, 17.10.2011

MYRA'NIN DEV SÜTUNLARI HAYATA DÖNÜYOR

 

 

Antalya'nın Demre İlçesi'ndeki Likya Uygarlığı'nın en büyük kentlerinden biri olan Myra antik kentinde üç yıldır devam eden kazılarda ortaya çıkarılan antik tiyatroya ait dev granit sütunlar restore ediliyor.

Myra-Andriake Kazıları Başkanı Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik, gazetecilere yaptığı açıklamada, kazı çalışmaları kapsamında Likya'nın en büyük ve görkemli tiyatrolarından Myra antik kenti Amfitiyatrosu'nda çalışmalara başladıklarını söyledi.

Tiyatronun sahne binasından yıkılmış binlerce blokun parçalarının bulunması, tanımlaması, tasnifi ve birleştirilmesini yaptıklarını belirten Çevik, bu çalışmalar kapsamında sahne binasının birinci katına ait 6 metre boyundaki granit sütunların da birleştirildiğini kaydetti.

Şu ana kadar 13 sütunun restorasyonunu yaptıklarına dikkati çeken Prof.Dr. Çevik, ''22 sütunu bulacak bir çalışma bu. Bu anıtsal tiyatronun mimari elemanlarını sağlıklı hale getirerek önümüzdeki yıl başlayacağımız restorasyon çalışmasının hazırlığını yapmış oluyoruz. İstiyoruz ki bu görkemli tiyatro eski görkemli günlerine bir an önce kavuşsun. Bölgenin modern kültür dünyasına da eski zamanlarda olduğu gibi büyük katkı versin'' dedi.

Çevik, sütunların her birinin 14 ton ağırlığında olduğunu, reçine ve fiber bar ile birleştirilen sütunları şu anda yatık vaziyette tuttuklarını bildirdi. Granit sütunların restorasyonunun 1,5 ay süreceğini belirten Prof.Dr. Nevzat Çevik, ''Sütun başları takıldıktan sonra sütunlar, tiyatronun sahne binasında yapılacak kazının ardından, eski yerlerine yerleştirilecek'' dedi.

Habertürk, 17.10.2011

VAN GOGH'U KAZA KURŞUNU MU ÖLDÜRDÜ?

 

1890’da 37 yaşındayken şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Gogh’un ölüm sebebi intihar olarak açıklanmıştı.

“Van Gogh: The Life” adlı sanatçının yeni biyografisinin yazarları Steven Naifeh ile Gregory W. Smith ise ressamın ölüm sebebinin bir kaza kurşunu olduğunu iddia etti.

Ressamın iki genç tarafından yanlışlıkla ateşlenen silah nedeniyle öldüğü açıklandı.

Milliyet, 17.10.2011

ANTALYA'DA KATLI MEZAR BULUNDU

 

 

Antalya’nın Kumluca İlçesi'nde bulunan Likya döneminin önemli kentlerinden Rhodiapolis antik kentinde, iki ve üç katlı mezarlar ortaya çıkarıldı.

 

Rhodiapolis Kazı Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Doç.Dr. İsa Kızgut, bu yıl yürüttükleri kazı çalışmaları hakkında Kumluca Belediye Başkanı Hüsamettin Çetinkaya’ya bilgi verdi.

 

Bu sezon kazı çalışmalarının bir bölümünü antik kenti üç taraftan çevreleyen mezarlıklarda (nekropol) yürüttüklerini ifade eden Kızgut, antik dönemde ve daha sonraki dönemlerde tahrip edilen mezarlardan bazılarını kazarak gün yüzüne çıkarttıklarını belirtti. Mezarlardan bazılarının iki ve üç katlı olduğunu ifade eden Kızgut, bu mezarların bilim dünyasına mezar tipi ve yapısı bakımından ışık tutacak yeni veriler ortaya koyduğunu kaydetti.

 

Yaptıkları kazılarda mezarların kemerli, ön taraflarının ayrı bir duvarla örülmüş ve katlı olarak bulduklarını aktaran Doç.Dr. Kızgut, şöyle konuştu:

”Bu mezarlara o dönemde önce ölen bir kişinin defnedildiğini, üzerinin ve ön kısmının bir bölümünün kapatıldığını, mimari detaylardan anlamaktayız. Daha sonra ölen bir başka kişinin tekrar aynı mezara defnedildiğini ve tekrar üzerinin ve önünün kapatıldığını, daha sonra bir kez daha aynı işlemin yapıldığını düşünüyoruz. Önlerinin açık olduğunu tespit ettiğimiz bu mezarların üstünde tuğla ile örülmüş kemerli bir çatı bulunuyor. Bu özelliklerin de Pisidya bölgesinin Likya bölgesine olan kültürel etkisinden kaynaklandığını düşünüyoruz.”

 

Kumluca Belediye Başkanı Hüsamettin Çetinkaya da 2 bin 300 yıllık bir geçmişi bulunan Rhodiapolis antik kentinde katlı mezarların çıkmasının günümüz yerel yönetimlerine mezarlık yeri sıkıntısı konusunda örnek çözüm olabilecek bir bulgu olduğunu söyledi. Birçok il ve ilçelerde mezarlık yeri bulunması konusunda yer sıkıntısı yaşandığını hatırlatan Çetinkaya, yıllar öncesinde yaşayan insanların bu konudaki düşüncelerinin ne olduğu tam bilinmese de bu tür bir çözüm bulmalarını takdirle karşıladığını belirtti.

 

Çetinkaya şöyle konuştu:

”Gerçekten mezarları incelediğimiz zaman yapı ve mimari itibariyle hayranlık duymamak imkansız. Mezarlar çok muntazam bir şekilde inşa edilmiş, içlerinde iki ve üç katlı olanlar var. Bu yapı şekli, günümüz mezarlık yeri sıkıntısı yaşanan yerler için çözüm örneği olabilir. Bu konuda yapılacak bilimsel çalışmalarla, mimari şekli göz önünde bulundurularak gelecekte bu yöntemin kullanılabileceğini düşünüyorum.”

 

Rhodiapolis antik kentindeki kazı çalışmalarının gelecek yıllarda devam edeceğini de vurgulayan Çetinkaya, özellikle mezarlıkların olduğu caddenin kazısı tamamlandığında yapılacak bir düzenlemeyle, bunların halkın ziyaretine açılması konusunda çalışmalar yapacaklarını sözlerine ekledi.

Sabah, 17.10.2011

 

Göynük Belediye Başkanı Kemal Kazan Sakarya Meydan Muhaberesi anısına yaptırılan Zafer kulesinin Türkiye’deki en ilginç saat kulelerinden biri olduğunu söyleyerek; “Kulenin bir özelliği de sekizgen olmasıdır. Türüne az rastlanan bir yapıdır.” Dedi.

 

Göynük Belediye Başkanı Kemal Kazan, ilçelerindeki Zafer Kulesi'nin anıt özelliği taşıdığını söyledi. Göynük Belediye Başkanı Kemal Kazan,  kulenin 1923 yılında zamanın Kaymakamı Hurşit bey tarafından yaptırıldığını ifade ederek, ''Bunun normal saat kulelerinden farkı Sakarya Meydan Muharebesinin kazanılması anısına yaptırılmış olması. Bu nedenle anıt özelliği taşıyor. Zafer Kulesinin, Göynük için çok değeri var. Yurdumuzda yapılan nadir kulelerinden biri. Tamamı ahşap, iskeleti çelik konstrüksiyon ve temeli taş duvardan yapılma bir eser. Yapıldığından bu güne kadar üç restorasyon geçirdi. En son restorasyon 2010 yılında belediyemiz tarafından yaptırılmıştır'' dedi. Kulenin bakımının belediye tarafından yapıldığını kaydeden Kazan, ''Ayrıca kulenin oturduğu alan uçurum olduğu için alt yapısının yüzde doksanını tamamladık. Sadece çevre düzenlemesi kaldı. Kültür Turizm Bakanlığından yardım talebinde bulunduk. Bolu Valiliğimizin Turizm Katkı Paylarından yardım talep ettik. Oradan gelecek ödenek ile buranın peyzajını yaparak halkın kullanımına açacağız.'' diye konuştu. Kazan, Göynük'ü yılda 50 bin kişinin ziyaret ettiğini belirterek, ''Ziyaretçiler kuleye çıkarak buradan ilçeyi seyrediyorlar. Üç katlı olan zafer kulesinde değişik bir ışıklandırma tekniği kullanıldı. Kulenin bir özelliği de sekizgen olmasıdır. Türüne az rastlanan bir yapıdır. Maketleri yapılarak satılmakta ve bu şekilde ilçenin tanıtımı yapılmaktadır'' dedi.

Bolu Olay, 16.10.2011

BİR KAREYLE ARKEOLOJİNİN HİKAYESİ

 

I. Ulusal Aktüel Arkeoloji Fotoğraf Yarışması sonuçlandı. 3 büyük ödül ve 3 mansiyon ödülünün yanı sıra 42 adet eser de sergilenmeye layık görüldü.

 

Aktüel Arkeoloji Dergisi’nin Türkiye’nin sahip olduğu arkeolojik ve kültürel mirasa dikkat çekmek amacıyla başlattığı arkeoloji fotoğraf yarışmasının ödül sahipleri belirlendi.

 

Seçici Kurul’un değerlendirmesi, 224 fotoğraf sanatçısı tarafından gönderilen 988 eser arasından yapıldı. 3 büyük ödül ve 3 mansiyon ödülünün yanı sıra 42 adet eser de sergilenmeye layık görüldü.

 

Yarışmaya Aydın’dan katılan Zeki YAVUZAK arkeolojik ve doğal alanda yangının verdiği tahribatı gösteren fotoğrafı ile Arkeoloji-İnsan ve Tahribat kategorisi büyük ödülünü kazandı.

Aygaz-Sagalassos Antik Kenti kategorisinde İstanbul’dan katılan Ayşe İMAMOĞLU, bir antik kentin yeniden ayağa kaldırılışını kaydettiği fotoğrafı ile Siemens–Troya Antik Kenti kategorisini ise Yalova’dan katılan Mehmet Fatih YALDIZ Troya atının gölgesi ile Troya’yı en iyi anlatan fotoğrafı ile ödül almaya hak kazandı.

Ntvmsnbc, 16.10.2011

BU SİLUETİN KADERİ GÜNAY'IN ELİNDE

 

 

Zeytinburnu’nda 155 metrelik gökdelenin bozduğu İstanbul’un yüzlerce yıllık silueti için büyükşehir belediyesi bir çözüm bulamadı. Ancak 2008 yılında ‘sur tecrid bandın’nın genişletilmesiyle birlikte proje alanının Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yetki alanına girdiği ortaya çıktı. Bakanlık devreye girerse İstanbul’un tarihi görüntüsü eski haline dönebilecek

Mensucat Santral’in, Kazlıçeşme’de denize 200 metre mesafedeki 28 bin metrekarelik arazisi, 2007 yılında TMSF tarafından 45 milyon dolara satıldı. Arsayı satın alan Mesut Toprak, önce imar planı değişikliği yaptı ve gökdelen dikmek için yasal zemini hazırladı. Şimdi biri 155 metre yükseklikte olmak üzere 3 gökdelenin inşaatı devam ediyor. Ancak inşaat ilerledikçe gökdelenler İstanbul siluetini etkilemeye başladı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, inşaatın ruhsatı olduğu ve yasal zeminde sorunu olmadığı için inşaatı durduramıyor. Bu noktada tek yetkili Turizm ve Kültür Bakanlığı. Çünkü 2008 yılında Tarihi Yarımada’daki surlarla ile ilgili yapılan bir tespitte söz konusu alan “Alan Yönetimine’ alındı. Bakanlığın devreye girmesi durumunda inşaat durdurulabilecek. Bu çözümsüzlük içinde büyükşehir belediyesi ile inşaat firması arasında çözüm için görüşmeler yapıldığı da söyleniyor.

1985 yılında tarihi sur ve Tapkapı Sarayı ile çevresinin korunması için bir alan oluşturuldu. Yapılan değişikliklerden sonra 2008 yılında sur tecrid bandının genişletilmesine karar verildi. Yeni oluşturulan haritada mavi çizgilerin hemen üstüne sarı çizgili yeni alanlar eklendi. Buna ise ‘Karasurları yönünde tespit edilen tampon bölge sınırı’ ifadesi kullanıldı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi kentin siluetini korumak için çalışma başlattı. 13 Ekim’de ise İBB Meclisi, siluetin korunmasına yönelik yeni bir plan oluşturulmasını karara bağladı. İBB tarafından yapılan yeni çalışmada, İstanbul’un başta Tarihi Yarımada olmak üzere, Üsküdar’dan Avcılara kadar uzanan hat koruma altına alınacak. Bu alanlar havadan 3 boyutlu olarak görüntülenecek. İstanbul Siluet Ana Planı’na göre Tarihi Yarımada, Boğaziçi, Üsküdar, Haliç, Haydarpaşa, Moda, Adalar ve Büyükçekmece ile Küçükçekmece Gölleri ile Marmara Denizi’nin göründüğü bölgeler koruma altına alınacak ve 3 boyutlu olarak havadan görüntülenecek. Ortaya çıkan simülasyon ile yeni binanın durumu belli olacak. Testi geçemeyen binalara izin verilmeyecek.

Vatan, Haber: Öge Demirkan, 16.10.2011

 

******


KAT İZNİ BAKANLIKTAN

 

 

İstanbul Büyükşehir ve Zeytinburnu belediyelerenin ortak ruhsatıyla yapılan Zeytinburnu’ndaki gökdelenlere ilk izni Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verdiği ortaya çıktı.


Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 13.04.2006 tarihli 1/5000’lik ‘tasdik Planı’na göre Ataköy-Yedikule arasındaki bölgeye emsal yani yapılaşma alanı 2.5 olmak şartıyla istenilen yükseklikte inşaat yapılabilir.

 

Bakanlığın bu iznine ilk karşı çıkan ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmuş. Belediye, planının iptali için mahkemeye başvurmuş. Dava süreci 2009’a kadar sürünce, yatırımcıların şikayeti üzerine belediye davadan vazgeçmiş.

 

Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı 2006’da verdiği bu izni unutmuş görünüyor. Bakan Ertuğrul Günay 28 Eylül 2011 tarihinde Büyükşehir Belediyesi’ne yazı göndererek “Gökdelenlerin silueti bozan yüksek katlarının yıkılmasını” istedi. Bakan Günay bu durumu da UNESCO ve ICOMOS kararlarına dayandırarak, siluetin bozulmaması için belediyenin imar planlarını yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine vurgu yaptı.

 

Diğer yandan bakanlığın sınırsız gökdelen iznine o tarihte Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü müdahale ederek binaların yükseklik sınırını Bakırköy için 75, Zeytinburnu Belediyesi ve çevresi için 117, şu anda gökdelen inşaatının sürdüğü alan için ise 157 metre olarak belirlediği ortaya çıktı. 

Tarihi Yarımada siluetinin, ‘muhafazakar’ bir iktidar döneminde bozulması, muhafazakar kesimi de harekete geçirdi. Sultanahmet Camisi’nin minareleri arasından İstanbul siluetine giren 3 gökdelenle ilgili ‘İnsafa Çağrı’ adlı bildiriye imza atanlar arasında muhafazakar kesimin önde gelen isimleri de yer aldı.


Tarihçi Dr. Coşkun Yılmaz “Büyükşehir Belediyesi önlem raporu hazırlamış ve koruma kararı almış. Doğru bir karar siluet bozulmuş ise neyi koruyacaksınız. Ortaya çıkan görüntünün bertaraf edilmesi gerekiyor bu da imkansız değil” derken müzisyen, Mehmet Güntekin de “Maddi zarar ne olursa olsun, durdurulmalı ve sorumlular hakkında işlem yapılmalı” diye konuştu.

Zeytinburnu’nda, tarihi surlarının yakınındaki üç gökdelenin yapımına, ASTAY Gayrimenkul tarafından 2010 Nisanı’nda başlandı. Radikal 14 Eylül 2011’de gökdelenlerin Sultanahmet Camisi’nin minareleri arasından görünmeye başladığını belgeledi ve manşetine taşıdı. Kültür Bakanı Günay, 28 Eylül’de gökdelenlerin siluete giren katlarının traşlanmasını istedi. Kamuoyunda büyük tepki yaratan haberin ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi de bu ay şehrin siluetinin korunması için ‘Siluet Ana Planı’ oluşturulmasını onayladı. Plan hayata geçtiğinde kentin siluetini bozacak yapılaşmaya artık izin verilmeyecek.
Denize 200 metre uzaklıkta kurulan üç blok 27, 32 ve 36 katlı. 

Erhan Afyoncu (Tarihçi, yazar, Muhteşem Yüzyıl dizisinin ilk sezon danışmanı): En acı tarafı, muhafazakar bir yönetimde İstanbul’un siluetinin bozulması. Ben gökdelene karşı değilim, ama her yere yapılmaya başlandı. Üsküdar gibi bölgelere de yüksek binaların dikileceğine dair duyumlar alıyorum, umarım doğru değildir.

Prof. Uğur Derman (Hat sanatçısı, akademisyen): Böyle yapılar İstanbul’dan uzaklarda Trakya, Gebze gibi bölgelerde olmalıydı. Bunlara kanunla mani olmak lazım. Anayasa hükmü gibi İstanbul’un tarihi dokusuna yüksek bina yapılamaz gibi bir kanun maddesi yapılması gerekiyor.

Beşir Ayvazoğlu (Zaman Gazetesi yazarı): Tarihi İstanbul’da abidevi eserlerin görünür olması esastı. Meskenler mütevazı ölçülerde inşa edilir, yüksek binalara ‘şeddadi’ bina denir, ayıplanırdı. İstanbul’da yaşayanların bu şehrin sahipsiz olmadığını açgözlülere hissettirmeleri gerekiyor.

İskender Pala (Yazar): İstanbul klasiği olan Üsküdar’dan İstanbul’a bakışı gösteren manzara ve siluet tam heyula ile kaplanmış durumda. Bu kabul edilir bir şey değil. Bizim sadece Bizans ve Osmanlı eserlerini değil, bir şehrin ruhunu da kaybetmemiz yakındır.

Hilmi Şenalp (Mimar): Asıl önemli olan şehircilik, mimari, imar, siluet gibi topluma ve insan hayatına doğrudan tesir eden konuların, siyaset dışında ve entelektüel zeminde konuşulmaya, üzerinde düşünülmeye başlanılmasıdır.

Radikal, Haber: Fatih Yağmur, 18.10.2011

 

******


ERTUĞRUL GÜNAY SAMİMİYSE ÖNCE GÖKKAFES'E DOKUNSUN

 

ABD'li bir gazeteci ahbabım vardı. Çalıştığı dergi grubunun dünya koordinatörüydü. Bir ülkeden diğerine gidip duruyordu. Ayrıca yeni yatırım alanları arıyordu...
Bundan yedi-sekiz yıl önce Türkiye'ye geldiğinde beni aramıştı. Onu yemeğe götürdüm. Sohbet ederken söylediklerini unutamadım:
"Keşke daha önce gelseydim: İstanbul şahane bir kentmiş. Bence tek bir sorunu var: Şu bina... Nasıl olur da bu kadar güzel bir tarihi kentin ortasına bunun dikilmesine izin verirsiniz? Düpedüz cinayet!"
Hangi binadan söz ettiğini sordum. Dolmabahçe'deki Gökkafes'i kastediyordu!
 

***
 

Bunu bana bir kez daha hatırlatanın ne olduğunu tahmin edersiniz:
Zeytinburnu'nda inşa edilmekte olan gökdelenler, uygun açıdan bakıldığında, başta Sultanahmet Camii olmak üzere, tarihi yarımada civarındaki tarihi eserlerin (mesela Ayasofya) siluetini bozuyor.
Günlerdir bunun tartışması sürüyordu... Dünkü haberlere göre Kültür Bakanı Ertuğrul Günay olaya el atmış.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne, Zeytinburnu Belediyesi'ne ve İstanbul SİT Alanları Başkanlığı'na gönderdiği yazıda, özetle, "Binaların yüksekliği azaltılsın" demiş.
 

***
 

ABD'li arkadaşımın dediği gibi İstanbul şahane bir kent... Yunanistan'da kime "İstanbulluyum" desem yüzü değişti, gözlerine "Ah ben de orada olsam" bakışı yerleşti.
Genç bir kadın, "İki kere geldim, gezmeye doyamadım, inşallah yine geleceğim" dedi.
Aynı İstanbul ilgisini Erbil'de, Beyrut'ta, Batum'da, Dubrovnik'te bizzat yaşadım.
Bir zamanlar (gençken), "New York", "Paris", "Londra" dendiğinde bizim gözlerimiz nasıl ilgiyle parlıyorsa...
Şimdi aynı pırıltıyı, İstanbul için komşu ülkelerin vatandaşlarında görüyoruz.
Peki, İstanbul niye bu kadar ilgi görüyor? Ekonomik merkez olması ve kalabalık nüfusla gelen çeşitlilik elbette çok önemli... Ancak Boğaz'ı ve tarihini çıkardığınızda, o önemin en az yarısı gider.
Ne var ki İstanbul'u yönetenler, bu olağanüstü değerin bilincine hiçbir zaman tam olarak varamadı.
Yazının girişindeki 'Gökkafes' anekdotunu işte bu şuursuzluğun örneği olarak anlattım: Dolmabahçe Sarayı'na adeta bir hançer gibi saplanan devasa bina orada dururken, hangi siluetten bahsediyorsunuz Allah aşkına?
Sultanahmet Meydanı ile Zeytinburnu arası, "kuş uçumu" 8 kilometre ... Gökkafes ise burnumuzun dibinde.
Hava puslu oldu mu, Zeytinburnu'ndaki gökdeleni göremezsin... Ama hava koşulları ne olursa olsun, Gökkafes denilen lenduha bina işte orada durmakta. Her fotoğraf karesine giriyor.

***

Bazı okurlarımız bu yazdıklarıma itiraz edecektir: "Ne yani Zeytinburnu'ndaki gökdelenlere dokunulmasın mı?"
Şunu kastediyorum: Diyorum ki yanı başındaki Gökkafes'e müdahale etmeyen (edemeyen) bir yönetimin, uzaktaki gökdelenler için dertlenmesi hiç de inandırıcı değil.
Eğer İstanbul'un tarihine ve siluetine hakikaten önem veriyorsanız... O zaman Gökkafes'i ele alın ki samimiyetinizi inanayım.
 

***
 

Üstelik İstanbul'a ilişkin bilinçsizlik siluetle de sınırlı değil... Mikro alanlara, sokaklarımıza, alışkanlıklarımıza, ilişkilerimize kadar giriyor.
Bayburt'ta konuşma yapıyordum... Dinleyicilere sormuştum: "İstanbul'a gezmeye gelseniz... Roman vatandaşların rengarenk çiçek sergilerinin fotoğrafını mı çekersiniz... Yoksa Belediye'nin 'çiçek durağı' adıyla yaptığı cam kabinlerin mi?"
Salondaki Bayburtlular, hep bir ağızdan, "Tabii ki Romanların fotoğrafını çekeriz..." demişlerdi.
Bayburtlular biliyor, koskoca İstanbul Belediyesi bilmiyor işte.
Tekrar ediyorum: Gökkafes'e dokunmayan yöneticilerin, samimiyetine asla inanmam.

Sabah, Yazı: Emre Aköz, 18.10.2011

 

******


İSTANBUL'UN SİLUETİ SÜREKLİ DEĞİŞMEDİ Mİ?

 

Zeytinburnu'nda inşa edilen 155 metrelik gökdelen ile "İstanbul'un silueti" konulu yeni bir sorunsal girdi gündemimize.
Bu siluetin tarih boyunca hangi aşamalardan geçtiğini ve geçmişte kimlerin bu siluete eklemeler yapıp, kimlerin bu silueti değiştirdiğini pek düşünmediğimiz kesindir.
Üsküdar (Chrysopolis) Savaşı'nda (18 Eylül 324) Licinius'ı yenen Konstantin Roma'nın tek hakimi olduktan sonra, bugünkü İstanbul'un olduğu yerde, bir döneme kadar kendi adı ile anılacak (Konstantinopolis) yeni başkenti kurdu.
İşte İstanbul'un siluetini ilk belirleyen imar faaliyeti bu dönemde yapıldı. Örneğin surlar, hipodrom hep bu dönemde inşa edildiler.
"İstanbul Silueti" denilince akla gelen eserlerden biri olan Ayasofya'yı da Bizans İmparatoru Justinyen 532- 37 yılları arasında yaptırdı.

Ayasofya'nın silueti
Fetih'ten sonra cami olan Ayasofya'nın silueti ise Osmanlı döneminde dört tane minare eklenerek değiştirildi.
1600'lü yıllara kadar denizden bakıldığında Sultanahmet'in siluetinde sadece Ayasofya vardı. 1609-16 yılları arasında Sedefkar Mehmet Ağa'nın mimarı olduğu Sultanahmet Camisi inşa edilince bu siluet de değişti.
Aslında yarımadanın eski siluetini Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye Camisi (yapımı 1551-58 arası) temelden değiştirmişti.
Tarihi yarımadada sanki yeni bir tepe oluşmuştu.
Bütün bu değişim gerçekleşirken o zamanlar medya da, sivil toplum örgütleri de, çevreciler olmadığı için, kimse "Silueti değiştiriyor bunlar" diyerek yeni yapılara karşı çıkmadı.

Sürekli değişim
Kimse Sultanahmet Camisi'nin Ayasofyalı silueti bozabileceğini söylemedi.
Ya da 11'inci yüzyıla kadar Bizans imparatorlarının oturdukları, şimdiki Sultanahmet Camisi'nin bulunduğu alandan Marmara Denizi'ne kadar uzanan ve 100.000 m²'lik bir alanı kaplayan "Büyük Saray"ın neden yok edildiğini kimse sorgulamadı.
Böylece her padişah döneminde eklemelerle genişletilen Topkapı Sarayı'nın "Siluet"e eklenmesine razı olundu.

Eski İstanbul
Siluete tarih boyutunda baktığınız zaman bunun oluşumuna yön veren etkenleri de görürsünüz. Burada ilk önemli etken Bizans'ın siluetinin yerine Osmanlı'nın siluetinin geçmesi dürtüsüdür.
Ama bu her bakımdan olumlu yansımalar göstermemiştir.
Örneğin Orta Çağ'da İstanbul, dünyanın en düzenli ve bilinçli planlanmış, alt ve üst yapısı en gelişmiş kentiydi. Latin Amerika'ya giden İspanyol ve Portekizli fatihler (conquiasdorlar), yeni kuracakları kentlere örnek olması için İstanbul'un şehir planlarını da yanlarında taşırlarmış.
Mesela Edirnekapı'dan Sultanahmet'e uzanan ve iki yanı mermer heykellerle bezenmiş bir bulvar varmış Justinyen İstanbul'unda... Belisarius gibi imparatorluk generalleri, zafer seferlerinde topladıkları ganimetlerle, vahşi hayvanlarla, bu bulvardan İmparatorluk Sarayı'na giderlermiş.
Cumhuriyet ilk döneminde İstanbul'un siluetine pek bir şey ekleyemedi.

Cumhuriyet İstanbul'u
Geniş bulvarların yapımı için Adnan Menderes'e kadar beklendi.
1950'lerde Hilton'un yapılması bir olaydı. Şimdi ise İstanbul'da sayısız bu çapta otel var.
Ve gökdelen denilince akla Barbaros Bulvarı üzerindeki Karayolları binası gelirdi. Şimdi ise Zorlu'nun yaptığı rezidans binaları bile bu binanın iki veya üç katı.
Evet... Cumhuriyet İstanbul siluetine nihayet eklemeler yapacak ekonomik gelişmişlik düzeyine ulaştı. İki Boğaz köprüsü ve gökdelenler de bu siluetin parçaları artık.
Tabii ki bu arada estetiğin ve tarihi siluetin korunması da gözetilmek zorunda.
Ama korumaya çalıştığımız tarih de, bu siluetin değişiminin öyküsünden başka bir şey değil ki.

Sabah, Yazı: Mehmet Barlas, 18.10.2011

 

******


"O SİLUET TÜRKİYE'Yİ LİSTEDEN ÇIKARIR"

 

İstanbul Kazlıçeşme'de bulunan ve 26, 32 ve 36 katlı 3 inşaatların şehrin tarihi siluetini bozduğu tartışmalarına Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay el koydu. Bakan Günay yapıların şehrin tarihi siluetini bozmayacak yüksekliğe indirilmesini, aksi takdirde söz konusu inşaat faaliyetleri sebebiyle UNESCO'nun Dünya Miras Listesi'nde yer alan bölgenin Tehlike Altındaki Miras Listesi'ne kaydırılması tehlikesi bulunduğunu belirtti. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na bir yazı gönderen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İstanbul Zeytinburnu 771 ada 12 parselde yürütülen inşaat faaliyetlerinin UNESCO Dünya Miras Listesi'nde bulunan İstanbul'un Tarihi Alanları içerisinde kaldığını ve İstanbul'un tarihi siluetini olumsuz etkilediğini kaydetti. Bakan Günay yazısında IV numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 15 Ağustos 2011'de bahse konu parseldeki Tarihi Yarımada Siluetini doğrudan etkilediği tespit edilen inşaat faaliyetlerine ilişkin gereğinin ilgili idarelerce yapılmasına karar verildiğini belirtti. Günay, çalışmaların ilgili belediyelerce incelenerek değerlendirilmesini, varlığın olağanüstü evrensel değerini geri döndürülemez şekilde olumsuz yönde etkileyecek uygulamaların durdurulmasını, gerekli proje ve tadilatların yapılarak söz konusu yapıların yüksekliğinin silueti bozmayacak yüksekliğe indirilmesini istedi. Ertuğrul Günay, UNESCO'nun Dünya Miras Listesi'nde yer alan bölgenin Tehlike Altındaki Miras Listesi'ne kaydırılması durumunda tüm sorumluluğun öncelikle bölgede plan yapma, onama ve plan tadilatı yapma yetkisini elinde bulunduran İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere Zeytinburnu Belediyesi'ne de ait olacağını kaydetti.

Sabah, Haber: Nazif Karaman, 18.10.2011

 

******


BAKANLIK "TRAŞLAYIN" DEDİ

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kültür Bakanlığı, Sultanahmet Camii’nin minareleri arasında gözüken katların yıkılmasını istiyor. Astay Gayrimenkul’ün “16/9 projesi” kapsamında inşa edilen gökdelenlere nasıl izin verildiği de tartışma konusu.


Projeye  ilk izni Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verdiği, bölge için hazırlanan planın iptali için dava açan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de yatırımcıların şikayeti üzerine davadan çekildiği ortaya çıktı. AKP’ye yakın isimlerin de tepkisine neden olan inşaatla ilgili hangi kurumun ne gibi bir yaptırım uygulayacağı da bilinmiyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yazı yazıp uyardığını belirterek, “Turizm bölgesi olmadığı için bizim doğrudan müdahale imkanımız yok” dedi. Günay ayrıca belediyeden silüeti bozan yüksek katların tıraşlanmasını istedi. Belediye ise inşaatın yasal olması nedeniyle inşaatı durduramadı. Uzmanlar gökdelenin 15 katının tıraşlanması gerektiği görüşünde birleşti.

Milliyet, 19.10.2011

 

*****


"SİLUET İÇİN DOĞRU FOTOĞRAF DEĞİL"

 

Astay Gayrimenkul Genel Müdürü Öztürk, '16/9 İstanbul projesinin İstanbul'un silüetini bozduğu' iddialarına ilişkin şu açıklamada bulundu: ''Basında yer alan fotoğraflar oldukça yüksek irtifadan çekilmiş. Silüet için doğru fotoğraflar değil!''

 

Silüet tartışmalarının odağında yer alan ve şehrin silüetini bozduğu iddia edilen, Zeytinburnu'nda inşaatı devam eden 16/9 İstanbul projesine ilişkin soruları yanıtlayan Atilla Öztürk, işin hukuki, idari ve uygulama tarafında herhangi yeni bir gelişme olmadığını, projede şu anda rezidans dokunun yüzde 85'inin satıldığını söyledi.    

   

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisinde, şehrin silüetinin korunması için onaylanan ''Siluet Ana Planı''nın kendileriyle ilgili olmadığını, İstanbul'un bütününe ilişkin silüeti ve imar planı üzere bir karar alındığını ifade eden Öztürk, inşaatın durdurulmasına ilişkin kendilerine yapılmış bir tebligat bulunmadığını kaydetti.  

    

İnşaatın olduğu alanın Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın idari yapılanması içinde de olmadığını ifade eden Öztürk, şunları söyledi:

''Burası bir sit alanı değil, Biz burada asıl mevzunun şu olduğunu düşünüyoruz; yanlış bir silüet tartışmasının içindeyiz. Projenin İstanbul'un silüetini olumsuz yönde etkilediği düşüncesini taşımıyoruz. Burası tanımlanmış silüet haritalarının içinde de değil. Bu tartışmalar son derece zeminsiz. Zeminsiz bir tartışmayı da neresinden düzelteceğimizi bilemiyorum.

 

Bu tartışmanın neticesinde bize hukuken bir şey söylenmediği sürece bu konuda nasıl bir ortak yol bulunacağını bilmiyorum. Ama tarafları daha doğru şekilde dinlememiz ve duymamız gerekir.''

 

Basında yer alan fotoğrafların oldukça yüksek irtifadan çekildiğini savunan ve o fotoğrafların silüet için doğru fotoğraflar olmadığını düşündüğünü dile getiren Öztürk, şunları kaydetti:       

''100 metre yükseğe çıkarsanız İstanbul'da pek çok şeyi aynı zeminin arkasında görürsünüz, ama bu doğru olmaz. Silüet fotoğraflarını deniz kotunun yanında, insan gözünün görebileceği bir açıdan algılamanız gerekir. Buradan baktığınızda silüetin içinde yer almadığını görürsünüz. Biz birtakım fotoğraflar çektirdik. Bizim projemiz tarihi yarımadanın içinde değil. Proje sahamız ile silüet diye tanımlanan Sultanahmet ve Ayasofya arasında yaklaşık 6 kilometre mesafe bulunuyor.''  

     

16/9 İstanbul projesinde, 36, 32 ve 27 katlı üç bloktan, 1 1, 2 1, 3 1, 4 1, 3 2 ve 6,5 2 olmak üzere altı tip rezidans ya da apart daire seçenekleriyle toplam 496 daire yer alıyor.
       
İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, şehrin silüetinin korunması için ''Silüet Ana Planı'' oluşturulmasını 13 Ekim 2011 tarihinde onaylamıştı.    

   

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü'nün teklifiyle gündeme gelen raporda, İstanbul kimliğinin en önemli ögelerinden birinin, kent siluetinin muhafaza edilerek, gelecek kuşaklara bozulmadan aktarılabilmesi ve silüeti olumsuz etkileyen deneyimlerin tekrar yaşanmaması için başta Tarihi Yarımada, Boğaziçi ve Haliç olmak üzere, silüeti belirleyen ve etkileyen alanları kapsayacak şekilde bütüncül bir silüet ana planının yapılmasının gerekli olduğu belirtilmişti.     

  

Raporda, 2009 yılında kabul edilen 1/100 binlik planın kentin silüetini muhafaza etmeye dönük maddelerinin bulunduğu belirtilerek, mevcut plan üzerinde değişiklik yapılması talebi iletilmiş, ayrıca, silüeti olumsuz yönde etkileyecek yapılaşma ve gelişmelere izin verilmeyerek, olumsuz etkileyen uygulamaların ise zaman içinde ıslah edilmesinin esas olduğu ifade edilmişti.    

   

Raporda, çevre düzeni planında yapılacak değişikliğin ardından hazırlanacak ''Silüet Ana Planı''nın uygulamaya konulmasına kadar kentin silüetini kontrol etmek üzere İstanbul silüetini etkileyen bölgelerdeki imar planlarında yapılaşma haklarına yönelik kısıtlayıcı koşullar getirilmesi istenmişti.

Akşam, 20.10.2011

DATÇALILAR, KNİDOS ASLANINI GERİ İSTİYOR

 

 

Muğla'nın Datça İlçesi'nin sınırları içerisinde bulunan Knidos antik kentinden, yaklaşık 150 yıl önce alınan özel bir izinle savaş gemisine konularak İngiltere'ye götürülen Knidos Aslanı ve Knidos Demeteri heykellerinin geri iade edilmesi için mücadele eden Datçalılar, Yorgun Herakles'in geri getirilmesinin ardından kampanya çalışmalarını hızlandırdı.

Datça Belediye Başkanı Şener Tokcan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Knidos heykellerinin de geri getirilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı'na başvuruda bulunduklarını söyledi.

''Yorgun Herakles'' heykelinin diğer parçasının Türkiye'ye iade edilmesini kendilerini umutlandırdığını belirten Tokcan, ''Heykelin getirilmesinin ardından Bakanlık yetkilileri ile görüşmelerde bulundum. Knidos Aslanı ve Demeteri heykellerinin de geri getirilmesi için girişimlerinin süreceğini söylediler. Heykeller izin alınarak götürüldüğü için geri almak oldukça güç. Ancak biz kamuoyu oluşturarak zor da olsa bunu başaracağımıza inanıyoruz'' dedi.

Tokcan, ''Datça heykellerini geri istiyor'' kampanyasına hız vereceklerini kaydetti.

Profesyonel Turist Rehberi ve Datça Belediyesi Basın Müdürü Osman Akın ise Knidos Aslanı heykelinin orijinalinin İngiltere'nin ulusal müzesi olan Londra'daki British Museum'un ana giriş salonunda yer aldığını söyledi.

Knidos Demeteri heykelinin de aynı şekilde bu müzede bulunduğuna dikkati çeken Akın, şöyle konuştu:
''Knidos Aslanı 1855 yılında İngiliz Subay-Arkeolog Sir Charles Newton tarafından maalesef yetkili makamlardan alınan özel bir izinle savaş gemisine yüklenerek götürüldü. Aslanın British Museum'un ana girişinde sergileniyor olması ne kadar önemli bir tarihi eser olduğunu gösteriyor. Charles Newton, benzer kazıları Mısır'da da gerçekleştirdikten sonra Osmanlı'dan aldığı izinle bu eserleri İngiltere'ye götürdü. Bunun ardından Bodrum'a geçerek Halikarnas kalıntılarını etik olmayan bir şekilde, bir yolunu bulup yasalara uydurarak İngiltere'ye kaçırdı.''

8 ton ağırlığında olduğu belirlenen aslan heykelinin tarihçesinin MÖ 2 bin yılına kadar dayandığını kaydeden Akın, Kirmeryalı Conan komutasında büyük bir deniz savaşını kazanan Knidoslular'ın, zaferin anısına Knidos Aslanı'nı yaptırdıklarını dile getirdi.

Heykelin, şehrin 1.5 kilometre doğusundaki tepeye dikildiği belirten Akın, ''Açıktan geçen bütün gemilerin görebileceği şekilde tasarlanmış. Yüzündeki ifade, göz çukurları ve aslanın duruşu gibi özellikler güneş ışıklarının açısı dikkate alınarak planlanmış. Saraydan alınmış özel izinle ve yöre halkının da işçi olarak çalıştırılmasıyla 2.5 ayda taşınarak gemiye yüklenebilmiş. Üzerindeki kırıklar da bu yükleme sırasında oluşmuş'' dedi.

Knidos Aslanı ve Knidos Demeteri heykellerinin Datça'ya ait olduğunun insanların hafızasında yer alması için heykellerin kopyalarını yaptırdıklarını belirten Akın, bunların yat limanının iki ucuna yerleştirildiğini ifade etti.

Akın, 'Yorgun Herakles' heykelinde olduğu gibi Knidos heykellerinin de ait olduğu topraklara dönmesini istediklerini sözlerine ekledi

Habertürk, 16.10.2011

BODRUM, KİLİSESİNE YENİDEN KAVUŞACAK

 

 

Bodrum belediye reisi buranın köklü ailesi Kocadonlardan. Soyadı da Kocadon. ‘Kocayürek’ de olabilirdi. Heyecanlanınca kayıverdiği o tatlı Bodrum aksanıyla diyor ki: “Ben gafaya godum hocam. Ben yıkcem bu çikin [çirkin] binayı! Çocukluğumdaki eski tarihi kiliseyi tekrar yapcem!” 

Önce bir izahat: 1923 Mübadelesiyle Rumlar gider. Arkalarında, balıkçıların koruyucu azizi Aya Nikola’ya adanmış çok güzel bir kilise bırakırlar. Burada önce sinema oynatılır. Ama sünger deposuna ihtiyacı olanlar da vardır. Biri çıkar: “Mihrabı yıkıp burayı kilise olmaktan çıkarmadan sinema oynatmak doğru değildir” der. Mihrap yıktırılır, bina depo olur. Ama o halde de kalamaz. Ankara’ya ihbarlar, Belediye Reisi Derviş Bey’e de baskılar başlamıştır: “Şurayı acilen yok et, yoksa biz etçez”. Çünkü tek-tük gelmeye başlayan turistler resim çekmektedirler ve amaçlarının burada bir Rum devleti kurdurmak olduğunu bütün milliyetçiler derhal çakozlamıştır. Derviş Bey Girit göçmeni; ihtiyar anasıyla konuştuğu dil Rumca; nasıl yıksın? 

Nihayet, Muğla’dan bir fen memuru gelir, “Tarihi bir özelliği yoktur; Nikola adlı biri tarafından yaptırılmıştır. Mail-i inhidam [çökme ihtimali] vardır” diye rapor yazar. Köyişleri Bakanlığı Aya Nikola’yı belediyeden on bin liraya satın alır, Milli Eğitim’e devreder. İşin daha ilginç tarafı, “yıkılma tehlikeli” anıta kazma-kürekle girişirler, yıkamayınca dinamit koyarlar, etrafta ne kadar ev varsa camları iner, yine yıkamayınca, ilk katın duvarları üzerine inşa ederler bugünkü o kazulet, o her yaz vıcık vıcık imitasyon işporta çarşısı olan Halk Eğitim binasını. Yıl 1969. Türkiye parçalanmaktan kurtulmuştur. 

Reisim, gayrimüslimlerin sırayla öldürüldüğü, askerin misyonerlik konferansları düzenlediği günler geçti-geçmedi. Nasıl cesaret ediyorsun “Ben bu kamu binasını yıkıp yerine eski kiliseyi yapacağım” demeye? Gerçi Başbakan’ın 13.05.2010 tarihli gayrimüslimler genelgesi var, vakıflar da iki gün önce ilan etti kilise ve havraları kendi bütçemden restore ettireceğim diye, ama… 
Bu açıklamalardan da cesaret aldık da, göreve geldiğimden beri beynimin bir köşesindeydi bu. Meclisim oybirliğiyle karar aldı. Anıtlar Kurulu da “anıt eser olarak tesciline ve yapının geçmiş kimliğine kavuşturulabilmesi için restitüsyon çalışmasının yapılarak kurula iletilmesi” diyor. Arkasından, yazıyorum Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, hazırım diyorum, 3 Mayıs 2010 tarihli bir cevap geliyor. Diyor ki: “Eski kiliseden hiçbir iz kalmamıştır. Yapının geçmiş kimliğine kavuşturulabilmesi talebine gelince, bunun, kilisenin yeniden yapılması için değil, geleceğe bilgi ve belgeleri aktarma amaçlı olduğu anlaşılmıştır. Buna göre yapının yeniden yapılması mümkün görülmemektedir”. Kilise bir biçimde yok edilmiş, geçmiş olsun diyor. Oysa bütün eski belediyeler burayı hep ‘Anıt eser-Kilise’ diye geçirmiş kayıtlara ve planlara. 

Sonra ne oldu? 
‘Balıkçılık ve Süngercilik Müzesi’ olsun, diye yazı yazdım. Kilise olmasın da, müze olsun. Bugünkü çirkin bina Bodrum’un kalbine saplanmış bir hançer gibi duruyor. 

Ne cevap geldi? 
Ne yapacaksanız bilgileri yollayın, kurallarımıza göre inceleyelim, dediler. 1/100 ölçekli plan, adresi ve tapu kaydı veya intifası, irtifak hakkı veya kira sözleşmesi, en az on yıl kullanma iznini gösteren belge, tüzelkişilerin yetkili organlarından karar… Yani sallıyorlar. Bunun üzerine bir karar daha çıkarttık, dedik ki, burası 370 m², biz Hazine’ye 4811 m²’lik bir yer verelim, takas edelim, dedik. Yine reddettiler. 

Reisim, neden bu kadar kararlısın, ne yapacaksın kiliseyi? 
Turizm yapacağım! Bodrum’un tek geçim kaynağı turizm. Alternatif turizm yaratabilecek her türlü olguyu Bodrum’a taşımak zorundayız. Biz ‘12 Ay Turizm’ sloganıyla geldik bu göreve. Bak, şu anda ekimin yarısı oldu, sokaklarda ne biçim turist var, görüyorsun. 

Doğru. Hiç bu mevsimde bu kadar turist görmedim. Hepsi de yabancı. Nasıl oldu bu? 
Önce, tanıtmak için çok mücadele veriyoruz. Geçen sene 1’i İstanbul’da 20’si yurtdışında olmak üzere 21 fuara 65 m²’lik ayrı standlar açarak katıldık. İkincisi, yolcu gemisi (cruise) limanı açıldı, bu sene içinde 78 gemi gelmiş olacak. [İzahat: Gemi yolcusu orta yaş ve üstü paralı turist getirir. Bodrum’un büyük sorunu gürültü işini de orta vadede halleder çünkü bu yaş grubu cıstak cıstak biracı değil, mum ışığında restoran arar]. 

Havalar soğuyunca ne yapacaksın? 
Ona geliyorum. Üçüncüsü, Bodrum’da zor geçen 16 haftamız falan var: 15 Kasım’dan 15 Mart’a kadar. Bu süreyi kongre turizmiyle dolduracağız. Umurça Mahallesi’nde 16 dönümlük bir arazi ayırdık, fizibilitesini yaptık, 30 milyon dolarlık bir kongre merkezi yapacağız. Her şeyiyle. 

Parasını? 
Ya yap-işlet-devret olacak yahut değerli bir isim bulup adını vereceğiz. İşte, burada yine aynı yere, kiliseye dönüyoruz. Sadece deniz ve güneşle olmuyor; her yerde var. Ama her yerde bir Bodrum Kalesi, bir Aya Nikola Kilisesi yok. İnsanları kongreye getirdiğin zaman insanların gezebileceği yerler olması lazım. Kilise tek değil; paketin parçası ve esas parçası. Ayrıca Denizcilik Müzesi açıyoruz eski Tansaş binasında. Bodrum Müzesi açıyoruz eski kaymakam evinde; etnografya mı diyorlar. Kilisenin önemi, özellikle Yunanistan burnumuzun dibinde, oradan dedesinin bahsettiği mabedi görmeye gelenler bu çirkin binayı görünce yıkılıyor; yıkılmasın artık. Eski usul gidemeyiz artık. Bak, dünyada yeni kavramlar çıkıyor, Yavaş Şehir kavramı çıktı; sittaslov mu diyorlar. 

Bodrum fıkır fıkır kaynıyor! Hiç Yavaş Şehir olabilir mi yahu? 
Tabii ki şehrin kendisi olamaz. Ama trafiği olur. Yıllarca tartışıldı burada. Artık buna bir son verelim dedik. Geçen sene 1 Ağustos’ta trafiği kapattım. Yaya bölgesi ilan ettim. Saat 19’dan sabah 04’e kadar. [İzahat: Bu sene Bodrum’da büyük değişiklik var. Geniş kaldırımlar, tek şeritli yollar. Tüm çevreye otopark yapılmış. Elektrikli vagonlar sakat ve yaşlı turist taşıyor, parasız. İçmeler’de yeni marina yapılıp 25 m’nin üstündeki guletler oraya alınıyor. Ekonomiyi canlandırsın diye de lüks tekneler Kale meydanındaki limanda demirleyecek]. 

Turistler memnundur da, halk ve esnaf nasıl karşıladı? 
15 gün sonra bir anket yaptık. Yüzde 74 trafiğe kapatılsın istedi. Çünkü insanlar yürüyünce hem çok huzurlu oluyor, hem de daha çok alışveriş yapıyor. Restorancılarımız çok memnun, dükkancılar çok memnun. Yaya trafiğine açılmasından sonra kafeler ve restoranlar çok iş yaptı bu sene. Bir tek, lüks gece kulüplerinde sıkıntı var. Bazı müşteriler lüks arabalarıyla kapının önüne kadar gelip görünemezlerse, gelmiyorlarmış. 

Bence hepsinin boynu altında kalsın. Kiliseye direnç geldi mi Bodrumlulardan? 
Hiç. Bodrum’u Bodrum yapan, zaten, halkının çok medeni oluşu. 

CHP ve MHP’den? 
Hiç. Meclis’te zaten CHP çoğunlukta. Oybirliğiyle alındı karar. 

Rant o kadar yüksek olduğu halde, yanan Baraz Oteli’nin yerine park yapmış belediye. Çarşıyı denize açmış. Ama adını niye Mahfel koydunuz yahu parkın? 
Çünkü eskiden orada askeri mahfel varmış, haftada bir askeri bando çalarmış, halk eğlenirmiş. Kilise meydanında Orman ve Gümrük lojmanları var denize sıfır. Dolgu alana yapılmış vaktiyle. Onları da yıkmak ve meydanı da denizle buluşturmak istiyorum. Zaten, Bodrum’un merkezindeki hapishaneyi, askerlik şubesini, ormanı, gümrüğü ve halk eğitimi dışarı çıkarmadıktan sonra biz Bodrum vizyonunda fazla oynama yapamayız. 

Kültür ve Turizm Bakanı çok medeni insandır. Hiç görüştün mü? 
Sayın bakanımızla birkaç konuşma yaptık bu konuda, bir sonuca ulaşamamıştık. Şimdi yeniden Ankara’yı ziyaret edeceğiz ve medeni çerçeveler içinde görüşmelerimizi yapacağız. Ben bu kötü binayı yıkayım, eskisini aynen inşa edeyim, yetkililer istedikleri gibi kullansınlar. İster kilise, ister müze. 

Yine yapamazsın derlerse? Bu memleket her saniye değişir. 
Oldu, oldu; olmadı, şeytan diyo ki, bi gece makineleri sok, içindeki eşyalarla birlikte yık. Zaten içinde işporta tezgahından başka bi şey yok. Bana dediler ki, yıkma, kamu malına zarar vermekten soruşturma geçirirsin. Razıyım hocam. Geçirem, ne yapem? Nedir bunun cezası? İdamı mı vaa bunun?
 

Tarihi bir özelliği olmadığına kanaat getirilerek, ‘çökme tehlikesi’ bahanesiyle 1969 yılında yıkılan Aya Nikola Kilisesi’nin yerine Halk Eğitim Merkezi kurulur. Bugün Bodrum’un en merkezi yerinde bulunan binanın giriş katı işporta pazarı olarak kullanılıyor.

Radikal, Haber: Baskın Oran, 16.10.2011

 

******


BODRUM'A AYA NİKOLA İÇİN DESTEK

 

 

Bodrum’da 1960’lı yıllarda yıkılan Aya Nikola Kilisesi’ni yeniden yapmaya karar veren Belediye Başkanı Aziz Kocadon’a destek geldi. İmza kampanyası başlatan ‘Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De’ girişimi Bodrum’a gidecek. Bodrum Demokrasi Platformu da Aya Nikola Kilisesi’nin yeniden inşası için harekete geçti.

Aya Nikola Kilisesi’yle ilgili gelişme, pazar günü Radikal’de gündeme geldi. Prof. Baskın Oran’a konuşan Başkan Kocadon, “Ben gafaya godum hocam. Ben yıkcem bu çikin binayı! Çocukluğumdaki eski tarihi kiliseyi tekrar yapcem!” sözleriyle kararlılığını dile getirdi.

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De girişimi www.ayanikolabodrum.blogspot.com adresinden imza kampanyası başlattı. Girişimden Cengiz Algan, Kocadon’a destek vereceklerini açıkladı: “Bodrum’da bir grup arkadaşımız Başkan Kocadon’a giderek desteklerini açıklayacak. Bodrum’da sokaklarda da imza kampanyasını başlatacağız. Bu, Türkiye’de bir ilk CHP’li ve MHP’li üyelerden itiraz gelmemesi de çok önemli”

Bodrum Demokrasi Platformu’ndan yapılan açıklamada ise Belediye Başkanı’nın ziyaret edileceği ve farkındalık yaratılması için ara vermeden eylemler gerçekleştirileceği duyuruldu.

Radikal, 18.10.2011

BEDRİ RAHMİ'NİN 'BUNDAN BİRŞEY OLMAZ" DEDİĞİ RESSAMLAR VAR

 

 

Onun adı da Rahmi, tıpkı dedesi gibi. Açlıktan nefesi koksa bile dedesinin eserlerini elden çıkarmayacağını söylüyor. Bir de iddiası var. Bedri Rahmi'nin bir not defteri var ve bugün onun öğrencisi olmuş, resimden para kazanan ünlü ressamlar için o defterde 'bundan bir şey olmaz' yazıyor.

 

Yıl içerisinde Yapı Kredi ve İş Bankası Kültür Yayınları'ndan aldığım davette Bedri Rahmi Eyüboğlu ve ailesi tarafından saklanarak bugüne ulaştırılan Nazım Hikmet şiirlerini dinlemiş, o güne tanıklık etme şansını bulmuştum. Gerçekten övgüye değer bir işti. O gün Bedri Rahmi'yi bir daha minnetle anmış, büyük sanatçı kişiliğinin yanında aydın namusunu, dost canlılığını ve kadir bilirliğini de bir kere daha anlamıştım. Sonrasında Kadıköy Belediyesi'nin Caddebostan Kültür Merkezi'nde Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun 100. yılı anısına açtığı sergiden haberdar olunca ziyaret kaçınılmaz oldu. Kültür Merkezi'nin zarif Sanat Yönetmeni Sedef Narçın'ın desteğiyle ulaştığımız torun Rahmi Eyüboğlu'nun da sergide olacağını öğrenince hem sergiyi gezmek hem de Rahmi Eyüboğlu'yla söyleşmek için Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi'ne doğru yola çıktık. Ve Sedef Narçın'ın ev sahipliğinde Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun torunu Rahmi Eyüboğlu'yla derin bir sohbete daldık. İşte torun Eyüboğlu'nun anlattıkları ve dedesinin 100. yılı anısına açılan serginin detayları:


- Sergide kaç eser var?
Burada 90 eser var. Bildiğim kadarıyla yersizlikten 85 tanesi asılabildi. Serginin açılış hikayesi ilginç aslında. Önce tesadüfen Sedef Hanım ile tanıştım. Kadıköy Belediyesi'ne sitem ettim. O da en kısa zamanda bizimle iletişime geçeğini söyledi. Gerçekten de iki ya da üç gün sonra bizi aradı ve 'Sergiyi açıyoruz' dedi. 


- Nazım'ın ses kayıtları da sizin aileniz tarafından ortaya çıkarıldı. Bedri Rahmi üretmeye devam ediyor gibi ne dersiniz?
Daha da çok şeyler çıkacak. Bedri Bey, Nazım'a karşı sevgisi ve saygısı olan bir insan, daha sonra dostluğu da oluyor. Ve onu ziyaret ettiğinde, yazıştıklarında, Paris'te bir sohbet sırasında sesini kaydediyor ve onu yanında İstanbul'a getiriyor.


- Dedenizin öğrencileriyle ilgili aldığı notlardan söz etmiştiniz. Neydi o notlar?
Bahsettiğim konu Bedri Rahmi'nin akademide talebeleri ile ilgili tuttuğu günlük notları. Birkaç ressamdaki ilk notu ile şimdiki arasında tutmayanlar var. Adlarını iyi andığı ressamlar var mesela, ziyaretçi talebe olarak atölyesine gelen Burhan Uygur için, 'Bu çocukta göz var, bu çocukta iş var' demiş. Daha genç ressamlardan Aydın Ayan, Hale Sontaş, Gülseren Südor gibi bir çok isimle ilgili olarak hep olumlu notlar tutmuş. Bunlar ressamlığa devam etmiş kişiler. 


- Ya tersi yok mu hiç?
Var. Çok açıkça, 'bundan bir şey olmaz' deyip not düştüğü ama sonra piyasada hala Bedri Rahmi talebesi olarak resim yapan ve yaşamını resimle kazanan kişiler de var bana onları söylettirmeyin. Dedem istese açıklardı, ama ben onları açıklamak istemiyorum. 


- Çok geniş bir koleksiyon. Nasıl sahip çıkabildiniz?
Babam evdeki işlere çok sahip çıkardı. Kolay kolay resim satmazdı, satılmaması gerekenleri hiçbir zaman satmadı. Bedri Rahmi'nin ölümünden 36 sene sonra, doğumunun yüzüncü yılında da 90 resimli bir sergi açabiliyoruz. Bunlar hep aile koleksiyonu işler. Ailece arada sırada resim satıyoruz, satmamız da lazım çünkü isteyenler var. Biz piyasaya resim vermediğimiz zaman başka birileri olmayan işleri piyasaya veriyorlar. Alıcısı da var.


- Karşılaşıyor musunuz taklitlerine?
Elbette. Belki birazdan bir resim gelecek siz de göreceksiniz. Bir ara çoktu şimdi biz birazcık daha ortada görünmeye başlayınca azalmaya başladı. Israr edenler bile vardı.


- Siz nasıl  anlıyorsunuz?
Resim eğitimi almadım fakat 1990'dan bu yana Bedri Rahmi Eyüboğlu arşivinin başındayım. Elimden beş bin adet eser geçti. Bu işte tecrübe çok önemli. Benim tahminim Bedri Rahmi'nin elinden on bine yakın iş çıkmıştır. Ama ben bir kağıt karalamasını da iş olarak görüyorum, cam işlerini de. Çünkü kendi ifadesi 1928'den 75'e kadar günde 15 saat çalışan bir insan. Ayrıca her dönem attığı imza farklı. Benim bile şaşırdığım işler çıkabiliyor. Benim şansım dedemin arşivine sahip çıkması. Ürettiği her işin fotoğrafı var.


- Takip ediyor musunuz kimde var diye?
Var iki tip arşivleme yapıyoruz, bir elde olan işlerin arşivlemesi ikincisi dışarıda olan resimlerin arşivlemesi. 


- Hiç satmayacağınız eserler var mı?
Var, arkasına satma yazılmış resimler var. 


- Kim yazmış?
Bedri Rahmi Bey de, Eren Hanım da, babam da yazmış. Allah sattırmasın. Çocuklarım sağlığıyla ilgili bir konu dışında kimse bana o resimleri sattıramaz. Onun dışında açlıktan nefesim koksa satmam. 


- O zaman ki aydınlarla şimdikileri karşılaştırın dersek ne dersiniz?
O zaman ki aydın kesimin içerisinde olan ama kendini hiçbir zaman aydın diye nitelemeyen sanatçı kişilerin dostluklarına baktığınızda hem beraber rakı içtiklerini hem de tartıştıklarını görüyorsunuz. Kimler yok ki; Orhan Veli, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali ve daha birçok aydın var... Bunlar belirli konularda çok tartışan insanlar. Bedri Bey'in şiirini yerden yere vuran,  eleştiren insanlar. Rakı masasına oturup tartışmayı bilen ve birbirlerini seven insanlar. Çünkü bu tartışmalardan onlar da besleniyor. Şimdiki aydınlarımız ise birbirlerini mahkemeye veriyorlar. Aydın olan yaptığıyla, ürettiğiyle farklı olmalı. Ama şimdi öyle değil. Herkesin yapabileceği kavgayı, gürültüyü, polemikleri, aşağılamayı yapıyorlar. Aradaki farkı bulup çıkarın. Çok zor bir denklem değil. Ben böyle değerlendiriyorum o zaman ki insanların insana, sanatçıya saygısı olduğunu düşünüyorum, şimdiki kişiler ki aydın diye nitelendirdiğimiz kişilerin kendinden başka diğerlerini çok sevdiğini ve saydığını düşünmüyorum.

 

- Herkesin bir Bedri Rahmi'si var. Kiminin şair, kiminin ressam. Dedeniz sizin için hangi Bedri Rahmi?
İki örnek vereceğim. Şair arkadaşları Bedri Bey'e sen çok iyi ressamsın demiş. Ressam arkadaşları da Bedri Bey'e demiş ki sen çok iyi şairsin. Bedri Bey kimine göre ressam, kimine göre şair. Ben ressam Bedri Rahmi'yi çok seviyorum nedense ama aslında Bedri Rahmi çok iyi bir öğretmen olmuş. Resim seven iyi resim yapmaya çalışan talebeler üretmiş. Kendisi de şöyle anlatmış durumu zaten:
Benim resmime laf edebilirsiniz, şiirime laf edersiniz ama öğretmenliğime kimseye laf ettirmem, alnını karışlarım.

Akşam Pazar, Haber: Dinç Çoban, 16.10.2011

KILIÇDAROĞLU'NDAN 712 YILLIK RİCA

 

 

Bingöl'de 1299 tarihli Ehlibeyt Şeceresi bulundu, aile eseri uzmanlara vermek istemedi. Prof.Dr. Yalçın, CHP liderinin kapısını çaldı. Kılıçdaroğlu aileyi arayıp 'güvenip şecereyi verin' dedi. Şecere 3 aylık çalışmaya onarıldı...

 

İşte 712 yıllık tarihi Ehlibeyt Şeceresi'nin kurtuluş öyküsü... Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Danışma Kurulu Üyesi Prof.Dr. Alemdar Yalçın ile 10 kişilik ekip, aşiretlerin etnik tarihine ışık tutacak belgeleri bulmak için 2009'da 'Bingöl, Muş/Varto Yörelerinde Ocaklar, Oymaklar ve Boylar' konulu araştırma başlattı. Bingöl'de 'Baba Mansur Ocağı'na ait 1299 tarihli 'Ehlibeyt Şeceresi'nin yeri bulundu. Şecere Güneş Ailesi'nin evindeydi. Ekip incelemek istedi ancak aile izin vermedi. Prof.Dr. Yalçın, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nu arayarak yardım istedi. Kılıçdaroğlu da Güneş Ailesi'ni arayınca onay çıktı.


SPONSOR DA ONDAN: Sandıkta kumaş parçalarına sarılı halde saklanmış şecere, parçalanmış haldeydi. Kılıçdaroğlu, Güneş'ten eserin onarılması talebini de iletti, İngiltere'de bulunan bir arkadaşını arayıp sponsor olmasını sağladı.


OĞUZ BEYLERİNE DAYANIYOR: Ali Rıza Güneş kayıtlarının uzun yıllardır Aydoğmuş ile Güneş aileleri tarafından korunduğunu belirterek şöyle dedi: Tarihi Anadolu Selçukluları döneminde Orta Asya'dan Tunceli ve yöresine gelen Oğuz beylerine dayanıyor. Köyümüzün adı Yeldeğen eski adıyla Şöbek'tir. Şecerede, bağlı bulunduğumuz ocakla ilgili önemli bilgiler var. Baba Mansur'un küçük oğlu Seyit Mansur'a oradan da oğlu Seyit Mahmut'un torunlarına kadar uzanan bir süreç bu. Manevi değeri çok yüksek.


KEMAL BEY 'GÜVENİN' DEDİ: Kemal Bey çok sevdiğimiz bir ailenin çocuğudur. 'Yazıktır onarılması gerekir, hocalara güvenin' dedi. Biz de bu isteğini kabul ettik.


14 PARÇA, SÜLÜS HATLA YAZILMIŞ: Konservatör ve sanat tarihçisi Nil Baydar 3 aylık bir çalışmayla şecereyi onardı. Baydar çalışmayı anlattı: Hicri 937 yılına tarihlenen şecere, el yapımı 14 parça kağıdın birbirine eklenmesiyle oluşmuştu. Uzunluğu 5065 cm, genişliği 21- 27 cm olan belge üzerindeki yazı, iki kalemle, demir mazı mürekkebi kullanılarak sülüs hatla yazılmış.  Bütün yırtıklar ince Japon kağıdı şeritlerle sağlamlaştırıldı. Saklanması için özel bir kutu yapıldı.

Akşam, Haber: Bülent Şanlıkan, 16.10.2011

RESSAM, ARKEOLOG, MÜZECİ VE DİPLOMAT

 

 

Bu aralar çağdaş sanattan sıkıldıysanız eğer, ilk durağınız Pera Müzesi olmalı… Oryantalist resimlerin iyi örneklerini görebileceğiniz iki sergi eş zamanlı olarak Pera Müzesi’nde gerçekleşiyor; ilki müzenin ikinci katında daha önce açılan ‘Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar’, diğeri ise bugün açılan ve üçüncü katta yer alan ‘Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar: Arkeoloji, Diplomasi, Sanat’.


Osman Hamdi, kültür tarihimizde farklı bir noktada duran bir isim. Çoğumuz onu ressam kimliğiyle tanıyoruz fakat onun ‘kültür adamı’ sıfatını öğrenmemizi sağlayan bir sergi ‘Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar’. Zira bu sergide onun arkeolog, müzeci ve diplomat kimliğiyle de tanışıyoruz. Sergi Osman Hamdi’nin, Amerikalı arkeolog John Henry Haynes ile Prof. Hermann Vollrath Hilprecht’in Osmanlı topraklarında kesişen yaşamlarından yola çıkarak, Amerikalı arkeologların Osmanlı topraklarındaki ilk kazılarını -Assos ve Nippur- ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri konu alıyor.


Sergide, kazı fotoğrafları, buluntular ve tüm bu sürecin Osman Hamdi’nin sanatına yansımalarının izlerini sürebileceğiniz altı yapıtı yer alıyor. Küçük bir sergi olmasına rağmen iyi planlanmış sergi salonu, sade bir anlatım diline sahip, duvarlardaki farklı renk tercihi, sergideki bölümlerin ayırt edilmesinde etken olsa da renklerdeki zıtlık sergi mekanına girdiğinizde gözünüzü yoruyor.


Sergide ilk karşınıza çıkan bölümde Hilprecht, Osman Hamdi ve Haynes’in otoportre fotoğrafları ve bu üçlünün Assos ve Nippur kazılarında çalışırken çekilmiş fotoğraflarıyla karşılaşıyorsunuz. Özellikle arkeolojik çalışmalardaki fotoğraflar ilginç, çünkü binlerce yıllık kalıntıların üzerinde çalışan fesli Osmanlı efendilerini görmek, o görüntülere bugünden bakmak izleyiciye gerçekten ‘Oryantalist’ bir bakış açısı kazandırıyor. Bugünkü toplum normlarının değişimi, ‘Batılı’ kimliği ve Oryantalist bakış açısının bizlerin de yadsımasına sebep oluyor.


Altı adet Osman Hamdi tablosunun yer aldığı serginin en önemli resimi ise ‘Cami Kapısında’. Osman Hamdi, cami kapısının önünde kalabalık bir sahneyi kompoze etmiş. Fakat burada dikkat çeken öğe, Osmanlı sosyal hayatı hakkında verdiği bilgiler, kadın ve erkek figürleri yan yana, oldukça şık kıyafetlere sahipler. Çizilen sosyo-kültürel imaj, klasik Oryantalist bakışı yıkıma uğratıyor. Resim, Pennsylvania Üniversitesi tarafından, yürütülen kazılar ve eski eserlerin yurt dışına çıkarılmasıyla ilgili izinlere yönelik çabaların bir parçası olarak 6 bin Fransız Frangı karşılığı satın alımış ve Osman Hamdi’ye onursal doktora verilmiş. Arkeolojik buluntuları da görebileceğiniz sergi, dönemin kültür emperyalizminin de ipuçlarını veriyor. Sergi 8 Ocak’a kadar Pera Müzesi’nde görülebilir.

Radikal, Haber: Özlem Ünsal, 15.10.2011

BODRUM DENİZ MÜZESİ AÇILDI

 

Muğla'nın Bodrum İlçesi'nde kurulan ''Bodrum Deniz Müzesi'' törenle açıldı. Bodrum Ticaret Odası'nın (BODTO) proje liderliğinde Muğla Valiliği İl Özel İdaresi, Bodrum Belediyesi, Deniz Ticaret Odası (DTO) Bodrum Şubesi ve Bodrum Denizciler Derneğinin proje ortaklığı ile kurulan müzenin açılışına Muğla Valisi Fatih Şahin, Denizcilik Müsteşarı Hasan Naiboğlu, Bodrum Kaymakamı Mehmet Gödekmerdan, Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon ve davetliler katıldı.

 

BODTO Başkanı Mahmut Kocadon, törende yaptığı konuşmada, müzenin açılma amacının Bodrum'da geçmiş yıllarda kullanılmış tekneleri, tarihin karanlıklarında bırakmayıp gelecek nesillere tanıtmak olduğunu söyledi. Kocadon, ''Müzede balıkçı teknesi, sünger teknesi, trol, gangava ve yolcu teknelerinin maketleri ve deniz ürünleri var. Türkiye'de böyle bir müze yok. Önümüzdeki yıl 200 bin ziyaretçi bekliyoruz'' dedi. Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon ise müzenin yılardır herkesin aklında olduğunu, ancak bir türlü tamamlanamadığını söyledi. Müzenin açılmasıyla birlikte Bodrum'u tarihiyle buluşturduklarını belirten Mehmet Kocadon, şöyle konuştu: ''Esas amaç, gelen turistin ziyaret etme mekanlarını oluşturma. Biz zaten 12 ay turizmi geliştirmek için çalışıyorduk. Deniz müzesi de bu kapsamda açıldı. Başka müzeler de açarak kış turizmine katkı sağlamak istiyoruz. Etnografya müzesi açacağız, ayrıca eski kilisenin olduğu bölgede süngercilik müzesi projemiz var. Kış turizminin önünü açarak Bodrum ekonomisine katkı sağlayacağız. Ayrıca Bodrum kültürünü yaşatmak en büyük heyecanım.''

Yeni Asır, 15.10.2011

BU RESİM REKOR KIRABİLİR

 

 

Türk resminin en renkli, en başarılı, en sıra dışı ve en aydın isimlerinden biriydi kuşkusuz Fahr El Nissa Zeid. Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ise ilk dönemlerine tanıklık etmiş köklü bir ailenin kızıydı: Şakir Paşa ailesinin. Babası tam bir Rönesans adamı, ağabeyi Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) yazar, kardeşi Aliye Berger ise kendisi gibi sanatçıydı. Atatürk’e hep yakın bir isimdi... Öyle ki Dolmabahçe Sarayı’nda yeni Türk alfabesine karar verilen toplantıya davet edildi ve Atatürk’ün kara tahtaya yeni harflerle yazdığı ilk isim onun adı oldu: ‘Fahrünnisa’.

Yazar İzzet Melih Devrim ile evliliğinden doğan çocukları Nejad ve Şirin de sanatı tercih etti. Nejad Devrim annesinin izinden gitti, Türk resminin ‘özel’ isimlerinden biri oldu; Şirin Devrim ise tiyatrocu... 1934’te Irak’ın Ankara Büyükelçisi Prens Emir Zeyd el Hüseyin ile evlendi, oğlu Prens Raad dünyaya geldi. Yurtdışında ve Türkiye’de önemli sergilere imza atan Zeid’in çalışmaları hakkında aralarında Andre Breton, Jacques Lassaigne, Charles Estienne, Rene Barotte’un da olduğu dünyaca tanınmış yazar ve eleştirmenler yazılar kaleme aldı.

Avrupa’da çeşitli koleksiyonlara, müzelere giren, dünya sanat çevrelerinin dikkatini çeken Zeid’in üç önemli eseri şimdi Antik A.Ş.’nin 22 Ekim’de Swisotel’de gerçekleştireceği yeni sezonun açılışını yapan müzayedesinde izleyiciye sunulacak. Üstelik ilk kez görücüye çıkacak bu üç eserden ikisi Zeid’in oğlu Prens Raad bin Zeid Al Hussein’in koleksiyonundan müzayedeye geldi.
 

Prens Raad’ın koleksiyonuna ait eserlerden ilki, Olgaç Artam’ın yöneteceği müzayedenin en pahalı yapıtı olan “Soyut Kompozisyon”. Fahr el Nissa Zeid’in soyut çalışmalarının ilk örneklerinden biri olan bu yapıtını başucuna astığı ve koleksiyonunda sakladığı biliniyor. Hatta sanatçının 26 Temmuz 1951 yılında New York’ta okuyan kızı Şirin Devrim’e gönderdiği fotoğrafında arkada görünen resim de bu. 2006’da İstanbul Modern’de düzenlenen “Fahrelnissa ile Nejad: Gökkuşağında İki Kuşak” adlı sergide izleyiciyle buluşan eserin müzayedeye çıkış fiyatı 850 bin TL. “Soyut Kompozisyon”un olasılıkla bir satış rekoru kıracağı düşünülüyor. Şöyle bir dip not aktaralım: Zeid’in bugüne kadar Türkiye’de ulaştığı en yüksek satış rakamına sahip olan (1 milyon 350 bin TL) “Londra” adlı tablosu da 2009’da Antik A.Ş. tarafından satıldı.

Zeid’in oğlundan Antik A.Ş.’ye gelen diğer tablo ise “The Pianist”. Ürdün’den ‘Kraliyet’, İtalya’dan ‘Rispoli’, Fransa’dan ‘Commandeur des arts et des lettres’ nişanlarına sahip olan Fahr El Nissa Zeid, bu tablosunda dünyaca ünlü Fransız müzisyen Erik Berchot’u resmetmiş. Eserin açılış fiyatı 500 bin TL.


Fahr El Nissa Zeid’in bu iki özel yapıtının yanı sıra Türkiye’den özel bir koleksiyondan bir tablosu da müzayedede satışa sunulacak. Sanatçının 400 bin TL açılış fiyatıyla müzayedeye çıkacak olan “Beş Balıkçı Kardeş” eseri 1961 tarihli.

Müzayedede yaşayan ressamlar arasında eseri en yüksek satış rakamına ulaşmış tek isim olan Burhan Doğançay’ın en çok aranan döneminden bir tabloyu görebileceğiz. Sanatçının “Kurdeleler” serisinden “Ribbon” adlı tuval üzeri akrilik çalışması 700 bin TL açılış fiyatına sahip. Doğançay’ın ayrıca “Grego’s Walls” serisinden “Catherine Did It” (150 bin TL), “Big Bucks” (200 bin TL) ve “Golden Door” (200 bin TL) isimli kapı çalışmalarının da aralarında bulunduğu beş eseri daha sanatseverlere sunulacak.


Çağdaş Türk resminin özgün isimlerinden Erol Akyavaş’ın “Soyut Kompozisyon”u (175 bin TL), Alaettin Aksoy’un “Sulukulede Bayram Sabahı” (100 bin TL), Adnan Çoker’in “Yapısal Ritm” ile “Yapısal Ritm X-A” (110 bin TL) çalışmaları da müzayedede. 

Türk sanatçıların yanı sıra yurtdışından da önemli isimleri görüceğiz bu müzayedede. Yabancı sanatçılar arasında ilk sırayı 110 bin TL açılış fiyatıyla Julian Opie çekiyor. Çağdaş dünya sanatının öne çıkan isimlerinden biri olan ve bir süredir Türkiye müzayedelerinde de sıklıkla karşımıza çıkan 1958 doğumlu İngiliz sanatçı Opie’nin satışa sunulan eserinin adı
“Julian, Artist 2”. 


Pop art’ın ikonlarından biri olan Roy Lichtenstein’ın simge çalışmalarından biri olan “Crying Girl”ü (90 bin TL), çağdaş sanat sahnesinin çarpıcı ismi Damien Hirst’ün “Purple Butterfly”ı (90 bin TL) ile “Psalm”ı (35 bin TL), Francis Bacon’ın “Three Studies of a Self-Portrait”i (50 bin TL), Tom Wesselmann’ın “Monica Nude With Bouquet and Flowers”ı (30 bin TL), Takashi Murakami’nin “And Then, When That’s Done”ı (5 bin TL)... Ve daha pek çoğu...

Milliyet Cumartesi, Haber: Yasemin Bay, 15.10.2011

DÜNYADA VE İSTANBUL'DA MÜZE HAREKETLERİ

 

 

Kopenhag'daki Louisiana Müzesi, çocuklar için kurduğu odasında her serginin temasına uygun atölyeler düzenlemiş. Benim gittiğim, dünyayı dolaşan Living sergisi sırasında, büyüklerin girmesine 'cıkcık'lanarak bakılan alanda, kartondan, kibritten, fıstık kabuklarından ve doğada mevcut her türlü malzemeden hayallerinin evini yapmaktaydı çocuklar. İmrendim. Ve kızdım. Yaş haddinden reddedilmiştim.

Paris Centre Pompidou'da pedagoglar çocuklarla birlikte sergileri geziyordu. Kreşi boşver, müzeye bırak veledi. Bir de şaşkınlıkla şunu not almışım deftere: Çocuk bu, hiç mi sıkılmaz; çikolata, süt, kraker, tuvalete gitmek istemez?

Berlin'deki en güzel müzelerden Hamburger Banhof, eski bir tren garı. Bizim Haydarpaşa'yı otel yapmayı düşünedursunlar.

New York MoMA sadece müzesindeki dükkanında değil, Soho'da açtığı alanda da yetenekli tasarımcıların işlerine yer veriyor. Blogundan, genç sanatçılara verdiği desteklerden, online konferanslarından bahsetmeyeceğim bile.

Roma'daki modern sanat müzesi Maxxi'nin inşa hikayesi şık. Dünyanın her yerinden mimarlar arasında yarışma açmış, sonunda kazananın binayı yapmış. Yarışmaya katılan mimarların çizimleri ve maketleri kalıcı koleksiyonda hala sergilenmekte.

Paris'te bir şaheser: La Cite des Sciences. Gençlere meslekleri anlatmak, staj ayarlamaktan tutun da, çizgi romanın tarihine; simülasyonla sizi de içine alan, hareket eden sinemasından, çocuklar için özel hazırlanmış kütüphanesine, laboratuarına, dünyayı anlama derslerine... Ne ararsan.

Dünyada son keşfimse şu: http:// www.museums-mobile.org/. Sen İstanbul, Adana, Van'da ol ama sanattan geri kalma. Yorumsuz.

Sabancı Müzesi çocuklar için eğitim programları hazırlıyor; caz konserleri yapıyor. Ama ne yazık ki bunları sınırlı sayıda etkinlikler olarak programına alıyor. Keşke hep olsa. Yeri gelmişken, Müzede Chaga'nın da adını geçirmiş olayım. Ekmekler bile enfes!

Pera Müzesi'nde tematik filmler, festival ayarında yayında: 'Ekvator Sineması'. 'Genç Çarşamba' konserlerinin de destekçisiydim, umarım devam ederler.

Rahmi Koç Müzesi çocukları ihya etmiş, uçağın kokpiti nasıl çalışır, eski arabalar neye benzer öğrenmeleri için uygulamalı aktiviteler yapmış.

İstanbul'da son keşfimse Borusan'ın, özel koleksiyonlarını, ofisleri de olan Perili Köşk'te halkın bakımına açmış olmaları. 11 Aralık'a kadar.
Sabah Cumartesi, Haber: Hazal Yılmaz, 15.10.2011



9- 15 Ekim 2011

MÜZE OTEL İNSAN GÜCÜYLE AYAĞA KALKACAK

 

 Antakya Belediye Başkanı Lütfü Savaş, Antakya'da yapımı devam Müze Otel'in inşaat alanında inceleme-lerde bulundu. Başkan Yardımcısı Faik Selçuk Kızılkaya, Arkeoloji Müzesi Müdürü Nalan Yastı, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ahmet Yetişen ile birlikte inşaat alanında ince-lemelerde bulunan Başkan Savaş, sondaj çalışması sırasında gün yüzüne çıkarılan tarihi kalıntılara zarar verme-den, özel bir korumayla otelin inşa edileceğini söyledi.
 

Geçmişten kalan değerli kalıntıların ya toprak altında yada toprak üstünde ba-kımsız bir şekilde durduğunu belirten Savaş, “Bu değerlerimiz bir şekilde yıkılmaya mahkum edilmiş durumda. Biz bunların geleceğini taşınmasını istiyoruz. Toprak altındakilerin de gün yüzüne çıkartılıp, geleceğe taşınmasını ve insanların bu zenginliklerimizden faydalanmalarını istiyoruz” dedi.
 

Müze otelin Antakya'daki işsizliğin azalmasına da katkı sağlayacağının altını çizen Savaş, “Müze otel tamamlandığında burada 300-350 kişi iş bulma imkanı bulacak. Ayrıca buraya gelen, ekonomik durumu iyi olan insanlar Antakya'da kaldıkları sürece para harcayacaklar. Buda Antakya'daki işsizliğin çözümüne bir katkı, hemde bizim ticaret erbabımıza ve esnafımıza önemli bir katkı sağlayacaktır diye düşünüyoruz. Bundan sonrada bu gibi projelere desteğimiz devam edecek” dedi.
 

Antakya Arkeoloji Müzesi Müdürü Nalan Yastı da, inşaat alında yapılan sondaj çalışması sonrasında 1 Temmuz itibari ile arkeolojik kazı çalışması başlattıklarını ve Aralık ayı itibari ile kazı çalışmalarını tamamladıklarını söyledi.


Yapılan kazı çalışmalarında 850 metre karelik Türkiye'nin en büyük mozaiği, hamam kompleksi, cam atölyesi ve Helenistlik döneme ait sur duvarları bulunduğunu belirten Yastı, “Bulunan eserlere zarar vermemek için çalışmalar insan gücüyle yapılıyor” dedi.    

Hatay Gazetesi, 14.10.2011

DİVRİĞİ ULU CAMİİ YANMAKTAN KURTULDU

 

 

UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan tarihi Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası çevresinde çıkan ot yangını korkuttu.


Alınan bilgiye göre, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'nın yan tarafındaki kuru otlar bilinmeyen bir nedenle yanmaya başladı. Kuru otların tutuşmasıyla başlayan yangına, ilk önce vatandaşlar müdahale etti. Yangın daha sonra itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle kısa sürede söndürüldü.
Divriği Belediye Başkanı Hakan Gök, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası çevresinde son zamanlarda çıkan yangınlardan dolayı tedirgin olduklarını ifade etti.


Gök, daha önce terk edilmiş bir binada çıkan yangının büyümeden söndürüldüğünü ifade ederek, ''Kamulaştırma çalışmaları çerçevesinde birçok bina boşaltıldı, ancak mahkemelik olduğu için yıkım işlemleri gerçekleşmiyor. Bu yüzden bu binalarda kimliği belirsiz kişiler gece vakitlerinde yangın çıkarabiliyor. Bölgede son üç ayda 10 yangın vakası oldu. Bugünkü yangında esere çok yakın bir yerde meydana geldiği için endişelendik, ancak ekiplerimiz anında müdahale ederek, otlar söndürüldü'' dedi.


Vatandaşları uyaran Gök, ''Eser bölgesinde bugünlerde kuru otların fazla olması ve yaprakların dökülecek olması nedeniyle yangın vakalarına karşı dikkatli olunması gerekiyor. Vatandaşlardan istirhamımız bu bölgelerde olabilecek vakalara karşı derhal itfaiye ekiplerine ve güvenlik güçlerine haber vermeleri'' diye konuştu.

Sivas Hürdoğan, 14.10.2011

TARİHİ YARIMADA'YA EN AZ ETKİ

 

 

UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi Ürdün temsilcisi ve Haliç’e yapılacak olan metro geçiş köprüsü projesinin denetçisi Prof.Dr. Moawiyah İbrahim, Haliç köprü projesi için ‘Etkisi en aza indirilmiş proje’ değerlendirmesinde bulundu. İbrahim, ‘’Köprünün yapılmasına karşı çıkanları da saygıyla karşılıyorum. Ancak İstanbul’un trafiği ve yaşam koşulları düşünüldüğünde bu projenin de ihtiyaç olduğunu görüyorum. Tarihi yarımadaya en az etkisi olacak şekilde proje yenilendi. Gerek belediye gerekse projeyi hayata geçirenlerin etkinin azaltılması için verdikleri çaba takdire değer görüyorum’’ dedi.

 

Prof.Dr. İbrahim ile Türkiye arkeolojisi ve İstanbul’u konuştuk. Radikal’in ‘Tarihi siluete gökdelen girdi’ manşetini de gördüğünü söyleyen İbrahim, “Gökdelenleri oldum olası sevmem. Keşke hiç olmasaydı. Kahire, Beyrut, Londra gökdelenleri de UNESCO’da tartışılıyor.

UNESCO Dünya Miras Listesi etki alanında yeni yapılaşmalara karışır. Bu konuya dahil olup olmayacaklarını bilmiyorum. Ama UNESCO’nun bir sonraki toplantısında kesinlikle tartışılacaktır’’ dedi. Haliç metro geçiş köprüsü için İstanbul’da bulunduğunu belirten İbrahim, “İstanbul’da yaşayan biri olsaydım köprünün yapılmasını desteklerdim. Bunu isterken tarihe etkisinin en aza indirilmesini de talep ederdim. Kültürel miras konusunun ciddiye alındığını görüyorum. Arkeolojik buluntulara göre projede yapılan değişiklikler ciddiye alındığını gösteriyor. Köprünün tasarımında ciddi değişiklikler yapıldı’’ diye konuştu.

Yenikapı dünyaya anlatılmalı
Prof. Dr İbrahim, Marmaray projesi kapsamında Yenikapı’da sürdürülen arkeolojik kazıların bir örneğinin dünyada olmadığını söyledi: ‘‘İstanbul, Bizans ve Osmanlı şehri olarak biliniyordu. Yenikapı kazıları bize bunun böyle olmadığını gösterdi. Çok daha eskiye 8 bin 500 yıllık bir tarihe bizi taşıdı. Bu kazılar dünyaya anlatılmalı. 40 yıl önce ülkenize geldiğimde Boğazköy Çatalhöyük, Göreme, Troya, Efes’i gezme fırsatım olmuştu. Hayran kalmıştım. Dünya mirasına büyük katkıları var. Yenikapı da en az onlar kadar önem arz ediyor.’’

Türkiye başka, Irak başka...
Türkiye’nin yurtdışından getirdiği eserler için verilen mücadeleyi de yakından takip ettiğini söyleyen Prof.Dr. İbrahim, ‘’Eğer ülkeler eserleri sergileyecek müzeler açacak ve bunları koruyacak güçleri varsa tarihi eserler orijinal yerlerinde sergilenmelidir. Ancak Mısır, Irak gibi ülkeler eserlerini geri almaya kalkarsa Avrupa müzeleri boşalır. Türkiye eserlerini geri istemekte haklı. Bunları sergileyecek gücü bulunuyor’’ dedi.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 14.10.2011

TARİHİN ORTASINDAKİ MEZBELELİK

 

 

Yıkılan Adliye Binası’nın arka tarafında, Kültürpark’ın hemen yanında bulunan Adalet Parkı, ilgisizlik ve bakımsızlık nedeniyle şimdilerde parktan ziyade kaderine terk edilmiş bir alan olarak dikkat çekiyor. Parktaki ağaçların sulama ve bakımı yapılmadığı için ağaçlar günden güne kururken, parka atılan molozlar, çöpler ve benzeri atıklar da parkı içinden geçilmez hale getirdi. Yazın tozlu yollarından geçilmeyen park, yağışlı günlerde de çamur deryası halini alıyor. Hepsi bir kenara park, Adliye Sarayı’nın yıkılmasının ardından otobüs durağı olarak kullanılıyor. Adalet Parkı’nın Karatay Medresesi, Ali Gav Medresesi, Bulgu Tekkesi, Şazibey Camii, Kılıçarslan Camii ve hatta İnce Minareli Medrese’nin kesişim noktası olduğunu dile getiren Mimarlar Odası Konya Şube Başkanı Serdar Işık, böyle bir kültür hazinesinin tam ortasında kalan parkın ilgisiz ve bakımsız bırakılmasının, otobüs durağı olarak değerlendirilmesinin tarihe yapılmış büyük bir vefasızlık olduğunu söyledi.

 

Adalet Parkı’nın bulunduğu alanla ilgili Büyükşehir Belediyesi’nin bir proje çalışmasının olduğunu duyduklarını fakat uzun zaman dilimi içerisinde özellikle Adalet Parkı için bir çalışmanın yapılmadığını gördüklerini söyleyen Mimarlar Odası Konya Şube Başkanı Serdar Işık, “Şimdilerde otobüs durağı olarak kullanılan alandaki tabelada, bu bölgenin tarihi meydan olarak düzenleneceği sözü geçiyor. Burada tarihi bir meydan yoktu. Kaldı ki, tarihi meydandan bizim anladığımız şeyin ne olduğunu da sorgulamak gerekiyor. Meydan denilince aklımıza taşlar geliyor. Son dönemde şehir merkezinde yapılan düzenlemelere bakıldığında hepsinde yeşil alanların taşlaştırılması gibi bir sonuçla karşılaşıldığı ortadadır” diye konuştu.

 

Hacıveyiszade Camii’nin önündeki yeşil alanın düzenlemenin ardından taşlaştırılmasını şehir içindeki yeşil alan katline örnek olarak gösteren Serdar Işık, “Şehrin göbeğinde çimleriyle, ağaçlarıyla bir yeşil alan bulunuyordu. Hacıveyiszade Camii’nde bazen cemaat yoğunluğu yaşanıyor. Cemaat bu çimlerin üzerinde rahat bir şekilde namazını kılabiliyordu. Burada ayrıca bir yaya yoğunluğu da yok. Yani yeşil alanın kimseye bir zararı yoktu. Burası da taşlaştırılan yerler listesine girdi” dedi.

Merhaba Gazetesi (kısaltarak), Haber: Rasim Atalay, 13.10.2011

VAKIF ESERLERİ RESTORASYONLA YAŞATILIYOR

 

Hatay Valisi Mehmet Celalettin Lekesiz, kentte bulunan eski eserlerle ilgili incelemelerde bulunmak ve yapılan restore çalışmalarını yerinde görmek için kentte gelen Ertem'i makamında kabul etti.

 

Ertem, ziyarette yaptığı konuşmada, Türkiye'de 2002 yılından sonra 3 bin 500 eserin restorasyonunun gerçekleştirildiğini ifade etti.

 

Restore çalışmalarına lokal müdahalede bulunmak yerine artık eserleri bir bütün olarak ele aldıklarını anlatan Ertem, ''Türkiye genelinde 10 bin civarında eski eserimiz var. Her yıl 600-700 eseri restore için programa alıyoruz'' dedi.

 

Ertem, Türkiye genelinde 10 bin öğrenciye verdikleri bursu bu yıl 12 bine çıkardıklarını belirterek, 100 bin aileye gıda yardımında bulunduklarını, 5 bin kişiye muhtaç maaşı verdiklerini, çalışmalarını ise genel bütçeden hiçbir pay almadan gerçekleştirdiklerini kaydetti.

 

Hatay'da da 82 kültür varlığı bulunduğunu ifade eden Ertem, Kurtuluş Caddesi'nde yer alan Habib-i Neccar Camisi'nin çevre düzenlemesi ve genişletilmesi için çalışma başlatıldığını kaydetti.

 

Hürriyet Caddesi'ndeki Ulu Cami'nin biten projesinin de kuruldan geçtiğini vurgulayan Ertem, burada çalışmaların yakında başlayacağını belirtti.

 

Azınlık vakıflarının haksız şekilde alınan ve el konulan mallarının iadesiyle ilgili sürecin devam ettiğini hatırlatan Ertem, bu konuda 12 ay süre bulunduğunu ve müracaatların devam ettiğini kaydetti.

 

Hatay Valisi Lekesiz de, kentteki 82 kültür varlığından 24'ünde restore çalışmalarının tamamlandığını, bazılarının ise programa alındığını, bazılarındaki çalışmaların da devam ettiğini kaydetti.

 

İskenderun İlçesi Arsuz beldesi Karaağaç mevkisinde Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından beş yıldızlı otel yapılacak olmasına teşekkür eden Lekesiz, ziyaretten büyük mutluluk duyduğunu söyledi.

 

Lekesiz, Ertem'e kentte yapılmış ''ney'' hediye etti. Ziyarette Vakıflar Bölge Müdürü Ali Kaya da hazır bulundu.

 

Bu arada, Genel Müdür Ertem'in, kuruma bağlı mekanlarda incelemelerde bulunacağı da öğrenildi.

Akşam, 12.10.2011

ÖPÜŞEN MELEKLER MÜZEYE TESLİM EDİLDİ

 

 

Denizli'de, Pamukkale’ye bağlı Hierapolis antik kentinde çalışan İtalyan kazı heyeti, kazının son günlerinde Roma dönemine ait ‘öpüşen melekler’ heykeli buldu.

 

Kazı Başkanı Prof.Dr. Francesco D’Andria, heykelin dişi ve erkek olarak tasarlandığını belirtip, baş ve üst gövde kısımları sağlam olarak ele geçen heykelin ayak bölümlerinin ve figürlerden birinin gövdesinin yarısının henüz bulunamadığını söyledi. Roma dönemine ait heykelin beyaz mermerden rölyef-kabartma türünde olduğunu belirten D’Andria, kutsal alanlarda bulunmayan bu tür sahnelerin, çoğunlukla eğlence ya da toplantı mekanlarında bulunabileceğini anlattı. D’Andria, “51 santimetre yüksekliğinde, 21 santimetre genişliğindeki heykel, Denizli Müze Müdürlüğü’ne teslim edildi ve Denizli Müzesi’nin en değerli eserleri arasına girdi. Heykel, ekibin son günlerde ortaya çıkardığı ve Roma dönemine tarihlenen önemli bir buluntu olarak kayıtlara geçti” dedi. Kazı ekibi daha önce de İsa’nın 12 havarisinden biri olan St. Philippus’un mezarını bulmuştu.

Hürriyet, Haber: Ferah Işık, 12.10.2011

TURİSTLER AGORA'YI ÜCRETSİZ SEYREDİYOR

Kültür ve Turizm İzmir İl Müdürlüğü, Ocak-Eylül ayları arasında İzmir'deki müzeleri gezen ziyaretçi sayılarını açıkladı. Rakamlara göre en çok ziyaretçiyi, 1 milyon 660 bin yerli ve yabancı turistin gezdiği Efes çekerken, ikinci sırayı 267 bin kişinin gezdiği St. Jean aldı.
Son yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Ticaret Odası'nın katkılarıyla kazı çalışmaları hızlanan ve çevre düzenlemesi ile daha görünür hale gelen İzmir kent merkezindeki Agora'ya gelen turist sayısı ise beklentileri karşılamadı. Bu yılın ilk 9 ayında Agora'yı sadece 36 bin turist gezdi. Yetkililer bu durumun sebebinin ise çevre düzenlemesi çalışmaları sonucunda etrafındaki bazı yerleşim yerleri yıkılan Agora'nın tepeden daha rahat görünmesine bağladı.

Yen Asır, Haber: Sinan Doğan, 12.10.2011

"YENİKAPI - MİMARLIK ALTYAPI VE ARKEOLOJİ SEMPOZYUMU" SERGİSİ TAŞKIŞLA'DA AÇILDI

 

Sergi ve Yenikapı'da yapılan çalışmalar hakkında çalışmanın yürütücülerinden Yard. Doç.Dr. Yüksel Demir ile görüştük.
 

12 - 13 Eylül 2011 tarihleri arasında Fatih Belediyesi, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ve Milano Politeknik Mimarlık Okulu'nun işbirliğiyle uluslararası katılımıyla İstanbul'da gerçekleşen disiplinlerarası "YENİKAPI - Mimarlık Altyapı ve Arkeoloji Sempozyumu"nun devamı niteliğinde olan sergi İTÜ Taşkışla Kampüsü'nde açıldı.

 

Sempozyumun devamı niteliğinde düzenlenen sergi Fatih Belediyesi'nin yanı sıra İstanbul Teknik Üniversitesi ve Politecnico di Milano'nun ortaklığında gerçekleştirilen ve Yenikapı ile ilgili mevcut durumun yanı sıra semtin geleceğine ilişkin sorunlara çözüm önerileri getiren projelerle Yenikapı'yı anlatan fotoğraflardan ve sempozyumu özetleyen videolar ile İtalya'da benzer bir süreç içinde bulunan Gela kentinin hikayesini anlatan kısa bir filmden oluşuyor.

5-22 Ekim tarihleri arasında mimarlık, arkeoloji, kültürel miras, koruma, kentsel dönüşüm gibi konulara ilgi duyan tüm izleyicilere açık olan serginin ve öncesinde yapılan sempozyumun önemli bir diğer özelliği ise Yenikapı Kazı Alanı, Marmaray Projesi gibi tartışmaların sürdüğü alanlar için sunduğu disiplinlerarası çalışmaları ve çok aktörlü oluşu.

 

Sergi ve çalışmalar ile ilgili görüşlerini paylaşan Yard.Doç.Dr. Yüksel Demir, kendisinin 2006 yılında katıldığı, 2003 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde başlayan çalışmaların şu anda Fatih Belediyesi ve Milano Politeknik Üniversitesi ile devam ettiğini belirterek, "küresel ölçekte önemi olan ancak yerel ölçekte çok ciddi etkilere neden olacak bir ulaşım odağına dönüşmesi planlanan Yenikapı, bu değişime uyum sağlayabilmek için tüm bileşenleri ile kendini yeniden geliştirecektir. Bu özellikler Yenikapı için, kentte yaşayanları ve olası yatırımcıları kapsayan, alanın potansiyelini ve gücünü vurgulayacak, ekonomik bir etkileşim ağı kuran, açık bir iletişim stratejisi geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu süreçte, arkeoloji, altyapı-ulaşım, kentsel sosyal, ekonomik ve mimari bileşenlerin, disiplinlerarası bir yaklaşımla bütüncül olarak değerlendirilmesi ve yönetimi büyük önem taşımaktadır," diyerek yaşanan süreçte çok aktörlülüğe vurgu yaptı ve çalışmanın bu anlamda sunduğu yapının farklılığına dikkat çekti.

 

Bu platformun amacının tüm birikimi ve bilgiyi akademik bir platformda ortaya koymak olduğunu söyleyen Demir "Elimizde neler var önce bir onları görelim. Buraya kadar herkes eteğindeki taşları döktü. Bundan sonra amaç beraber üretmeye çalışmak," diyerek kendilerinin bilimsel bir tartışma ortamı yaratmak istediklerini belirtti.

 

Yenikapı'nın bağlı bulunduğu Fatih Belediyesi'nin platforma ve çalışmalara katkısının umut verici olduğunun altını çizen Demir, "Bir karar verici olarak işbirliği yaptılar. Yenikapı'nın buna ve hatta daha üst ölçekte karar vericiler ile akademinin işbirliği ile yapacağı çalışmalara ihtiyacı var" diyerek platformun genişlemesini arzuladıklarını ve çalışmalarının devam edeceğini belirtterek bu etkinliğin gerçekleşmesine katkı sağlayan Fatih Belediyesinden Başkan Mustafa Demir, Başkan Yardımcısı Erhan Oflaz, Bora Selim (koordinatör), Necati Selvi, Tansel Kaya, Cemil Kılıçoğlu'na; İTÜ'den Rektör Prof.Dr. Muhammed Şahin, Rektör Yard. Ahsen Özsoy, İTÜ Mimarlık Fak. Dekanı Prof.Dr. Orhan Hacıhasanoğlu, Prof.Dr. Zeynep Ahunbay, Prof.Dr. Nuran Zeren Gülersoy, Araş.Gör. Özlem Kandemir, Araş.Gör. Pelin Öztürk Ekdi, Dr. Ayşe Köksal, Öğr.Gör. Korkut İlhan, İsa Çal, Aylin Akçabozan, Elif Nazlı Malkoç, Sibel Yasemin Özgan'a teşekkür etti.

 

12 - 13 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleşen YENİKAPI - Mimarlık Altyapı ve Arkeoloji Sempozyumu ile ilgili detaylı bilgiye www.yenikapi-ynkp.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Arkitera, 12.10.2011

GAZİANTEP'TE MÜZE SAYISI 10'A ÇIKACAK

 

Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Başkan Asım Güzelbey: “Mevcut müzelerle birlikte 2011 yılının sonuna kadar kentimizdeki müze sayısı yenileriyle 10'a ulaşmış olacak” dedi.

 

Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, açılışını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı Zeugma Mozaik Müzesi’nin kentin turizm potansiyelini arttıracağını belirterek, “Mevcut müzelerle birlikte 2011 yılının sonuna kadar kentimizdeki müze sayısı yenileri ile 10’a ulaşmış olacak” dedi. Başkan Asım Güzelbey, Ekim ayı meclis toplantısında Eylül ayında Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan çalışmalar hakkında kısa bir sunum yaptı.

Güzelbey, kentin adı ile özdeşleşen 6.Uluslararası Antepfıstığı Kültür ve Sanat Festivalini coşku ile kutladıklarını belirterek, “Her yıl daha geniş bir katılımla gerçekleşen festivalimize bu yıl da yurt dışından ve yurt içinden çok sayıda konuk ülke ve şehir katıldı. Biz festivalleri genellikle kültür şenliği biçiminde yapıyoruz. Hiçbir zaman bir panayır havasına dönüştürmüyoruz” dedi.

 

Zeugma Mozayik Müzesi’nin Gaziantep’in turizm potansiyelini artıracağını belirten Güzelbey, “Büyükşehir Belediyemiz tarafından tamamlanarak Kültür Bakanlığı'na devri gerçekleştirilen Zeugma Mozaik Müzesi'nin açılması ile Gaziantep’te turizm potansiyeli artacak. Mevcut müzelerle birlikte 2011 yılının sonuna kadar kentimizdeki müze sayısı yenileri ile 10'a ulaşmış olacak” dedi.

Sabah, 12.10.2011

SULUKULE YASAYA AYKIRI

 

 

Sulukule’de Roman sakinlerinin bölgeden çıkarılarak TOKİ- Fatih Belediyesi-İstanbul Büyükşehir Belediyesi ortaklığında başlatılan projede sona yaklaşılırken, bilirkişi 2’nci kez projenin yasaya aykırı olduğuna ilişkin rapor verdi.

 

Fatih Belediye Başkanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açılan davada projenin iptali ve yürütmenin durdurulması isteniyor. İstanbul 4’üncü İdare Mahkemesi’ne 31 Aralık 2007’de Sulukule Roman Kültürünü Geliştirme ve Dayanışma Derneği, Şükrü Pündük, Gülsüm Bitirmiş, Gülşen Gökırmak ve Mehmet Asım Hallaç adına dava açılmıştı. Mahkemenin atadığı Prof.Dr. Hüseyin Cengiz, Doç.Dr. Nur Urfalıoğlu ve Yrd. Doç. M. Lütfü Yazıcıoğlu’ndan oluşan bilirkişi heyeti ilk raporunda bölgenin 1/5000 ölçekli koruma planının dahi olmadığını belirtip projeyi yasadışı ilan etti. Mahkeme aynı bilirkişiden bu kez projenin kamu yararına hizmet edip etmediğini sordu. Heyet ek raporunda şu tespitlere yer verdi:


- Alanın yüzde 90’ı 1970’lerde UNESCO kriterleri kapsamında geliştirilen Koruma Amaçlı İmar Planı’nda Sur Koruma Bandı içinde kalmasına rağmen, sınırlar değiştirilerek, alan yüzde 50 küçültülmüş, küçültülen alanda 3- 4 katlı yapılara olanak tanınmıştır.

- Sulukule yenileme alanı ile avan proje karşılaştırıldığında, mevcutta 12 olan yapı adası, 24 adaya çıkarılmış, özgün ada morfolojisi ve sokak rejimi değiştirilmiş, korunmamıştır.
- Kamu kullanımına ayrılmış Bostan Alanı Yenileme Avan Projesi kaldırılmış, yapılaşmaya açılmış, sokak karakterleri değiştirilmiştir.
- Ada ortaları dışında, yeşil alanlara, parklara yer verilmemiştir.
- Sokak dokusuna, tescilli yapılara uygun olmayan 3- 4 katlı yeni yapı tipolojisi oluşturulmuştur.
- Projenin 5366 Sayılı Kanun’da öngörülen amaçların gerçekleştirilmesine hizmet edecek nitelikte bulunmadığı ve kamu yararına uygun olmadığı görüş ve kanaatine varıldı.
Fatih Belediyesi’nin evlerine 50-80 bin TL değer biçerek Romanları yüzyıllardır yaşadıkları bölgeden çıkarmasının ardından inşa edilen lüks villalar, 650 bin TL’den satışa çıkmıştı.

Hürriyet, Haber: Ali Dağlar, 12.10.2011

MEVLANA MÜZESİ'NDE AYASOFYA BİLETİ

 

 

Konya’da her gün binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği Mevlana Müzesi girişinde ziyaretçilere Topkapı, Efes ve Ayasofya müzelerine ait biletler satılıyor.

 

Konya’da her gün binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği Mevlana Müzesi girişinde ziyaretçilere Topkapı, Efes ve Ayasofya müzelerine ait biletler satılarak içeriye alınması dikkat çekti. Mevlana Müçesi’ne ait biletlerin fazla talepten dolayı bittiğinden diğer müzelere ait biletlerin satıldığı belirtildi.
 
Mevlana Müzesi’ne ziyaret etmek isteyenlere, bilet gişesinde Topkapı, Efes ve Ayasofya müzelerine ait bilet satılıyor. Bu durumun yaklaşık 3 aydır devam ettiğini belirten Konya Müze Müdürü Yusuf Benli, kısa adı BİMER olan Başbakanlık İletişim Merkezi aracılığıyla kendilerine bu konu ile ilgili şikayetler geldiğini belirtti. Biletlerin Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkezi Müdürlüğü tarafından gönderildiğini belirten Benli, “Döner Sermaye İşletmesi Mevlana Müzesi’ne giriş bileti olarak elinde bulunan Topkapı, Efes ve Ayasofya müzelerine ait biletleri bize gönderiyor. Biz de gişelere bu biletlerle vererek ziyaretçilerin girişlerini sağlıyoruz dedi.
 
Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü yetkilileri de, yıl başında belirli bir sayı öngörülerek tüm müzelere ait biletlerin basımının yapıldığını, Mevlana Müzesi’ne ait biletlerin fazla talepten dolayı bittiğini, yeni bilet ihalesininde önümüzdeki yıl yapılacağından, kurumunda zarara uğramaması için diğer müzelere ait biletlerin satıldığını belirtti.

Turizm Habercisi, 12.10.2011

5 BİN YIL ÖNCESİNDEN

 

 

Dünyanın bilinen en eski kerpiç sarayındaki 5 bin yıllık duvar resimleri ve kabartmaların bazı bölümleri, kerpiç duvarlar üzerinde orijinal haliyle ilk halini koruyor. 

 

Malatya merkez Orduzu Kasabasındaki Arslantepe Höyüğünde İtalya Roma La Sapienza Üniversitesi tarafından 1961 yılından beri sürdürülen arkeolojik kazalar sonrasında ortaya çıkan ve dünyanın bilinen en eski kerpiç sarayı, müze haline getirilerek ziyarete açıldı. Yaklaşık 5 bin yıllık olan kerpiç sarayın içerisindeki duvar resim ve kabartmaları ilgi görüyor. 

 

Malatya Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü Enformasyon Uzmanı Bülent Korkmaz, saray duvarları üzerinde göze çarpan en önemli noktalardan birisinin resim ve kabartmalar olduğunu söyleyerek, "İnce bir kireç sıva üzerine karbon ve aşı boyası yapılarak ortaya çıkarılmış. Kadın ve erkek tasvirleri, dini simgeleyecek çizilmiş duvar resimleri. Duvar resimleri yaklaşık 5 bin yıllık bir geçmişe sahip" dedi. 

 

Arslantepe'nin önemli bir arkeolojik sit alanı olduğunu belirten Korkmaz, 1930'larda başlayan kazıların 1961 yılından beri Roma La Sapienza Üniversitesi tarafından günümüze kadar sürdürüldüğünü söyledi. 

 

Kazı alanına ismini veren arslan heykellerinin Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilendiğini söyleyen Korkmaz, kazılar sonucunda tarihsel öneme sahip önemli arkeolojik bulguların ortaya çıkartıldığını ifade etti. Korkmaz, 5 bin yıllık bir tapınak, kerpiç saray, mühür baskı ve kaliteli metal eserlerin bulunduğunu kaydetti. Korkmaz, Arslantepe'nin ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı resmi, dini ve kültürel bir bölge olduğunu kaydetti. 

 

Arslantepe Sarayı'nın içindeki duvar resimleri özel olarak korunuyor ve ziyaretçilerin, resimlere zarar vermeyecek noktada durmaları sağlanarak, zarar görmesi engelleniyor.

Malatya Haber, 12.10.2011

6 AYDA 80 BİN ZİYARETÇİ

 

 

Trakya'nın ziyarete açılan tek mağarası olan Kırklareli'nin Demirköy İlçesi'ne bağlı Sarpdere Köyü yakınlarındaki Dupnisa Mağarası'nı 6 ayda yaklaşık 80 bin kişi ziyaret etti.

 

Kırklareli Kültür ve Turizm Müdür Vekili Fikret Macit, Dupnisa Mağarası'nın Trakya'da var olan 17 mağaradan ziyarete açık tek mağara olduğunu belirtti.

 

Mağaranın 15 Mayıs'ta ziyarete açıldığını ve o tarihten bu yana ziyaretçi akınına uğradığını ifade eden Macit,''Ziyaretçi sayısı her yıl artarak devem diyor. Geçen yıl burasını 75-80 bin kişi ziyaret etti. Bu yıl 100 bini aşacağını tahmin ediyorum. Mağara özellikle öğrenciler tarafından yoğun olarak ziyaret ediliyor'' dedi.

 

Dupnisa Mağarası için yaptıkları çevre düzeni projesini Kültür ve Turizm Bakanlığın sunduklarını hatırlatan Macit, şöyle devam etti:

''Hazırladığımız projede dere üzerine köprü yapılması, yürüyüş yollarının belirlenmesi ve çevre düzenlemesi yer alıyor. Projede yapılmasını istediğimiz keşif özetlerinin yar aldığı dosyayı Kültür ve Turizm Bakanlığına gönderdik. Bu projemizin bakanlığımızın 2012 yatırım bütçesine gireceğini tahmin ediyoruz. Bir yandan da mağara için ekolojik dengesinin korunması ve yöre ekonomisine katkı yapabilecek yöntemleri planlıyoruz. Sürdürülebilir bir plan yapıyoruz. Ziyaretten çok mağaranın ekolojik dengesinin korunmasını göz önünde bulunduruyoruz. Buradaki sulu mağaramızda çok sayıda yarasa var. Bu mağaramızda 15 Mayıs'ta başlayan ziyaretler, 15 Kasım'da sona erecek.''

 

Dupnisa Mağarası

Kırklareli'ne 60 kilometre uzaklıktaki Istranca Dağları'nın derin vadilerle yarıldığı Demirköy İlçesi'ne bağlı Sarpdere Köyü yakınlarındaki 2. jeolojik zamana ait mermerler içerisinde oluşan mağaralar, birbirine bağlı iki kat ve üç bölümden oluşuyor.

 

Mağaranın kuru ve sulu bölümleriyle birlikte toplam uzunluğu 2 bin 720 metre olan sistemin üst katını kuru ve kız mağaraları oluşturuyor. Gelişimini tamamlamış bu mağaralardan 50-60 metre aşağıda sulu mağara yer alır. İçinden devamlı yer altı nehri akan ve deniz seviyesinden 345 metre yukarıda giriş ağzı bulunan mağaranın toplam uzunluğu 1977 metre. Son noktası ise girişten 61 metre daha yukarıda bulunuyor.

 

Kız mağarası, içinde yaşayan yarasaların yoğunluğu nedeniyle turizme kapalı tutuluyor. 2003'de ziyarete açılan, Türkiye mağara literatüründe en bilinen mağaralar arasında yer alan Dupnisa mağaralarının içinde, sürekli akışa sahip yer altı nehri ve bu nehrin oluşturduğu, derinliği yer yer 2 metreye ulaşan göletler bulunuyor. Kuru ve sulu mağaralarda süt beyazdan kırmızı ve kahverenginin her tonunda renge sahip dev sarkıtlar, dikit ve sütunlar ile perde bayrak taşları ve damla taş havuzları yer alıyor.

 

Türkiye mağara literatüründe en bilinen mağaralar arasında yer alan Dupnisa Mağarası, 2003 yılında içerisinde yapılan ışıklandırma, yürüyüş yolları, iki mağara arasında geçişi sağlayan merdivenlerin inşasıyla ziyarete açılmıştı. Her geçen yıl mağarayı ziyaret edenlerin sayısı artarak devam ediyor.

Kırklareli Kent Haber, 12.10.2011

TARTIŞMALARLA DOLU "MODERN MİMARLIK MİRASI VE KORUMA SORUNLARI SEMPOZYUMU"NDAN GERİYE KALANLAR

 

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından düzenlenen "Modern Mimarlık Mirası ve Koruma Sorunları Sempozyumu", 6-7 Ekim 2011 tarihlerinde İTÜ Taşkışla Yerleşkesi'nde gerçekleştirildi.
 

Dünya Mimarlık Günü nedeniyle yapılan Mimarlık ve Kent Şenliği kapsamında, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından Prof.Dr. Günhan Danışman anısına düzenlenen "Modern Mimarlık Mirası ve Koruma Sorunları Sempozyumu", 6-7 Ekim 2011 tarihlerinde İTÜ Taşkışla Yerleşkesi'nde gerçekleştirildi. Çokça tartışmalı geçen sempozyumda, zaman konusunda çeşitli aksaklıklar yaşansa da çok farklı ve kapsamlı konuların işlenmesi ile birlikte çeşitli gruplardan konuşmacıların yer alması da dikkate değerdi.

Sempozyumun ilk günü, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Prof.Dr. Deniz İncedayı ve TMMOB Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhçu'nun açılış konuşmalarının ardından, Atina Ulusal Teknik Üniversitesi'nden Prof.Dr. Panayotis Tourniokitis'in tematik sunuşu ile başladı. Aynı zamanda Docomomo Uluslararası Tescil Komitesi Başkanı olan Tourniokitis, modern mirasın belgelenmesi ve korunması kapsamında seçim kriterlerini değerlendiren bir sunuş gerçekleştirdi.

Tematik sunuşun ardından ilk oturum, Doç.Dr. Yegan Kahya'nın moderatörlüğünde başladı. Oturumun ilk konusu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Binası olurken konuşmacılar ise İBB'den Mimar Leyla Ayyıldız ve İnşaat Mühendisi Mehmet Şengül oldu. İBB binasının restorasyon süreci hakkında çeşitli teknik bilgilerin verildiği sunuşun ardından oturumun ikinci konusu olan Sait Bey Evi projesine geçildi. Mars Mimarlar ve Toprak Mimarlık ortaklığında gerçekleştirilen projenin sunuşunu Mars Mimarlar'dan Prof.Dr. Atilla Yücel gerçekleştirdi. Mimar Semih Rüstem Kompleksi Restorasyon ve Geliştirme Projesi adı ile geçen proje ve süreç hakkında detaylı bilgiler verildi.

 


Mimar Semih Rüstem İş Merkezi


Adana'da bulunan Mimar Semih Rüstem'in kendi evi ve mimarı olduğu Sait Bey Evi'nin restorasyon ve yeniden geliştirme süreci konusunda konuşan Atilla Yücel'den sonra sözü devralan Toprak Mimarlık'tan İnşaat Mühendisi Bilgin Kış, proje sürecinde yaşanan güçlükler ve proje ile gerçekleştirmek istediklerini anlatırken, sonrasında sözü alan Toprak Mimarlık'tan Mimar Mustafa Yeğin projenin yasal statüsü konusunda bilgi verdi. Sunuşun ardından, sorular ve tartışma bölümünde dinleyiciler tarafından değerlendirilen proje, koruma konusunda ciddi eleştirilere maruz kaldı.

Emre Arolat: "Proje süreçleri, mimarlıktan çok, sosyokültürel bir mesele olarak ele alınmalı."
Sempozyumun ikinci oturumu, Yrd.Doç.Dr. Gül Köksal moderatörlüğünde gerçekleşti. Oturumun ilk konusu SEKA Fabrikası olurken konuşmacı ise proje müellifi Emre Arolat Architects'ten Emre Arolat'tı. Arolat sözlerine, "SEKA Fabrikası" başlığı altında konuşmacı olarak davet edilen Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ve dönüşüm projesinin ilk müellifi olan firmanın sempozyuma gelmeme kararlarının anlamsız bulduğunu ve Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nin, sempozyuma katılmaması yönünde kendisine yaptıkları baskıları da dikkate almadığını belirterek başladı.

 


İzmit Endüstriyel Miras Alanı Kentsel Dönüşüm Projesi


Kocaeli için büyük önem taşıyan ve belleklerde yer etmiş tarihi SEKA Kağıt Fabrikası için gerçekleştirdikleri endüstriyel dönüşüm projesini anlatan Arolat, oluşturdukları geniş arşiv ve analiz çalışmaları ile de salondan büyük ilgi gördü. Konuşmasında sık sık, proje süreçlerinin mimari bir mesele olmaktan çok sosyo kültürel olarak ele alınması gerektiğinin altını çizen Arolat, koruma amaçlı imar planından önce kent, kültür, sosyoloji, felsefe gibi konularda tartışma süreçlerinin oluşturulması gerektiğini söyledi. Arolat, aynı zamanda, yaptıkları çalışmalarda da belgelemelerin ve ön çalışmaların önemini de vurguladı. SEKA Kağıt Fabrikası sunuşu sempozyumun kalabalık dinleyici kitlesi ile de dikkat çekti. SEKA Kağıt Fabrikası'ndan sonra oturumun ikinci konusu Merinos Fabrikası oldu. Oturumda, YTÜ'den Prof.Dr. Hakkı Önel ve Yrd.Doç.Dr. Faruk Tuncer, Cafer Bozkurt Mimarlık'tan Cafer Bozkurt konuşmacıydı. Önel'in, projenin elde edilme süreci ve alandaki koruma sorunları üzerine gerçekleştirdiği konuşmasının ardından sözü Yrd.Doç.Dr. Faruk Tuncer aldı. Alanın tanıtımı ve yapının tarihine ilişkin bilgiler veren Tuncer, çalışma ekibi ile birlikte fabrika alanı için tasarladıkları restorasyon çalışmalarını aktardı. Son konuşmacı olan Cafer Bozkurt ise, eski fabrika binasını bir opera binasına dönüştürdükleri projeyi aktardı.

 


Cafer Bozkurt Mimarlık tarafından gerçekleştirilen Atatürk Kültür Merkezi ve Merinos Parkı Projesi


Sunuşların ardından geçilen tartışma bölümünde, Cafer Bozkurt'un gerçekleştirdiği opera binası, koruma konusunda ciddi eleştiriler aldı.

 

Sempozyumun birinci gününün son oturumu Yrd.Doç.Dr. Ebru Omay Polat moderatörlüğünde gerçekleştirildi. Oturumun ilk konusu İstanbul Manifaturacılar Çarşısı olurken konuşmacılar Tekeli-Sisa Mimarlık Ortaklığı'ndan Doğan Tekeli ve İMÇ Yönetim Kurulu Başkanı Erol Adayılmaz'dı. İlk konuşmacı olan Doğan Tekeli, 1958 yılında İMÇ Kooperatifi tarafından açılan yarışmada Metin Hepgüler ile beraber aldıkları birincilik ödülü sonucunda 1960 yılında uygulamaya geçirilen İMÇ'nin, oluşumu, tarihi ve çevresine dair çeşitli bilgiler verdi.

 


Tekeli-Sisa Mimarlık Ortaklığı tarafından gerçekleştirilen İMÇ projesi


Çarşıya getirdikleri proje yaklaşımını açıklayan Tekeli, koruma konusunda ise kamu desteğinin çok önemli olduğunu dile getirdi. Doğan Tekeli'den sonra sözü devralan Erol Adayılmaz, İMÇ'nin mevcut durumunu, sorun ve potansiyellerini aktaran bir sunuş gerçekleştirdi. Oturumun ikinci konusu İnönü Stadyumu oldu. İlk konuşmacı BJK Yatırım Komisyonu Eski Başkanı İlhan Durusoy, stadın mevcut durumuna ve işlevine dair bilgiler verirken stadyum hakkında çıkan spekülatif haberlerin ise doğru olmadığının altını çizdi. Durusoy'dan sonraki konuşmacı Bahçeşehir Üniversitesi Öğr.Gör. Ergin Arısoy ise konuşmasında İnönü Stadyumu'nun tarihi, tasarımı ve mimarları konusunda açıklamalara yer verdi.

 

Bir Şehir Plancısı ile Bir Mimar Bir Araya Gelirse...
Sempozyumun ikinci gününün ilk oturumunda Galataport projesine yer verildi. Yrd.Doç.Dr. Yıldız Salman'ın moderatörlüğünü yaptığı oturumun konuşmacıları Tabalıoğlu Mimarlık'tan Murat Tabalıoğlu ve Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Tayfun Kahraman oldu.

Tartışmalarla geçen sempozyuma Galataport konusu damga vurdu. Oturum, Tayfun Kahraman'ın, İstanbul'un genel durumunu ve kentsel dönüşüm projelerini değerlendirdiği kısa konuşması ile başladı. Kahraman'dan sonra sunuşunu gerçekleştiren Murat Tabalıoğlu ise Galataport projesi kapsamında gerçekleştirdikleri çalışmaları aktardı.




Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından gerçekleştirilen Galataport projesi


Tabanlıoğlu'ndan sonra tekrar söz alan Kahraman'ın kıyı kanunu ve liman projelerine dair kısa sunumunun ardından tartışmaya geçildi. Kahraman'dan sonra söz alan Tabanlıoğlu, Şehir Plancıları Odası'nın projeye açtıkları davanın anlamsız olduğunu söylerken bu yöndeki sözleri şunlar oldu: "Siz hayal dünyasında yaşıyorsunuz. 10 yıl önce açtığınız bir dava yüzünden bu proje uygulanamıyor. 10 yıl önceki düşünceleriniz ile bugünkü düşünceleriniz aynı, hiçbir şey değişmemiş." Tabanlıoğlu'na karşılık sözü alan Kahraman, gerçekleştirilen bu tür projelerin birer rant projesi ve kamu yararını gözetmeyen projeler olduklarını söylerken kent gelişimini doğru şekilde yönlendirmeyen her projenin de karşısında olduklarını belirtti. Kahraman ve Tabanlıoğlu'nun tartışmalı konuşmalarının ardından Galataport projesi, dinleyiciler tarafından da eleştiri aldı.

Sempoyumun ikinci günündeki ikinci oturumun ilk konusu Levent 1. ve 4. kısım bölgeleri olurken ilk konuşmacı Çağdaş Levent Derneği'nden Zehra Eliçin'di. Eliçin, Levent Mahallesi'nin gelişim sürecini aktararak başlayan sunuşunda bir mahalle sakini olarak mahallenin sorunlarını ve potansiyellerini aktardı. Eliçin'den sonraki konuşmacı MSGSÜ'den Yrd.Doç.Dr. Dilek Erbey ise sunuşunda Levent planlanırken İstanbul'da yaşanan süreçlere, Levent'in gelişim sürecine yer verirken konuşmasını geçmişte Levent üzerine yapılan plan ile bugünkü kentsel gelişimin karşılaştırmasını yaparak tamamladı. Son konuşmacı olan MSGSÜ'den Doç.Dr. Haydar Karabey ise bir plancı, mimar ve mahalle sakini olarak Levent'teki sorunları ve bu sorunların çözümüne yönelik mahalle olarak gerçekleştirdikleri çalışmaları aktaran bir sunuş gerçekleştirdi. Oturumun ikinci konusu ise Ataköy 1. ve 2. Kısım Bölgeleri oldu. İlk konuşmacı Ataköy 1. Kısım Koruma ve Güzelleştirme Derneği'nden Ayfer Kaynar, Ataköy'ün sorunları, potansiyelleri ve dernek olarak gerçekleştirdikleri çalışmaları aktaran bir sunuş gerçekleştirdi. Kaynar'dan sonraki konuşmacılar ise İTÜ'den Yrd.Doç.Dr. Hatice Ayataç ve Öğr.Gör.Dr. Nilüfer Yöney oldu. Ayataç, Ataköy üzerine yapılan analitik çalışmaları aktarırken Yöney ise Docomomo'nun Ataköy'de gerçekleştirdiği tescilleri konu alan bir sunuş gerçekleştirdi.

Sempozyumun son oturumu Yrd.Doç.Dr. Nilüfer Tanyeli moderatörlüğünde gerçekleşirken oturumun ilk konusu Atatürk Kültür Merkezi (AKM) oldu. Murat Tabanlıoğlu ve Kültür Sanat Sendikası Genel Başkanı Yavuz Demirkaya'nın konuşmacı olarak katıldıkları oturumda ilk sunuşu Murat Tabanlıoğlu gerçekleştirdi.

 


Atatürk Kültür Merkezi


Hayati Tabanlıoğlu'nun mimarı olduğu AKM üzerine gerçekleştirdikleri restorasyon çalışmalarını aktaran Tabanlıoğlu'ndan sonra sözü Yavuz Demirkaya aldı. AKM için sendika olarak gösterdikleri çabaları ve AKM'nin geçtiği yasal süreci açıklayan bir sunuş gerçekleştirdi. Oturumun ikinci konusu olan Mecidiyeköy Likör Fabrikası için ilk konuşmacı EAA'dan Sezer Bahtiyar oldu. Bahtiyar, EAA bünyesinde gerçekleştirilen restorasyon projesini açıklayan bir sunuş gerçekleştirdikten sonra ikinci konuşmacı Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi'nden Mücella Yapıcı oldu. Mecidiyeköy Likör Fabrikası üzerine yasal statüyü değerlendiren Yapıcı, sunduğu çeşitli belgeler ile fabrika üzerinde yaşanan çelişkili sürecin üzerinde durdu.

Tartışmalarla geçen sempozyum, forum ve değerlendirme bölümü ile son buldu.

Arkitera, 11.10.2011

LATMOS, UNESCO LİSTESİ'NE ALINMALI

 

 

Alman Arkeolog Dr. Anneliese Peschlow, Aydın ile Muğla il sınırları içinde bulunan Beşparmak Dağları’nın (Latmos) UNESCO Doğa ve Kültür Mirası Listesi’ne alınması gerektiğini söyledi. Yıllardır bölgede inceleme yapan Dr. Peschlow, bugüne dek bilinen tüm kaya resmi sanatı içinde, konu ve resim dili açısından tek olma özelliğine sahip tarih öncesi kaya resimlerini bünyesinde bulunduran Latmos’ta, sadece kendisinin 172 kaya resmi keşfettiğini söyledi.

 

Eko Sistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD) yöneticilerinin ziyaret ettikleri ve çalışmaları hakkında bilgi aldıkları Dr. Anneliese Peschlow, Latmos’un dünyada eşi bulunmayan bir doğa ve kültür harikası olduğunu vurguladı. Dr. Peschlow, Latmos’un doğal değerlerinin yanı sıra tarihi yapıları, sekiz bin yıl öncesine dayanan çok önemli kaya resimlerine sahip olağanüstü bir dağ olduğunu da vurguladı. Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü’nde görevli Dr. Peschlow, “Karakaya Köyü sınırları içindeki Karadere ve Göktepe Kaya Sığınağı, Karahayıt Köyü sınırları içindeki Balıktaş kaya resimlerinin, konuları, üslupları ve korunabilirlilik dereceleri mükemmel. 10 yıl önce Latmos’un UNESCO Doğa ve Kültür Mirası Listesi’ne alınması için başvurdum. Latmos mutlaka UNESCO Doğa ve Kültür Mirası Listesi’ne alınmalı. Latmos’un hem korunması hem de tanıtılması için EKODOSD gibi sivil toplum örgütlerinin işlevinin çok önemli olduğunu düşünüyorum” dedi.

 

EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü de Latmos kaya resimlerinin korunması ve tanıtılması çalışmalarını sürdürmeye devam ettiklerini söyledi.

haberler.com,11.10.2011

ULUS'UN ÇEHRESİ DEĞİŞİYOR

 

 

Ankara Valiliği ve Ankara Büyükşehir Belediyesince Ulus'un tarihi kimliğine yeniden kavuşması için başlatılan çalışmalar sürüyor. Hacı Bayram-ı Veli Camii çevresindeki restorasyon devam ederken, Başkentin sembollerinden Ankara Kalesi'ni turizme kazandırmaya yönelik çalışmalar da yapılıyor.

Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürü Doğan Acar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, başkent turizmine yön verecek önemli yerlerden biri olan Ankara Kalesi'nin sorunlarının çözümü için hazırlanan ''Kale Eylem Planı''nın tüm hızıyla sürdüğünü söyledi.

Kale ve çevresinin yeniden düzenlenerek Ankara turizmine bir cazibe merkezi olarak kazandırılması amacıyla eylem planından hareketle ele alınan konuların şekillenmeye başladığını anlatan Acar, Ankara Valisi Alaaddin Yüksel'in göreve gelmesiyle Başkentte turizm çalışmalarının hız kazandığını belirtti.

Yapılan toplantılarda iş ve işlemleri bir takvime bağladıklarını kaydeden Acar, ''Şu anda kalede yapılacak işlerin yüzde 50'sine yakın bir aşamaya gelmiş bulunuyoruz. Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Melih Gökçek, özellikle Hacı Bayram-ı Veli Camii, çevresi, Bent Deresi ve kale çevresindeki işlerde çok titiz davranıyor'' dedi.

Esnafın da çalışmalardan mutlu olduğunu ifade eden Acar, Büyükşehir Belediyesi ekiplerinin şu anda kale ve çevresinde kanalizasyon, elektrik, su ve telefon hatları için çalıştığını bildirdi.

Kale ve çevresine olumlu katkıları bulunan Çengelhan'ın yanındaki 3 evin yıkıldığını, buraya Yüksel Erimtan Arkeoloji Müzesi yapılacağını belirten Acar, inşaatın sürdüğünü kaydetti.

Kale ve çevresinde esnafın, bölgede yaşayan insanların ve çocukların eğitilmesi konusunda Ankara Valisi Alaaddin Yüksel'in talimatları doğrultusunda, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Gazi Üniversitesi Rektörlüğünün bir çalışması olduğunu bildiren Acar, ''Projede 100 öğretmen görev yapacak. Ankara'nın turizm öncelikli bölgelerinin tanıtılması için eğitim çok önemli'' diye konuştu.

Büyükşehir Belediyesinin kalede bir turizm danışma bürosu açacağını anlatan Acar, ''Taksi durağındaki şoförlerin de eğitimleri tamamlandı. Bu eğitimlerin sürekli yapılması gerekiyor. En basit anlamda Ankara Kalesi'ne nasıl ulaşılır? Önemli merkezler nelerdir? Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde ne görebilirler? Bunların yanı sıra basit bir İngilizce de öğrenmeleri teşvik ediliyor'' dedi.

Acar, Kale'nin giriş ve çıkışlarının güvenlik kameralarıyla kontrol altına alındığını belirterek, UKOME kararı gereğince kale içerisine 10.00-18.00 saatleri arasında araç giriş ve çıkışının da yasaklandığını bildirdi.

Büyükşehir Belediyesinin bütün ekiplerini seferber ettiğini vurgulayan Acar, çalışmaların en kısa sürede bitirilmesinin amaçlandığını söyledi.

 



Kale'de gümüş dükkanı işleten Osman Balantekin, Alaaddin Yüksel'in Ankara için büyük bir kazanç olduğunu ifade ederek, ''Özellikle güvenlik açısından kameralar çok büyük katkı sağladı. Asayiş olayları ortadan kalktı. Yabancı gruplar da bu gelişmeleri fark ettiklerinde daha rahat gezebiliyorlar'' dedi.

Sivil ve resmi güvenlik görevlilerinin de kale ve çevresinde görev yaptığını kaydeden Balantekin, bölgede yapılan çalışmalardan memnun olduklarını söyledi.

Kale çevresinde kuruyemiş dükkanı sahibi Yasin Koramaz da çalışmaları desteklediklerini belirtti.

Kalenin Ankara'nın önemli turistik yerlerinden biri olduğunu dile getiren Koramaz, ''Buranın güzelliğinin bir an önce ortaya çıkarılması gerekiyor. Gayet hızlı gidiyor. Turistik bölge olması açısından çalışmaların daha çabuk sonlandırılması iyi olacaktır. İleride daha iyi sonuçlar almak için yenileme çalışmalarına katlanmak gerekiyor'' diye konuştu.

Çıkrıkçılar Yokuşu ile Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin bulunduğu alanda da yenileme yapan Büyükşehir Belediyesi, Ankara Kalesi ve çevresinde atıksu, yağmursuyu ile içme ve kullanma suyu alt yapı çalışmalarını sürdürüyor.

Bölgenin asfaltlama çalışmaları da eş zamanlı olarak yürütülüyor. Konya Sokak'taki alt yapı çalışmalarını tamamlayan ve asfaltını atan, diğer sokaklardaki çalışmalara da süratle devam eden Büyükşehir Belediyesi, son olarak Ankara Kalesi ve civarındaki bölgelerde sokak sağlıklaştırma (cephe düzenleme), restorasyon ve yenileme çalışmalarına başlayacak.

Kale içinde yapılan yeni düzenlemeyle özellikle yerli ve yabancı turistlerin ziyaretçi akınına uğrayan bölge, yayaların rahatça dolaşabildiği bir mekan haline getirildi.

Ulus Tarihi Kent Merkezi
Ankara Büyükşehir Belediyesince yürütülen Ulus Tarihi Kent Merkezi Yenileme Alanı çalışması kapsamında, Hacı Bayram-ı Veli Camii çevresindeki 7 sokakta, 77 konut ve 76 dükkan aslına uygun olarak yeniden düzenleniyor.

Bu çalışmalarla eş zamanlı olarak Ankara Kalesi ve çevresinin alt yapı sorununa da el atan Büyükşehir Belediyesi, yağmur suyu, içme ve kullanma suyu ile pissu hatlarını döşeyerek, bölgede çirkin görüntüye neden olan tüm kabloları yer altına almaya devam ediyor.

Kale içerisindeki trafik sorununun çözümü için yapılan yeni düzenlemenin yanı sıra 30 metre uzunluğundaki demir Siren Kulesi de belediye ekiplerince kaldırıldı.

Hacı Bayram-ı Veli Camii çevresindeki çalışmalar

Daha önce restorasyonu yapılarak yeniden hizmete açılan Hacı Bayram-ı Veli Camii ve yıkılıp yeniden inşa edilen ek binasına yakışır bir çevre için çalışmalarını aralıksız sürdüren Büyükşehir Belediyesi, bölgede bulunan tarihi evleri de eski görüntüsüne kavuşturarak, bölgenin tarihi yapısını yeniden gün yüzüne çıkarıyor.

Restorasyon çalışmalarının yüzde 80'ini tamamlayan Büyükşehir Belediyesi, Avizeciler Çarşısı olarak da bilinen bölgedeki sokaklarda bulunan binaların restorasyonunu Kültür Bakanlığı Koruma Kurulunun denetiminde gerçekleştiriyor.

Güvercin, Adliye, Eti, Eti Zafer, Sevim, Akgün ve Kutlu Sokak'taki tarihi evler yenilenirken, bölgede kötü görüntüye neden olan elektrik direkleri de kaldırılarak tüm kablolar yer altına alınıyor.

Yolların trafiğe kapatılarak aydınlatma direklerinin kaldırılması, apliklerle modern bir aydınlatma sisteminin kurulması çalışmaları yıl sonuna kadar tamamlanacak.

Öte yandan Ulus Bentderesi'nde başlatılan tarihi 5 bin kişilik Roma Antik Tiyatro'yu ortaya çıkarma çalışmaları da sürüyor.

Büyükşehir Belediyesi, dolmuş duraklarının hemen karşısındaki genelevde yer alan 8 evi daha yıktı. Böylece bu bölgedeki 30 evden 27'sinin yıkımı gerçekleştirildi.

Hisarpark Caddesi'nde de proje çalışmalarını belediye, bölgedeki 50 ve 60'lı yılların salaş binalarının, eski Ankara ile bağdaşacak tarzda dizayn edilip, ön cephelerinin yenilenmesi için de çalışmalarını devam ettiriyor.

Yapı, Fotoğraflar: Alper İsmen/AA, 11.10.2011

ÜNLÜLERİN DERGAHI SOYULDU

 

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından bakımı yapılarak koruma altına alınan ve 300’den fazla paha biçilemez tarihi eserin bulunduğu Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’ne geçtiğimiz cumartesi gecesi kimliği belirsiz hırsız ya da hırsızlar girdi. Tadilat halindeki tekkeye mescit bölümündeki pencerenin demir parmaklıklarını keserek giren hırsızlar, ilk belirlemelere göre 3 adet el yazması Kur’an-ı Kerim ve çok sayıda tezhipli ferman alıp kaçtı.

 

Geçmişte, reklamcı Ali Taran ve Ahmet Ertegün’ün dedelerinin şeyhlik yaptığı tekkedeki hırsızlık olayı, pazar sabahı ortaya çıktı. Durum hemen polise bildirildi. Üsküdar İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Mali Şube ve Hırsızlık Şube ekipleri olaya el koydu. Güvenlik kamerası bulunmayan tekkeye giren hırsızların izi sürülürken Vakıflar Genel Müdürlüğü de tarihi eserlerin sayımına başladı. Sayımdan sonra başka eserlerin çalınıp çalınmadığı da ortaya çıkacak.

 

İlk incelemede hırsız ya da hırsızların, tekkede bulunan Sakal-ı Şerif’i de gördükleri ancak anlamadıkları için almadıkları belirlendi. Ayrıca Şeyh Ethem Efendi’nin pergeli ile ebrularının da alınmadığı tespit edildi.

 

Üsküdar’da, Vakıflar’ın korumasındaki Özbekler Tekkesi’ne geçen cumartesi demir parmaklığı kesip giren hırsızlar 3 el yazması Kur’an ile tezhipli fermanları çaldı. Güvenlik kamerası olmayan tekkede soygun sabah fark edildi.

 

Özbekler Tekkesi, 1755’te Maraş Valisi Abdullah Paşa tarafından kuruldu. 19. Asırda Sultan Abdülmecid ve Abdülhamid tarafından restore ettirildi, büyütüldü ve tam teşekküllü bir dergah haline getirildi. Tekke, Orta Asya’dan İstanbul’a gelenlerin konakladıkları bir yer olmasının yanı sıra, İstanbul’da pek bilinmeyen ve Orta Asya’ya mahsus “Ahmed Yesevi” sistemini de temsil etti. Tekkenin altıncı şeyhi, dönemin önemli ebrucularından Mehmet Sadık Efendi oldu. Daha sonra ise “hezarfen” yani “bin fen sahibi” diye bilinen oğlu İbrahim Edhem Efendi şeyh olarak tekkenin başına geçti. Tekkede 49 yıl şeyhlik yapan İbrahim Edhem Efendi, burayı bir ilim ve sanat merkezi haline getirdi. Tekkelerin 1925’te kapatılmasından önceki son şeyhi olan Ata Efendi ile Özbekler Tekkesi, Milli Mücadele tarihinde önemli bir yer edindi.

 

Kuvayı Milliye’ye katılmak isteyen çok sayıda milliyetçi, Anadolu’ya Özbekler Tekkesi’ni merkez olarak kullanan gizli direniş teşkilatı tarafından gönderildi. Özbekler Tekkesi’ni kullanarak Anadolu’ya gidenler arasında İsmet İnönü, Mehmed Akif Ersoy, Celaleddin Arif Bey, Ali Fuad Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa ve Halide Edip Adıvar ile eşi Adnan Adıvar da bulunuyor.

 

Özbekler Tekkesi’ndeki aile mezarlığında dünya müzik endüstrisinin en önemli isimlerinden Ahmet Ertegün ile ağabeyi Nasuhi Ertegün’ün, Atatürk ile İnönü döneminin Washington Büyükelçisi olan babaları Münir Ertegün’ün ve büyükbabaları evkaf nazırlarından Mehmet Cemil Bey’in de kabirleri bulunuyor.

Habertürk, 11.10.2011

İZMİR'DE KENTSEL DEĞİŞİME ÖNEMLİ ÖRNEK: KADİFEKALE

 

 

Kadifekale’deki heyelan bölgesini çarpık yapılaşmadan arındırmak için yola çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi, hızlı çalışma temposuyla sona yaklaşıyor.


Heyelan tehlikesi altındaki bölgeyi boşaltarak rekreasyon alanı olarak düzenlemeye başlayan Büyükşehir Belediyesi, kamulaştırılması yönünde uzlaşma sağlanan yapılardan bin 760’ının yıkımını tamamladı. Proje kapsamında toplam bin 968 konut yıkılacak. Geriye kalan 208 bina için çalışmalar sürüyor. Toplam 420 bin metrekarelik alana sahip olan Kadifekale Heyelan Bölgesi’ndeki konutlar etap etap yıkılıyor.

 

Bakanlar Kurulu’nun 1977’de, “Afete Maruz Bölge” ilan ettiği İmariye, 19 Mayıs, Vezirağa, Hasan Özdemir, Yeşildere, Kosova, 1.Kadriye, Altay ve Kadifekale mahallelerindeki toplam bin 968 konut için 20 Temmuz 2006’da kamulaştırma kararı alınmış ve 2007 yılının Eylül ayında yıkımlara başlanmıştı.


Bir yandan Kale’deki sağlıksız konutları ortadan kaldıran Büyükşehir Belediyesi, diğer yandan da yıkılan alanlardaki yeşillendirme çalışmalarını sürdürüyor. Alana, bahar aylarında sedir, sığla, erguvan, fıstık çamı, ligustrum, süs eriği, süs kirazı, süs elması, leylandi, ağaç hatmi, defne ve güney feneri türlerinden olmak üzere toplam bin 35 ağaç dikilmişti. Bitkilendirme yapılacak yerlerde hazırlık çalışmaları da devam ediyor. Molozların kaldırıldığı alanlarda zemin temizlenerek dikime hazır hale getiriliyor.

 

Agora ve Kadifekale aksındaki çalışmaları yoğunlaştıran ve bölgeyi “turizm çekim merkezi” haline getirmek isteyen ve kamulaştırma çalışmaları biten 42 hektarlık alanda rekreasyon alanı düzenleyecek olan Büyükşehir Belediyesi, yıkım yapılan yerleri yeşillendiriyor. Kadifekale’deki sur duvarlarının restore edilmesi için proje de hazırlatan Büyükşehir Belediyesi, İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan gelecek onayın ardından yenileme çalışmalarına başlayacak. Bölgede, surların dibinde Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından arkeolojik kazı çalışmaları da devam ediyor.

Hürriyet Ege, Haber: Mustafa Oğuz, 11.10.2011

HERAKLES BİRAZ SOLUKLANSIN DA

 

Yorgun Herakles döndü.
 

Gövdesi bacaklarıyla nihayet birleşti Herakles Abi’nin.
Ertuğrul Günay’a, gazeteci Özgen Acar’a ve tabii 2001’de aramızdan ayrılan Profesör Doktor Jale İnan’a teşekkür etmemiz gerek.
Arada ismi geçmeyen kahramanlar vardır muhakkak, onlara bir şapka selamı...
Antalya’da altı ve üstü 30 yıl sonra buluştu Yorgun Herakles’in.
Niye yorgundur Herakles?
Aslında o yorgun olmayacak da kim olacak?

Zeus’un (deyusla karıştırmıyoruz lütfen, Uğur Abi rahat ol!) sayısız çapkınlıklarından birinin neticesinde dünyaya gelmiştir Herakles.
Çok kuvvetlidir ama belalısı da çoktur.
Henüz beşikteyken iki zehirli yılanla boğuşup galip gelmiştir.
Ondan sonra gelsin Nemea Arslanı, gitsin dev Geryoneus...
Hep bir kavga, hep bir zorlu görev.
Herakles yorgun olmasın da kim olsun?
Nihayetinde “Yakacam kendimi!” noktasına gelmiştir ki; garibim bu işi yapmıştır da...

“Yorgun Herakles”, meşhur bir antikçağ heykel motifidir.
Aslan postuna yaslanmış “Yetti be!” ifadesiyle bakar dünyaya.
Artık iki parçası bir araya geldiğine göre 1800 yaşında filan olan heykeli huzur içinde dinlenebilir.
Ama arkeolojiye meraklı olanların dinlenebileceği bir ülke sayılmayız, yani Herakles Abi’ye yine iş düşebilir.
Ertuğrul Günay’ın bu topraklardan çalınmış eserleri geri getirmek için gösterdiği çaba takdir edilesi ama halihazırda Anadolu’ya yayılmış sayısız eser, kalıntıyı, anıtı korumak konusunda da bir şeyler yapmak gerek.

 

NTV Tarih dergisi ve ntvmsnbc.com “Görmezden gelmeyin!” sloganıyla bir kampanya yürütüyor.
Bir ihbar hatları var. Dergiyi çıkaranları tanırım, muhbirliğe meraklı insanlar değildir.
Zaten bu ihbar hattını da maksat muhbirlik olsun diye açmadılar, karakterli ve bu toprakları gerçekten seven insanlar oldukları için açtılar.
Vatandaşlar yaşadıkları, ziyaret ettikleri, gelip geçtikleri antik yerlerde gördüğü aksaklıkları, saçmalıkları bildirsin diye açıldı bu ihbar hattı (tarih@ntvmsnbc.com).
Her ay, NTV Tarih sayfalarında gelen ihbarları öfkeyle, merakla, şaşkınlıkla okuyorum.

Ekim 2011 sayısından ihbarlar aktarayım özet olarak:
- Mersin, Adamkayalar’daki kabartmaların yok edilmiş olduğunu gördüm. Duvarlarda açılan küçük oyuklar patlayıcı kullanıldığını gösteriyor...
- Isparta’nın Yalvaç İlçesi'ndeki Pisidya Antiokyası antik kentinin dibindeki geniş alan Yalvaç Belediyesi tarafından çöp depolama sahası olarak kullanılıyor...
- Çorum, Mecitözü’nde 50 yıl önce köprü inşaatında ortaya çıkarılan 3 lahit dönemin belediyesi tarafından kapatıldı. Gerekçe olarak “Şimdi bunu Çorum’a bildirirsek gelirler, eşer deşerler. Bizim köprü de bitmez; kapatmak en iyisi” denildi...
- Amasra’daki tarihi alanlar çöp içinde. Kalıntılarda bilgilendirme yok. Müze de cumartesi ve pazar günleri kapalı, ziyaret etmek mümkün olmuyor.
- Konya Koçaş Köyü’nde bir lahit yalak olarak kullanılmış, şimdi yok oluyor...

 

Herakles Abi, bu örnekler çoğaltılabilir.
Yetkililer gücü yettiği kadar çaba gösteriyor, haklarını yemeyelim.
Ama biraz dinlendikten sonra sana yine işimiz düşeceği aşikar.
Onu bil, öyle dinlen olur mu güzel abim...
Ne tarihi eseri ne de vandal zihniyeti biter bu coğrafyanın, ortadan kesilmiş olan sensin, anlatmaya gerek yok, biliyorsun.
“Çanak çömlek patladı!” dediğimizde toparlanıp gelmen umuduyla.
İyi dinlen, hoş geldin, seni gördüğümüze sevindik.

Hürriyet, Yazı: Kanat Atkaya, 11.10.2011

AYA İRİNİ'NİN ADINA KARAR VERELİM

 

Aya İrini’de bu hafta izleme fırsatını bulduğum konserlerin birinin programında mekanın adının “Aya İrini Anıtı” diye geçmesi dikkatimi çekti.
Daha önce yine konser programlarında “Aya İrini Müzesi” diye yazıldığını hatırlıyorum.
Aya İrini bir kilise olarak inşa edilmiş ve bildiğim kadarıyla başka bir fonksiyonu olmamış.
Neden basit olarak programlarda Aya İrini Kilisesi olarak geçmiyor?
Eğer kilise denmeyecekse anıt mı, müze mi bari ona karar verelim.

Hürriyet, Yazı: Gila Benmayor, 11.10.2011

AKM'DE TOP ARTIK KÜLTÜR BAKANLIĞI'NDA

 

AKM’nin yokluğuna alışamadık.

2008 yılında onarım için kapanmış olan AKM kapıları hala kapalı.

İstanbulluların geçen hafta peş peşe izleme fırsatını buldukları Kevin Spacey’li III Richard oyunu, İstanbul Senfoni Orkestrası’nın ve Devlet Opera ve Balesi‘nın gala geceleri kesinlikle “evlerinde” değildi.


Vodafone sponsorluğundaki III Richard oyunundan başlarsak...
İKSV, oyunu sahneleyen Old Vic Tiyatrosu teknik ekibine Lütfi Kırdar, Haliç Kongre Merkezi gibi birkaç yeri gezdirmiş.
III Richard oyunu için gerekli sahne derinliği hiçbirinde olmadığı için Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda karar kılınmış.
Ne ki, tiyatronun yer kapasitesi belli.
Doğru dürüst bir salon olmadığı için III Richard’ı kısıtlı sayıda insan üstelik oldukça pahalıya seyretti.


Cumartesi gecesi Devlet Opera ve Balesi’nin gala gecesi Aya İrini’deydi.
İki gece önce DenizBank sponsorluğundaki İstanbul Senfoni Orkestrası’nın galası da öyle.
Aya İrini kuşku yok ki benzersiz bir mekan ama böyle galalar için yeterli değil.
Nitekim Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen gala nedeniyle gönderdiği mesajında AKM’nin yokluğuna bir kez daha dikkat çekti.


BU SEZON DA AKM YOK
AKM olmayınca bu sezon da gösteriler yine Kadıköy Süreyya Operası ve Fulya Gösteri Merkezi’nde.
Aya İrini’deki her iki gösteride, yetenekli ve hevesli genç opera sanatçılarını dinledik.
AKM olmayınca provalarını kim bilir ne kadar olumsuz koşullarda yapıyorlar.
Peki AKM neden açılmıyor?


Sevgili Zeynep Oral geçtiğimiz hafta “AKM Somali’ye Taşınsın” yazısında durumu çok iyi özetlemişti.
Top uzun süre AKM’yi onaracak bütçeye sahip İstanbul 2010 Ajansı, Kültür Sanat Sendikası ve Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında gitti, geldi.
Süreç kimsenin tam olarak anlamadığı bir şekilde kilitlendi.


Geldiğimiz noktada AKM’yle ilgili en taze gelişme şu:
Geçtiğimiz hafta, AKM’nin “yenileme projesini” yapmış olan mimar Murat Tabanlıoğlu’nun organizasyonuyla “Modern Mimarlık Mirası ve Koruma Sorunları” toplantısında AKM sorunuyla ilgili taraflar bir araya geldi.
Murat Tabanlıoğlu, Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhçu, Kültür Sanat-Sen Başkanı Yavuz Demirkaya, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na “AKM’ye bütçe ayırın” çağrısında bulundu.
“AKM için anlaştığımız proje hazır, devlet yasalarına göre ihaleye çıkarılıp bir müteahhit tarafından yapılması gerekiyor. Yeter ki bütçe ayrılsın” diyen Tabanlıoğlu’na Kültür ve Turizm Bakanlığı kulak verir mi?
Tabii Kültür ve Turizm Bakanlığı istekli olsa da bu işe ayıracağı bütçe var mı?


Bildiğim kadarıyla İstanbul 2010 Ajansı yaz aylarında kendisini feshederken harcamadığı bütçesinin bir kısmını İl Özel İdaresi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne aktarmıştı.
Eğer söz konusu İstanbul’un büyük yara alan kültür ve sanat yaşamı ise neden bu bütçe kullanılmasın?

Hürriyet, Yazı: Gila Benmayor, 11.10.2011

BİG BEN EĞİLİYOR

 

İngiltere’nin başkenti Londra’nın simge yapılarından saat kulesi “Big Ben”in giderek eğildiği tespit edildi.

 

İngiliz basınında yer alan ve uzmanların hazırladığı 2009 tarihli bir raporda, saat kulesi 0,26 derece kuzeybatıya doğru kaydı. Kulenin yer altındaki metro ve araba parkı gibi çalışmalar nedeniyle zeminde meydana gelen kaymalarla eğildiği bildirildi. 2009 yılında 96 metre uzunluğundaki saat kulesinin 150. yaşı kutlanmıştı. Big Ben’in, İtalya’daki Pisa Kulesi gibi 4 derece eğilmesi için 4 bin yıl gerekiyor.

Hürriyet, 11.10.2011

700 MİLYON DOLARLIK TABLOLAR KÜL OLDU

 

 

Fransa’da geçen yıl bir galeriden 700 milyon dolarlık 5 tablo çalınmıştı. Yakayı ele veren hırsız “İki ortağım yakalanınca panikledim ve tabloları yaktım” dedi.

2010 yılı sanat dünyasının en büyük soygunlarından birine sahne olmuştu. Fransa’nın başkenti Paris’teki Modern Sanat Müzesi’ne giren bir grup hırsız, uyuklayan bekçiler sayesinde 5 tabloyu rahatlıkla çalmıştı. Yaklaşık 700 milyon dolar değerindeki tablolar arasında Pablo Picasso, Henri Matisse, Amedeo Modigliani ve Fernand Leger gibi sanatçıların eserleri vardı. Fransız polisi, “Yüzyılın sanat soygunu” olarak tanımladıkları hırsızlığı yapanlardan ikisini yakaladı.

43 yaşındaki Sırp Vrejan T. yakalananlardan ilki oldu. Örümcek Adam lakabıyla her yere tırmanabilen Vrejan’dan sonra sanat uzmanı Jean Michel yakalandı. Michel sayesinde, 34 yaşındaki Jonathan da kolayca yakalandı. Fakat Jonathan’ın polise yaptığı açıklama sanat dünyasının kanını donduracak nitelikteydi. Jonathan polislere “Arkadaşlarım yakayı ele verince korkup panikledim. Tabloları imha ettim ve bir çöp aracına fırlattım” dedi. Yetkililer, hırsızların yalan söylediğini iddia etse bile eserlerin bir buçuk yıldır bulunamamış olması sanat tutkunlarını endişelendiriyor. Sanat uzmanları “İnsanlık sanat mirası yok olmuş olabilir” açıklamasında bulundu.

Vatan, 11.10.2011

ÜNLÜ MOZAİK BULUNAMADI

 

1998 yılında büyük bir bölümü çalınan ”Dianysos-Ariadne’nin Düğünü” mozaiği bulunamıyor.

 

Gaziantep’in Nizip İlçesi'ndeki Zeugma antik kentinde 1992 yılında bulunan ve 1998 yılında büyük bir bölümü çalınan ”Dianysos-Ariadne’nin Düğünü” mozaiği bulunamıyor.

 

AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, Dionysos villası salonunun taban mozaiği olan ve üzerinde üçlü örgü bordürü ile çevrili dikdörtgen panoda Dionysos ve Ariadne’nin düğünün resmedildiği mozaik, Zeugma bekçisinin eski eser kaçakçılarının bir figürlü mozaiği çalmaya çalıştıklarını ihbar etmesi üzerine Gaziantep Müzesi Müdürlüğü başkanlığında 1992 yılında alanda yapılan kurtarma kazısında ortaya çıkartıldı.

 

Yerinde teşhir edilmeye başlanılan mozaiğin üçte ikisi, 1998 yılı haziran ayında tarihi eser kaçakçıları tarafından yerinden sökülerek çalındı. Mozaik halen aranıyor.

 

Mozaiğin kalan kısmı Zeugma Mozaik Müzesi’nde, çalınan kısmı boş bir şekilde sergileniyor. Çalınan bölüm, mozaiğin çalındığına dikkat çekmek için boş olan bölüme yansıtılıyor.

 

Gaziantep Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Rıfat Ergeç AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1992 yılında Belkıs Köyü'ndeki harabe bekçisinin görev yerinin değiştiğini, kendisinin Nizip’te kütüphane memurluğuna verildiğini belirtti. O dönemde Zeugma antik kentinin bulunduğu alanın bekçisiz kaldığını, uğraşları sonucunda birkaç ay sonra bekçinin görevine iade edildiğini anlatan Ergeç, şöyle konuştu:

”Bekçi görevine döndükten sonra bölgede yaptığı araştırmada kurumuş bir çalının altında bir delik bulduğunu söyledi. Gidip incelediğimizde kaçak kazı olduğunu gördük. Ama kazının ne zaman yapıldığı belli değil. Tünel bayağı geniş. Tünelde el feneri, malzemeler falan var. Tabanda bir yerde mozaik fark ettik. Güzel figürler var. Tüneli yıkarak kapattık. Genel müdürlükten kazı için para istedik. Kazıya başladık. 3-4 saat çalıştıktan sonra bir sütun bulduk. Sütun bulunca bölgede mimari olduğunu anladık. Bu nedenle çalışma stilimizi değiştirerek kazıyı üstten yapmaya başladık. Çalışmalar sırasında 7.5 metreye 3.75 ebadında bir mozaik bulduk. Bulduğumuzda mozaiğin orta grubu sol ve üst kısmı kesilmiş. Bayağı kesmişler ama daha fazla müdahale edememişler.”

 

Rıfat Ergeç, kazıyı derinleştirdiklerinde duvardan duvara bir mozaiğe rastladıklarını, böyle bir mozaiğin çıkarılmasının o dönemde çok kolay olmadığına işaret etti.

 

Mevsimin de sonbahar olması nedeniyle mozaiğin üzerine çatı yapmak için ödenek istediklerini ve demir profillerden bir çatı yaptıklarını belirten Ergeç, sözlerine şöyle devam etti:

”Orayı insanlar gelip görebilsin diye çatıda bir pencere bıraktık ve bu pencere raylı bir demir kapakla kapatılıyordu. Kalın bir sacla da ağzına asma bir kilit takıldı. Görmek isteyenler bekçiye haber veriyor, bekçi anahtarla açıyordu. Hatta içine insanlar düşmesin diye içine iki tane kafesli tel gerildi. Giriş yerine de bir tane demir kapı yaptık. Bu arada yetkililer ve basın mensupları geldiler ve mozaik duyuldu. Bu şekilde 7 yıl kaldı. O dönemde birçok tehdit aldık, ‘bırakın, gidin’ diye. Muhtemelen daha önce girmeye çalışan, ilk denemeyi yapan insan yapmışlar. Etrafta yapıştırıcı madde ve dağılmış taş parçaları bulduk. Çok kafa patlattık nasıl oldu diye. Uyku uyuyamadık. Herhalde zaman bulamadıkları için üçüncü parçayı götürememişler. 1994 yılında bu mozaik sempozyumda afiş olmuştu ve birçok yerde yayımlandı. Hatta bize yerinde korunduğu için teşekkür etmişlerdi. Dünyanın birçok noktasında tanındı. Bunun herhangi bir müzeye ya da koleksiyonere satılmış olması mümkün değil.”

 

Ergeç, mozaiğin meslek hayatında bulduğu en güzel mozaik olduğunu belirtti. Bölge halkının olaydan sonra daha duyarlı hale geldiğini ifade eden Ergeç, ”Aylarca gözümüze uyku girmedi. Hala bulunmasını ümit ediyoruz” diye konuştu.

 

”Dionysos-Ariadne’nin Düğünü” mozaiğinde, Dionysos ve Ariadne bir divanda oturuyor ve çevrelerinde menadlar, müzisyen ve düğün tanrısı figürleri yer alıyor.

Gerçek Gündem, 10.10.2011

İŞTE DÖKÜLEN PEMBE KÖŞK!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül’ün, “İçim eriyor yıkılmak üzere ama yemin ettim dokunmam..” dediği Pembe Köşk’ün dökülen duvarları kendini göstermeye başladı.

 

Köşk’ün dış yüzeyindeki pembe renkteki alçı sıvası parça parça döküldü. Pencere kenarları ve üstlerindeki diğer bölümler ile garaj girişi üzerindeki bölüm de erimeye başladı.

 

Habertürk, Haber: Arif Akdoğan, 10.10.2011

TARİHİ KOMEDİ

 



Kösem Sultan tarafından Kasım Ağa’ya yaptırılan Üsküdar’daki ünlü Çinili Cami’nin çinileri, üzerine asılan dijital saat ve müftülük bildirileri yüzünden delik deşik oldu.Mimar Sinan’ın olağanüstü güzellikteki Valide-i Atik Camisi’nin restorasyon sırasında çalınan çinilerinin yerine ise mutfak fayansları konuldu.

 

İstanbul’un tarihi eserlerinin kıymeti hakkında son yıllarda belli bir bilinç oluştu oluşmasına ama kıyıda kalmış eserler ne yazık ki tahribattan kurtaramıyor kendisini. Üsküdar’ın arka sokaklarını adımlarken karşımıza çıkan Çinili Camii ile Valide-İ Atik Camii bu tahribattan payını alan iki mimari eser.





Sultan Birinci Ahmet’in eşi, Dördüncü Murat ve (Deli) İbrahim’in annesi olan Kösem Sultan tarafından yaptırılan Çinili Cami, adı üzerinde, şöhretini çinilerinden alıyor. 1640’ta yaptırılan camiyi süsleyen çiniler, 400 yıl öncesinin olağanüstü örnekleri ve bu nedenle uluslararası literütüre girmiş durumda.

Ne var ki, bu güzelim çiniler, Üsküdar Belediyesi’nin armağan ettiği namaz vakitlerini gösteren dijital saati ve müftülükten gelen muhtelif duyuruları asmak için delik deşik edilmiş vaziyette.
O güzelim çinilerin üzerine dijital saat asmanın absürdlüğü bir yana, çinilere vereceğini zararın akıl edilmemesi ayrı bir hüzün kaynağı.

Çinili Cami’nin biraz ilerisindeki Valide-i Atik Cami’ndeki durum da çok farklı değil.


Üsküdar Belediyesi, oraya da namaz vakitlerini gösteren bir digital saat armağan etmiş.
O da çinilerin üzerine çivilenmiş. Klimalar ise caminin arkasındaki hazireye hayli postmodern bir görünüm vermiş.






Ancak, Mimar Sinan’ın olağanüstü güzellikteki bu eserinin kendisi kadar ünlü çinilerinin bir kısmı, restorasyon sırasında çalınmış.

Peki çalınan çinilerden boşta kalan yerlere ne konulmuş dersiniz, ne olacak mutfak fayansı!
Ve şaka gibi, caminin kesme taşlardan müteşekkil 400 yıllık dış duvarına, Üsküdar Belediyesi tarafından bir duyuru çivilenmiş:
“Tarihi yapılarımıza sahip çıkalım çevrelerini temiz tutalım.”

500 yıllık duvarda pideci tabelası
Üsküdar'dak tarihi camiler işte bu halde. Burası da İstanbul’un en turistik yerlerinden Çemberlitaş. Kapalıçarşı’nın Çemberlitaş girişinde yer alan geniş otoparka turist otobüslerinin biri geliyor biri gidiyor. Çevrede de her zaman Kapalıçarşı’dan çıkan veya Kapalıçarşı’ya giren yüzlerce turist oluyor. Bu kadar turist olunca, doğal olarak belediye zabıtası, polis, turist rehberi, satıcı vb. gibi ‘turistik unsurlar’ da bol miktarda bulunuyor. Bir de caminin kendi cemaati var elbette. Çevredeki esnaf ve yolu oraya düşenler her gün bu kapıdan geçiyor mutlaka. Buna rağmen, İstanbul’un en güzel camilerinden birinin Gazi Atikali Paşa Camisi’nin (1498) 500 yıllık kapısı bu kadar hoyrat kullanılabiliyor ve bu durumdan kimse de rahatsız olmuyor. Ne turist rehberi, ne imam, ne müezzin, ne esnaf ne de Hakiki Karadeniz Pidecisi. Kapının üzerindeki renkli ampullerin geceleyin nasıl göründüğünü ise ne siz sorun ne biz söyleyelim...

Hürriyet, Haber: Sefa Kaplan, 10.10.2011

SOMUNCU BABA'NIN EVİNE RESTORASYON

 

 

Özel mülkiyette olan Somuncu Baba’nın Mollafenari Mahallesi’ndeki evini kamulaştıran Osmangazi Belediyesi, restorasyon için çalışmalara başladı.  Somuncu Baba’nın evini ziyaret eden Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, Somuncu Baba gibi önemli zatların Osmanlı İmparatorluğu’nun felsefesinin oluşmasında büyük katkısı olduğunu söyledi.

 

Özel mülkiyete ait olan evin kamuya mal edilmesi gerektiğini belirten Dündar, “Altı padişahın yaşadığı Bursa’da öğretileriyle koca bir imparatorluğun felsefe temellerini atan evliyalarımızdan Somuncu Baba’nın yaşadığı evi restore edeceğiz. Tarihimize ve değerlerimize sahip çıkarak daha güzel bir geleceğe uzanacağız” dedi.

 

Eve yıllarca gözü gibi bakan mülk sahiplerine teşekkür eden Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, “Tarihi eser restorasyonunda profesyonelleştik. Yaptığımız her iş aslına uygun olarak ortaya çıkıyor. Somuncu Baba dergahımız da yine aslında en uygun şekilde kamuya sunulacak. Bundan sonra buranın mülkiyeti belediyemize ait olacak. Birkaç kez tadilatı yapılan ev ve fırın restorasyon çalışmalarının ardından aslına en uygun şekilde ziyarete açılacak” diye konuştu.

 

Bursa’ya gelen turistlerin Somuncu Baba’ya mutlaka uğradıklarını ifade eden Dündar, birçok türbenin yer aldığı Mollafenari bölgesinin inanç turizmi açısından büyük önem taşıdığını vurguladı. Üç Kuzular Türbesi’nin çevre düzenlemesi ve ulaşım sorununa da kalıcı çözümler ürettiklerini ifade eden Dündar, kamulaştırması tamamlanan evde ihale sürecinin ardından restorasyon çalışmalarına hızla başlanacağını söyledi.

Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, “Hem değerlerimize sahip çıkıyor hem de Bursamızın bir dünya kenti olması noktasında elimizden geleni yapıyoruz” şeklinde konuştu.

Bursa Olay, 10.10.2011

ENGELLİYSEN TOPKAPI SARAYI'NA GELME!

 

 

Bu haberi okumadan önce gözlerinizi bağlayarak 5 dakika sokakta yürümeyi deneyin ya da sizin için sıradan olan yürümek, oturmak, kalkmak gibi eylemleri yardımsız yapamadığınızı düşünün... O zaman göreceksiniz ki Türkiye’de “Engelli olmak zor” demek bile hafif kalıyor...

 

Sayıları 8.5 milyonu bulan engellileri anlamak, hayatlarındaki camdan duvarları görmek için bir gün de olsa onlar gibi yaşamaya çalıştık. Onların bir ömür yaşadığı zorluklar bana bir gün bile çok ama çok ağır geldi.

 

Yol arkadaşlarımdan biri geçirdiği kas hastalığından sonra 26 yıldır tekerlekli sandalyeye mahkum olan emekli mühendisi Muhittin Satır, diğeri de doğuştan görme engelli Hacettepe Felsefe mezunu ancak belediyede telefonlara bakarak çalışarak emekli olan Sara Kuruçay. Sabahın erken saatlerinde buluşup bir günü birlikte geçirdik. 

Neler yaptık ya da yapmaya çalıştık?
Turumuza Yeşilköy Tren İstasyonu’ndan başladık. Şirinevler Metrobüs Durağı, Ataköy Metro Durağı, Eminönü, en sonra da Tarihi Yarımada’da müze turu... Çaresizlikler, imkansızlıklarla dolu dolu geçen bir günde gördük ki sokağa çıkmak, otobüse, metroya binmek, evlerinin yakınındaki market ya da parka gitmek onlar için büyük bir mücadele.

 

Engelliler için yapılan rampalar, asansörler, otobüsler, kılavuz yollar onların nefes almasını sağlamıyor. Birçok belediye binası, kaymakamlık, noter gibi kamu binalarına engelliler için uygun olmayan düzenlemeler sebebiyle giremiyorlar. Ama Muhittin Bey ve Sara Hanım her türlü zorluğa rağmen gülümseme ve espri yeteneklerini yüzlerinden eksik etmeden, umutlarını bir an bile yitirmeden “Engellilerler de, tıpkı normal insanlar gibi hayatın her alanına ulaşıp erişmek istiyorlar” diyor. 

Muhittin Satır, “25 yıldır tekerlekli sandalyede yaşıyorum. Emekliyim. İnternetten tanıştığım eşimle 1 yıl önce evlendim. Eşim engelli olmadığı için insanlar ah-vah ediyor, içerliyorum. Herkes bir gün engelli olabilir” diyor. Bir de sitemi var:

 

“Devlet engelliye 600 lira evde bakım parası veriyor. Ama ev halkı başına düşen gelirin 400 liradan fazla olmaması şart. Emekli maaşım 810 lira, evde kişi başına 405 lira düşüyor. 5 lira yüzünden 600 lira ek bakım parasını alamıyorum. Devlet büyükleri, yalnızca bir günlüğüne yerimizde olsalar. Sanırım ne demek istediğimizi iyi anlardılar.”

Her yıl milyonlarca insanı ağırlayan Topkapı Sarayı’nda engelliler için yapılan tuvaletin dışı ve içi bakımsız halde. Ayrıca içinde bulunması gereken tutamaklar sallandığı için engelli bir kişi kolaylıkla düşerek yaralanabilir.

Topkapı Sarayı’na yakışıyor mu?
İstanbul’un gurur kaynağı Topkapı Saray Müzesi’ni görmek engelliler için zor. Sarayın avlusunda belli noktalarda engelli rampaları var, ama çoğu kırık dökük, güven vermiyor. Asıl engelse sarayın içine girmek istendiğinde ortaya çıkıyor. Çünkü Harem Dairesi dışında rampalar yok. Arz Odası, Hazine Dairesi gibi bölümlere girmek rampa olmadığı için mümkün değil.

Engellilerin Topkapı Sarayı’nın kapalı bölümlerine, örneğin Arz Odası’na girmesi çok zor. Çünkü girişte rampa yok. Israrcı olduğumuzda ise ancak Japon turistlerin yardımıyla bu mümkün olabiliyor.

Radikal (kısaltarak), Haber: Mine Tuduk, 10.10.2011



******


İSTANBUL'U AÇIYORLAR

 

 

‘İstanbul’a çık!’, 2009’dan beri faaliyette olan bir engelsiz gezi grubu. Hem “İstanbul’a çık!” diyorlar hem de “İstanbul açık!” şimdilik yüzde 100 olmasa da bir gün olacak.


‘İstanbul’a çık!’ yardımseverlik koşuları düzenleyen ‘Adım Adım’ın içinden doğmuş (adimadim.org). Türkiye Omurilik Felçlileri (TOFD), fotoğraf eğitmeni Hakan Hatay ve grubunun katılımıyla genişlemiş.

 

Yaptıkları engelli-engelsiz karma geziler düzenlemek. “Engellilere hava aldıralım” tarzı değil. Hemen hepimizin hafta sonu yaptığı türde piknikli, frizbili, müzeli programlar.


Tek fark, önceden yaptıkları keşifler. Keşifte ulaşım planı, rampa, engelli tuvaleti gibi konulara bakılıyor. Yoksa istiyorlar, hemen olamayacaksa eşiklerin, merdivenlerin aşılması için destek personel rica ediyor, dilekçeler veriyor, belediyelerle iletişim kuruyor ve gördüklerini TOFD’ye iletiyorlar.

 

Proje koordinatörü Serin Erengezgin. Kokartlı rehber Egemen Demircioğlu, örnekler veriyor: Beyoğlu’ndaki Pera Müzesi, mükemmel. Dışarıdan sefertasını andırsa da içinde her şey engelliler düşünülerek yapılmış. Rahmi Koç Sanayi Müzesi, Beyoğlu Salt, Fatih Belediyesi Topkapı Sosyal Tesisleri tam not alanlardan.

 

Dolmabahçe Müzesi’ne 1 yıl önce gitmişler. Egemen için kabus olmuş. Dolmabahçe’de Atatürk’ün asansörü yönetim tarafından engellilere tahsis edilmiş. Ancak yukarı çıkarken uzun süre bekletildikten sonra kullanabildikleri asansörü, aşağı inerken kullanamamışlar. İniş epey maceralı olmuş. Egemen yönetimin iyiniyetli, bazı personelin ise savsaklayıcı davrandığını düşünüyor.

 

Zekiye Kara, grubun tekerlekli sandalye kullanan üyelerinden. O tam Egemen gibi söylemiyor, ama Dolmabahçe’de güneş altında 1 saat beklediğini o da hatırlıyor. 

Egemen, asansör sorununu Beylerbeyi Sarayı’nda bir garsonla konuşmuş.
“Abi, Sultan bir 20 yıl daha kalsaydı, bu saraya asansör yapılmayacak mıydı? Yapılacaktı.
Çok da tarihi bir asansör olacaktı, ne var ki?” yanıtını almış. Al sana asansör açılımı!

Radikal (kısaltarak), Haber: Emel Alptekin, 11.10.2011



******


GEZE GEZE İSTANBUL DA DEĞİŞİR

 

 

Radikal’in haberleri üzerine TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı Tanıtım ve Tahsisler Şube Müdürü İlhan Kocaman’dan e-posta geldi. “Engelli vatandaşlarımızın sarayları rahat gezemediklerini dile getirmişsiniz. Doğrudur” diyen Kocaman, öncelikle Dolmabahçe girişinde engelli asansörünün hizmete girdiğini ve 2012’de Beylerbeyi’nde de asansör olacağını açıkladı.

Grup geçen bahar Aksanat’a bir dilekçe bırakmıştı. Aksanat haziranda tadilata girdiğinde engelli tuvaleti de yapıldı. Salonda engelliler için bölüm oluşturuldu. Akbank Sanat Müdürü Derya Bigalı, engellilerin ihtiyaçlarının karşılanması için tüm imkanları zorladıklarını ve sivil toplumun önerilerini dikkate aldıklarını belirtti.

Radikal (kısaltarak), Haber: Emel Alptekin, 12.10.2011

İSTANBUL'U LE CORBUSIER İNŞA EDEBİLİRDİ

 

 

İsviçre doğumlu Fransız mimar Le Corbusier (1887-1965), 1933 yılında Atatürk'e bir mektup yazar ve İstanbul'un imarına talip olur. Şehri olduğu gibi korumayı tavsiye eden mektup Atatürk'e ulaşır mı ulaşmaz mı bilinmez ama sonuçta şehri o değil, Prost inşa eder. Le Corbusier'in mimari yapılarıysa ancak 100 yıl sonra, santralistanbul'daki 'Görsel Kayıt: Le Corbusier Yapıtdökümüne Bir Bakış' isimli sergi vesilesiyle karşımızda.

 

Asıl adı Charles Edouart Jeanneret olan Le Corbusier Türkiye'ye ilk defa 1911'de gelir. Edirne, İstanbul ve Bursa'da uzun uzun incelemeler yapar, notlar alır, resim ve krokiler çizer. Yolculuk boyunca el üstünde tutulan ve hüsn-ü kabul gören mimar, izlenimlerini "Her şey beni Türkleri ayrı bir yere koymaya götürüyor. Kibar ve ağırbaşlılardı; nesnelerin varlığına saygıları vardı. Yapıtları, kocaman, güzel ve görkemli. O ne birlik! O ne zamansızlık! O ne bilgelik!" cümleleriyle anlatır. Belki de bu ilgi ve alakadan aldığı cesaretle 1933 yılında Atatürk'e bir mektup yazar ve İstanbul'la ilgili iki öneride bulunur: Biri, tarihi yarımadayı olduğu gibi korumak, diğeri yeni yapılacak bölgeleri çağdaş şehircilik ilkeleri doğrultusunda tasarlamak. Rivayete göre Atatürk'ün haberi bile olmaz mektuptan. Bundan da Le Corbusier'in...

 

Atatürk'ten hiçbir cevap almadığından önerilerinin beğenilmediğini düşünen Le Corbusier, durumu 1948 yılında Şemsa Demiren'e verdiği röportajda şöyle anlatır: "Eğer hayatımın en büyük gafı ve en büyük taktik hatası Atatürk'e yazdığım mektup olmasa idi, bugün büyük rakibim Prost yerine güzel İstanbul şehrinin imarıyla ben uğraşacaktım. Bu mektupta, inkılap yapmış bir milletin en büyük inkılapçısına İstanbul'u eski hali ile asırların tozu toprağı ile bırakmasını tavsiye ediyordum. Ne büyük hata yaptığımı sonradan anladım."

 

Le Corbusier; 1911 yılında gerçekleştirdiği Doğu Gezisi'nin 100. yıldönümünde, BİLGİ-Mimarlık ile Fondation Le Corbusier'in ortaklaşa düzenlediği ve Kalebodur'un destek verdiği bir konferansla anıldı. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde gerçekleşen konferansın başlığı 'Le Corbusier Doğu Gezisi 1911: Mimarın Formasyonunda Seyahatin Rolü' idi. Ekim ve kasım aylarında Atina ve Napoli'de devam edecek konferansın İstanbul ayağında Le Corbusier'in Doğu Gezisi çeşitli yönleriyle tartışıldı. Konferansa paralel bir de sergi vardı. Mimarlık fotoğrafçısı Cemal Emden'in 'Görsel Kayıt: Le Corbusier Yapıtdökümüne Bir Bakış' isimli sergisinde Le Corbusier'in İsviçre, Fransa, Almanya ve Hindistan'daki eserlerinin güncel fotoğrafları yer alıyor. 1905 yılında İsviçre'de tasarladığı ilk binadan 1965'te projelendirdiği ve inşası 2006'da tamamlanan son kilisesine kadar...

 

Santralistanbul Ana Galeri'de 13 Kasım'a kadar sürecek sergi, 100 yıl sonra tekrar Le Corbusier'i hatırlamamıza vesile oldu. En doğrusu onu yine onun ağzından tanımak: "71 yaşındayım. İlk evimi 17,5 yaşında inşa ettim ve 50 yıldan fazla bir süre maceralar, zorluklar, felaketler arasında ve zaman zaman da başarılarla yapı yapmaya devam ettim. Araştırmalarım, duygularım gibi yaşamdaki temel değere yönelmiştir: Şiirsellik. Şiirsellik insanın yüreğindedir ve doğanın zenginliğini inceleme yetisidir. Ben görsel bir insanım; elleri ve gözleriyle çalışan, plastik etkiler üretmeye çabalayarak hayat bulan bir insan... Gerçek mimarlığın, gerçek resmin, kent ve kasaba için gerçek planlamanın temelinde yatan da budur. Paris / 27 Ocak 1959"

Zaman, Haber: Jülide Karahan, 10.10.2011

YORGUN HERAKLES HUZURA KAVUŞTU

 

ABD'den getirildikten sonra Antalya Müzesi'nde alt yarısıyla birleştirilen "Yorgun Herakles" heykeli, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından ziyarete açıldı.

 

Heykeli Antalya Müzesi'nin “Lahitler bölümü”nde ziyarete açan Bakan Günay, tarihe, arkeolojiye, toprakların zenginliğine önem veren herkes için bugünün özel br gün olduğunu söyledi.

Günay, son yıllarda Türkiye'den yasadışı yöntemlerle alınıp götürülmüş çok sayıda eseri geri getirme konusunda eskiye kıyasla başarı elde ettiklerini vurguladı.

Bu başarıda Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı'nın ilgili birimlerinin desteklerinin büyük önemi olduğuna işaret eden Günay, “Arkadaşlarımın bana verdiği rakamlar var, çok da sevindim. 1998-2002 arasında yurtdışından ülkemize 492 eser getirilmiş, 2002-2007'de 756 eser getirilebilmiş, 2007 sonundan, yani bizim göreve başladığımız dönemden bugüne kadar geçen 4 yıl içinde de 3 bin 272 eser getirilmiş. Bu, Türkiye'nin son yıllarda sadece ekonomisini geliştirmekle kalmayıp, tarihine toprağına, özenle, kararlılıkla, dikkatle sahip çıktığını gösteren son derece somut, önemli, güzel gelişmedir” diye konuştu.

Bu yolda emek veren herkese teşekkür eden ve onları alkışladığını söyleyen Günay, sadece bir bakanın özel ilgisiyle oluşan bir güzel sonucun elde edilmediğini dile getirdi.

Bakan Günay, Herakles heykelinin alt yarısının Prof.Dr. Jale İnan tarafından 1980'de çıkartıldığını, 1990'larda gazeteci Özgen Acar'ın ABD'de dikkatini çektiğini söyledi. Heykeli sergiye veren ABD'li çiftin üst yarı ile alt yarının ayrı olduğunu iddia ettiklerini, ancak Jale İnan tarafından tam bir uygunluk sağladığının tespit edildiğini belirten Günay, buna rağmen yine de heykelin geri dönmesi konusunda, “Ayak diretildiğini” bildirdi.

Heykelin topraklarına dönmesi için son yıllarda ısrarla talepte bulunduklarına değinen Günay, bu yıl Türkiye'de iki güzel kavuşma yaşandığını belirtti. Bakan Günay, “Herkül'ün topraklarımızdan ayrılması bence 35 yılı geçiyor. Nasıl ki biz altını 30 yıl önce bulduk, üstü ondan önce götürülmüş, 40 yıla yakın bir hasret, bir bedenin iki parçası bugün birbirine kavuşuyor” dedi.

Günay, 1910'u yıllarda Çorum'dan, Hattuşa'dan iki sfenksin Almanya'ya götürüldüğünü, bunlardan birinin restore edilerek geri gönderildiğini, ötekinin ise hiçbir haklı belge yokken kendilerinde kalacağının iddia edildiğini dile getirerek, eserin 90 yılı aşkın süredir Almanya'da kaldığını söyledi.


Sfenksin 1990'lardan itibaren talep edildiğine dikkati çeken Günay, şöyle devam etti:
“Talep etmişiz ama çok da umutlanmamışız. Gelmeyeceği yönünde bir ön kabul oluşmuş. 2008'de Berlin Fuarı'nda konuyu yeniden gündeme getirdim. Beni çok dışişleri emekli mensubu uyardı, 'Kötü olmakla kalırsınız, alamazsınız' dediler. Ama 2011'in Temmuz ayında Boğazköy sfenksini de Türkiye'ye getirdik. Bugün iki parçanın, bir bedenin iki parçasının özlemini gideriyoruz. Kasımın 25-28'inde de Boğazköy'ün, Hattuşa'nın Dünya Kültür Mirası Listesine girişinin 25. yıldönümünde Boğazköy sfenksini de Çorum Müzesi'ne götüreceğiz. Bugüne kadar İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen öteki eşiyle birlikte...

Çünkü ben insanların canı, duygu dünyası olduğu gibi, toprağın ve taşın da duygu dünyası olabileceğine inanıyorum. Henüz bilim bu konuda bize yeteri kadar bilgi vermiyor ama biz 100 kadar yıl önce doğada elektrik diye birşey bilmiyorduk, ama şimdi doğada böyle bir enerji olduğunu biliyoruz. Belki taşların da canı var ve belki bugün burada, bu alt ve üst parça birbirine kavuştuğu zaman, belki inanılmaz, bizim bilmediğimiz dünyada bir sevinç doğacak. Boğazköy sfenksi de İstanbul'dan ve Almanya'dan gelip Çorum topraklarına kavuştuğu zaman, 100 yıldan bu yana süre gelen bir derin acı belki de sona erecek ve birbirlerine kavuşmuş olacaklar. Bütün bu sevinçler inanıyorum ki topraklarımıza bereket getiriyor. Topraklarımıza turizmin, kültürün, uygarlığın bereketini getiriyor.”

Türkiye'nin dünyada artık sadece güzel deniz kıyılarıyla değil, önemli müzeleri, ören yerleri, kazılarıyla anıldığını belirten Bakan Günay, Roma'dan Osmanlı'ya hiçbir ayırım yapmadan tarihe sahip çıkmanın karşılığını gördüklerini bildirdi.

Günay, dünyada Türkiye'nin artık marka değeri yükselen bir ülke haline gelmeye başladığına işaret ederek, “Çağdaş uygarlık düzeyine de bence nutuk söyleyerek değil, böyle işler yaparak ulaşılabilir. Bence Atatürk'ün hayali de nutuk söyleyerek değil, toprağın altına ve üstüne sahip çıkarak hayal olmaktan gerçek olmaya kavuşturulabilir” dedi.

Perge Kazıları Başkanı Prof.Dr. Haluk Abbasoğlu da hiçbir bakanın arkeolojiye bu kadar gönül vermediğini ifade ederek, heykelin altına, “Ertuğrul Günay anetekhen (bağışladı)” yazılmasını teklif etti.

Törene, Antalya Valisi Ahmet Altıparmak, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Osman Murat Süslü, TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, TÜROFED Başkanı Ahmet Barut ve “48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali”ne davetli sanatçılar da katıldı.

Bakan Günay, törenin ardından gazetecilerin soruları üzerine, çalıntı eserlerin iadesi için kararlı davranmanın çok önemli olduğunu söyledi. Türkiye'deki kazı merkezinden çalıntı obje bulunan yurtdışındaki müzelere, eserler iade edilene kadar işbirliği yapmayacaklarını söylediklerini ifade eden Günay, bu kararlı tutumlarını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da desteklediğini vurguladı.

Bu tutumun ödünsüz şekilde sürdürülmesi gerektiğini belirten Günay, “Geçmiş yıllarda bu alanlarda yeteri kadar ilkeli davranılmamış. Objeyi istiyoruz, ama çalıntı objenin bulunduğu müzeyle işbirliği yapmakta da sakınca görmemişiz. Bu, bir örnek oldu” dedi.

Bu eserlerin bir belgeye dayanmadan yurtdışına götürüldüklerine değinen Günay, bir de Osmanlı dönemindeki kazı çalışmalarında uygulanan anlaşmayla giden eserler bulunduğunu vurguladı. O dönem kazı yapanların anlaşmaya göre eserlerin yarısını aldıklarını belirten Bakan Günay, “Yarısını da sözüm ona bizim ülkemizde bırakmışlar. Bu da gelecekte tartışılacak bir konudur. Biz de yeteri kadar bilinç uyanmamışken bir aldatma yaşanmış” diye konuştu.

Radikal, 09.10.2011

KLAZOMENAİ'DE HER TAŞIN ALTI TARİH

 

 

1979 yılından beri Urla İskele’de yürütülen Klazomenai kazıları ve bu yıl Karantina Adası’nda devam ediyor.

 

Hitit Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü ve Klazomenai Kazısı Başkanı Prof.Dr. Yaşar Ersoy, 1979 yılından beri Urla İskele’de yürütülen Klazomenai kazıları ve bu yıl Karantina Adası’nda başlanan kazılar hakkında bilgi verdi. Prof.Dr. Yaşar Ersoy, Klazomenai’de her taşın altından tarih çıktığını söyledi.

 

Bugüne kadar çalışmaların ana karadaki yerleşim üzerinde yoğunlaştığını, bu sene Karantina Adası’nı da çalışma alanına dahil ettiklerini söyleyen Prof.Dr. Yaşar Ersoy, “Klazomenai’de bugüne kadar hep ana karada çalışma yaptık. Ancak bu seneden itibaren Hellenistik ve Roma kentinin konumlandığı Karantina Adası’nı da çalışmalarımıza dahil ettik” dedi. Adanın tescilli olması, iskana açık olmaması, sadece Sağlık Bakanlığı’nın birkaç tesisinin bulunmasının ötesinde başka yapının olmaması nedeniyle tehdit unsuru bulunmamasından dolayı bu bölgedeki kazıyı ancak bu yıl başlatabildiklerini belirten Prof.Dr. Ersoy, ilk hedeflerinin var olan yapıların durumu, varsa mimari yapıların tespiti ve belgelendirilmesi olduğunu dile getirdi. Bu yıl çalışmalar çerçevesinde Karantina Adası’nın tarihinin nerelere gittiğini belirlemek için test açmaları yaptıklarını belirten Prof.Dr. Yaşar Ersoy, “Ama bu yıl asıl ağırlığımızı anıtsal yapının bulunduğu alana verdik. Şu ana kadar yaptığımız çalışmalara ve elimizdeki verilere göre öyle anlaşılıyor ki bu yapı Hellenistik Dönem’de inşa edilmiş ve Roma sürecini görmemiş ya da yaşamamış, o dönemde kullanılmamış bir yapı. O açıdan önemli” diye konuştu.

 

Prof.Dr. Ersoy, kazı çalışmalarının yanı sıra jeofizik, jeoradar araştırmalar, elektrik resistivite metotlarıyla bazı noktalardaki mimarinin ne durumda olduğunu görmek için farklı metotları da kullandıklarını anlattı. Prof.Dr. Yaşar Ersoy, Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Prof.Dr. Mahmut Drahor ve ekibinin elektrik resistivite tekniği ile bu alanın ne durumda olduğunu incelediğini kaydetti, sonuçlara göre kazıyı o yönde geliştirip, yönlendireceklerini vurguladı.

 

İlk incelemelerin kalıntıların güneye doğru daha belirgin olduğunu gösterdiğini aktaran Prof.Dr. Ersoy, “Anadolu’daki pek çok tiyatroda görmediğimiz ilginç bir durum var burada. Bu anıtsal yapının inşa tekniğini iyi görüyoruz. Çünkü alt yapısını izliyoruz. Bu yapının inşası için gerçekleştirilen yoğun alandaki tesviyelerin varlığını izliyoruz. Yani yamaca yapıyor belki inşaatı ama bir yandan da ona dönük çok iddialı büyük boyutlu düzenlemelere gidiyor. Hem kronolojik açıdan bize bilgi veriyor hem de inşa tekniği açısından nasıl bir yön izlediğini gösteriyor. ve anlaşılıyor ki altında ızgara gibi üst yapıyı tutması için yapılan bölümler var. Bu bölümde alt yapıda yer alan ve üst yapıdaki mimari taş yapıyı taşıyan bir temel düzenekleri var. Bu temel düzeneklerinde ilginçtir dolgu malzemesi olarak çok yoğun bir şekilde bu çevredeki bir dizi tesisin büyük bir ihtimalle seramik fırınlarının oluşturduğu bir alan burası. Yukarıdaki düzlükte platoda Athena’ya ithaf edilen bir kutsal alan mevcut. Orada duvar yataklarının kayanın içindeki izlerini biliyoruz. Ona belki de sunu olarak yapılan pişmiş topraktan kalıpla üretilen çok bol sayıda heykelcikler açığa çıktı. Yaklaşık 700-800 tane örneği farklı tipleri bulduk. Athenalar, erkek figürleri, Apollonlar, Afroditeler, ikonografik anlamdaki tanrıların simgelerini buralarda buluyoruz” dedi.

 

Anıtsal yapının akıbeti hakkında da birkaç olasılık olduğunu dile getiren Prof.Dr. Yaşar Ersoy, ya bitirildikten sonra geç tarihlerde 16-18′inci yüzyıllarda İzmir’deki liman inşaatlarında yapı taşı olarak kullanılmak üzere bloklar halinde tek tek götürüldüğünü ya da yapı tamamlanamadığını düşündüklerini belirtti.

 

Klazomenai’de Hellenistik Dönemde esas anlamda iskanın Karantina Adası’nda bulunduğunu düşündüklerini kaydeden Prof.Dr. Ersoy, “Ana karayı ise Hellenistik Dönem’deki topluluklar yoğun olarak tarım alanı olarak kullanmışlar. Öyle güçlü bir iskan yok. Mesela bugüne kadar ana karada Hellenistik dönemden MÖ 3′üncü yüzyıldan, 4′üncü yüzyıl sonlarından, 2′nci yüzyıldan hiçbir şey bulamıyoruz. Karantina Adası da çok büyük bir metropol değildi ama kendi ölçülerinde bu bölgede önemli bir yerleşimdi. Bir yandan da körfeze girişi iyi kontrol etmesi açısından da önemli bir konumu var. Ama Hellenistik ve Roma döneminde başka yükselen şehirlerin gölgesinde kalmış bir yer. Kültürel anlamda bunu iyi görmek ve anlamak gerek. O yüzden buradaki çalışmalara ağırlık vermek istiyoruz” dedi.

 

1979 yılından beri Urla İskele’de devam eden ana karadaki kazılar hakkında da bilgi veren Klazomenai Kazı Başkanı Prof.Dr. Yaşar Ersoy, “Bu kent için özellikle arkaik dönem olarak adlandırdığımız yani MÖ 7-6′ncı yüzyılı kapsayan 200 yıllık bir zaman dilimi için arkeolojik verileri çok iyi biliyoruz. Sivil iskan alanları, konutlar, çok geniş bir alanı kapsayan mezarlıklar, zeytinyağı işlikleri, seramik fırınları, demirci atölyeleri gibi endüstriyel bir dizi aktivitelerin yapıldığı birimler bize kentin sınırlarını, yapısını, kültürel dinamiklerini, geleneklerini, dış dünyaya ile kurmuş oldukları ilişkilerin materyal bazda burada nasıl yansıdığı ya da Klazomenaililerin sözü edilen dönemlerde deniz aşırı ülkelerde ne tür etkinliklerde bulunduğunu görmek noktasında çok şey sağlıyor” diye konuştu.

sondakika.com, 08.10.2011

DÜNYANIN ÇALIŞAN EN ESKİ TERSANESİ

 

 

Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455 yılında Tersane-i Amire adıyla kurulan ve yaşayan en eski tersane olarak nitelendirilen Haliç Tersanesi'nden son dönemde ''Kasımpaşa'', ''Hasköy'' ve ''Sütlüce'' isimli 3 adet panoramik Haliç vapuru inşa edildi.


Şehir Hatları Genel Müdürü Süleyman Genç, ''Bazı sanat faaliyetlerine de ev sahipliği yapan tarihi Haliç Tersanesi'nde 2010 yılında Türkiye'nin en büyük açık hava sergisi 'Haliç Sakinleri', yine İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Belçikalı ünlü müzik topluluğu DAAU'nun konseri düzenlendi'' dedi.

 

Tersanenin, şehir hatları vapurlarının, özel sektöre ait teknelerin, kamu kuruluşlarına ait deniz araçlarının bakım ve onarım gibi ağır sanayi çalışmalarının yürütüldüğü bir çalışma sahası olduğunu kaydeden Genç, ''Ancak tarihi tersanemizin insanımızla tanışmasını ve buluşmasını bu gibi etkinliklerle sağlamaya çalışıyoruz. UNICEF tarafından organize edilerek yürütülen ve geçtiğimiz günlerde tanıtımı gerçekleştirilen Stars Of İstanbul sanat çalışmasınında yine tasarım ve dizayn üretimi Haliç Tersanemizde bulunan Ahşabiye Atölyesi'nde yapıldı'' diye konuştu.

Habertürk, 08.10.2011

SARAYDA FOTOĞRAF ÇEKTİRMEK 1500 TL!

 

 

TBMM, bütçe hazırlık döneminde, saray ve kasırlara ilişkin ziyaret ve etkinlik ücretlerini yeniden belirledi. Bu çerçevede "Milli Saraylar Daire Başkanlığı'na Bağlı Birimlerde Fotoğraf Çekme ve Görüntü Alma Yönetmeliği" değiştirilecek. TBMM Başkanlık Divanı'nda önümüzdeki hafta ele alınacak yönetmelik değişikliğine göre, bundan böyle gelin ve damatlar istedikleri gibi saray ve kasırların bahçesinde fotoğraf çektiremeyecek.

 

Düzenlemeye göre, Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayları hariç, Meclis'e bağlı Milli Saraylar bünyesindeki tüm tarihi yerlerin dış mekanlarında bir saatlik çekim bedeli olarak 1500 TL ödenerek düğün fotoğrafı çekilebilecek. Başvurunun önceden yapılması ve ücretin yatırılıp dekont getirilmesi halinde çekime izin verilecek.

 

Değişikliğin gerekçesinde, "Milli Saraylar'a bağlı mekanlarda yoğun olarak gelin-damat fotoğraf çekimi talepleri geldiği, tarihi mekanların güvenlik ve korumasının kontrollü olarak sağlanması amacıyla ücreti karşılığı çekimlerin uygun olacağı" belirtildi.


Yönetmelikle Dolmabahçe Sarayı'nda olduğu gibi, Beylerbeyi ve Yıldız Şale'nin iç mekanları da ürün, film ve firma tanıtımlarını konu alan reklam fotoğrafı çekimlerinde kullanılmayacak.

 

Dolmabahçe Sarayı'nın, Milli Saraylar Daire Başkanlığı etkinliklerine açık olan ünlü Medhal Salonu, ülkeye prestij kazandıracak etkinliklere, TBMM Başkanı'nın onayı ile açılabilecek.
Saray ve kasırların gezi biletlerine yüzde 100 zam yapıldı. Yeni tarifeye göre, Dolmabahçe Selamlık 30 TL, Harem 20 TL, her ikisi 40 TL karşılığı gezilebilecek.


Zammın gerekçesi açıklanırken Versailles Müzesi'nin 50 TL, Louvre Müzesi'nin 63 TL, Alhamra'nın 123 TL, Buckıngham'ın 45 TL, Hampton Court Sarayı'nın 46 TL karşılığı gezilebildiği vurgulandı.

 

Padişahların kullandığı has bahçeleri etkinliklerde kullanmak isteyenler de yüklü bir miktar ödemek zorunda kalacak.


Dolmabahçe'deki has bahçenin kira bedeli, hafta içi 80 bin TL'den 100 bin TL'ye, hafta sonları ise 100 bin TL'den 120 bin TL'ye çıkarıldı. Harem bahçesi ise 20 bin TL'ye kiraya verilmeye devam edilecek. Beylerbeyi has bahçe için bu rakam 75 bin TL oldu. 40 bin TL olan harem kirası, 50 bin TL olacak.


Dolmabahçe hasbahçe ve Beylerbeyi has bahçe ile harem bahçesi dışında tüm mekanlar, kişi kurum ve kuruluşlara, kültürel bilimsel ve geleneksel etkinlikler için kiraya verilebiliyor.


Dolmabahçe has Bahçe ile Beylerbeyi has bahçe ve Harem bahçesi ise, TBMM Başkanı onayı ile ancak uluslararası prestij sağlayacak etkinlikler için tahsis edilebiliyor.

Habertürk, Haber: Saliha Çolak, 08.10.2011



******


SARAYLARA YÜZDE 50 ZAM

 

 

Dolmabahçe ve Beylerbeyi saraylarının giriş ücretleri zam yapıldı. Dolmabahçe Sarayı'nın selamlık gezi ücreti 30 lira, Beylerbeyi Sarayı'nın ücreti ise 20 lira oldu.


TBMM Başkanlık Divanı, yeni yasama yılının ilk toplantısında gündemdeki konuları ele aldı.

Başkanlık Divanında, saray, köşk ve kasırlarda tahsis edilecek mekanlar ve ücretleri de yeniden belirlendi. Dolmabahçe Sarayı'ndaki Medhal Salonu, sadece devlet protokolünün kullanımıyla sınırlandırıldı, bazı salonların kiralama ücretleri artırıldı, bazılarının fiyatları aynı kaldı.

 

Dolmabahçe Sarayı'ndaki Has Bahçe'nin hafta içi ve hafta sonu farklı olan ücreti, tek fiyat oldu. Buradan yararlanmak için daha önce 100 bin lira ödenirken, şimdiki kiralama ücreti 120 bin liraya çıkartıldı. Beylerbeyi Sarayı'ndaki Has Bahçe'nin de hafta içi ve hafta sonu arasındaki fiyat farkı kaldırılarak, tek ücret olarak 75 bin lira olması kararlaştırıldı.

 

Milli Saraylar Daire Başkanlığına bağlı birimlerdeki gezi ücretlerinde de artışa gidildi.
Dolmabahçe Sarayı ve Beylerbeyi Sarayı'ndaki gezi ücretleri tam ve indirimli biletlerde yüzde 50 artırıldı. Dolmabahçe Sarayı'ndaki selamlık gezi ücreti tam bilet 15 liradan 30 liraya, indirimli bilet 7,5 liradan 15 liraya, Selamlık-Harem-Camlı Köşk-Saat Müzesi ücretleri de 20 liradan 40 liraya çıktı.

 

Beylerbeyi Sarayı'nın giriş ücreti 10 liradan 20 liraya, Yıldız-Şale 4 liradan 10 liraya, Ihlamur Kasrı 4 liradan 5 liraya, Maslak Kasırları ve Aynalıkavak Kasrı 2 liradan 5 liraya, Küçüksu Kasrı 4 liradan 5 liraya, Yalova Atatürk Köşkü 4 liradan 5 liraya, Atatürk Deniz Köşkü 2 liradan 5 liraya, Yıldız Çini ve Porselen Fabrikası, Hereke Halı ve İpekli Dokuma Fabrikası 1 liradan 5 liraya çıkartıldı.

Akşam, 13.10.2011

6 BİN YILIN MADENİ!

 

 

Derekutuğun Köyü'ndeki kazı çalışmalarını 3 yıldır yürüten Almanya Bochum Ruhr Üniversitesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ünsal Yalçın, 2007 yılı içinde Bayat'ta, Maden Tetkik ve Arama (MTA) Genel Müdürlüğü ile yüzey araştırması yaparken Derekutuğun Köyü sınırları içerisinde bazı bulgulara rastladıklarını, yaptıkları detaylı incelemede bölgede bir yer altı madeni olduğunu fark ettiklerini söyledi.

Bölgede arkeolojik kazı yapmak amacıyla Çorum Müzesi aracılığıyla Kültür ve Turizm Bakanlığından izin alarak, 3 yıl önce kazı çalışmalarına başladıklarını belirten Yalçın, bu yıl eylül ayında başladıkları kazı çalışmalarını tamamladıklarını bildirdi.

Türkiye'de çeşitli kentlerde eğitim gören yüksek lisans öğrencilerinin yanı sıra Almanya ve Avusturya'dan gelen öğrencilerin de kazı ekibinde yer aldığını belirten Yalçın, ilk kez 2009 yılında başlatılan kazılarda 6 bin yıl öncesine ait bakır madeni galerilerine ulaşıldığını kaydetti. Yalçın, bu yıl 4 maden ocağı galerisinde yapılan kazılardan elde edilen sonuçlarda ise maden ocağının 500 yıl daha eski olduğunun belirlendiğini bildirdi.

Maden ocağında 20'ye yakın galeri bulunduğunu anlatan Prof.Dr. Yalçın, şunları kaydetti:
''6 bin 500 yıl önce insanlar, Kalkolitik dönemde galeriler açmışlar. Yer altı işletmeciliğiyle bakır madenini kazanmışlar. Yer altı galerilerini aydınlatmak için de çam çıralarından yararlanmışlar. Uçları yanmış çam çıralarını çalışma taban seviyesinde bulduk. Çıraların karbon 14 tahlillerini yaptık. Tarihleri günümüzden 5 bin yıl öncesine gidiyor. Karanlık, labirent tarzındaki galerileri aydınlatmak için bu çıraları yakmışlar ve çalıştıkları alanlara yerleştirmişler.''

Yörenin insanlarının önce yüzeydeki doğal bakırı bulduğunu daha sonra da bakırların damarlarını keşfederek yer altı galerileri açtıklarını anlatan Yalçın, yapılan kazı çalışmalarıyla zamanla galerilerde oluşan dolguları temizlediklerini ve galerileri ilk açıldıkları hallerine dönüştürmeye çalıştıklarını ifade etti.

Derekutuğun Köyü'ndeki bakır maden ocağı galerisinin dünyanın en eski maden ocağı olabileceğine dikkat çeken Yalçın, ''En eski bildiğimiz tarihi maden ocağı Tokat Erbaa'daki maden ocağı ile MÖ 4 binlere uzanan Bulgaristan'daki maden ocağıydı ama biz bu yıl açılan galerilerden MÖ 5 bin yıllarına kadar tarih aldık. MÖ 5 binli yıllarda insanların galeri açarak maden işlettiklerini bilmiyorduk'' dedi.


Maden ocağında tıpkı maden işçileri gibi çalıştıklarını anlatan Yalçın, çalışmaları titizlikle yürüttüklerini, tulum giyip, kask takarak maden ocaklarına indiklerini anlattı.

Prof.Dr. Yalçın, çalışmalara 2012 yılında ara verileceğini ve 3 yıllık çalışmaları içeren bir yayın hazırlayacaklarını da sözlerine ekledi.

Radikal, 08.10.2011

KAZIYA TERÖR MOLASI!

 

 

Batman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, bu yıl Dicle Havzası’ndaki 8 höyükte kazılara başlandığını belirterek, "Dicle ve Batman çayı havzasındaki 11-12 bin yıllık Neolitik çağ’dan günümüze gelen höyükler, eski kültür katmanlarından oluşuyor. Ilısu Baraj Gölü altında kalacak olan höyüklerden 8’inde bu yıl kazı çalışması, güvenlik nedeniyle gelecek yıla ertelendi. İnsan oğlunun suya çok ihtiyacı olduğu için genellikle akarsu etraflarında yerleşim birimlerine ağırlık vermiş. İnsanın beraberinde olan hayvanların en çok ihtiyaç duyduğu da suydu. Arkeolojik literatüründe kral mezarı olarak bulunan yığıntıların olduğu yerlere ise tümülüs diye adlandırılıyor. Bu yerler yönetici ve krallar için yapılan yerlerdir. Ayrıca daha çok haberleşme amacıyla yapılan küçük ölçekli tepeler de yörede yaygındır. Höyüklere yönelik henüz ciddi bir şekilde bilimsel bir çalışma yapılmadı" dedi.


Haberleşme amaçlı yapılan höyükler konusuna da değinen Prof.Dr. Uluçam, şunları kaydetti:
"Başka ülkelerden ya da başka şehirlerden ticaret için ya da düşman askerlerini gördüğünde haber veren, haberleşme yerlerini ’tel’ ya da ’tepe’ diye tabir ediyoruz. Haberleşme yerleri içeren tepelerde bazen bir kule eklenebiliyor. Amaç bu tepelerde hem haberleşme hem de etrafı gözetlemedir. Zaman zaman ateşlerin de yakıldığı bu tepelerde eski dönemlerde harami soyguncuları haber vermeye yönelik tepeler de yapılmıştır. Dicle ve Batman çayı havzasında höyüklerin çoğu eski kültür katmanlarından olan yerlerdir. Şu anda 8 höyükte çalışma yapıldı. Güvenlik gerekçesi nedeniyle bu yıl çalışmalara ara verildi. Önümüzdeki yıl höyüklerde çalışmalar hızlandırılacak."

Radikal, Haber: Arif Arslan, 08.10.2011

AYASOFYA'DA SIVA ALTINDA BİR SIR DAHA

 

 

Bir araştırmacı, Ayasofya’nın hayaleti gibi sıvaların altındakileri eşelemeye devam ediyor ve bakın neler çıkıyor... Ayasofya’da Kültür ve Turizm Bakanlığı adına bir dönem kontrolörlük yapan, altı kanatlı 4 Serafim meleğinden birinin mozaik yüzünün açılması gibi dünyada ses getiren çalışmalara imza atan mimar Hasan Fırat Diker (Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi öğretim üyesi), Fossati’nin peşini bırakmıyor.

 

Fossati kardeşler, Sultan Abdülmecid döneminde (1847-1851 arası) Ayasofya’da restorasyon ve iç dekorasyon çalışmaları yürüttü. Ayasofya’nın harç karışımında dişbudak ağacı yapraklarının kaynatılmasıyla elde edilen bir sıvı kullanıldığını da ortaya çıkaran Diker ise yeni çalışmasıyla iki kardeşten Gaspare Fossati’nin Ayasofya’da yaptığı değişikliklerden yola çıkarak çarpıcı iddialarda bulunuyor. Ki Ayasofya’nın ana kubbesi altında Serafim meleklerinin yüzlerini sıva ve çinko maskelerle kapatan da Gaspare Fossati’nin ta kendisi.

 

Fossati kardeşlerin işleri için “Profan” yani “dini ögelerden uzak” diyen Diker, şimdiye kadar bu konunun irdelenmemesini Fossati’nin müdahalelerinin nedenlerine ilişkin yeterli belge olmayışına bağlıyor. Fossati’nin onarımları sırasında üstünü kapattığı, ancak melek mozaiği kadar şanslı olmayan bir diğer eser, Ayasofya cami olarak kullanıldığı Osmanlı dönemine ait bir hat kompozisyonu.

 

Fossati, mihrabın üstüne denk gelen, doğu yarım kubbesi üzerindeki süslemeleri de kendi estetik anlayışı doğrultusunda güncellemiş. Ve yarım kubbeye I. Ahmed döneminde nakşedildiği düşünülen devasa hat kompozisyonunun da üstü kapatılmış. Eşkenar yamuk çerçeve içine yazılmış bu büyük yazı şimdi sadece yüzlerce yıl önce çizilmiş birkaç gravürde görülebiliyor.

 

Diker, hat kompozisyonunun okunabildiği tek resim olan D’Ohsson’un gravürünü inceleyip yazıyı deşifre etmeyi başarmış. Kompozisyonda, Nur Suresi’nin 35. ayetinin ilk cümleleri ile son cümlesi hariç tamamı yazılı. Ayasofya’nın ana kubbe merkezinde halen Nur Suresi’nin 35. ayetinin ilk yarısı bulunuyor. “Eğer Fossati, yazının bulunduğu sıvayı söktükten sonra kendi süslemelerini uyguladıysa bu yazı artık yok olmuş demektir” diyor Diker. “Ama süslemeler direkt yazının üstüne yapılmışsa ortaya çıkarmak ya da en azından izlerine ulaşmak mümkün. Teknolojik görüntüleme cihazlarının kullanılması halinde bu konuda daha net sonuçlar da alınabilir” diye devam ediyor.

 

Diker, çalışmasında Fossati’nin onarım süreci kapsamında dönemin padişahı Abdülmecid için yaptırılan Hünkar Mahfili’ndeki ilginç bir ayrıntıya da dikkat çekiyor. Mahfili taşıyan sütun başlıklarının dört yüzünde yer alan motifte, uluslararası masonik sembollerden pergel ve gönye kurgusunun stilize edildiğini ileri sürüyor. Diker, “İslam ve Hıristiyan dünyası için evrensel önemi olan Ayasofya’da, Tanzimat reformlarının başladığı bir dönemde bu tür sembolik arayışlara gidilmesi manidar. Abdülmecid’in tahta çıktığı 1839’da Tanzimat hareketleri başladı. Ayasofya’nın da Batılılaşma hareketlerinden sembolik anlamda nasiplendiği düşünülebilir.” diyor.

 

Diker, Fossati’nin İstanbul’un siluetini etkileyecek değişimlere gittiğini de anlatıyor. Fossati, Ayasofya’nın ana kubbesini dışarıdan dört yönden destekleyen uçan payandaları bu onarımlar sırasında yok etmiş. Kubbenin burulmasını engellemek maksadıyla inşa edilen bu payandaların yerine ana kubbe kasnağını demir lamayla kuşatmış.

 

Bu yöntemi o dönem için bile çağdışı bulan Diker, “Kubbeyi dört yönden yaklaşık 500 yıl destekleyen bu uçan payandalar, Ayasofya’yı ayakta tutan, Mimar Sinan’ın eseri büyük payandalar kadar önemli statik elemanlardır” diyor. Ayasofya’nın sırları daha yüzyıllarca dünyayı oyalayacak gibi görünüyor.

 

Fossati’nin yöntemi, dökülen mozaik yüzeyleri kalem işiyle tamamlamak. Diker, toplamda yaklaşık 1900 metrekare yüzeye sahip ana kubbenin yaklaşık 900 metrekaresinin 1847’den günümüze kalemişi yöntemle tamamlandığını düşünüyor. Orijinal mozaiklerse, müze deposunda çuvallarda saklanıyor. Diker, bunların renk ve dönemlerine göre yerine koyulabileceğini savunuyor.

 

Eskiden tam karşıdaki yarım kubbenin üzerinde Nur Suresi’nin bir bölümü yazılıymış. Diker, gravürden metni deşifre edip yazının orijinal halini gösterebilmek için bilgisayar ortamında kubbedeki yazıyı eski yerine yerleştirmiş.

Habertürk, 08.10.2011

TOPRAK ALTINDAN 250 YILLIK TARİH ÇIKTI

 

Bitlis Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restorasyonu yapılan Sultaniye Camisi bahçesinden Osmanlı dönemine ait olduğu tahmin edilen 250 yıl öncesine ait mezarlar, odalar, kitabeler ve insanların kullandığı eşyalar bulundu.

 

Restorasyonuna 6 ay önce başlanan ve 15’inci yüzyılda yaptırılan Sultaniye Camii’nin bahçesinden tarih fışkırdı. Restorasyon kapsamında yapılan kazılarda 250 yıllık olduğu tahmin edilen mezarlar, odalar, banyo taşı, değirmen taşı, ocak, havuz, kitabeler ve o dönemde yaşayan insanlara ait günlük kullanılan malzemeler gün yüzüne çıkarıldı. Kazı alanında incelemelerde bulunan ve kazı ekibinden bilgi alan Bitlis Valisi Nurettin Yılmaz, ortaya çıkarılan eserlerin önemli olduğunu belirterek, "Caminin restorasyonu sırasında konut şeklinde bir yapı bulundu. Gerekli yerlerden onay alındıktan sonra kurtarma çalışması başlatıldı. Yapılan kazı sırasında kitabeleri olan mezarlar ve odalar ortaya çıkarıldı. Bu odalardan bir tanesinde mermer üzerine yazılan bir kitabe bulduk. Aynı şekilde o döneme ait bir havuz bulundu. Buradan değişik eşyalar çıktı. Kazıya devam edilecek. Muhtemelen yapılan kazılar sonucunda tekrar mezarlar ortaya çıkacak. Burada insanların yaşadığını tahmin ediyoruz. Çünkü ateş yakmak için ocak yapılmış. Banyo taşı ve değirmen taşı bulundu. Dışarıdan bakıldığı zaman gözükmeyen mezar taşları bulunuyor. Mezar taşlarından okuyabildiğimiz kadarıyla 250 yıllık mezar taşları var. Başka mezar taşları veya kitabe çıkarsa buranın tam olarak çözümünü yapmış olacağız. Ayrıca kazı çalışmalarının gidişatına göre caminin ihata duvarlarını kardırmamız gerekebilir. Kazı sırasında çıkan bu eserleri de Ahlat’taki müzeye bırakacağız" dedi.

Milliyet, Haber: Özcan Ciriş, 08.10.2011

BOĞAZ'DA YENİ BİR IŞIK ADASI: KULELİ ASKERİ LİSESİ

 

 

İstanbul İl Özel İdaresi, İstanbul'un tarihi eserlerini ışıklandırmaya devam ediyor. Daha önce İstanbul siluetinde önemli rolü olan birçok yapıyı ışıklandıran İstanbul İl Özel İdaresi, Kuleli Askeri Lisesi’ni de aydınlattı. Tarihi binanın dokusuna uygun dış cephe dekoratifli aydınlatma projesi, mimar, mühendis ve restoratörler tarafından hayata geçirildi. 1828’de 'Süvari Kışlası' olarak inşa edilen Kuleli Askeri Lisesi, görkemli görüntüsünü geceye de taşımış oldu.

 

 

Işıklandırma, tarihi binanın dominant özelliği vurgulanacak şekilde gerçekleştirildi. İstanbul Boğazı’nda Çengelköy ve Vaniköy arasında bulunan ve Osmanlı döneminde Mekteb-i Şahane olarak anılan yapıda yenileme çalışmaları 15 ay önce başlamıştı. Yenileme çalışmaları kapsamında bina depreme karşı güçlendirilirken, dış cephesi yenilendi. Restorasyon çalışmaları 13 milyon liraya mal oldu.





Kuleli Askeri Lisesi’nin meşhur iki kulesi 1968’de yapıldı. Lise, kuleler yapılmadan önce de bu adla anılıyordu. Çünkü ismini bulunduğu Kuleli Mahallesi’nden alıyordu. Osmanlı döneminde mahallede tahta kuleler vardı.
 

Yapı, 07.10.2011

HAYDARPAŞA GARI TEHLİKE ALTINDAKİ 100 ANIT ARASINDA

 

Dünyanın doğal, çevresel ve mimari miraslarını korumak için çalışmalar yürüten New York merkezli Dünya Anıtlar İzleme Kurulu(World Monuments Watch), 2012 itibariyle dünyanın ’En Tehlikedeki 100 Anıtı Listesi’ni yayınladı.

 

Listeye Türkiye’den bugüne dek gördüğü hasarlara karşın onarılmadığı ya da iyileştirilme çalışması yapılmadığı için yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan 4 yer girdi. Bunlar; Haydarpaşa Garı, Adalar, Erzurum’un Çamlıyamaç Köyü ile Büyükada Rum Yetimhanesi.

Milliyet, Haber: Nafiz Albayrak, 07.10.2011

DÜNYANIN EN ESKİ TAPINAK KALINTILARI GÖBEKLİTEPE'DE

 

 

Dünyanın en eski tapınak kalıntılarının bulunduğu ve neolitik döneme ait arkeolojik eserlere ev sahipliği yapan Göbeklitepe’deki arkeolojik kazılar, 12 bin yıl önce bölgede yaşayanların deriyi işledikleri, heykel ve taş kabartma yaptıkları, tarımla uğraştıkları ve bir inanç sistemine sahip olduklarını ortaya çıkarıyor.

 

Harran Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi ve Göbeklitepe kazıları 2. Başkanı Yrd. Doç.Dr. Cihat Kürkçüoğlu, Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsünden Prof.Dr. Klaus Schmidt tarafından Örencik Köyü yakınlarında 16 yıldan bu yana yürütülen kazı çalışmalarıyla ortaya çıkan tabloyu, AA muhabirine değerlendirdi.

 

Göbeklitepe kazılarının 12 bin yıl öncesi hakkında çok önemli bilgiler verdiğini belirten Kürkçüoğlu, ”Göbeklitepe kazıları, burada yaşayan insanların, ‘Kabataş devrinin insanları cahil insanlar, bunların kültürü, sanatı yok, yaşayış biçimleri avcı-toplayıcı’ gibi bilgileri alt üst etti” dedi.

 

Göbeklitepe’nin Neolotik döneme ait birçok bilgiyi de değiştirdiğini ifade eden Kürkçüoğlu, burada yaşayan insanların tarımı bildikleri, buğdayı işledikleri ve buğdaydan ekmek yaptıklarının dünyada ilk kez Göbeklitepe kazılarıyla gün yüzüne çıkarılan eserlerle anlaşıldığını söyledi.

 

Daha da önemlisinin burada yaşayanların bir inanç sistemlerinin olduğu ve dünyanın ilk tapınağını ortaya koyabildiklerini, ilk anıtsal eseri oluşturabildiklerini anlatan Kürkçüoğlu, Göbeklitepe halkının bir sanat gücünün olduğunun da buluntular incelendiğinde anlaşıldığına dikkati çekti.

 

Arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan ”T” biçimli dikili taşların üzerindeki kabartmalara bakıldığında çok yüksek düzeyde ”plastik sanatlar” bilgisine sahip olduklarının anlaşıldığına değinen Kürkçüoğlu, ”Yani o kadar güzel kompozisyonlar yapmışlar ki o taşların üzerinde. Bugünkü grafikerleri bile hayrete düşürüyor. Mesela düşünebiliyor musunuz beş tane yılan gövdesi, su dalgası biçiminde uzanıyor. Onun kenarına bir leylek oturtuluyor. Yılan gövdesinden su dalgası oluşturabilmek bugünkü grafikerlerin zekasını bile zorlayabilecek bir olay. Bunu 12 bin sene önce bulmak önemli bir şey bence” diye konuştu.

 

Yrd. Doç.Dr. Cihat Kürkçüoğlu, buluntular arasında yer alan yüksek kabartma leopar figürünün dünyada eşi benzerinin olmadığını düşündüğünü dile getirdi.

 

”Dünyanın en eski yüksek kabartması olmasına rağmen bu kadar güzel olması insanı hayrete düşürüyor” diyen Kürkçüoğlu, Göbeklitepe insanlarının belli bir kültür düzeyine sahip olduklarının avcı, toplayıcı ve gezici insanlar olmadıklarının söz konusu buluntular incelendiğinde anlaşılabildiğini kaydetti.

 

12 bin yıl önce Göbeklitepe’de yaşayanların deri işlemesini bildiklerini de aktaran Cihat Kürkçüoğlu, şöyle devam etti:

”Buluntular arasındaki bir dikili taşın önünde erkek figürünün önünü örten bir tilki derisi var. Dünyadaki en eski örnek bence. Deri işlemesini bilmek, heykel yapmasını bilmek, taş kabartma yapmasını bilmek, tarımı bilmek, bir inanç sistemine sahip olmak, bir mimari eser ortaya koyabilmek ve dünyada ilk kez… Eminim önümüzdeki 5 -10 yıl içerisinde buraya ABD’den, İngiltere’den dünyanın en uzak köşesinden günübirlik uçuşlarla gelmeye başlayacaklar. İnsanlık tarihini merak eden herkes Göbeklitepe’yi mutlaka görmeli.”

 

Göbeklitepe’de bulunan anıtsal yapıların tapınak olduğunun düşünüldüğünü belirten Kürkçüoğlu, şu anda kesin bir bilgi olmadığını ancak büyük olasılıkla bunların tapınak olduğunu ancak burada yaşayanların neye inandıklarının henüz belirlenemediğini anlattı.

 

Bu tür bilgilerin 40-50 yıl sonra kazılar tamamlanıp, fotoğrafın tamamı çıktığında daha kolay yorumlanabileceğine işaret eden Cihat Kürkçüoğlu, şunları kaydetti:

”Mesela dikili taşlar üzerinde hayvan kabartmaları var. İşte üstte domuz, ortada tilki onun altında leylek niye leylek üstte değil, domuz ortada değil mesela. Bir hikayeyi mi anlatıyor, yoksa bir yazı mı bu? Bir yazı olursa hele bunun bir yazı olduğu anlaşılırsa yer yerinden oynar. Biz yazıyı MÖ 3 bin olarak biliyoruz. Sümerler dönemine götürüyoruz. Burada 9 bin yıl daha geriye gidecek. Yani MÖ 10 binlere gidecek yazının icadı. Bunlar hep cevap bekleyen sorular. Kazılar ilerledikçe, fotoğrafın tamamı ortaya çıktıkça daha kolay yorumlanabilecek.”

 

-Göbeklitepe-

Neolitik döneme ait yerleşim yeri Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 18 kilometre kuzeydoğusundaki Örencik Köyü yakınlarında bulunuyor.

 

İlk kez 1963 yılında İstanbul ve Chicago üniversitelerinden görevlilerinin yüzey araştırmaları sırasında fark edilen Göbeklitepe’deki kazı çalışmalarını, 1995 yılından bu yana Şanlıurfa Müzesi ve Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü ortaklaşa yürütüyor.

 

Kazı çalışmalarında şimdiye kadar neolitik döneme ait yabani hayvan figürlü ”T” biçimli dikili taşlar, 8-30 metre çapında dairesel ve dikdörtgen şekilli dünyanın en eski tapınak kalıntıları, çok sayıda yabani hayvan figürü, insan heykeli, dikili taşlar ve yaklaşık 12 bin yıl öncesine ait olduğu belirtilen 65 santimetre uzunluğunda insan heykeli gibi tarihi eserler bulunmuştu.

Dünyanın en eski ”tapınak merkezi” olduğu belirtilen Göbeklitepe, bir süre önce UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmıştı.

Turkishny, 06.10.2011

 

******


KANADALI ARKEOLOG GÖBEKTEN SARSACAK

 

 

Kanada’daki Toronto Üniversitesi’nden arkeolog Ted Banning, daha önce yapılan kazılar sonucunda dünyanın bilinen ilk tapınağı olarak kabul edilmeye başlanan Göbeklitepe’deki yapının, aslında ev olarak yapılmış olabileceğini yazdı. Banning, Current Anthropology adlı dergide yayımlanan makalesinde, arazide taştan çekiç yapıldığını ve gıda işlendiğini kanıtlayan izler olduğuna dikkat çekerek, “Bu kanıtların varlığı, bölgenin aslında, iskandan mahrum kalmadığını, tam tersine, ciddi bir nüfusu olduğunu gösteriyor” diye yazdı.

Hürriyet, 09.10.2011

ANTİK ROMA TİYATROSUNA ÖZEL İDARE KORUMASI

 

 

İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Kemal Demirel tarafından geçtiğimiz cuma günü İznik İlçesi'nde bulunan tarihi Antik Roma Tiyatrosunun son hali görüntülenerek, Bursa Valisi Şahabettin Harput'a iletildi. Vali Harput'un verdiği talimatla İl Özel İdaresi tarafından maddi ödenek çıkarılarak tiyatronun temizliği ve tel örgülerle güvenliği sağlanmasını istedi. Özel İdare tarafından da tarihi yapının bir daha zarar görmemesi için güvenlik görevlisi bulundurulacağı açıklandı.

Konuyla ilgili bilgi veren İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Kemal Demirel İznik Antik Roma Tiyatrosu diye bilinen yapıyla ilgili olarak zaman zaman yerinde incelemeler yapıldığını ve Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün elemanları incelemeler yaptığını ama bugüne kadar da bu haliyle geldiğini söyledi. Demirel, "Sayın Valimizle birlikte çeşitli görüşmeler yaptık ve buraya öncelikle bir ödenek temini ve daha sonrada güvenliğinin sağlanması ve kazı çalışmalarının da daha sonra devam etmesi şeklinde bir görüş birliğine varıldı. Konuyla ilgili İznik Kaymakamı ile gerekli görüşmeler ve yazışmalar yapıldı ve orasıyla ilgili gerekli maliyet unsurunu oluşturan konular acilen sonuçlandırıldı. İl Özel İdaresi kaynağıyla orasının öncelikle çok çabuk temizlenmesi güvenlik amaçlı etrafının tel örgüyle çevrilmesi çalışmaları yapılacaktır. Bu çalışmaların yapılması aşamasında uzmanlar gerekli çalışmaları yapacaklar maddi kaynak il özel idaresi tarafından sağlanacak, orası bu kötü görüntüden kurtulmuş olacak daha sonraki kazı çalışmaları yine İl Özel İdaremiz desteğiyle yürüyecektir" dedi.

Habertürk, 06.10.2011

BEYLİKLER SEMPOZYUMU SONA ERDİ

 

3-4 Ekim 2011 tarihlerinde Kastamonu’da gerçekleştirilen Kuzey Anadolu’da Beylikler Dönemi Sempozyumu’nun Kastamonu oturumları sona erdi.

 

Sempozyumun sonunda Doç.Dr. Cevdet Yakupoğlu ve Vakıflar uzmanı Erdal Arslan’ın rehberliğinde Kastamonu gezisi gerçekleştirilerek katılımcılara Kasabaköy Mahmud Bey Camii, Kastamonu Kalesi, Kastamonu Müzesi, Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi, Atabeygazi Camii, Nasrullah Meydanı çevresi eserleri, Hükümet Dairesi, Rektörlük Binası, İzbeli Çiftliği gibi mekanlar gezdirildi.

Sempozyum Düzenleme

Kurulu üyesi Doç.Dr. Cevdet Yakupoğlu, yapmış olduğu açıklamada Kastamonu’da iki gün boyunca devam eden Beylikler Dönemi Sempozyumu’nun bilimsel bakımdan verimli geçtiğini ve kıymetli bildirilerin sunulduğunu söyledi.

Yakupoğlu, ilgili sempozyumda sunulan bildiri başlıklarından örnekler verdi:

 

Prof.Dr. Fuat Yöndemli; Seda Akarsu: “Candaroğulları Beyliğinde Tıb”

Prof.Dr. Kenan Ziya Taş: “Kuzeybatı Anadolu’da Osmanlı  Öncesi Vakıfları”

Prof.Dr. Saime İnal Savi: “Farsça Kaynaklarda Candaroğulları ve İsmail Bey”

Prof.Dr. Yavuz Unat: “Candaroğulları Döneminde Kastamonu’da Bir Bilim Adamı: Fethullah Şirvani”

Doç.Dr. Güray Kırpık; Dr. Ahmet Cebeci: “Kuzeybatı Anadolu’da Hıristiyan Türklerin İskanı ve Şahıs Adları”

Doç.Dr. Cevdet Yakupoğlu: “İsfendiyar Bey’in Eşi Tatlu Hatun’un Hanönü’nde Yaptırdığı Hanın Yeni Bulunan İnşa Kitabesi”

Yrd. Doç.Dr. Halil Çetin: “İsfendiyaroğlu İsmail Bey İmareti”

Mustafa Gezici (M.E.B. Öğretmen): “Kastamonu ve Civarında Oğuz Boy Damgaları”

Erdal Arslan (Vakıf Uzmanı): “Kastamonu’da Beylikler Döneminden Günümüze Ulaşan Vakıf Eserleri.”

 

Doç.Dr. Cevdet Yakupoğlu, Kastamonu’da beş oturum üzerinden gerçekleşen Beylikler Dönemi Sempozyumu’nun değerlendirme oturumunda yaptığı konuşmasında şu tespit ve değerlendirmelere yer verdi:

 

“İki gün boyunca 25 civarında bildiri sunulmuştur. Kastamonu’nun 11-15. yüzyıllar arasındaki siyasi, sosyal, kültürel, bilimsel, ekonomik ve dini bakımlardan tarihi tartışılmış, yeni bulgular ve belgeler dinleyici ile paylaşılmıştır. Kastamonu’ya Selçuklu ve Beylikler devrinde yerleşmiş Türk boyları, kurulan köyler, inşa edilen mimari eserler, Kastamonu’nun Türk ticaret tarihindeki yeri, ortaya konulan sanat değerleri, yazılan Türkçe, Arapça, Farsça eserler ile bilim adamları üzerine yeni tespitler yapılmıştır. Genel kanaat sempozyumun verimli geçtiği yönündedir. Ancak bizler eksikliklerin de farkında olarak bundan sonraki çalışmalarda bunların giderileceğine inanıyor, şu öneri ve temennileri kamuoyu ile paylaşıyoruz:

 

Sempozyumda sunulan bildirilerin en kısa sürede basılması için maddi kaynak temini sağlanmalıdır.


Selçuklu, Beylikler, Osmanlı Dönemi, Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti devirleri ile ilgili ayrı ayrı yeni sempozyumlar düzenlenmelidir.


Kastamonu’nun Selçuklu ve Beylikler devri tarihini aydınlatmak için Arkeolojik çalışmalar yaptırılmalıdır. Bu çerçevede Kastamonu Üniversitesi bünyesinde Arkeoloji Bölümü açılmalı, Kastamonu’da Arkeoloji Kongresi düzenlenmelidir.


Beylikler devrinde kaleme alınmış ilmi, edebi eserler orijinal metinleriyle birlikte yayınlanmalı ve bu günkü Türkçeye de kazandırılmalıdır.


Kastamonu tarihi ile ilgili bilgi veren Arapça, Farsça, Grekçe, Latince, Rusça vb. dillerdeki eserler, Kastamonu kütüphanelerine kazandırılmalı, bunların çevirileri yaptırılmalıdır.


Beylikler devri ile ilgili bilgi veren Vakfiyeler, Kitabeler, Paralar, Vakıf Defterleri, Tahrir Defterleri, Damga ve Mühürler, hatıratlar, folklorik doküman ile her türlü malzeme bir an önce tespit edilip toplanmalı, bunların teşhiri için yer tahsis edilmeli, yerli ve yabancı ziyaretçilerin, öğrencilerin, araştırmacıların hizmetine sunulmalıdır. Bu konuda Kastamonu Üniversitesi, Kastamonu Valiliği ve Kastamonu belediyesi işbirliğinde “Tarih Laboratuarı” veya benzeri bir ad altında açılacak çok yönlü bir mekanın/ binanın gerekliliği ortadadır (Şeyh Şaban-ı Veli Vakıf Müzesi örnek alınabilir).


Kastamonu Arkeoloji müzesinin bahçesinde ve bina içinde bulunan Selçuklu-Beylikler devri kitabeleri, paraları tasnif edilerek müzenin ayrı bir mekanında teşhir edilmelidir. (Osmanlı devri eserleri içinde yeni tasnifler yapılmalıdır).


Beylikler devri eserlerinden bakıma muhtaç olanlar onarılmalı, koruma tedbirleri artırılmalıdır (Yılanlı Şifahanesi giriş portalinin durumu içler acısıdır)


Bugün mevcut olmayan Beylikler devri eserlerinin yerleri tespit edilmeli, buralarda mümkünse sembolik mimari eserler inşa edilmelidir.


Beylikler devrinde Kastamonu tarih ve kültürüne hizmet etmiş devlet adamları, bilim insanları ve ilim ehlinin adlarını yaşatmak için, il genelinde mimari eserlere, salonlara, mahalle ve semtlere bu şahısların adları verilmelidir (Hüsameddin Çoban Bey, Süleyman Paşa, İbrahim Bey, Tatlı Hatun, Devlet Hatun, Selçuk Hatun vb.)


Beylikler devri ile ilgili Kastamonu’nun komşuları olan Çankırı, Sinop, Karabük, Bartın, Zonguldak, Bolu, Kalecik gibi vilayet ve kazalarda da Kastamonu tarihi ile alakalı belgeler, eserler de mevcuttur. Bu çerçevede ilgili illerin üniversiteleri ve diğer kurumlarıyla ilişkiler güçlendirilmelidir.”


Doç.Dr. Cevdet Yakupoğlu son olarak, sempozyuma teşrif eden bütün katılımcılar ve konuklar ile Sempozyuma katkı sağlayan kurum ve şahıslara teşekkür ederek açıklamasını bitirmiştir.

Kastamonu Postası, 06.10.2011

HADRİANAPOLİS TURİZME AÇILIYOR

 

 

Karabük Valisi İzzettin Küçük, Eskipazar İlçesi'nde yer alan, Batı Karadeniz Bölgesi’nin Zeugma’sı olarak adlandırılan Hadrianapolis antik kentinde incelemelerde bulundu. Vali Küçük, antik kente oluşan yoğun tahribatın giderilmesi için çalışmaların tüm hızıyla devam ettiğini ve 45 günlük ek süre izni alındığını söyledi.

 

Karabük Valisi İzzettin Küçük beraberinde Eskipazar Kaymakamı Eren Arslan, Eskipazar Belediye Başkanı Dursun Baş, İl Emniyet Müdürü Ahmet Turan Temel ile İl Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Şahin’le birlikte kazı çalışmalarının yapıldığı antik kentte incelemelerde bulundu. Burada kazı çalışmaları sonrası gün yüzüne çıkan eserleri inceleyen Vali Küçük, çalışmaları yürüten Yrd. Doç.Dr. Vedat Keleş’ten bilgiler aldı. Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Vedat Keleş, geçen yıllarda kazı çalışmaları yapılan ve tamamen ortaya çıkarılmış durumda bulunan ve yoğun tahribatın yaşandığı Kilise B ve Geç Roma villası olmak üzere Hamam A ve Hamam B yapılarında da çalışma yaptıklarını söyledi. Bazen kazılarda, kazılardan çok ortaya çıkarılan tarihin korunması ve tahribatının önlenmesinin gerektiğini anlatan Keleş, “Kilise B yaklaşık 2001 yılında Karadeniz Ereğli Müzesi tarafından kazılmış bir yapı ve onun dışında Kilise A yapısı, Hamam A, Hamam B, Geşnova müzesi olmak üzere beş yapıda burada kazı gerçekleştirilmiş. Ben, felsefe olarak koruma önlemi alınmadan bir yapının kazılmasına şahsen karşıyım. Çünkü burası özellikli bir yer, mozaik bakımından zengin bir kent mozaik son derece hassas bir malzeme zemininde. Mozaik olan bir yapının kazıldıktan sonra mutlaka üzerinin kapatılması gerekiyor ya da ciddi bir korunma önlemi alınması gerekiyor. Burada bir ön çalışma yaptığımızda bu tahribatın boyutlarını zaten fazla olduğunu biliyorduk ama bu sene özellikle mozaiğin üzerini açtığımızda tahribatın çok ciddi boyutlarda olduğunu gördük. Bu da bizi üzüyor çünkü bizim asıl görevimiz, tabii ki arkeolog kazı yapacağız ama öncelikli vazifemiz bu değerleri gelecek kuşaklara aktarmak. Bu noktada yapacağımız çalışmaları öncelikle onların koruma noktası olması lazım. Bizim buradaki amacımız hazır olan yapıların restorasyonu ve konservasyonunu sağlamak” dedi. Keleş ayrıca, yürütülen epigrafik çalışmalar ile de Hadrianopolis ve bölge tarihi ile önemli epigrafik belgelere ulaşıldığını, burasının Karadeniz Bölgesi’nin Zeugma’sı olarak anılacağına inandığını kaydederek şunları söyledi:

 

“Burası özellikle Geç Roma döneminde Bizans döneminde oldukça önemli bir kent hatta bunun araştırmasını yapmadık ama eğer ciddi bir çalışmayla belki Bizans döneminde hac merkezi olabilme ihtimali var. Eğer böyle ise Hıristiyan dünyası için çok daha önemli hale geliyor. Hadrianapolis antik kentinin ortaya çıkarılmış yapılarının kurtarılma aşamasında önemli bir mesafe alacağımızı düşünüyorum.”

 

Kazı alanındaki gezi ve incelemelerinin ardından bir açıklama yapan Vali İzzettin Küçük ise, antik kentin turizme açılması amacıyla yoğun bir gayret harcandığını ifade ederek, “Hadrianapolis antik kentinde kazı çalışmaları uzun süredir devam etmesine karşın bir türlü turizme açılamıyordu. Bu sene sonuna kadar yapılacak çalışmalarla burayı ziyaretçilere açmış olacağız. Burada yoğun bir çalışma var. Hocamız 45 günlük bir ek süre aldı. Bu ayın 17′sinde yapılacak ihale ile kazı alanının üstü örtülecek ve içene gezi alanı için platform yapılacak. Hocamız dediği gibi burayı yetiştirirse burayı bu sene sonu itibariyle turizme açmış olacağız. Bu kazı alanının, antik kentin, şehrin, turizme açılan ilk kısmı olacak. Tabi bu da kazı çalışmalarına daha bir ivme verecek. En azından insanları getirip gezdirebileceğimiz bir mekan olacak. Bu önemli bir başlangıçtır. Bu Karabük’te var olan turizmi çeşitlendirecek ve güçlendirecektir. Safranbolu’suyla, Yenice’siyle, Eskipazar’ıyla Karabük Türkiye’nin önemli bir turizm parçası olacaktır” dedi. Eskipazar’ın antik kentle birlikte daha da gelişeceğini ve güzelleşeceğini de sözlerine ekleyen Vali Küçük şunları söyledi:

 

“Belediye Başkanımız da şehrin güzelleşmesi için elinden geleni yapıyor. Kaymakamımız yeni göreve başladı. Kendisine de hayırlı olsun diliyorum. Kendisinin bu ilçeye güzel değerler katacağına inanıyorum. Güzellikleri ilk önce kendi insanlarımıza sunacağız. Sonra turizm amacıyla gelen insanlara bu güzellikleri yaşatacağız. Bin 500 yıllık tarih tekrar gün yüzüne çıkıyor. Eskipazar bin 500 yıllık tarihi hüviyetini tekrar kazanıyor.”

 

Antik kentte, Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Vedat Keleş başkanlığında 3 arkeolog, 1 sanat tarihçisi, 1 Bizans uzmanı, 2 Restoratör-konservatör, 1 antropolog, 1 epigraf ve 35 kişilik öğrenci ve işçi olmak üzere toplam 46 kişilik bir ekip, yeni eserlerin ortaya çıkarılması ve daha önce çıkarılan mozaiklerde oluşan tahribatı gidermeyi planlıyor.

Sabah, 04.10.2011

ANTİK KENTİN SU ALTINDAKİ KALINTILARI PIRIL PIRIL OLDU

 

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi’ne bağlı Gümüşlük Beldesi’ndeki Myndos antik kentinin deniz dibinde kalan kalıntıları üzerinden, iki traktör römorku dolusu katı atık çıkartıldı.

 

Gümüşlük Beldesi’nde, ‘Antik Myndos Kenti’ni Pırıl Pırıl Yapalım’ sloganıyla temizlik çalışması başlatıldı. İlk kez yapılan temizlik çalışmasına Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde görevli arkeologlar, Kalipso ve Deko Dalış Okulu’nun profesyonel dalış eğitmenleri ve aralarında yabancı turistlerin de bulunduğu 14 dalgıç katıldı. Gümüşlük Belediyesi görevlilerinin de destek verdiği etkinlikte tarihi Gümüşlük Limanı içerisinde 2-16 metre derinlikte bulunan 3 bin 500 yıllık Antik Myndos kentinin kalıntıları, kral yolu ve kenti çevreleyen kale duvarları pırıl pırıl yapıldı.

 

Yaklaşık 4 saat süren çalışmalar sonunda yüzde 70′i su altında bulunan antik kentin harabeleri arasından çıkarılan iki traktör römorku dolusu çöp, iskelede 2 saat süre ile sergilendi. Sudan çıkartılan, otomobil lastiğinden tabağa, battaniyeden akaryakıt bidonuna kadar pek çok atık görenleri şaşırttı.

 

Etkinliğin önümüzdeki günlerde diğer beldelerde hayata geçiliceğini belirten Kalipso ve Deko Dalış Okulu işletmecisi Murat Bıçak, “Bize emanet edilen mirası bu kadar hoyratça kullanmaya ve kirletmeye hakkımız yok. Üzerimiz düşen görev su altındaki kültür mirasını ve denizimizi bize teslim edilenden daha iyi gelecek nesillere aktarmak. Suyun altındaki tarihi eserlerin üzeri adeta çöplüğe dönmüş. tatilcileri duyarlı olmaya davet ediyoruz. ‘Bu güzellik bitmez’ diye düşünenler, yanılıyor. Bu tür su altındaki tarihi mekanları ve denizimizi temiz tutmak, bizim gibi denizden ekmek yiyenler kadar burada tatil yapan herkesin görevi” dedi. Toplanan atıklar, daha sonra belediye çöplüğüne götürüldü.

Haberler.com, 02.10.2011



2 - 8 Ekim 2011

BERGAMA DÜNYA MİRASI OLMA YOLUNDA İLERLİYOR

 

 

Bergama Belediyesi’nin yürüttüğü çalışmalar sonucunda,  Kültür ve Turizm Bakanlığı Bergama’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınması için adaylık müracaatını yapmış, Bergama geçici adaylık listesine girmişti.

 

Sahip olduğu tarihi ve kültürel değerlerin insanlığın ortak değeri sayılabilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan içinde sanat tarihçileri, arkeologlar ve bilim insanlarının bulunduğu heyet Bergama’ya gelerek incelemelerde bulunmuştu. Yapılan incelemelerde sit alan sınırları referans alınarak yeni alan sınırları belirlenmiş, alan yönetim planın oluşturulması, sit alanları ve ören yerlerinin doğal bütünlüğü içerisinde etkin bir şekilde korunması ve yaşatılması konularında çalışmalar yürütülmüştü.

 

Tüm bu çerçevede yapılan toplantılar sonucunda konuyla ilgili tüm resmi kurumlar, muhtarlıklar ve sivil toplum kuruluşlarından gelen olumlu görüşler doğrultusunda öneri olarak belirlenen yönetim alanı sınırları Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kararıyla onaylandı. Yönetim alan sınırlarının kesinleşmesiyle süreç resmen başlamış oldu.

 

Hem arkeolojik, hem kentsel sit özelliğe sahip çok katmanlı bir yapıya sahip Bergama’da çalışmalar bundan böyle, kesinleşen alan sınırı üzerinden yürütülecek. UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer almak için önünde yaklaşık 4 yıllık bir süreç bulunan Bergama’da çalışmalar ilgili yönetmelik çerçevesinde gerçekleştirilecek.

 

UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne aday olmanın önemli olduğunu belirten Belediye Başkanı Mehmet Gönenç; “Çalışmalarımız sonuç veriyor. Bergama kısa süre önce UNESCO Kültür Mirası Listesi’nin geçici adayı oldu.  Ancak bundan sonrasında bizleri yoğun bir çalışma dönemi bekliyor. Bergama’nın dünya kültürünün ortak mirası olması için uğraşımız devam edecek. İnanıyorum ki Bergama UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nin içinde yer alacaktır” dedi.

Bergama Kuzey Ege, 06.10.2011

UNESCO GÖZÜYLE YENİ HALİÇ!

 

 

Karaköy’den geçip tarihi yarımadaya bağlanan Haliç Metro Geçiş Köprüsü projesi ve metro inşaatı beraberinde “Tarihi yarımadanın görüntüsü bozulacak mı?” tartışmasını getirdi. Projeyi değerlendirmek için Türkiye gelen ve UNESCO adına bir rapor kaleme alan Prof. Dr Enzo Siviero’yla konuştuk. Köprüler konusunda uzmanlaşan inşaat mühendisi ve Venedik Üniversitesi öğretim görevlisi Siviero, tarihi korurken önceliğin insandan yana olması gerektiğine vurgu yapıyor.


Tarihi kentlerde yapılan inşaatlar, yeni düzenlemeler her zaman tartışmaya yol açıyor. Bu sorun nasıl aşılabilir?
Önemli olan var olan özellikleri farklı bakış açılarından karşılaştırabilmek. Dar bir bakış açısıyla bakarsanız Süleymaniye Camii’nin mimarisiyle çatışırsınız. Michalengelo’nun köprüsü (Şişhane-Unkapanı arasına yapılacak köprüye esin veren köprü) 500 yıllık ama günümüzde ihtiyaç duyduğumuz köprü modern olmalı. 500 yıl öncesine ait bir köprüyü kullanamazsınız.


İnsanların ulaşımda önceliği hem hava koşullarına karşı kendini koruyan, aksamadan işleyen ve bu gereklilikleri yerine getirirken görsel olan bir metro düzeni. Bana öyle geliyor ki, bazen geçmişi çok fazla vurguluyoruz, etrafınıza bakarsanız, yüksek binalar, gökdelenler var, bunlar önemsiz problemler. Aslında, bu kültürel bir savaştan daha çok politik bir savaş. 

Tarihi alanlarda öncelik ne olmalı? Mimarlar nasıl çalışmalı?
Önden bazı skeçler hazırlayıp bunları insanlarla paylaşmalı. Sabırlı olmalısınız. Bu çok önemli çünkü işin geçiş aşamalarını atlayıp insanlara sonucu sunarsanız, esas itibariyle insanlar belki karşı çıkmaz ama korkarlar.


Ama eğer en baştan bir masanın etrafında oturup tartışırsanız, ‘Bunun avantajı şu ya da bu’ derseniz, uzlaşmaya varabilirsiniz. Köprü dizayn etme konusunda birçok tecrübe edindim. Ben her zaman bu şekilde çalıştım. Çünkü tarihi tarafta size onay vermesi gereken insanlar var. Bu onayı almak için onlarla önceden müzakere etmeniz gerekli. Eğer önceden tartışırsanız her nasılsa bu onay otomatik olarak verilir. Eğer gelip ‘Bu benim projem, evet ya da hayır deyin’ derseniz, size ‘tamam’ demezler. Müzakere bizim hayatımızın parçası. 

Tarihi kentlerin dokusuna uygun olmayan uygulamalar çok tartışılıyor. Bir yanda da yaşamsal gerekler var. Bu sorun nasıl aşılabilir?
Korumayı dikkate almalısınız ama bir müzeden bahsetmiyorum. Müze, girip para ödediğiniz yerdir. İnsanlar tarihi yerlerin içinde yaşamalı. Bu hayatın bir parçası olmalı.


Bu sadece turizm için olmamalı. Turizm de hayatın bir parçası. Ama yaşamazsanız şehir ölür. Müze yaşamak değildir, müzeyi gezerken, kafeye gidersin, hediye alırsın biter. Venedik’te buna benzer bir durumumuz var, biliyorsunuz. Venedik’in problemi orada yaşamadan yaşaması insanların. Sonuçta 150 bin kişi yaşarken, şimdi sadece 40 bin kişi kaldı. Normal hayat çalıştığın, markete gittiğin, otobüs beklediğin hayattır. Koruma insanların içinde yaşayabileceği şekilde olmalı. İnsanları şehrin içerisinde tutacak her çaba, her gayret gösterilmeli. 

Haliç metro geçiş köprüsü projesini nasıl buluyorsunuz?
Bu mimari açıdan çok iyi dizayn edilmiş yeni bir köprü. Bazı çözümler çok ilginç, bazıları tartışılabilir. Bu köprünün kendi kişiliği ve kendi tavrı var. Sadece iki panel var, kabloları görmüyorsunuz… Taksim’le Karaköy arasındaki rakım farkını gözeterek yüksekliğin düşürülmesi mimari açıdan ilginç bir çözüm. Haliç çok özel bir alan, İstanbul çok özel bir konuma sahip. Boğaz dünyanın en özel yerlerinden biri. Bu yüzden yapılacak işlerin de özel ve düşünülmüş olması gerekiyor.


Ben mühendis olduğum için öncelikle yapısal olarak değerlendirdim ama insanların gözünde mimarinin önemi var. Bu köprü ilk tasarlandığı haliyle devam ediyor. Dizaynıyla bir orta yol bulunmuş, bu da çok önemli. 

İstanbul’un en çok tartışılan konularından biri de Boğaz’a 3. köprü projesi. Bu tartışma ekolojinin bozulması üzerinden şekilleniyor....
Tartışmalarda öncelik insan olmalı. Eğer yaşam alanı daralıyorsa, başka dengeleri gözeterek yeni çözümler üretebilirsiniz. İstanbul Boğazı üzerine yeni bir köprü bu eksende tartışılmalı. Toptan karşı çıkmak insanların hayatını kolaylaştırmaz.


Şehri yaşanabilir kılmak için bazı çözümler, eklemeler, gelişmeler yapılması kaçınılmaz. Kentlere gökdelenler nasıl yapılıyorsa, bu köprüler de böyle yapılıyor. Ona da ihtiyaç var buna da. Ama mimarinin daha özenli olması insanları da rahatsız etmez.

Radikal, Haber: Ayça Örer, 06.10.2011

600 YILLIK HAMAM BULUNDU

 

 

İzmir’in Ödemiş İlçesi Bozdağ beldesinde çalışmalarını sürdüren Ödemiş Müze Müdürlüğü’ne bağlı uzman ekipler yapılan kazı çalışmaları sonucunda 600 yılık olduğu tahmin edilen bir hamam ortaya çıkarıldı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün girişimleriyle başlatılan Prof.Dr. Bozkurt Ersoy ve ÇEKÜL Havza Koordinatörü Emin Başaranbilek yönetiminde sürdürülen çalışmalar sonucunda hamam olduğu anlaşılan yapıda rölöve çalışmalarının başlatılacağı ifade edildi. Yapılan kazılarda yapının 1400’lü yılların mimarisiyle inşa edildiğini gösteren önemli bulgulara rastlandığını kaydeden ÇEKÜL Vakfı Küçükmenderes Havzası Koordinatörü Emin Başaranbilek, “Tahminlerimize göre bu hamam 600 yıllık. Bozdağ’ın Aydınoğulları’nın yazlık sayfiye yeri olduğunu biliyoruz. Aydınoğlu Mehmet Bey’in evi de Bozdağ’da bulunuyordu. Bu nedenle hamamın da Aydınoğulları’ndan kalmış olabileceğini düşünüyoruz. Çalışma ve araştırmaları sürdürüyoruz. Hamamın restorasyonu için Anıtlar Kurulu’na proje sunulacak. Proje kabul görürse bu tarihi yapıyı restore edeceğiz” dedi.

Anayurt Gazetesi, 06.10.2011

'ŞAPKALI KADIN' YENİDEN SAHNEDE

 

 

Görülmemiş renklere boyanmış çehresiyle 106 yıl önce ilk sergilendiğinde Parislileri ‘şoka sokan’ Henri Matisse’in ünlü şapkalı kadını, Paris’e gösterişli bir dönüş yaptı. Amerikalı yazar Gertrude Stein ve kardeşlerini, 20. yüzyıl avangard sanatının ‘patronları’ haline getiren efsanevi koleksiyonlarının önemli bir bölümü, dün Paris’te sanatseverlerle buluştu. Stein ailesinin koleksiyonunda yer alan yaklaşık 200 resim, Henri Matisse’in ünlü ‘Femme Au Chapeau’ (Şapkalı Kadın) adlı resminin 1905’te ilk kez sergilendiği ve büyük tartışmalara neden olduğu Grand Palais’de bir araya geldi.

Sergide eserleri yer alan Matisse, Picasso, Renoir, Degas, Cezanne ve Manet gibi isimler, Stein ailesinin 20. yüzyıl sanatındaki önemli rollerini de ortaya koyuyor. ‘Matisse, Cezanne, Picasso... Stein Ailesi’ adlı serginin küratörü Cecile Debray, yaşadığı dönemde başarılı bulunmayan Matisse’i ve henüz hiç sergilenmemiş Picasso yapıtlarını keşfedenin ‘Leo’nun gözü’ olduğunu düşünüyor. Debray, Stein ailesinin yaklaşık on yıl içinde, ‘modern sanatın hayal edilebilecek en harika koleksiyonunu’ topladıklarını belirtiyor. Matisse’in, dönemin en avangard yapıtlarından sayılan ‘Nu Bleu: Souvenir de Biskra’ (Mavi Çıplak) adlı resminin de yer aldığı sergide, Picasso’nun pembe ve mavi dönemlerinden, ayrıca kübist yapıtlarından da örnekler bulunuyor.
Hazırlık aşaması beş yıl süren sergide, Stein ailesinin Picasso tarafından yapılmış portreleri, mektuplar, fotoğraflar ve Gertrude Stein’in ses kayıtları da yer alıyor.


San Francisco’dan sonra Paris’e gelen ve Grand Palais dışında, San Francisco Modern Sanat Müzesi ve New York Metropolitan Müzesi tarafından organize edilen sergi, 16 Ocak’a kadar sürecek.

Radikal, 06.10.2011

BİTİŞİK İKİ TARİHİ BİNA KÜL OLDU

 

Fatih'te bitişik iki tarihi ahşap binada belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı.

Helvacı Tahsin Sokak 23 numarada bulunan iki katlı tarihi ahşap binada dün 16.00 sıralarında çıkan yangın kısa sürede büyüdü. Yangın bitişikteki boş olan tarihi ahşap binaya sıçradı.

Bölgeye sevk edilen itfaiye ekipleri yangını kısa sürede söndürdü. Çatı ve iç kısımlarında çökme meydana gelen iki ahşap binada da büyük çapta maddi hasar meydana geldi.

Sabah, Haber: Ali Şahin, 06.10.2011

FOTOĞRAFIN 'GRAND TURC'UNA VEDA

 

 

Dünyaca ünlü Sipa Fotoğraf Ajansı'nın kurucusu usta fotoğrafçı Gökşin Sipahioğlu, dün Paris'te vefat etti. Fransızlar tarafından "Grand Turc" olarak anılan Sipahioğlu, pek çok usta fotoğrafçıyı mesleğe kazandırmasıyla tanınıyordu. Sipahioğlu, "Selanik'te Atatürk'ün doğduğu evini bombaladılar" haberinden dolayı 6-7 Eylül olaylarına sebep olmakla da suçlanmıştı.

 

Sipa'nın kurucusu, foto muhabiri Gökşin Sipahioğlu, dün sabah yerel saatle 08.00'de Paris'teki Amerikan Hastanesi'nde vefat etti. 1961 yılında patlak veren füze krizi sırasında Küba'ya girmeyi başaran ve röportajlar yapan tek Batılı gazeteci olması; 1968 yılında Paris olaylarını yansıttığı fotoğrafları, Çekoslovakya ve Arnavutluk'ta meydana gelen olaylar hakkındaki haber ve fotoğraflarıyla tüm dünyada adından söz ettiren Sipa Fotoğraf Ajansı'nın kurucusu Gökşin Sipahioğlu, Fransızlar tarafından "Grand Turc" olarak anılıyordu. 1955'te İstanbul Ekspress'in yazı işleri müdürlüğünü yaptığı sırada yayımladığı "Selanik'te Atatürk'ün doğduğu evini bombaladılar" haberinden ötürü 6-7 Eylül olaylarına sebep olmakla da suçlanan usta fotoğrafçı, hakkındaki iddiaların doğru olmadığını, sadece ajans haberini manşete çekerek yayımladığını söylüyordu.

 

28 Aralık 1926'da İzmir'de doğan Sipahioğlu, İstanbul'da Saint Joseph Fransız Lisesi'nde okudu, İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik eğitimi aldı. Uzun süre gazetecilik yaptıktan sonra 1973 yılında resmi olarak Sipa Press'i kurdu. Ajansı 2001 yılında Fransız medya grubu Sud Communication'a sattı. Sipahioğlu, 2007 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından Chevalier de la Légion d'honneur nişanı ile ödüllendirildi. Sipahioğlu, Fransa'da yaşıyordu.

 

Reza (Foto muhabiri): Gökşin, dünyadaki yeni foto muhabirliğinin kurucusudur. Foto muhabirlerine müthiş bir destek verdi ve dünyanın en iyi fotoğraf ajanslarından birisini kurdu. Gökşin ile ilk olarak 1979 yılında Paris'teki ofisinde görüşmüş ve ona İran Devrimi ile ilgili çektiğim bazı fotoğrafları göstermiştim. Türkçe olarak 'Bize katılmak ister misin?' diye sordu. O zamanlar mimarlık kariyerime devam etmek niyetindeydim. Ama o, 'Sen büyük bir usta olacaksın.' diyerek beni ikna etti ve böylece fotoğrafçı oldum.

 

Jean François Leroy (Perpignan Visa Pour L'Image'ın kurucusu): Gökşin, çok sayıda fotoğrafçı keşfetti. Bu mesleğe çok şey kattı. Farklı jenerasyonlar yetiştirdi. Ben kendisini 34 yıldır tanıyorum. Benim foto muhabirliği mesleğinde olmama vesile olan kişi odur. 20'li yaşlarımda onun ofisine gitmiş ve üzerinde çalışmak istediğim bir fotoğraf projesini paylaşmıştım. O da bana destek oldu. Onun sayesinde bu mesleğe başladım. O benim hem arkadaşım hem babam gibiydi. Şu an çok üzgünüm.

 

Coşkun Aral: Foto muhabiri olmayı kafama koyduktan sonra en çok tanışmayı arzu ettiğim kişi oldu. 1970'li yıllarda ona ulaşmak için defalarca mektup yazdım. Sonrasında 1977-1980 yılları arasında SİPA'nın Türkiye muhabirliğini yaptım. Sipahioğlu'nun dünya basınındaki en iyi Türk fotomuhabiri olarak tanındığını keşfettim. Fotoğrafa hak ettiği yeri vermeyen Türk basınında ise sadece Paris'e gidip işi düşen gazetecilerin aradığı bir insandı. Bugün dünya basınındaki foto muhabirlerinin çoğunun yaşamlarında belirleyici konumu olan bir ustaydı Gökşin. Türkiye ve Anadolu değerlerine inanılmaz bağlıydı.

 

Ara Güler: Türkiye'de yıllar önce beraber birçok haber takibi yaptık. En başta çok iyi bir gazeteci. Dünyanın birçok yerine giderek çok güzel habercilik ve fotoğrafçılık örnekleri sergiledi. Sonra Sipa Press'i kurdu. Bir muhabir bir yere gönderilecekse o gönderirdi. Gazetecilere ve fotoğrafçılara büyük destek verdi. Fotoğrafa katkısı ise özellikle dağıtım bakımından çok büyük oldu. Esasında Sipa'yı, Gökşin, ben ve Güneş Karabuda olarak beraber kuracaktık. Ama o zaman biz bu işi çok ciddiye almadık. O, ajansı kendisi kurdu. Ve Sipa'yı dünyanın en büyük ajanslarından biri yaptı.

 

Heidi Levine (Fotoğrafçı): Gökşin, Sipa'nın başında olduğu sürece biz fotoğrafçıların hep arkasında durdu. Sadece fotoğraf anlamında da değil. Herhangi bir sorunumuz olması halinde bizzat ilgilenir ve gerekirse kendi cebinden para harcayıp çözerdi. Şu an ailemden birini kaybetmiş gibi hissediyorum.

 

Bruno Barbey (Magnum fotoğrafçısı): Gökşin ile 1966 senesinde tanışmıştım. O zaman Sipa'yı kurmamıştı. Paris'te Mayıs 1968'de yapılan gösterileri birlikte takip etmiştik. Daha sonra benim Sipa'ya katılmamı istedi. Fakat Magnum Fotoğraf Ajansı ile anlamış olduğum için onunla çalışamadım. Ama çok iyi ilişkilerimiz oldu. Magnum fotoğrafçıları olarak ajansındaki laboratuvarı kullanmamıza izin veriyordu. Günümüzün tanınan ve başarılı olan fotoğraf ustalarının birçoğu onun tezgahından geçti.

Zaman, Haber: Mühenna Kahveci, 06.10.2011

40 MİLYON KERE MAŞALLAH!

 

Ming Hanedanlığı dönemine ait kobalt mavisi bir vazo, Hong Kong'da yapılan bir müzayedede 21.6 milyon dolarla (40 milyon TL) rekor fiyata alıcı buldu.

 

İsviçreli Zuellig kardeşler tarafından yaklaşık 50 yıl önce toplanan Çin porselenlerinden oluşan 'Meiyintang Koleksiyonu', Sotheby's Müzayede Evi'nin Hong Kong'da düzenlediği müzayedede görücüye çıktı. Vazo, müzayedeye telefonla katılan bir kişi tarafından satın alındı.

Akşam, 06.10.2011

ÜSTÜ VİLLA, ALTI MAĞARA

 

 

Ankara’nın Gölbaşı İlçesi Tulumtaş Mahallesi’ndeki Damlataş Mağarası’nın üzerine yapılan villaların ’MTA raporuna göre yapılmaması gerektiği’ belirtildi. Ankara İl Genel Meclisi Turizm Komisyonu Başkanı Mehmet Deveci, "Elimde, MTA’nın ’bölgede yapılaşma yapılamayacağı’ konusunda raporu var" dedi.

 

Gölbaşı İlçesi Koruma Geliştirme ve Turizm Derneği Başkanı İsa Ömercan’ın, ’Mağara için geçen yıl 100 bin lira ödenek ayrılmıştı. Bu para ne oldu?’ sorusuna da açıklama getiren Mehmet Deveci, MTA’nın raporuna göre bölgenin halen SİT alanı olarak görüldüğünü belirterek, "Ya bu evler yıkılarak mağara turizme açılacak, ya da mağara şu andaki haliyle kapalı duracak" diye açıklamada bulunup, fizibilite raporunu beklediklerini söyledi. Deveci açıklamasında şu görüşlere yer verdi:

"Geçen yıl Gölbaşı Tulumtaş’ta bulunan Damlataş Mağarası için 100 bin lira bütçe ayrılmıştı. Bu para ile Özel İdare Müdürlüğü’ne, İl Kültür Turizm Müdürlüğü olarak fizibilite çalışmaları yaptırıyoruz. Raporu halen elimize gelmedi. Bu yıl sonuna kadar raporun hazırlanması gerekiyor. Hazırlanan rapor gelince ona göre bütçe ayrılıp, çalışmalar başlatılacak. Türkiye için çok değerli olan ve Başkent için de önemli bir kazanım olacak olan bu mağaranın turizme kazandırılmasını istiyoruz. Ancak son durumu nedir bilmiyoruz. Fizibilite çalışmaları sonucunda nasıl bir rapor çıkacak, mağaranın çökme durumu var mı, neler yapılabilir gibi uzmanların hazırlayacağı rapor bizlere yön verecek. Takipçisi olacağız."

 

Mehmet Deveci, elinde bulunan MTA’nın raporuna göre bu bölgeye yapılaşma yapılamayacağını belirterek, "Bu villalar nasıl yapılmış bilmiyorum. MTA raporuna göre yapılmaması gerekirdi" dedi. Mağaranın turizme açılması için üzerindeki evlerin yıkılması gerektiğini belirten Mehmet Deveci şöyle devam etti:

"Ya bu evler yıkılıp mağara turizme açılacak, ya da mağara şu andaki haliyle kapalı duracak. Bu konuda yetkili kurumların biran önce harekete geçmesini biz de istiyoruz. Fizibilite raporunu bekliyoruz. Rapor doğrultusunda çalışmaların bir an önce başlatılmasını sağlayacağız. Bugüne kadar burası için hiçbir kurum tarafından bütçe ayrılmamış, siyasi bir çalışma da yapılmamış. Elimizde sade MTA’nın raporları var. Bir de sit alanı ilan edilmesi var."

Ankara Kent Haber, 05.10.2011

ASLANTEPE'NİN HAZİNELERİ

 

     

 

Aslantepe…
 
Orduzu Beldesi sınırları içerisinde, merkeze “bir kuş uçuşu” mesafede bulunan Aslantepe Malatya’nın en önemli tarihsel mirasını bağrında taşıyan bir mekan. Şu an Profesör Marcella Frangipane başkanlığında çalışmalarına devam eden La Sapienza Üniversitesi Arkeoloji Heyetince neredeyse yarım asırdır kazılan Aslantepe, Malatya ve yörenin tarihine ilişkin birçok bilginin günışığına çıkmasını sağladı. 
 
Aslantepe’nin konumu, tarihsel önemi, günümüz uygarlığıyla bağlantısı, bulunan eserler neyi anlatıyor? Değerli araştırmacı, Malatya Müzesi Uzmanı ve Antropolog Sayın Hüseyin Şahin’in yazısından özetle aktarmaya çalışalım:
 
· 30 metre yüksekliğindeki kültür dolgusuna sahip Aslantepe MÖ 5000 yıllarından MS 11. yüzyıla kadar yerleşim görmüştür. MS 5 ve 6.yüzyılları arası Roma köyü olarak kullanılmış ve en son Bizanslılar tarafından nekropol, yani mezarlık, olarak kullanılmış ve yerleşimini tamamlamıştır.
 
· Aslantepe’de ilk kazılar 1930'lu yıllarda Louis Delaporte başkanlığında bir Fransız ekip tarafından yapıldı. Geç Hitit dönemi tabakalarına rastlandı. Bu kazılar sonrası taş üzerine alçak kabartma ile süslenmiş iki aslan heykeli, devrilmiş bir kral heykeli Ankara’da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne götürüldü. Bu eserler halen orada sergileniyor.
 
· II. Dünya Savaşı sonrası Fransız arkeolog C. Schaeffer birkaç derin sondaj yaptı ama sürekli kazılar 1961’de Salvatore M. Puglisi ve sonrasında Alba Palmieri başkanlığındaki İtalyan heyetince başlatıldı. 
 
· Yapılan kazılar sonucunda MÖ 3300-3500 yıllarına ait bir kerpiç saray, 3600-3500’lere ait tapınak, iki bini aşkın mühür baskısı ve kaliteli metal eserler bulundu. Bu veriler Aslantepe’nin “aristokrasinin doğduğu ve ilk devlet şekillerinden birinin ortaya çıktığı resmi, dini ve kültürel bir merkez” olduğunu ortaya koymakta.
 
· Aslantepe’de yüksek tabaka sınıfın politik ve dinsel egemenliğin yanı sıra ekonomik gücü elinde tuttuğu anlaşılıyor. Bugün olduğu gibi tarihte de Malatya su kaynakları bakımından zengin ve tarıma çok uygun arazilere sahip. Aslantepe sık sık taşan Fırat’a uzak olduğundan güvenli de. Tüm bu özellikleri egemen bir merkez olmasını sağlamış.
 
· Yapı malzemesi olarak kerpiç yoğun olarak kullanılmış. Kerpiçten anıt binalar var. Bunlar büyük olasılıkla farklı işlevlere sahip. Kerpiç sarayın koridor ve duvarları baskı motif ve duvar resimleri ile bezeli. Bulunan çok sayıda mühür baskısı burada idari etkinliğin yoğun ve malların depolardan alınıp verilmesi için çok sayıda memurun bulunduğunu gösteriyor. Geçmişte daha çok dinsel amaçlar için yapılan büyük yapı ilk kez başka işlevlerde kazanıp içinde kamu hizmetlerinin de görüldüğü, mimari açıdan gelişmiş, böylece Yakın Doğu’da sarayın başlangıcını oluşturmuştur. 
 
· Saray kompleksinde arsenikli bakır alaşımlı, gümüş kakmalı kılıç, hançer gibi silahların yanı sıra yüksek ayaklıklı meyvelikler ve Mezopotamya tipi uzun vazolar da ele geçmiştir. Ayrıca sarayın hemen yanında MÖ2900’tarihlenen önemli bir kişinin (belki bir kralın) mezarı da ortaya çıkarılmıştır. Mezardaki zengin ölü hediyeleri ve mezarı kapatan taş kapak üzerinde bulunan kurban edilmiş 4 genç insan cesedi, bu mezarın bir kral mezarı olduğunu düşündürmektedir. 
 
· Geç Uruk Dönemi’ne ait yapılar büyük yangınlarla ortadan kalktıktan sonra ortak kullanım alanı terk edilmiş, yerli geleneğe yabancı topluluklar yerleşmiş. Bunu, gerek yerleşim düzeni ve konutlar, gerekse Doğu Anadolu-Trans-Kafkasya kökenli çanak-çömlekler kanıtlamaktadır. 
 
· Erken Tunç Çağı denilen MÖ 2700-2500 dönemi yöre Suriye-Mezopotamya kültüründen kopmuş ve Doğu Anadolu-Trans Kafkasya kökenli geleneklere dayanan özgün ve incelikli bir kültür ortaya koymuş. 3 binli yıllardan itibaren Anadolu’nun kentleşme geleneğine uygun bir yerleşme düzeni ortaya çıkıyor. 2200 yılında Fırat Nehrine doğru genişleyen Hitit İmparatorluğu Melidia-Meliddu adıyla şehri kullanmış.
 
Arkeologlar Neyin Peşinde?
Aslantepe kazıları Prof.Dr. Frangipane başkanlığında, Geç Uruk Dönemi Sarayı ile Geç Hitit Sarayı alanında, devam ediyor. Saray kompleksinin olduğu bölüm 2011 Mayıs ayı içerisinde Açık Hava Müzesine dönüştürülerek ziyarete açıldı. Müzenin girişinde ziyaretçiyi karşılayan tabelalar gezi alanı boyunca gerekli bilgileri veriyor.
 
Belki Aslantepe’yi ziyaret eden birçok kişi, bilhassa yerli ziyaretçiler, daha büyük bir yapı, daha elle tutulur eserler görmek istiyorlar. Belki bazıları “hepsi bu mu?” diyerek hayal kırıklığını ifade ediyor. Bulunan eserler yerinde sergilenemediği için Aslantepe tüm görkemiyle kendini ortaya koyamıyor. Çünkü bu eserlerin bir bölümü, özellikle siteye ismini veren aslan heykelleri, kral heykeli ve kabartmalar Ankara’da, diğerleri Malatya Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Şu an bu eserleri yerinde sergilemek mümkün olmadığından girişe aslan ve kral heykelleri ile kabartmaların birebir kopyası konulduysa da özgün eserlerin yerini tutamıyor. 
 
Ayrıca tarihi mekanda yer alan yapılar taş-mermer gibi dayanıklı malzemeden değil kerpiçten yapıldığı için günümüze pek bir şey kalamamış. Kalanlar ise arkeologların saygı duyulası, yıllara yayılan emeğiyle ortaya çıkarılmış.  
 
Peki, arkeologlar bu Aslantepe’de ne arıyor?
4 Eylül 2004 tarihli New York Times gazetesinde Aslantepe hakkında bir yazı kaleme alan Roderick Conway Morris* bunun yanıtını veriyor. “Yakın ve Orta Doğunun halklarının arkeologların hazine arayışında olduğunu düşündüğünü” söyleyen Morris, arkeologların 40 yılı aşkın kazılarda (2004 yılı itibarıyla) görece çok az altına rast geldiklerini, bu anlamda “hazine” bulamadıklarını ama bu mekanın dünyanın en eski şehir yapılarından birine ait bilgiler içermesinin yanı sıra ilk bilinen kılıçlar, insan kurban edildiğine dair kral mezarı ve “pağa” sayesinde bir “hazine” olduğunu söylüyor.
 
Bildiğiniz gibi Malatya yöresinde eskiden yoğun olarak kullanılan ve şimdi pek rastlanmayan anahtar-kilit sistemine pağa deniyor. Bu sözcüğün İngilizce karşılığı olmadığından yazar “bir anahtarla işleyen, tahtadan yapılmış, dişli kilit” açıklamasını yapmak zorunda kalıyor1. Orta Doğu ve Afrika’da kullanılan bu sistemin Aslantepe’de de kullanıldığı tespit edilmiş. 
 
Yani bizim ağaçtan yapılma “fıkara pağamız” kalbi tarih ve kültür sevgisiyle dolu insanlar için bir küp dolusu altından daha çok kıymet görüyor. 
 
Aslantepe’ye Orduzu’dan Gitmek
Malatya’dan Aslantepe’ye gitmek çok kolay. Şehir merkezinden otobüslerle rahatça ulaşabilirsiniz. Ancak özel aracıyla gidecek olanların dikkat etmesi gereken bir nokta var. Eski Malatya kavşağından Orduzu yönüne döndükten sonra tabelayı izleyin. Birkaç yüz metre ileride sağda Aslantepe tabelasını görünce sağa sapın. Biraz ileride yol ikiye ayrılacak, soldan ören yerine, sağdan Orduzu’ya gidiliyor. Soldaki yol kestirme ama sağdan, yani Orduzu’nun içinden geçerek, giderseniz daha hoş bir gezi yaparsınız. Böylece şehrin bu şirin beldesini, sayıları gittikçe azalan cumbalı-kerpiç evlerini ve insanlarını da görebilirsiniz. 
 

Malatya Haber, Haber: Bülent Korkmaz, 05.10.2011

GÜNAY: İSHAK PAŞA SARAYI'NIN ORİJİNAL YAPISI YANLIŞ RESTORASYONLARLA BOZULMUŞ

 

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, son yıllarda gelişigüzel yapılan restorasyon çalışmaları ile İshak Paşa Sarayı'nın yapısının bozulduğunu ve bu yapıyı artık orijinal hale getirmenin mümkün olmadığını söyledi.

 

Bir dizi inceleme ve programlara katılmak üzere Ağrı'ya gelen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Doğubayazıt İlçesi'nde bulunan İshak Paşa Sarayı ve Ahmed-i Hani Türbesi'nde incelemelerde bulundu.

 

Bakan Günay'a incelemelerinde Yatırım İşletmeler Genel Müdürü Zeki Can, Kültür Varlıkları Genel Müdürü Murat Süslü ve bakanlık müşavirleriyle ile Ağrı Valisi Ali Yerlikaya, AKP Ağrı Milletvekilleri M.Kerim Yıldız, Ekrem Çelebi, Fatma Salman Kotan ve diğer ilgililer eşlik etti.

Restorasyon çalışmaları devam eden İshak Paşa Sarayı'nın girişinde jandarmaya ait 'Afgan' isimli dedektör köpekle yakından ilgilenen Bakan Günay, saraya geçerek restorasyon çalışmaları hakkında ilgililerden bilgi aldı. Günay, Saray'ın her tarafını gezerek ilgililere çalışmaların düzenli ve erken bitirilmesi talimatını verdi.

 

Burada gazetecilere açıklamalarda bulunan Kültür ve Turizm Bakanı Günay, İshak Paşa Sarayı'nın özgün yapılardan birisi olduğunu ifade ederek, sarayın Dünya Miras Listesi'ne aday gösterildiğini hatırlattı. Sarayla ilgili geçmiş yıllardan bu yana çeşitli uygulamalar yapıldığını belirten Günay, ama bu uygulamaların çok doğru olmadığını vurguladı.

 

Günay, şunları kaydetti: ''İshak Paşa Sarayı için söylemiyorum, başka tarihi mekanlar için de söylüyorum. Bazıları yapılara zarar vermiş. Ya da birinci avluda görüldüğü gibi zemin döşemesi yapılmış, ama drenaj düşürülmemiş. Suyun nereden akacağı düşünülmemiş. Halbuki orijinalinde bütün bunlar hesaplanarak yapılmış. Onun içi yüzyıllarca böyle kalmış. Son yıllarda yapılan çalışmalar maalesef yapısını bozmuş. Şimdi bizim bu yapıyı orijinal hale getirmemiz mümkün değil. Fakat yüzyıllarca ayakta kalacak şekilde yapı çalışması yapıyoruz. Bunun için ciddi bir kaynak ayırdı devletimiz. Fırsat buldukça da ben, Genel Müdürüm ve arkadaşlarımız da inceliyoruz. İnşallah 2012 yılında gördüğümüz bütün restorasyonlar bitmiş olacak. Burayı esas itibari ile bir müze yapacağız. Ama tabii bir yeme içme mekanı bunun içerisinde kafeterya, insanların hem doğayı hem de tarihi hissedebilecek bir ortam oluşturma çalışması içerisindeyiz."

 

Doğubayazıt çevresinde hemen arkada Ağrı Dağı, Ağrı Dağı'nda da bir 'Nuh'un Gemisi Efsanesi' olduğunu hatırlatan Bakan Günay, bu konuyla ilgili de şunları söyledi: "Onunla ilgili de bazı düşüncelerimiz var. Bir meteor çukuru var. Onu da çevre düzeni ile birlikte ayağa kaldıracağız. Bütün bu coğrafyada tarihi eserlerimiz var. Amacımız hepsini ayağa kaldırmak. Ardahan'dan başlayıp Van'a kadar giden bir hat üzerinde özgün desinasyon çalışması yapacağız. Biz tarihi eserlerimizi korumak, kültür turizm olarak gelişme sağlamak için elimizden gelenini yapmaya çalışıyoruz. Bölge halkının da bunu sahiplenmesi, İl Özel İdarenin, sivil toplum kuruluşlarının bunu sahiplenmesi lazım. Barış ve esenlik ortamının, süreklilik kazanması işlerimizi kolaylaştıracaktır. Hem de bu bölge insanın turizmden gelir elde etmesi, istihdam fırsatı bulması birlikte mutlu yaşamanın kapsını aralayacaktır. İnşallah gelecek yıllarda güzel gelişmeleri hep beraber göreceğiz.''

 

Günay, İshak Paşa Sarayı'nın yakınında bir yerleşim yeri olduğunu belirterek, Ahmed-i Hani Türbesi'nde de çalışmaların başladığını söyledi. Bakan Günay, şöyle devam etti: ''İnşallah orası da güzel bir görünüme kavuşacaktır. Dediğim gibi bölge turizm açısından çekim merkezi haline gelirse, biz burda başka yapıları da ayağa kaldıracağız. Moteller yapma küçük işletmeler yapma, çeşitli işleyişler yapmak için yatırımcıları buraya çekebiliriz. Bunların temeli bölgede barışın sağlanmasıdır. Tüm bölge, bu kör kurşunlardan bu serseri davranışlardan zarar göreceklerdir. O yüzden barış olursa, kardeşlik olursa çok daha güzel gelişmeleri burda görürüz.''

 

Günay, daha sonra beraberindekilerle Ahmed-i Hani Türbesi'ne geçerek burada bir süre dua etti. Türbe ziyareti öncesinde Ağrı Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (AKYAD) Başkanı Mehmet İzci, Bakan Günay'a derneğe yaptıkları destek ve katkılardan ötürü plaket ile Ahmed-i Hani'nin Kürtçe eseri olan 'Mem-u Zin'i isimli kitabı hediye etti.


Günay buradaki incelemelerin tamamladıktan sonra beraberindekilerle ''Ağrı Dağı Efsanesi Operası''nı izlemek için İshak Paşa Sarayı'na geçti.

Turizm Gazetesi, 05.10.2011

5 BİN YILLIK KAYAKÖY'DE HAZİNE ARAYAN 4 KİŞİ SUÇÜSTÜ YAKALANDI

 

Muğla'nın Fethiye İlçesi'nde define arayan 4 kişi jandarmanın düzenlediği operasyonla yakalandı.

 

5 bin yıllık tarihi Kayaköy'de kazı yapan kişilerin bölgedeki tarihi yapıya zarar verdiği belirtildi. Edinilen bilgiye göre, İ.A.(41), E.C.(34), Ö.Ç.(32) ve M.Y.(45) isimli şahısların sık sık Fethiye'ye bağlı Kayaköy'de bulunan Karmylassos antik kenti'ne geldiğini öğrenen jandarma ekipleri şahısları takibe aldı. Zanlıların şüpheli tavırlarından hareket eden ekipler, 4 kişiyi izlemeye başladı. Kısa süre sonra zanlıların Karmylassos antik kenti'nde kazı yaptığı bilgisine ulaşan ekipler, dün saat 16.00 sularında operasyon gerçekleştirdi. Kral mezarlarında kazı yapan 4 kişi düzenlenen operasyonun ardından suçüstü yakalandı. Yakalanan şahıslarla birlikte jeneratörler, hiltiler, kazma ve kürekler ile elektrik düzeneği ve işaretlerin anlamını çözmeye yarayan rehber ele geçirildi. Jandarmanın kazı yapılan bölgede yaptığı incelemede kabartma yazılı, duvarları resimli ve birinci derece sit alanında bulunan kral mezarlarının tahrip edildiği görüldü. Yakalanan 4 kişi, haklarında düzenlenen evrakla birlikte cumhuriyet savcılığına sevk edildi.

Zaman, Haber: Fatih Yılmaz, 05.10.2011

TARİHİ YARIMADA YANGIN RİSKİ ALTINDA

 

Türkiye Yangından Korunma Vakfı ile Yangından Korunma Derneği (TÜYAK) tarafından İstanbul'un yangın risk haritasına ilişkin hazırlanan raporda, yangın açısından birinci derecede riskli bölgeler Tahtakale, Sultanhamam, Kapalıçarşı ve Süleymaniye olarak belirlendi. TÜYAK Yürütme Kurulu Başkanı Abdurrahman Kılıç, kentte her yıl yaklaşık 24 bin civarında yangın meydana geldiğini ve bu yangınların yaklaşık yüzde 43'lük bölümünün sigara izmaritinden kaynaklandığını vurguladı. Sigara ve kibritten kaynaklanan yangınların en çok Fatih'in Eminönü semti ve Beyoğlu'nda yaşandığını aktaran Kılıç, ticaret merkezlerinde meydana gelen yangınların çoğunluğunun ise Eminönü, Beyoğlu ile sanayinin fazla olduğu Bayrampaşa ve Kartal bölgelerinde çıktığını belirtti. Kılıç elektrik kontağından çıkan yangınların da yine en fazla Eminönü ile Zeytinburnu'nda olduğunu ifade etti. Gaziosmanpaşa ve Kartal'da özellikle gecekondularda çok kullanılan piknik tüpleri yüzünden tüpgaz yangınlarının çok olduğunu vurgulayan TÜYAK Başkanı Kılıç,"Yangın açısından birinci derecede riskli bölge Tahtakale, Sultanhamam, Kapalıçarşı ve Süleymaniye olarak belirlendi. Dar sokakların durumunu değiştiremeyiz ama bu duruma özel önlemler alarak yangınları önlememiz mümkün" dedi.

Sabah, Haber: Mustafa Kaya, 05.10.2011

DEFİNECİNİN HAYALİ SUYA DÜŞTÜ

 

 

Antalya’da evinin salonunda define aramak için 25 metre derinlikte tünel kazan bir kişi, define yerine su buldu. Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Halit Akçatepe’nin başrollerini üstlendiği ve define aramak için köylerinden kalkarak İstanbul’a kadar gelen dört kardeşin hikayesinin anlatıldığı “Köyden İndim Şehire” filmi, Antalya’da gerçek oldu.Antalya polisi Çağlayan Mahallesi Yalı Caddesi’ndeki İ.A’ya ait müstakil eve baskın düzenledi. Baskında polisler, evin salonunda yaklaşık 25 metre derinlikte bir tünel buldu. Evde kazma ve küreklerle kazı yaptığı sırada gözaltına alınan İ.A’nın, baskına gelen polis memurlarına, “Bu tüneli tuvalet çukuru açmak için kazdım”dediği öğrenildi. Polis ekiplerinin evde yaptıkları aramada, kayaları kırmak için kullanılan hilti, kazma, kürek, aydınlatmada kullanılan ampuller, toz maskeleri, elektrik tesisatı çekmek için kullanılan kablolar ele geçirildi. Zanlının tünelin sonunda su bulduğu ve bu nedenle kazma işleminden vazgeçtiği öğrenildi. Zanlının evden çıkan kumları çuvallara doldurduğu ve evinin yakınındaki dereye döktüğü iddia edildi. İ.A, serbest bırakıldı.

‘“Zenginlik” umuduyla salonunun ortasına kazmayla dalan definecinin hayalleri 25 metrede ‘su’ya düştü.

Vatan, 05.10.2011

POP-ART GÜNÜMÜZE O KADAR DA UZAK DEĞİL