Haberler logo Ağustos '13 Arşivi

25 - 31 Ağustos 2013

MISIR’DAKİ MALAWİ ESKİ ESERLER MÜZESİ’NİN YAĞMALANMASI

 

Mısır'da devam etmekte olaylar sırasında Yukarı Mısır'da Nil nehri kıyısında yer alan Malawi Eski Eserler Müzesi'de saldırıya uğramış, çok sayıda eser yağmalanmış ve müze kısmen yanmıştır.

 

Müze yetkililerİ tarafından Uluslararası Anıtlar Sitler Konseyi Risklere Hazırlık Komitesi'ne yapılan resmi başvuru ile durum bildirilmiş ve destek istenmiş, özellikle yağmalanan ve yasadışı satışından endişe edilen  eserlerin foroğraf ve listeleri paylaşılmıştır.

 

Konuya ilişkin ICOMOS Türkiye ve ICOMOS - ICORP üyesi Yard.Doç.Dr. Nevra Ertürk tarafından hazırlanan haber ve müze yetkilileri tarafından iletilen bazı fotoğraflar aşağıdadır:



 









 

Mısır’ın başkenti Kahire’nin yaklaşık 300 km güneyindeki Al Minyâ kentinin Nil nehri kıyısında yer alan Malawi Eski Eserler Müzesi 14 Ağustos 2013 Çarşamba günü öğleden sonra saldırıya uğramıştır. Mısır Eski Eserler Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, müzede 1000’den fazla eser yağma edilmiş, ağır ve taşınması zor olan heykel, mumya gibi pek çok eser tahrip edilmiş ve müzenin bir kısmı da yakılmıştır. Müzenin yağmalanması sırasında bilet satış görevlisinin de öldürüldüğü yine Mısır Eski Eserler Bakanlığı tarafından açıklanmıştır. Müzedeki yağmalamanın ardından, beş adet Mısır tipi lahit, iki adet mumya, 40 kadar eser ve binlerce kırık eser parçası kurtarılabilmiştir.

 

Turizm ve Eski Eserler Polis Birimi’yle işbirliği içinde çalışan müze personelinin, geri kalan eserleri korumak için gerekli önlemleri alma yönünde çalışmalarına devam ettiği bildirilmektedir. Nitekim yağmalanan eserlerin fotoğrafları, Mısır Mirasını Kurtarma Ekibi (The Egyptian Heritage Rescue Team) aracılığıyla Turizm ve Eski Eserler Polis Birimi tarafından yayınlanmış ve ilgili yerlere dağıtılmıştır. Mısır’lı bir grup arkeologdan oluşan Mısır Mirası Görev Gücü ise (The Egypt Heritage Task Force), eserlerin yasa dışı yollarla kazılması ve yağmalanmasını önlemek için sosyal medya aracılığıyla farkındalık yaratmaya devam etmektedir.

 

Malawi Eski Eserler Müzesi’nin yağmalanmasının ardından, UNECO, Blue Shield International ve ICCROM gibi organizasyonlar yağmalamayı kınayan açıklamalarda bulunmuştur. Yapılan açıklamalarda, 1970 tarihli UNESCO Kültür Varlıklarının Yasa Dışı İthal, İhraç ve Mülkiyet Transferinin Önlenmesi ve Yasaklanması İçin Alınacak Tedbirlerle İlgili Sözleşme hatırlatılarak, Malawi  Eski Eserler Müzesi’nden yağmalanan eserlerin dünya mirası olduğu ve söz konusu dünya mirasının korunması yönünde tüm dünya ülkelerinin, uluslararası ve bölgesel organizasyonların Mısır’la işbirliği içinde çalışmaları yönünde çağrıda bulunulmuştur.

TAYHaber, 29.08.2013

TARİHE PARK ETMEK VEYA TEPE TEPE KULLANMAK

 

 

Bu şehrin hafızası gibidir Alaaddin Tepesi ve tüm Konyalıların anılarında önemli bir yer tutar. Tutar tutmasına ya, biz nasıl kullanıyoruz böylesine öneme sahip bir tepeyi, hiç düşündünüz mü?

Ne yazık ki tarihi tepeyi araçların insafına terk etmişiz gibi; otopark olarak kullanmaktayız. Daha da üzücü olanı ise araçlara bilet keserek gelir elde ettiğimizi sanmamızdır. Avrupa’da böyle bir tepe olsa, bırakın etrafından tramvay geçmesine izin verilmesini, bisiklet bile geçirilmeyeceğinden emin olabilirsiniz.

Alaaddin Tepesi’ni kelimenin tam anlamıyla tepe tepe kullanıyoruz.

Yerel yöneticilerimizden Alaaddin Tepesi ile ilgili projelerini bir an önce hayata geçirmelerini diliyoruz.

Manşet Gazetesi, 29.08.2013

ODTÜ'DE SİT KIYIMI

 

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin, kentin iki ana arterini bağlamak için ODTÜ arazisinden geçirmek istediği yolun, doğal sit alanını kapsadığı ortaya çıktı.

 

Belediye'nin inşaatına başladığı, ancak ODTÜ öğrencilerinin ve yolun geçmekte olduğu Çiğdem Mahallesi sakinlerinin direnişleriyle karşılanan yol, ODTÜ yerleşkesinin içinde yer alan "birinci derece doğal sit alanından" geçiyor. 



 

BELGE 1- KÜLTÜR BAKANLIĞI KARARI: ODTÜ SİT ALANIDIR

ODTÜ yerleşkesinde yer alan kimi alanlar, bizzat Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun  6 Mart 1995 tarihli ve 316/ 3895 sayılı kararı sit alanı olarak ilan edildi.

 

 

BELGE 2- SİT ALANLARINA İLİŞKİN KROKİ

Kurul kararı çerçevesinde, ODTÜ yerleşkesinin kimi yerleri arkeolojik sit alanı, kimi yerleri ise doğal sit alanı ilan edildi ve derecelendirdi. Bu durum da, bir kroki ile netleştirildi. Krokide, ODTÜ arazisinde bulunan tarihi ve doğal sit alanları ve bunlara verilen dereceler, ayrıntıları ile yer aldı.

 



 

BELGE 3- ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ'NİN YOL KARARI

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin ODTÜ arazisinden geçireceği yolun bir kısmının sit alanıyla kesiştiği, bizzat Belediye'nin yola ilişkin aldığı kararda da yer alıyor.

 

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in de imzasını taşıyan 15 Mart 2013 tarihli Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi kararında aynen şu ifade yer alıyor; "Fen İşleri Dairesi Başkanlığı'nın yazısı eki proje ile, Dumlupınar Bulvarı bağlantı noktası dışında mevcut onaylı güzergah içinde kalacak şekilde 3 ayrı kavşak noktasında revizyona gidildiği, sadece Dumlupınar kavşak noktasında yaklaşık 9 bin metrelik bir kısımda 1. derece doğal sit alanına, 8 bin metrelik bir kısımda ise ODTÜ 1 orman alanına girildiği, ayrıca güzergah boyunca kısmen ODTÜ ve 5 bin metrelik şahıs mülkiyetlerinin bulunduğu.."
 
TOP ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞI'NDA... 
ODTÜ yerleşkesindeki SİT alanının yola kurban edilip edilmeyeceğine ise, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı karar verecek. Ankara Büyükşehir Belediyesi, sit alanından yol geçirebilmek için resmen Bakanlığa başvuruda bulundu. Ancak bir yandan da, sit alanı olarak geçmeyen bölgede inşaat çalışmalarına başladı, viyadük için üç ayağı daha şimdiden tamamladı. sit alanında inşaat çalışmasına başlanması için ise, Bakanlık kararı bekleniyor.

 

Önceki yıllarda Sit alanlarının, doğal ya kültürel, belirlenme yetkisi Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda bulunuyordu. Ancak 29 Haziran 2011 tarihinde çıkarılan 644 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 17 Ağustos 2011 tarihinde çıkan 648 sayılı KHK bu yetki bölündü.

 

İlgili KHK'lar çerçevesinde, kültürel ve arkeolojik sit alanlarını belirleme yetkisi Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda bırakılırken, doğal sit alanlarını belirleme yetkisi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na devredildi.
 
BELEDİYE YOL KARARINI "OY ÇOKLUĞU" İLE ALMIŞ 
Nitekim, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi de yola ilişkin "oy çokluğu" ile alınan kararında, bu KHK'lara atıfta bulunarak, sit alanının yola verilmesi için Şehircilik Bakanlığı'ndan izin alınması için gerekli işlemlerin yapılacağı ifade edildi.

 

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi'nin kararında ilgili paragraf şöyle;
"Dumlupınar Bulvarı bağlantı kavşağındaki üniversiteye hizmet edecek olan ve Dumlupınar Bulvarı ile yeni açılacak güzergahı ilişkilendiren kollara ilişkin kavşak çözümünün 1. derece doğal sit alanında kalması nedeniyle, 644-648 sayılı KHK gereğince, sit alanı içinde kalan kısmının Ankara Valiliği Çevre ve Şehircilik il Müdürlüğü, Ankara 1. Tabiat Varlıklarını koruma bölge komisyonu Müdürlüğüne sevki, yine bu kısımda Orman alanında kalan alan için 6831 sayılı Orman Kanunu ile ve ilgili yönetmelikler gereği alınacak izinlere ilişkin plan notu oluşturulduğu;
 
"KAMU YARARI..." 
Yukarıda bahsi geçen kavşak ve bağlantılar ile beraber diğer kavşak noktalarında önerilen revizyonun kamu yararına olduğu, onaylı imar planı ile belirlenmiş yol güzergahı içinde olması nedeniyle ilave kamulaştırma maliyeti getirmeyeceği hususları da dikkate alınarak, Belediye Meclisimizce karara bağlanmasının uygun olacağı görüş ve kanaatine varıldığı..."
 
Anadolu Bulvarı’nın devamı olarak, üniversite arazisinin doğu bölgesinden geçecek yol güzergahına ilişkin "Koruma Amaçlı İmar Planı" çalışmalarının ilgili kurumların katılımıyla tamamlandığını ve onay için Çevre ve Şehircilik Bakanlığına sunulduğunu söyledi.
 
CHP TEPKİLİ: “5 AYDA NE DEĞİŞTİ”

Belediye'nin ODTÜ arazisinden yol geçirme kararına CHP de karşı çıkıyor. Kendisi de bir ODTÜ'lü olan CHP Milletvekili Aylin Nazlıaka, Belediye'nin ODTÜ arazisinden yol geçirme kararına en çok karşı çıkan isimlerin başında geliyor. Nazlıaka, Hürriyet'e yaptığı açıklamada, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi'nin Mart'ta aldığı karara atıfta bulunarak, "5 ay önceki kararda 1. Derece Sit Alanı olarak belediye meclisinden geçen karar bugün ne oldu da yok sayılmaktadır? 5 ayda ne değişmiştir ki 1. Derece Sit Alanı olan bölge bu özelliğini yitirmiştir?" sorularını yöneltti.

 

NAZLIAKA: “ÇÖZÜM RAYLI SİSTEM”

Planlanan yolun, trafik sorununu çözmeyeceğini de savunan Nazlıaka, "Ormanın yok edilerek yol geçirilecek olması Ankara’nın trafik sorununu çözmeyecek sadece sorunun yer değiştirmesine neden olacaktır. Hiç şüphesiz Ankara’daki trafik sorunun çözümü raylı sistemlerden geçmektedir" dedi.

 

Nazlıaka, şu ifadeleri kullandı;
"Ormanları yok etmenin yeni bahanesi olan açıklamayı ODTÜ Ormanı için de duyuyoruz. ‘Ağaçlar kesilmeyecek,  başka bir yere taşınacak’ ifadesi doğa katliamının moda gerekçesi haline geldi. Ormancılar,  söz konusu ormanda yer alan çam ağaçlarının başka bir yere taşınması mevsimsel açıdan da ekosistem açısından da uygun olmadığını söylemektedirler. Bu mevsimde taşınacak olan çam ağaçları ölecektir, yani kesmekle taşımak arasında teknik olarak hiçbir fark yoktur"

 

7 bin 300 ağaç için yargıya gidiyoruz

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Ali Hakkan, Anadolu Bulvarı’nı Konya Yolu’na bağlayacak projenin iptali için yargıya gideceklerini söyledi. Yolun geçeceği güzergahta yaptıkları incelemeler sonucunda yaklaşık 7 bin 300 ağacın kesileceğini tespit ettiklerini anlatan Hakkan, “Bu konuda yaptığımız araştırmalar ve bilimsel veriler doğrultusunda birkaç hafta içinde yargıya başvuracağız” dedi. Gazi Üniversitesi’nin yaptığı ulaşım ana planını da eleştiren Hakkan, planın hiçbir sivil toplum kuruluşu ya da kamuoyu ile paylaşılmadığını vurguladı. Ulaşım ana planının Ankara’nın geleceği açısından çok önemli olduğunu belirten Hakkan, “Ankara’nın ulaşım planının gelecekte nasıl şekil alacağını belirleyen bu projeye kamuoyu ve STK’lar da dahil edilmeliydi. Planın yangından mal kaçırırcasına bu kadar kısa sürede yapılması mantıklı değil. Bu plan her açıdan değerlendirilmeli ve ona göre karar verilmeliydi” diye konuştu. 

Hrriyet, Haber: Zeynep Gürcanlı, 29.08.2013

KAYBOLAN MESCİD İHYA EDİLİYOR

 

 

Fatih Sultan Mehmed döneminde yapılan ve zaman içinde yıkılarak kaybolan Uzun Yusuf Mescidi, Fatih Belediyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve hayırseverler tarafından yürütülen çalışmalarla yeniden ihya ediliyor.

Kayıtlara göre, Seyit Ömer Mahallesi’ndeki Uzun Yusuf Mescidi Fatih Sultan Mehmed döneminde padişahın maiyetinde çoban olarak hizmet eden Uzun Yusuf’a yaptırıldı fakat yıllar içinde bakımsızlık ve ilgisizlikten yıkılınca üzerine gecekondular yapıldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü ile yürütülen çalışmalar sonucunda Fatih Belediyesi, arsa üzerindeki gecekonduları kaldırdı. Mescit kalıntılarının ortaya çıkmasıyla birlikte, mescidin aslına uygun inşasına başlandı. Uzun Yusuf Camii Sokak’ta inşaatı beş aydır hızla süren mescit yakında ibadete açılacak.

Habertürk, 29.08.2013

KÜLTEPE KANİŞ/KARUM KAZILAR DEVAM EDİYOR

 

 

Kültepe Kaniş/Karum Ören Yeri’ndeki kazıların Şeref Başkanı Prof.Dr. Kutlu Emre, Kazı Heyeti Başkanı ve Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu ile kazı heyetinde yer alan Japonya Notre Dame Seishin Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ryoichi Kontani ziyarette, kendilerine desteğini esirgemeyen Vali Düzgün’e teşekkür ederek, Kültepe’deki kazıların Kayseri’ye kar düşene kadar devam edeceğini bildirdiler.


Kazı çalışmaları hakkında bilgiler veren Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu, Vali Düzgün’ün Kültepe kazılarına daha önceki Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü görevi sırasında da büyük önem ve destek verdiğini ve bu durumun kendilerine moral olduğunu belirterek, Eylül ayında Kültepe ile ilgili kapsamlı bir değerlendirme toplantısı yapmayı planladıklarını açıkladı.


21 - 23 Eylül tarihlerinde kazıların devam ettiği Kültepe’de, sadece buradaki kazılara katılmış 40 bilim adamının katılımıyla düzenlenecek değerlendirme toplantısına Vali Düzgün’ü de davet eden Prof.Dr. Kulakoğlu, bu sayede 1948 yılından beri devam eden çalışmalarla ilgili kapsamlı bir değerlendirme yapma imkanı bulunacağını ve bunun uluslar arası camiada paylaşılacağını vurguladı.


Tarihçi konuklarına, Kültepe kazılarının İnsanlık tarihinin ortaya çıkarılmasında çok önemli bir yeri olduğunu ifade eden Vali Düzgün, Kültepe Kaniş/Karum’un Kayseri’nin en önemli tarihsel zenginliklerinden olmasının yanı sıra dünya tarihinin de aydınlatılması noktasında çok önemli bir yere sahip olduğunu kaydetti.


Vali Düzgün, “Kültepe Kaniş/Karum’daki tabletlerden pek çok ticari anlaşmalar yapıldığını görüyoruz. 66. yılına giren kazı çalışmalarında emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Kazı çalışmalarında büyük emeği geçip de bugün aramızda olmayan değerli büyüklerimizi de rahmetle anıyorum” diye konuştu.


Kayseri-Sivas karayolunun 20'nci kilometresinde yolun 2 kilometre kuzeyinde bulunan Kültepe Kaniş Karum Ören Yeri’nde 1948 yılından beri sürdürülen kazı çalışmalarında bugüne kadar Asurlu tüccarlara ait 23 bin 500 adet tablet bulunmuştu.

Kayseri Gündem, 28.08.2013

TARİHİ DÖNÜŞÜMDE SON AŞAMA

 

Konak Belediyesi’nin sürdürdüğü restorasyon çalışmalarıyla ayağa kalkan Tekel Tütün Deposu, hizmete açılacağı gün için geri sayıma başladı.

 

 

Restorasyonda son aşamaya gelen 1930’lu yılların başında yapılan bina eski ihtişamına kavuştu. Döküntü ve yıkık halinden Konak Belediyesi’nin çalışmalarıyla kurtulan Tekel Tütün Deposu, Emniyet Müdürlüğünün hizmetine tahsis edildi.

 

Katlarda çürük ahşap zemini çöken, çatısı kullanılmaz hale gelen ve kaderine terk edilen Tekel Tütün Deposuna Konak Belediyesi sahip çıkarak, temelden çatıya yeniledi. Gazi Bulvarı üzerinden konumlanan ve kent merkezinde adeta bir utanç görüntüsü oluşturan depo binası, yepyeni bir görünüme kavuştu. Orijinaline sadık kalınarak restore edilen yapı, yılların yıpranmışlığını üzerinden atarak yeni yüzünü gösterdi.

 

Konak Belediye Başkanı Dr. Hakan Tartan, tarihi dokuyu çağdaş kent anlayışına uyarladıklarını ve kentin önemli simgelerini halkın hizmetine kazandırdıklarını belirterek şunları söyledi: “Konak, gerek kent insanıyla gerekse başka ilçe, şehir ve ülkelerden gelen konuklarıyla dinamizmi 24 saat yaşayan bir kent. Sürekli yeniliklere açık ancak bir yandan da tarihi dokusuyla da adeta bir zaman tüneli... Biz Konak Belediyesi olarak bu tarihi dokuyu, geçmişin izdüşümlerini çağdaş dünyayla buluşturuyoruz. Müzelerimizi tarihi binalarda oluşturuyoruz, İzmir’in tarihine ışık tutan Arkeopark projemizi oluşturduk. Cumhuriyetin kuruluş yıllarına tanıklık etmiş Tekel binası da unutulmayı değil yaşamayı, halkın kullanımında olmayı hak eden bir binaydı. Restorasyon sonrası hem bina hak ettiği görünüm ve işleve kavuşacak hem de Emniyet Teşkilatımızla birlikte şehirde güvenlik ve huzurun sembolü olacak.”

Yapı, 28.08.2013

NOSTRA SIGNORA 'HOTEL ITALIA' PROJESİYLE İSTANBUL'DA

 

 

Mevcut modern sanat mekanı anlayışını değiştirmeyi kendine düstur edinmiş ve bu yönde yaptığı atılımlarla dikkat çeken genç mekan Mixer, yeni sezona 13. İstanbul Bienali paralelinde bir sergiyle merhaba demeye hazırlanıyor. Palermolu sanatçı kolektifi Nostra Signora sanatçılarının eserlerinin sergileneceği proje, ‘Hotel Italia’ adıyla 10 Eylül-29 Eylül 2013 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Küratörlüğünü Antonia Cassara ve Marcello Faletra’nın yürüteceği sergide şehir ve mekan arasındaki diyaloğun arttırılması amaçlanıyor. Philippe Berson, Cesare Inzerillo, Jesse Gagliardi, Simone Mannino, Riccardo Scibetta ve Michele Ciacciofera’nın bir araya geldiği sergide mekan sınırları zorlanacak.


Yapımı İstanbul’un Levanten dönemine denk gelse de İtalyan mimarisinden nasibini alamayıp adıyla yetinen ‘Hotel Dakar İtalya’ özellikle bu yüzden Nostra Signora sanatçılarının dikkatini çekmiş. Beyoğlu Tomtom Mahallesi’ndeki otel artık kullanılmıyor ve yakın zamanda yıkılması planlanıyor. Sıvaları çoktan akmış, pencereleri dökülmüş ve unutulmuş harap haldeki bir bina bu aslında. Fakat tamamen yıkılmadan evvel Mixer ev sahipliğinde, adına gerçekleştirilecek bu projeyle ab-ı hayat suyunu içecek desek yeri. Nasılsa yıkılacak diye oteldeki eşyaların kullanılmasına izin vermiş yetkililer. Bu da sergiyi otelin ‘yaşanmışlığıyla’ birleştirmeye yetiyor elbette. Sergiyi gezerken sanatçıların işleri arasında, koşullar el verdiği ölçüde, otelin perdelerine, kapılarına hatta belki tabelasına bile rastlayabilecek, kırmızı halılarda yürüyeceksiniz. Otel odaları gibi tasarlanmış mekanda Hotel İtalya’nın terk edilmiş, unutulmuş, tozlu odalarının ruhunu geri çağıracağız. Bir tarafta yolculuk etme halinin, diğer tarafta ise bir odaya sıkışıp kalmışlığın huzursuz edici birlikteliğinin içinde bulacağız kendimizi. Tarihi mimarinin modern mimariyle buluşacağı sergide, sanatçılar klasikle çağdaşı bir araya getirdikleri işleriyle de bütünlük yakalama niyetinde.


Sergide yer alan beş sanatçının beşi de farklı tarzlara sahip. Bu da resim, heykel, fotoğraf, video ve enstalasyon, hepsinin iç içe geçtiği zengin bir sergi olacak demek oluyor. Aynı zamanda performans sanatçısı da olan Philippe Berson daha çok heykel çalışıyor. Fakat heykellerinde alışılmışın dışında kemik, metal, organik ya da inorganik malzemeler kullanarak şaşırtıyor.

Milanolu sanatçı Riccardo Scibetta ise fotoğraf ve heykeli bir araya getirdiği üç boyutlu çalışmalara sahip. Fotoğraf, heykel, yazı ve yeni teknolojileri harmanladığı kavramsal çalışmalarıyla dikkat çeken Jesse Gagliardi ise sadece hikayelerle yetinmeyip tüm alana yayılan şairane işler ortaya koyuyor. Aynı zamanda tiyatro ve sinema setlerinde tasarımcı olarak çalışan Ceasare Inzerillo medya ve tarihten esinlendiği grotesk bedenler, dramatik karakterler ve çökmüş vücutlardan besleniyor. Ressam ve set tasarımcısı Simone Mannino ise mekanın tamamına nüfuz etmekten hoşlanıyor. Alegorik çalışmalarının pek çoğunda alanın ve eserin (renklerin, seslerin, ifadelerin) bütünleştiğini hissedeceksiniz.


Bu, Nostra Signora sanatçılarının Türkiye ’deki ilk sergisi olacak. Fikir akıllarına gelip, projeyi yapmaya karar verdiklerinde doğrudan Mixer’le iletişime geçmişler. Fikirlerini mekan ve çağdaş sanat düzleminde geliştirmeyi hedefleyen ekip yaklaşık beş yıldır birlikte çalışıyor. Formel bir grup gibi hareket eden sanatçılar, Palermo ve İstanbul’un birbirine benzediğini düşünüyor. Bu yüzden işlerini yaparken İstanbul’a alışmak ve şehrin içine girmek hiç de zor olmamış. Kaotik ama baştan çıkarıcı buldukları İstanbul önemli bir kaynak olmuş sanatçılar için. Mixer ekibi de bağımsız ve disiplinler arası sanatçıların birlikteliğinden doğan projeyi kendi misyonuna oldukça yakın bulmuş ve sanatçılara kapılarını açmış. Galerinin sanatçıları tamamıyla özgür bırakan ve mekanı istedikleri gibi değerlendirmelerine izin veren tutumu da Nostra Signora ekibinin işlerini hayli kolaylaştırmış. İçten ve heyecan verici bir ortaklık olmuş kısacası.


Atölye çalışmaları vesilesiyle uzun süredir İstanbul’da bulunan sanatçılar Gezi dönemine de denk gelmiş haliyle. Aktif olarak eylemlere de katılan ekip, yaşanan tüm trajik olaylara rağmen, söz konusu dönemde Türkiye’de oldukları ve böylesi özel bir ana tanıklık ettikleri için kendilerini şanslı sayıyorlar. Türkiye’de yaşanan coşku ve insanların kendi bilinçlerinin farkına varma süreci ile sivil itaatsizlik ve politik merkez yoksunluğu döneminden geçen İtalya arasında da bağ kuruyorlar. Bu bağın ‘Hotel Italia’ projesini de güçlendireceğini düşünen grup, bir dönem kasten İtalya adıyla onurlandırılan otelin sanatın iyileştirici gücünden nasibini almasını amaçlıyor.

Radikal, Haber: Hülya Avtan, 28.08.2013

SİDE ARTIK KORUMADA

 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından da son onayı alan Side Koruma Amaçlı Revizyon İmar Planı; yasal prosedürünü tamamladı. Side Belediye Başkanlığı’nca hazırlanan Side Koruma Amaçlı Revizyon İmar Planı; Antalya Kültür Varlıkları Koruma Kurulu kararı ile “Side Antik Kenti Kentsel ve III. Derece Arkeolojik Sit Alanı Uygulama Revizyon İmar Planı ve Plan Hükümleri”nin onaylanmasıyla yaklaşık 2,5 yıllık bir süreçte sonlandırılmıştı. Plan, 21 Ağustos günü ise  T.C. Kültür ve Turzim Bakanlığı’na bağlı Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğü tarafından da onaylanarak yasal prosedürünü tamamladı.

Birgün, 28.08.2013

1600'LERİN HESAP MAKİNESİ SATIŞTA

 

İngiltere’deki Christie’s müzayede evinde 10 Ekim tarihinde düzenlenecek açık artırmada 17’inci yüzyıldan kalma dünyanın ilk küçük boy hesap makinesi satışa sunulacak.

 

Nadir görülen bu makinenin var olan ilk mekanik hesap makinesi ve ilk taşınabilen cihaz olduğu öğrenilirken makinenin 1673 yılında Fransa kralı XIV. Louis için çalışan saat tamircisi Rene Grillet tarafından yapıldığı tahmin ediliyor. Ahşaptan yapılma antika hesap makinesi yaklaşık 15 santimetre genişliğinde ve 32 santimetre uzunluğunda. Satıştan 108 bin ila 155 bin dolar, (220 bin 220 ila 321 bin 216 TL) arasında gelir elde edilecek.

Milliyet, 28.08.2013

HASANKEYF'İN GELECEĞİ MASAYA YATIRILDI

 

Kültürel Varlıklarının Taşınması Bilim Heyeti, antik kent Hasankeyf’te çalışmalarına başladı. Ortadoğu Teknik Üniversitesinden Prof.Dr. Ahmet Türer başkanlığında çalışmalarına başlayan heyette Kültür Bakanlığı yüksek mimar Serap Sevgi, Dsi genel müdürlüğünden yeniden yerleşim ve kültürel varlıkların taşınması Müdürü Mühittin Durmaz, Nurol-Cengin'den harita mühendisi Ahmet Köksal, Hasankeyf Kaymakamı Temel Ayca ile Hasankeyf Kültür Derneği Başkanı Ahmet Akdeniz (Çoban Ahmet) yer aldı. Heyetin çalışmaları hakkında bilgi veren Hasankeyf Kültür Derneği Başkanı Ahmet Akdeniz “Heyetle çalışmalar yaptık. Çok olumlu geçen görüş alış verişleri Hasankeyf'in geleceğini masaya yatırdık. Bu Kültürel Varlıkların taşınması belgesel olarak çekimleri yapılacak. Yapılacak çekimler uluslar arası platformlarda gösterilecektir. Dünyada bir ilki gerçekleştirecek bu kültürel varlıkların taşınması ve çekilmesi Hasankeyf'in marka değerini ve tüm dünyanın gözünün tekrar bölgemize ve Hasankeyf'e çevrilecektir” dedi.

Batman Gazetesi, 28.08.2013

PUTİN O TABLOYU TUTUKLATTI

 

Rusya’da St. Petersburg polisi, Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Başbakan Dmitri Medvedev’e hakaret ettiği gerekçesiyle bir yağlıboya tabloya el koydu, tablonun sergilendiği sanat galerisini de kapattı.

 

Adı açıklanmayan ressamın eşcinselliği yasaklayan yasayı hicvetmek için yaptığı tabloda kadın iç çamaşırları içindeki Putin, üzerinde sutyen bulunan Medvedev’in saçlarını tararken görülüyor.

Hürriyet, 28.08.2013

NE ÇEKTİN BE SEYİT ONBAŞI



 

Çanakkale’deki Topçu Seyit Onbaşı heykeli, ‘Topu sırtında mı, elinde mi taşıdı’ tartışmasından sonra, bu kez de top mermisinin ağırlığı ile gündeme geldi.

 

Heykelin kaidesinde, taşıdığı merminin ağırlığı 276 kilogram olarak belirtilirken, bilgilendirme tabelasında ise 215 olarak yer aldı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çanakkale Savaşı sırasında büyük top mermisini taşıyarak, İngilizlerin ‘Ocean’ adlı zırhlı savaş gemisinin batırılmasında büyük katkısı olan Topçu Seyit Onbaşı’nın Hüseyin Anka Özkan’ın yaptığı heykelini ‘Tarihi hata var’ gerekçesiyle kaldırmıştı. ‘Merminin kucakta taşındığı’ heykel Ankara’ya getirilirken, ‘topun sırtta taşındığı’ Eray Okkan’a ait yeni heykel kaideye konulmuştu. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın hazırladığı bilgilendirme tabelasında “Tabyada görev yaptığı 240/35 milimetrelik topu ateşleyebilmek için arkadaşlarıyla birlikte, topun 140, 190, 215 kilogram ağırlığındaki mermilerini sırtlayıp kaldırarak ateşin devamını sağlamıştır” deniliyor. Ancak, heykelin kaidesinde ise “276 kilogramlık top mermisini tek başına kaldırarak, Ocean Zırhlısı’na isabet ettirmiştir” ifadesi yer alıyor. Tabelada Harp Mecmuası’nın ön kapak fotoğrafında yer alan Seyit Onbaşı’nın mermiyi sırtında taşırken fotoğrafına da yer verildi. Atatürk ve Çanakkale Savaşlarını Araştırma Merkezi’nden (AÇASAM) Araştırmacı Gürsel Akıngüç, tabela ve kaidedeki çelişkili rakamlar için şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bunlar Alman yapımı Krupp marka toplar. 1892’de satın alınmış. Bizim verdiğimiz 140, 190, 215 kilo ağırlığındaki üç ayrı cins mermi, Genelkurmay kaynaklarımızda yer alıyor. 1’inci Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa’nın emriyle Harp Mecmuası yayınlanıyor. Bu propagandist amaçlı bir yayın organı. Halkın savaş ortamındaki psikolojisini ayakta tutmak için uğraşıyor. 2’nci sayısında Seyit Onbaşı’yı kapak konusu yapıyorlar. Altına da ‘215 kıyye’ yazıyorlar. Kıyye de okka. Yani bir kilo 200 küsur gram. Bunu 215 ile çarptığınız zaman 276 kilogram yapıyor. Geçerli olan kilo, yani kıyye değil. Ama bazı arkadaşlar çevirirken 276 kilogram olarak çevirmişler. Zaten 276 kilogramlık mermi yok. 215 kabul etmek lazım. Genelkurmay kaynaklarında bu topların nitelikleri ile ilgili cetvellerde metrik ölçüler dahilinde verilmiş ağırlık 215 kilogramdır. Tabelaları Milli Park yetkilileri değiştirecekti."

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 28.08.2013

MEZARIN KRALI VAR, ERİTİYORUZ

 

 

Muğla’nın Dalyan beldesindeki kral mezarları günden güne eriyor. Likya ve Karya dönemine ait mezarlardaki erime daha 2003 yılında, Başkent Üniversitesi’nden Prof.Dr. Cengiz Işık tarafından tespit edilmişti. 

6 yıl sonra dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın girişimiyle Prof. Işık, TÜBİTAK ile ortak proje hazırladı. Mezarların nano teknolojiyle korunmasını içeren proje, kurumdaki idari değişiklik sonrası rafa kaldırıldı. 


10 yıldır mezarların kurtarılması için mücadele eden Prof.Dr. Işık, güneş ve rüzgar etkisi, asit yağmurları ve hava kirliliğinin mezarları olumsuz etkilediğine işaretle “TÜBİTAK elindeki projeyi hemen uygulamaya koymalı. Aksi takdirde her şey için çok geç kalınmış olacak”dedi.

Akşam, Haber: Mustafa İnci, 28.07.2013

EMİRDAĞ AMORIUM'DA KAZI ÇALIŞMALARI

 

MÖ 2000′li yıllardan beri Hitit, Frig, Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kesintisiz yerleşim gören Amorium antik kentinde 1987-1992 yılları arasında Prof. R.M Harrison tarafından sürdürülen kazı çalışmaları 1993-2009 yılları arasında Dr. Chris Lightfoot tarafından devam ettirilmiştir. 2013 yılında ise Amorium kazı çalışmaları T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı onayı ile Afyonkarahisar Müzesi başkalığında ve Eskişehir Anadolu Üniversitesinden Doç.Dr. Zeliha Demirel Gökalp’in bilimsel danışmanlığında 21.08.20013 tarihinde başlanmıştır

Afyon Haber, 28.08.2013

NEHİR YATAĞI DEĞİŞTİRİLİNCE ORTAYA ÇIKTI

 

 

Sakarya Nehri üzerinde Akıncılar Köyü mevkiinde inşa edilen HES projesinde kot ayarlaması çalışması sebebiyle nehrin yatağı yaklaşık 30-40 metre değiştirildi.

 

Nehir suyunun yeni yatağına verilmesiyle nehrin dibinde kalan tarihi eser gün yüzüne çıktı. Çalışanlar ve bölgedeki vatandaşlar durumu Sakarya Müze Müdürlüğü'ne haber verdi.

 

Müze uzmanları jandarma ekipleri eşliğinde kalıntıda inceleme yaptı. İlk incelemede kalıntının tarihte yerleşim birimini çevreleyen Bizans ya da Roma dönemine ait kale kalıntısı olabileceği belirtildi.

 

Kalıntı üzerinde daha detaylı araştırma yapılması gerektiğini belirten uzmanlar şu bilgileri verdi: "Osmanlı kaleleri ile ilgisi yok. Daha çok Roma ve Bizans eserlerine benziyor. Muhtemelen Bizans'tan kalma olabilir. Çünkü Bizans İmparatoru Jüstinyen’in Sakarya Nehri üzerine 553'te yaptırdığı bir Jüstinyen Köprüsü hala ayakta. Kalıntının muhtemelen bu döneme ait olduğunu düşünüyoruz.

 

Eser bin 400 yıllık olabilir." Bu arada nehrin yatağının değiştirilmesiyle kale kalıntısı içinde binlerce küçük balığın mahsur kalması çevrecileri harekete geçirdi. Akıncılar Köyü Şelalelerini Koruma Derneği Başkanı Kamuran Tan ve köylüler, mahsur kalan balıkları kovalarla alarak yeni yatağındaki Sakarya Nehri'ne bıraktı.

Milliyet, 27.08.2013

KAPADOKYA'NIN 8 BİN 500 YILLIK TARİHİ KAZILIYOR

 

Nevşehir ve Kapadokya'nın tarihini 8 bin 500 yıl öncesine götürecek Ovaören beldesindeki kazılarda, bu yıl bir antik şehrin önemli bölümünün ortaya çıkarılması planlanıyor.

 

Kazı Başkanı Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Süleyman Yücel Şenyurt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Gülşehir'e bağlı Ovaören beldesinde bulunan Yassıhöyük ve Topakhöyük'de 2013 yılı kazılarına üniversiteden 20 kişilik teknik ekip ve 30 işçiyle 1 Ağustos'ta başladıklarını söyledi.

 

Eylül ayı sonuna kadar sürecek çalışmalarda toprak altındaki mimarileri ve surları gün ışığına çıkarmaya devam edeceklerini anlatan Şenyurt, bu yılki kazılarda yazılı bir belge bulmayı umut ettiklerini dile getirdi.

 

"Kapadokya'nın dip tarihi"

Nevşehir Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürü Mevlit Coşkun da Ovaören'de bulunan Yassıhöyük ve Topakhöyük'te bulunan Hitit dönemine ait antik kentin Kapadokya bölgesinin dip tarihi olduğunu söyledi.

 

Prof.Dr. Şenyurt başkanlığında 6-7 yıldır devam eden kazı çalışmasını dönem dönem ziyaret ettiklerini belirten Coşkun, Şenyurt'tan bilgi aldıklarını ve kazı çalışmalarında oluşacak sorunlara çözüm üretmeye gayret gösterdiklerini kaydetti.

Yeni Şafak, 27.08.2013

SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ SERGİSİ İSTANBUL'DA

Dumlupınar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nün organize ettiği 'Haydi çocuklar kazıya' etkinliğinin ikincisi İstanbul'da gerçekleştirilecek.

 

Dumlupınar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Kütahya Belediyesi işbirliği ile yapılacak olan organizasyon Beylikdüzü Torium AVM'de 14 Eylül-22 Eylül 2013 tarihleri arasında gerçekleşecektir. Sergide, Dumlupınar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, Seyitömer Höyük Kazıları ve Arkeoloji Bilimi'nin tanıtımının yapılması, özellikle çocukların ve yetişkinlerin bu konular hakkında fikir sahibi olması hedeflendiği kaydedildi.

 

Arkeoloji Bölüm Başkanı ve Seyitömer Höyük Kazı Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen sergi ile ilgili olarak; "Bu etkinlik ile küçük çocuklardan başlayarak eski eserler, arkeoloji, arkeolojik kazılar ve müzeler konusunda eksik olduğunu düşündüğümüz toplum bilincini bir nebze olsun arttırdığımız ve arkeoloji biliminin tanıtımına katkıda bulunduğumuz görüşündeyiz. Aynı etkinliği farklı şehirler ve üniversitelerde gerçekleştirerek Türkiye genelinde arkeoloji bilimini tanıtmak amacı taşımaktayız. Erken Tunç Çağı tabakasında açığa çıkarılan Megaron yapısının (Tapınak) modeli yapılmış, yapılan bu model içinde oluşturulan 6 adet çukura saklanan imitasyon (taklit) eserlerin, sergiye katılan çocuk ziyaretçiler tarafından arkeolog eşliğinde kazılarak bulunması sağlanacaktır. Uygulama 6-11 yaş grubundaki çocukları kapsamaktadır. Bu uygulama sayesinde çocuklar; arkeolojik kazı nasıl yapılır, arkeolojik kazılarda nelere dikkat edilir ve Seyitömer Höyük Kazısı hakkında bilgi edinmeleri sağlanacaktır.Çalışmada yetişkin ziyaretçiler için panolarda bulunan afişlerle Seyitömer Höyüğü'nün ve Arkeoloji Bölümü'nün tanıtımı yapılacaktır. Aynı zamanda sergi alanında bulunan vitrinler içinde yine Seyitömer Höyük Kazısına ait eserlerin imitasyon örnekleri sergilenecektir. Bu eserlerin yanında bir arkeologun çantası, restorasyonda kullanılan malzemeler ve çizimde kullanılan malzemelerin sergisi yapılacaktır" diye konuştu.

Star Gündem, 27.08.2013

ASLANTEPE HÖYÜĞÜ UNESCO'YA ADAY

 

 

Valisi Vasip Şahin, 'nü gezerek kazı çalışmalarını inceledi. Roma La Sapienze Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Marcella Frangipane ile görüşen Şahin, tarihi höyükte bulunan tarihi eserlerle ilgili bilgi aldı.

Prof.Dr. Marcella Frangipane, höyükte kazı çalışmalarına geçtiğimiz hafta başlanıldığını anımsattı. Kazılar sonucu önceki dünyanın ilk kerpiç sarayının ortaya çıkarıldığını belirten Frangipane, kalkolitik dönemden kalan ve MÖ 3 bin 300 dönemlerine tarihlenen kerpiç sarayın dünyanın ilk sarayı olma özelliği gösterdiğine dikkati çekti. Frangipane, ''Sarayın kuzeyinde bir sur duvarı olduğunu tahmin ediyoruz. Üst kısımları da ortaya çıkarıldı. Sur duvarının saray ile aynı döneme, geç kalkolitik döneme tarihlendiğini tahmin ediyoruz. Surun iç tarafındaki ve dış tarafındaki yapılaşmaların nasıl olduğunu anlamak için kazılar yapılıyor. Surun kuzeyinde yeni yerleşim yerleri olduğunu düşünüyoruz.'' dedi.

Ortaya çıkarılan sarayın buradaki yerleşik hayatın Mezopotamya'dan daha önce gerçekleştiği kanısını oluşturduğunu anlatan Frangipane, "Buradaki saray, ilk saraydır. Çalışmalarımızla açık hava müzesi daha da geniş olacaktır. Çalışmalarımızda bazı küp parçaları bulduk, bu parçalar 6 bin yıl öncesine ait parçalar." diye konuştu.

Aslantepe Höyüğü'nün UNESCO dünya kültür mirası listesine girmesi gerektiğini söyleyen Frangipane, kazı ekibi olarak rapor hazırlayabileceklerini, Türkiye'nin de başvuru yapmasını önerdi.


Vali Şahin ise höyükte bulunan kerpiç sarayın dünyanın en eski saray yapısı olduğunu, bunun turizm açısından büyük önem taşıdığını ifade etti.

Ören yerinin dünya kültür mirası listesine alınması için başvuru yapacaklarını ifade eden Şahin, "Kazı ekibi raporunu hazırlayacak. Biz de bakanlığımıza teklif edip, dünya kültür mirası UNESCO listesine alınması için ne gerekiyorsa onu sağlamaya çalışacağız" ifadelerini kullandı.

ASLANTEPE HÖYÜĞÜ
Malatya'nın 7 kilometre kuzeydoğusunda yer alan bir arkeolojik yerleşim yeri olan Aslantepe Höyüğü, Türkiye'deki en büyük höyüklerden biri. Fırat üzerindeki Karakaya Baraj Gölü'nün batısında bulunan höyük, MÖ 5 binli yıllarından milattan sonra 11. yüzyıla kadar iskan edilmiştir.

Sabah, 27.08.2013

ANTİK AGORA'DAN OSMANLI SERAMİKLERİ ÇIKTI

 

 

İzmir'de, çevresindeki binaların kamulaştırılıp yıkılmasıyla alanı genişleyen, kent merkezindeki antik Ören yeri Agora'daki yeni kazılarda, Osmanlı döneminden kalma seramik eserlere de rastlandı.

 

İzmir'in kent merkezindeki tarihi hazinesi Agora'da kazdıkça yeni eserler gün ışığına çıkıyor. Çevresindeki binaların yıkılmasıyla genişletilen kazı alanında yapılan yeni kazılarda Avrupa ve Anadolu'da üretilen, 17, 18 ve 19'uncu yüzyılda bu bölgede yaşayanların kullandığı seramik tabak ve kaplar ortaya çıktı. Bu konuda uzun yıllardır araştırmalar yapan, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Türk İslam Sanatı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Sevinç Gök, Osmanlı ve Avrupa seramikleri üzerindeki çalışmaları yürütüyor. Ağustos ayında, yakıcı güneşin altında, toprağı neredeyse parmakları ile kazıyarak araştıramalarını sürdüren Doç.Dr. Gök, 17, 18 ve 19'uncu yüzyıla ait Avrupa ülkelerinden ithal edilen seramiklerin bulunduğunu belirtti.

 

Doç.Dr. Gök, yaptığı incelemelere göre, çıkartılan seramiklerin satış amaçlı ya da levanten ailelerin evlerinde kullandığı, Osmanlı döneminden kalma malzemeler olduğunu belirlediklerini söyledi. Doç.Dr. Gök, "17'inci yüzyılda Agora bölgesinde özellikle yabancıların yaşadığını, Türklerin ise Kadifekale eteklerinde oturduklarını, daha sonra sahil kesimine inmeye başladığını görüyoruz. Bu yüzyılın sonlarında bölgede Türklerin yoğunlaştığı, levantenlerin ise daha çok Alsancak ve Karşıyaka tarafında yaşadığını anlıyoruz. Sonuç olarak çıkartılan seramikler ait oldukları dönemde ya şatış amaçlı ya da evlerde kullanılıyor. Şu anda yaptığımız çalışmalarda Osmanlı dönemine ait seramik malzemeler çıkartıyoruz. Agora'da bulunan mozaikli salon ve sol tarafındaki seramiklerin tamamı Osmanlı dönemine ait. Bölgeden ciddi sayıda Osmanlı seramiği çıkıyor" dedi.

 

Yapılan kazılarda, görevli arkelogların da desteğini aldığını dile getiren Doç.Dr. Gök, çıkarılan seramiklerin bölgede yaşayan halk, sosyal yaşam, gelir düzeyi ve yaşam standartları hakkında ciddi bilgiler verdiğini ifade etti. Çıkarılan seramikler arasında ilgisini en çok çeken malzemelerin lazımlık ve biberon olduğunu söyleyen Gök, "Seramikte gördüğüm ilk örnekler genelde 19'uncu yüzyıla ait çanak, tabak ve testi idi. Evliya Çelebi 19'uncu yüzyılda bölgeyi gezdiğinde 'Burada 200 tane kahvehane ve 20'yi aşkın meyhane var' demişti. Yapılan kazılarda ortaya çıkan seramikler bunu destekliyor. Bölgede çok sayıda lüle bulduk. Bu sayede buranın bir ticaret bölgesi olduğunu anlayabiliyoruz. Osmanlı döneminden önce yaşayanlardan kalan seramik malzemeler, Osmanlı döneminde de devam ediyor. Ermeni, Türk, Yahudi ailelerin beraber yaşadıklarını görebiliyoruz. Aynı zamanda Anadolu'dan bu bölgeye gelmiş çok önemli seramikler de var. Çanakkale ve Kütahya'dan. Özellikle 18'inci yüzyıl seramik malzemesi çok fazla. Eğer Agora bölgesinde çıkan sermikleri anlamdırırken romantik olursak, Kütahya'dan gelen çok sayıda tabakta kadın figürü olduğunu görebiliriz. 18'inci yüzyılda rastladığımız bu malzemelerin gelin olacak genç kızlara verilen birer hediye olduğunu söyleyebiliriz. Bir tür ritüel gibi" dile konuştu.

Doç.Dr. Gök, İzmir ve Agora'yı ele aldığı bir kitap hazırlığında olduğunu da söyledi.

haberler,com, 27.08.2013

TLOS ANTİK KENTİ UNESCO'NUN KALICI LİSTESİNE GİRME PEŞİNDE

 

 

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) Dünya Mirası Geçici Listesi'nde yer alan Tlos antik kentinin, doğal mirasın korunmasına yönelik çalışmalarla kalıcı listeye girmeyi hedefleniyor. Seydikemer İlçesi'ne bağlı Yaka Köyü sınırlarında bulunan ve geçmişi MÖ 6. bin yıla dayanan Tlos antik kentinde kazı çalışmaları sürüyor. Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Tlos Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Taner Korkut başkanlığında devam eden kazılarda bulunan eserler, kentin geçmişine ışık tutuyor. 
Kazı Başkanı Prof.Dr. Korkut, 1999 yılında hemen hemen tüm Likya bölgesindeki yerleşimler gibi Tlos'un da UNESCO'nun koruma altındaki dünya mirası geçici listesine dahil edildiğini söyledi. Kalıcı listeye girmek için UNESCO'nun özel kriterleri olduğunu belirten Korkut, "Aslında esas kriter; burasının doğal ve kültürel dokusunun olması. O burada zaten mevcut. 1970-80 yıllarında bu özelliği taşıyan yerler kalıcı listeye giriyordu. Ama UNESCO şimdi şartlarını daha da ağırlaştırdı. İleriye yönelik korumalar için planlar istiyor" dedi.


UNESCO'un kalıcı listeye girmek için yönetim ve idari planlara yönelik şartlar aradığına vurgu yapan Korkut, Tlos antik kentinin mevcut haliyle şartları yerine getiremediğini aktardı.
Korkut, kalıcı listeye girmek için biraz zaman gerektiğini, Tlos'un yeni bir kazı alanı olduğu için kentin her yerinde hummalı bir çalışma yürüttüklerini dile getirdi.

 

 

Kentte yapılan çalışmalarla ziyaretçi sayısının da arttığına işaret eden Korkut, şöyle konuştu: "5 yıl önce buraya gelen insanların sayısı ile şimdi gelenlerin sayısı arasında önemli bir artış gözlemleniyor. Kentte, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile koordineli kazı çalışmaları yürütülüyor. Bir çevre düzenlemesi projemiz var. Proje hazırlandı, koruma kurulu tarafından onaylandı. Bakanlığımız ödeneğini de ayırdı. Proje tamamlandığında Tlos bam başka bir çehre kazanacak. 'Kalıcı listeye daha rahat girebileceğiz' diye düşünüyorum."


Kazı çalışmalarını ne kadar hassas yürütüp, o kadar eseri gün yüzüne çıkartarak koruma altına alırlarsa, kalıcı listeye de o kadar rahat girilebileceklerini vurgulayan Korkut, yaptıkları çalışmanın asıl amacının kenti olduğu gibi koruyarak, gelecek kuşaklara tanıtmak olduğunu söyledi.

 

 

Yaşam 6 bin yıldır devam ediyor
Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Tlos Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Taner Korkut, Tlos'un batı Likya'nın önemli bir noktasındaki yerleşim yerlerinden olduğunu ve kent merkezinde yaşamın yaklaşık 6 bin yıldır devam ettiğini yaptıkları kazı çalışmalarıyla belgelediklerini ifade etti.


Girmeler Mağarası'ndaki çalışmalarlada, yerleşik hayata geçen insanların yaşamlarını MÖ 9. bin yıllara kadar geri götürdüklerini kaydeden Korkut, "MÖ 2. binin öncesinde Hititler bunlara Likyalılar demişler. Hatta yazılı belgelerde Likyalı oldukları yazıyor. Ama 2. bin yıldaki isimleri nasıldı, nasıl adlandırılıyordu, onu bilmiyoruz. Tüm toplumlarda gözlemlenen zamansal değişiklikler burada da karşımıza çıkıyor. Ama aynı insanlar burada binlerce yıl yaşıyorlar. Hatta günümüzde burada yaşayan insanların bir kısmının Likyalı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim" diye konuştu.


Korkut, o zamanlarda kullanılan bir çok el aleti, gelenek ve kültürün günümüzle birliktelik gösterdiğine işaret ederek, kentte zorlandıkları tek konunun; uzun yıllar kendi kaderine terk edilip, meydana gelen depremlerde büyük hasar alması olduğunu bildirdi.

Trt Türk, 26.08.2013

DARA'DA KAZILAR 100 YIL SÜRECEK

 

Güneydoğu’nun Antik Efes’i olarak bilinen 10 bin yıllık Dara Harabeleri’nde ortaya çıkan Babil ve Pers imparatorluklarına ait tarihi kalıntıların gün ışığına çıkartılması için kazılar yeniden başladı. Kazıların 100 yıl sürebileceği belirtildi.

Timurleng zamanında yakılan ve yerle bir edilen Babil ve Pers imparatorluklarına ait saklı kentin ortaya çıkarılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı, kazı çalışmaları için 90 bin TL ödenek gönderdi. Ödeneğin gelmesi ile birlikte Dara Harabeleri'nde arkeolojik kazılar yeniden başladı. Yapılan kazılarda Roma dönemine ait bulunan kalıntılardan sonra Artuklular zamanında kalma tarihi kalıntılar ortaya çıkartıldı.

Mardin’e bağlı Oğuz Köyü'ndeki Dara Harabeleri’nde iki yıl önce başlatılan kazı çalışmaları kapsamında ortaya çıkan eserler tarihe ışık tutacak nitelikte. MS 6. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen şemsiye ve çeşitli hayvan figürlü mozaikler, su sarnıçları ile 3 bin yıllık insanlara ait kemikler ortaya çıkarılmıştı. Geçtiğimiz yıl yapılan kazılarda ise zindan olarak bilinen 40 metre derinliğindeki yer altı sığınakları temizlendi. Açık hava tiyatrosu ve kaya evlerin bulunduğu alanlarda gerçekleştirilen kazılarda ise Babil ve Pers imparatorluklarına ait askeri garnizon şehrinin erzak ve silah depoları ile kaya mezarlar ortaya çıkarıldı.

Mardin merkeze bağlı ünlü Dara Harabeleri'nde kazıların yeniden başladığını belirten Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan, Dara’da çok zengin bir kültür bulunduğunu, bu kültürü çıkarmak için 100 yıl kazı yapılması gerektiğini söyledi. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kazı çalışmaları için gönderilen 90 bin TL ödeneğin gelmesi ile çalışmalara başladıklarını ifade eden Erdoğan, şunları söyledi: "14. yüzyılın başında Dara’nın terk edildiğini biliyoruz. 14. yüzyıla kadar kullanıldığını ve Artukluluların da bu bölgede yaşadıklarını ve bu bölgede kaldıklarına dair bir yapı ortaya çıkardık. Burada çıkan kazılarda ortaya çıkan seramikler sikkeler Artuklu dönemini yansıtıyor. Roma dönemine yönelik kalıntılar Dara daha önce yapılan kazılarda ortaya çıkmıştı. Ama ilk defa bir Artuklu yapısı üzerinde çalışıyoruz. Bu açıdan da bu bizim için sevindiricidir. Artuklu mimarisini açığa çıkarmış olacağız.”

KÖYÜN TAŞINMASI GEREKİYOR
Dara’nın tarihini ortaya çıkarmak için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kentin imar koruma planı hazırlandığını belirten Erdoğan, şöyle konuştu: "
Bu koruma imar amaçlı planının eylül veya ekim ayında bitirilmesini bekliyoruz. Bundan sonra hemen köylünün yaşamı ile ilgili sorunlarını çözmek gerekir. Çünkü sit alanında yaşıyorlar. Yaşamları kısıtlanmış durumdadır. Yeni bir yerleşim yerine taşınmaları gerekir. Onların yaşamları altında kalan geçmiş tarihi yapıların açığa çıkarılması için planlama yapılacak. Köy evlerinin çoğunun alt katları Roma dönemine ait. Çoğu ahır odunluk olarak kullanılıyor. Üstünde ise devşirme malzemeleri olarak kullanılan evler vardır.”

DARA HARABELERİ'NİN YÜZDE 90'I ÖZEL MÜLKİYETE AİT
Roma dönemi yapılarına işlev kazandırılması açılıp temizlenmesi, kentin Roma dönemi kimliğinin tam açığa çıkarılabilmesi için üzerindeki yaşamın bir şekilde başka bir alana alınması gerektiğini kaydeden Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti: “Bakanlık olarak bunun için koruma amaçlı plan hazırlıyor. Bu çerçevede köyün belli bir alana taşınması ile altta kalan kısımlar açığa çıkartılacak. Belli kamulaştırmalar yapılması gerekir. Vatandaşların kendi mülkiyeti olan alanlar var. Bunları kamulaştırmak gerekir. Bunlar bittikten sonra ancak arkeolojik kazılar hızlandırılacak. Şu an Hazine adına kayıtlı olan alanlarda kazı yapabiliyoruz. Ama köyün yüzde 90'ı özel mülkiyette olduğu için ancak Hazine'ye ait bölgelerde kazı iznimiz vardır. Arkeolojik kazı çalışmaları uzun soluklu kazılardır. Eski arkeolojik meslektaşlarımızı, hocalarımızı bekliyoruz. Bir alanda ömürlerini tükettiklerini biliyoruz. Dara çok büyük bir arkeolojik potansiyeli olan kenttir. Burdaki kazı çalışmaların belki 100 yılı bulabilecek kadar zaman alabileceğini düşünüyoruz.”

Bugün, 26.08.2013

ASIRLIK KÖŞKE TURİST İLGİSİ

 

 

Sarıkamış İlçesi'nde çivi çakılmadan yapılan asırlık ahşap av köşkünü ilk altı ayda 18 bin turist ziyaret etti.Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından 40 yıl Rusların işgali altında kalan kentte, dönemin Rus Çarı 2. Nikola tarafından yaptırıldığı bilinen 116 yıllık tarihi köşk, kışın olduğu gibi yazın da en çok ziyaret edilen mekanlar arasında yer alıyor.

Kazımkarabekir Mahallesi'nde, sarıçam ağaçlarıyla çivi kullanılmadan Baltık mimarisi tarzında yapılan ve uzun yıllar askeri bölge içerisinde yer alan köşk, özellikle kültür turizmine hizmet ediyor. Farklı ülkelerden gelen turistler, tarihi av köşkünü gezerek mekan hakkında yetkililerden bilgi alıyor. Bir süre önce Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilen av köşkü, Baltık mimarisinin örneklerini yansıtıyor.

Çivi kullanılmadan fırınlanmış ağaçlarla yapılan ve günümüze kadar ayakta kalan tarihi köşke, her geçen yıl ilgi artıyor. Tarihi mekanı gezen turistler, fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmiyor.

Çar 2. Nikola tarafından 1897 yılında, Baltık mimarisi tarzında yaptırılan köşk ve yanındaki ahşap yapı, 80 derecede pişirilmiş, çam ağaçlarının birbirine geçirilmesi şeklinde ve çivi kullanılmadan yapılmış. Köşkte ve diğer ahşap binada 21 oda ve 3 salon bulunuyor.

"İlk altı ayda 18 bin turist geldi"
Kültür ve Turizm İl Müdürü Hakan Doğanay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kültür turları kapsamında farklı ülkelerden gelen turistlerin kentteki tarihi ve turistik mekanları gezdiğini söyledi. Tarihi eserlere ilginin her geçen gün arttığını vurgulayan Doğanay, şunları kaydetti:
"Farklı ülkelerden gelen misafirlerimiz şehrimizdeki asırlık eserleri geziyor. Kars Ani Harabelerini ziyaret eden turistler, av köşkü gibi mekanları da geziyor. En fazla turist Almanya, İngiltere, Rusya ve İran'dan geliyor. Sarıkamış İlçesi'nde bulunan tarihi av köşkünü geçen yılın ilk altı ayında 15 bin turist ziyaret ederken, bu yılın ilk altı ayında 18 bin civarında turist gezdi. Geçen yıla oranla turist sayısı 3 bin arttı."

Sabah, 26.08.2013

YOROS KALESİ'NDE TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

 

İstanbul'un Doğu Roma dönemine ait ayakta kalan tek kalesinde, bu yılki kazılarda yaklaşık 80 eser bulundu.Kazı ekibi başkanı Prof.Dr.Yalçın: "Söz konusu kale turizm ve tarih açısından önemli bir değer.Burada, farklı üniversitelerden katılan arkadaşlarımızla önemli çalışmalar yürütüyoruz''.

 

İstanbul'da Doğu Roma dönemine ait Yoros Kalesi'nde bu yıl da devam eden kazılarda, yaklaşık 80 esere ulaşıldı.Anadolukavağı sırtlarında bulunan ve yapım tarihi kesin olarak bilinmeyen Yoros Kalesi'nde, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Üniversitesi işbirliğiyle 2010'dan bu yana yürütülen kazı çalışmalarında, bugüne kadar çok sayıda esere ulaşıldı. Arkeolog, sanat tarihçisi, öğretim üyeleri, üniversite öğrencileri ve veterinerlerden oluşan ekip tarafından yürütülen kazı çalışmalarının bu yılki bölümü ise ağustos sonunda tamamlanacak.

 

Kazılarda bu yıl, bronz havan eli, hamam taşı, çini, taş gülle, ölçü kabı, Venedik camları, parfüm şişesinin bir kısmı, bronz ölçü kabı, sikke ve tophane lülelerinin yer aldığı yaklaşık 80 eser, gün yüzüne çıkarıldı. Eserlerin en eskisi 1. Beyazıt dönemine, en yenisi ise Osmanlıca yazılmış, cumhuriyetin ilk yıllarına ait. Çalışmalar sırasında ilk kez, "zenne" denilen hanım lülesi ve Yunan sikkesi de bulundu.

 

Kazı ekibi başkanı İstanbul Üniversitesi (İÜ) Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Asnu Bilban Yalçın, yaptığı açıklamada, 2013 yılı kazılarının bu ay sonunda tamamlanacağını söyledi. Bu yıl da oldukça geniş bir alanda, üst kalenin içinde çalışma yaptıklarını dile getiren Yalçın, ulaştıkları eserlerin büyük çoğunluğunun günlük kullanıma ait seramiklerden oluştuğunu belirtti.

 

Buldukları eserler hakkında bilgi veren Yalçın, yabancı sikkelerin gezginlerin ya da limana uğrayan yabancılar tarafından bırakıldığını tahmin ettiklerini anlatarak, tophane lülelerinin de kale içindeki yoğun askeri hayat hakkında önemli bilgiler verdiğini kaydetti.

 

Kalenin lazer tarayıcısıyla 3 boyutlu planı çizildi

Yalçın, bu yıl kazıların yanı sıra kalenin yapısı, mimarisi ile ilgili de önemli çalışmalar yaptıklarını vurgulayarak, "Kalenin bazı yerlerinde hasarlar tespit ettik. Bunlarla ilgili mimari ekibimiz çalışmalar yaptı. Ayrıca 3 boyutlu lazer tarayıcısıyla kalenin planı 3 boyutlu olarak ortaya çıkarıldı. Hem hareketli görüntüler, hem de fotoğraflardan oluşan planla kalenin tüm detayları en ince noktasına kadar ortaya çıkarıldı" dedi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, İl Kültür Turizm Müdürlüğü ve Valiliğin kendilerine büyük destek verdiğini bildiren Yalçın, şunları kaydetti: "Söz konusu kale turizm ve tarih açısından önemli bir değer. Burada, farklı üniversiteden katılan arkadaşlarımızla önemli çalışmalar yürütüyoruz. Çok ciddi bir iş. Buradan çıkan hayvan kemiklerini inceleyen, veterinerlerden oluşan bir ekibimiz bile var. Bize verilen desteğin devam etmesini istiyoruz. Önümüzdeki yıl da buradaki çalışmalara devam edeceğiz."

 

"Çalışmalar uzun süre devam edecek"

İstanbul Kültür ve Turizm Müdürü Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili de Yoros Kalesi'ndeki kazıların 3 yıldır devam ettiğini ve bu çalışmaları önemsediklerini söyledi. Kazıların uzun vadeli bir iş olduğuna işaret eden Bilgili, şöyle konuştu: "Burası, kültürel potansiyel bakımından çok önemli, tarihi bir yer. Kazı çalışmalarının 2 sorunu var. Bunlardan ilki çalışmaların mevsimsel olması.

Sadece yaz aylarında kazı yapılabiliyor. Kazı çalışmalarının doğası bu. Çalışmalar, kazma, kürek ve elle yapılıyor. Büyük oranda kale içinin fotoğrafı ortaya çıktı. Bu önemli bir gelişme. Çalışmalar uzun süre devam edecek. Çünkü kalenin dış bölgeleri de var. Buraları da kazı alanına dahil edeceğiz. Çalışmalar bu nedenle uzun sürecek."

 

Yoros Kalesi

İstanbul'da Anadolukavağı sırtlarında bulunan Doğu Roma döneminden kalma Yoros Kalesi'nin tarihi, antik çağa kadar uzanıyor. ''Yoros'' isminin, ''kutsal yer'' anlamına gelen ''Hieoron''dan ve burada bulunan Zeus Ourios tapınağından ya da ''Tepe'' anlamına gelen ''Oros''tan geldiği tahmin ediliyor.

 

Mimari hatları Doğu Roma döneminde oluşturulan, Ceneviz ve Osmanlı hakimiyetine giren kale, Doğu Roma İmparatorluğunun İstanbul'da ayakta kalan tek savunma yapısı olması itibarıyla tarihi yapılar arasında önemli bir yere sahip bulunuyor.

Yapı, 26.08.2013

2 BİN 200 YIL GECİKEN KARGO ADRESİNE ULAŞACAK

 

 

Antik çağın üç kehanet merkezinden biri olan Klaros Kehanet Merkezi'nde yapılan tapınak için 2 bin 200 yıl önce ısmarlanan ancak geminin Çeşme Kızılburun açıklarında batmasıyla suya gömülen 10 metrelik sütunun adresine ulaştırılması için çalışma başlatıldı.

 

Agora Kazısı Başkanı Prof.Dr. Nuran Şahin, Menderes İlçesi'ne bağlı Ahmetbeyli beldesi yakınlarında devam eden Klaros Bilicilik Merkezi'nde AA muhabirine yaptığı açıklamada, son bulgulara göre antik çağın en eski kehanet merkezi olduğu belirlenen alanın aynı zamanda en önemli inanç merkezleri arasında yer aldığına dikkati çekti.

 

Pagan inanışına göre tanrının buyruklarının alındığı Bilicilik Merkezi'nin, MÖ 13. yüzyılda Miken Uygarlığı döneminde kurulduğunun tahmin edildiğini, Hristiyanlığın yaygınlaştığı MS 4. yüzyıla kadar bu inanışın en önemli merkezlerinden olduğunu belirten Şahin, Klaros'un 1907'deki ilk keşfinden bu yana aralıklı olarak kazılan merkezde önemli eserler ve bulgulara rastlandığını ifade etti.


Merkezin önemli bir mabet alanı olması nedeniyle ihtişamlı tapınaklara ev sahipliği yaptığını, bunlardan MÖ 3. yüzyılda yapımına başlanan ancak tamamlanamayan Apollon Tapınağı'nın önemli bir anıt olduğunu aktaran Şahin, tapınağın kısa süre önce farklı bir konuyla gündeme geldiğine işaret etti.

Araştırmacı Cemal Pulak'ın 1993 yılında Çeşme açıklarında keşfettiği ve 2007 yılında ABD merkezli Sualtı Arkeoloji Enstitüsü organizasyonuyla 6 ülkeden arkeologların katılımıyla su üzerine çıkarılan 8 sütun tamburu ve dor başlığının Klaros Bilicilik Merkezi'ndeki Apollon Tapınağı için yapıldığının belirlendiğini dile getiren Şahin, şu bilgileri verdi:

"Marmara Adası'ndaki mermer ocaklarında üretildiği ve MÖ 1. yüzyıla ait olduğu belirlenen sütun tamburlanın nereye ait olduğunun belirlenmesi amacıyla Teksas A&M Üniversitesi'nden Deborah Carlson ve ekibi bir çalışma yürüttü. Klaros'taki Apollon Tapınağı'ndaki mermerlerin analizi sonrası, batıktan çıkan parçaların bu tapınağın 6'ncı sütunu olduğu tespit edildi. Böylelikle dünyada ilk kez bir batığın adresi ortaya çıkarılmış oldu. Çıkarılan sütun tamburları ve başlık, Bodrum Sualtı Araştırma Merkezi'nde temizleniyor. Bu işlem sonrası sütunun Çeşme Müzesi'nde sergilenmesi düşünülüyordu. Ancak devreye girip bu sütunun adresinin Klaros olduğunu, burada sergilenmesi gerektiğini belirttik."

Sütunun Klaros'ta sergilenmesi fikrinin kabul gördüğünü ancak 1.5 metre çapında, 1 metre yüksekliğinde, 5-7 ton ağırlığındaki 8 mermer tambur ve sütun başlığının taşınmasının önemli bir maliyet yaratacağını anlatan Nuran Şahin, Teksas A&M Üniversitesi'nin bulduğu sponsorlukla bu işi üstlendiğini, sütunun taşınması ile ilgili proje yapıldığını, gelecek yıl uygulamaya geçileceğini kaydetti.

 

2 BİN 200 YILLIK GECİKMEYLE ADRESİNE ULAŞACAK

Sütunun orijinal yerinde sergilenmesinin mümkün olmadığını, bu yere yakın bir konumda yapılacak özel alanda, sutünların sudan çıkarılış ve konservasyon aşamalarını anlatan görsellerle sergilenmesinin düşünüldüğünü bildiren Şahin, "Projenin tamamlanmasıyla sütunlar, 2 bin 200 yıllık bir gecikmeyle adresine ulaşmış olacak. Proje, Klaros Bilicilik Merkezi'nin farklı bir arkeolojik zenginliğiyle ön plana çıkmasına vesile olacak" dedi.

 






Hürriyet, 26.08.2013

SAMSUN'DA 11 BİN YILLIK FOSİL BULUNDU

 

 

Samsun'un Ladik İlçesi'nde eski bir maden ocağında bulunan fosilin, MÖ 9 bin yıllarında yaşadığı tahmin edilen mamutlara ait olabileceği belirtildi.

 

Ladik Kaymakamlığı Yazı İşleri Müdürü Şahin Örnek, ilçede bulunan eski bir linyit kömürü maden ocağından bazı fosillerin çıkarıldığını söyledi.

 

ARKEOLOGLARA FOSİLLERİ İNCELETTİK

Madenin kapatılmasından sonra ocağın sahibinin, bulunan fosilleri Samsun'un geçmişine ışık tutması için kendilerine verdiğini belirten Örnek, "Bu fosiller kömür ocağında 4 yıl önce tesadüfen bulunmuş. Ocağın sahibi fosillerin hangi hayvana ve hangi döneme ait olduğunu tespit etmek için 3 yıl boyunca uğraşmış ancak başarılı olamamış. Geçen yıl bize fosiller verildikten sonra arkeologlara fosilleri incelettik" dedi.

 

HANGİ DÖNEME HANGİ HAYVANA AİT OLDUĞUNU ÖĞRENEMEDİK

Bazı arkelogların fosillerin dinozorlara ait olabileceğini söylediğini anlatan Örnek, "Bir yıl boyunca tüm uğraşlarımıza rağmen fosilllerin hangi döneme ve hayvana ait olduğunu öğrenemedik. Daha sonra fosillerin fotoğraflarını Hacettepe Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi, Fosil Bilimci (Paleontolog) Prof.Dr. Cemal Tunoğlu'na gönderdik" dedi.

 

FOSİLİN MAMUT OLDUĞU, SON AZI DİŞİNDEN TESPİT EDİLDİ

Prof.Dr. Tunoğlu ise kendisine gönderilen fotoğrafların file ait fosilin diş kalıntıları ve üst çenesini olduğu belirterek, "Bu konunun uzmanı Türk asıllı Fransız, Paris Tabiat Tarihi Müzesi uzman paleontologlarından  Prof.Dr. Şevket Şen’le temas kurarak söz konusu kalıntıların daha ayrıntılı bilgilerini öğrenmek istedik. Şen de fosilin fotoğraflarında ilk gözlemlerinin 'mammuthus meridionalis' denilen, Akdeniz Mamutu'na ait olduğunu ifade etti. Bunu da fosillerde çıkan mamutun sağ üst çenedeki son azı dişinden anladığını kaydetti" ifadelerini kullandı.

 

BİR CANLIYA AİT OLDUĞU FOTOĞRAFLARDAN TESPİT EDİLDİ

Fosil kalıntıların kesin ismi ve yaşının ancak detaylı inceleme yapılarak anlaşılacağını ifade eden Tunoğlu, "Fosil bize gönderilecek. Ölçülerinin alınmasıyla tüm özelliklerini ortaya koyup, ayrıntılı bir karşılaştırma yapacağız ancak fosillerin, Kuvaterner-Erken Holosen boyunca, yani milattan 2.5 milyon ile 9 bin yıllarında yaşamış bir canlıya ait olduğu fotoğraflardan tespit edilmiştir" diye konuştu.

 

Tunoğlu, fosilde inceleme yaptıktan sonra fosili tekrar Ladik İlçesi'ne göndereceklerini, orada bulunan müzede fosilin sergileneceğini sözlerine ekledi.

Akşam, 26.08.2013

RESTORASYON TARTIŞMA YARATTI: "ATATÜRK'ÜN EVİ Mİ, TOKİ KONUTU MU?"

 

 

2006 yılında Selanik’e giden Başbakan Erdoğan, anı defterinde bir vatandaşın yazısını görüp sinirlenmiş ve o sayfayı yırtmıştı. Fethi Dördüncü adlı vatandaş deftere, ‘’ Tayyip Erdoğan hükümeti, Bakanlar ve AKP milletvekilleri, Atatürk ilke, devrim ve Cumhuriyet idaresini ortadan kaldırıp Hilafet devleti kurma çabasındadır’’ diye yazmıştı.

 

Dördüncü, bu yazı nedeniyle 3 bin lira para cezasına çarptırılmış, Erdoğan’a da 10 bin lira tazminata mahkum olmuştu.

 

"Atatürk'ün evi mi, TOKİ konutu mu?"

Gazeteport’un haberine göre Selanik’teki Atatürk evinden defterin kaldırıldığını MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural açıkladı. Vural şöyle dedi:

"Evin içini boşaltmışlar. Eskiye dair hiç bir şey yok. Binanın zemin katına 'Atatürk ve çocuk' odası demişler ancak çocukluğuna dair bir tek eşya yok. Ziyaretçiler 'Atatürk'ün evine mi yoksa TOKİ’nin örnek konutuna mı geldik ?' diye soruyorlar. Anı defteri de kaldırılmış. Balmumundan bir heykel var, oturtmuşlar Atatürk'ü, film izliyor. Bu ne saygısızlıktır?"

 

Ziyaretçiler de tepki gösterdi

Odatv'nin haberine göre, Selanik Atatürk Müze Evi'ni ziyarete gelenler yeni düzenleme karşısında adeta şok geçirdi. Atatürk'e ait kullandığı özel eşyaları görememenin hayal kırıklığını yaşayan ziyaretçilerin tepkisine görevliler, 'Çağdaş müzecilik anlayışı ile düzenlendi' yanıtını aldı.

 

Edirne'nin Uzunköprü İlçesi'nden Atatürk'ün doğduğu evi ailesiyle birlikte ziyarete geldiklerini söyleyen Burak Yıldız, "Evi boş bulduk. Daha çok Atatürk'ün eşyalarını görmek isterdik. Şu atmosfer biz o tarihe götürmedi. Atatürk'ün doğduğu günü yaşamak için geldik. Ancak umduğumuzu bulamadık" dedi.

 

Ankara'dan evi görmek için geldiğini anlatan ve çok duygulandığını söyleyen Ayşe Yılmaz ise, "Özellikle Atatürk'ün heykelini görünce çok duygulandım. Yalnız eşyalarını da görmek isterdim, onu göremedim. Bize, modern müzecilik anlayışı diye açıklama yapıldı. Eşyaları olsaydı daha gerçekçi olurdu. Bu bilgileri kitap ve İnternetten öğrenebiliyoruz. Böyle bir tanıtım da olabilirdi. Ama eşyaları da olmasını beklerdim?" dedi. Ziyarete gelen bazıları ise gözyaşlarını tutamadı. Ziyaretçiler özel eşyaların olmaması nedeniyle müzenin adete 'çıplak' kaldığı yorumunu yaptı.

 

Eşyalar İzmit ve Samsun'daki müzelere gitti

Selanik'teki müzenin restorasyonu başladıktan sonra müzede bulunan kıyafetleri, aldığı hediyeler, kullandığı çatal ve kaşıklar ile birçok fotoğrafında görülen kahve fincanının aralarında bulunduğu eşyalar, İzmit'te Sultan Abdülazizin Av Köşkü olarak da bilinen Osmanlının İstanbul dışındaki tek Sarayı Kasr-ı Hümayun'da sergilenmeye başlandı. Mübadele ile Selanik'ten Türkiye'ye göç edenlerin hediye ettiği ve yıllarca müzede sergilenen döneme ait bir çok orijinal eşyanın bir bölümü de Samsun Müzesi'ne gönderildi.

 

Üç yıl sürdü

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Atatürk'ün, 1881 yılında Selanik'te doğduğu evi restore ederek, yeniden düzenledi. 2010’da başlayan çalışmalar üç yıl sürdü. Binanın zemin katında "Atatürk ve Çocuk Odası", birinci katta "Selanik Odası", ikinci katta "İstanbul Odası" ve üçüncü katta da "Ankara odası" olarak isimlendirilen odalar yer alıyor. Binada Atatürk'ü koltuğa oturmuş şekilde canlandıran silikondan yapılmış bir heykel de bulunuyor. Üst katlarda, evin eski teşhir düzenini gösteren maketler de sergileniyor.

Yapı, 26.08.2013

GÖKÇEADA'DA BELEDİYE BAŞKANI DA KAYMAKAM DA SUÇLU!

 


Sit alanı içinde yükselen, mühürlü otelde belediye başkanlı, kaymakamlı yemek şaşırttı.

 

Radikal’in gündeme getirdiği Gökçeada Belediye Başkanı Yücel Atalay’ın üç kez mühürlediği sit alanındaki otelde kaymakama veda yemeği vermesine eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ’dan sert tepki geldi. Günay, “Mühürlenen bir otelde yemek yenilmez. Kaymakam da belediye başkanı da suç işlemiştir” dedi.


Günay, otel sahibinin kendi bakanlığı döneminde Başbakan’ın adını kullanarak yardım istediğini, kendisini uyararak yanından uzaklaştırdığını ifade etti. Günay otel inşaatının bu duruma gelmesi ile ilgili şu bilgileri verdi:


“Benim dönemimde konu önüme geldiğinde ve Radikal gazetesi bunu gündeme taşıdığında konuyu inceletmiştim. Benden önceki dönemde koruma kurullarının burayla ilgili almış olduğu yanlış kararlar olduğunu gördüm. Kurulla ilgili soruşturma başlattım. Ancak burada görüyorum ki ilke kararlarına, koruma kurulu kararlarına, imar mevzuatlarına ve mahkeme kararlarına rağmen inşaat yükselmeye devam etmiş. Burada siyasi bir kayırmacılık söz konusu. Belediye başkanı ve mülki amir kaymakam da bu siyasi kayırmacılığa ortak olmuş. Mahkemenin iptal ettiği yerde ve mühürlenen bir otelde yemek yenilemez, kaymakam da belediye başkanı da suç işlemiştir. İş yeri sahibi daha önce bana da geldi. Bu oteli bitirmek için sayın Başbakan’a söz verdiğini söyleyince ben kendisine tepki gösterdim. Sayın Başbakanın ismini kullanmaması gerektiğini ikaz ettim. Burada ranta izin vermeyeceğimi söyledim ve kendisini yanımdan uzaklaştırdım.

Dönemin Çanakkale Valisi’ni yani şuanki Eskişehir Valisi’ni de bu konuda uyardım. Ancak görüyorum ki inşaatın durdurulması için hiçbir şey yapılmamış. Doğal güzelliklerimizi rant uğruna mahvediyoruz. AK Parti Çanakkale milletvekilleri de bu yapılanlardan ve bu şirket sahibinden rahatsız.”

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 26.08.2013

'ERMENİ ALTINLARI' İÇİN MAHALLEYİ YIKTILAR

 

Muş merkezdeki tarihi Kale Mahallesi'nin, TOKİ projesi yapılması kararının ardından enkaza çevrildiği, yıkım başlamadan önce birçok kişinin 'Ermeni altınları'nı çıkarabilmek için evleri yıktığı bildirildi.

 

Muş’ta geçmişte Ermenilere ait olan tarihi evlerin, TOKİ (Toplu Konut İdaresi) tarafından yıkılacak olması uzun süredir gündemde. Agos'un haberine göre, Merkez Kale Mahallesi’nde bulunan 500’e yakın evin büyük çoğunluğu yıkıldı. Kentsel dönüşüm kararının ardından, yıkıma başlanmadan önce, birçok kişinin define aramak için evlerinin altını kazdığı belirtiliyor.

Yapı, 26.08.2013

517 YILLIK AĞAÇ GÖZ GÖRE GÖRE ÇÜRÜMEYE BAŞLADI

 

Gümüşhane'nin Şiran İlçesi'ne bağlı Kırıntı Köyü'nde 18 yıl önce tabiat anıtı olarak tescillenen ancak gövdesinin bir bölümü çürüyen "Ali Ağa'nın Kavağı", yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyor. Orta Asya'dan gelerek yöreye yerleşen Baloğlu sülalesinin ileri gelenlerinden Ali Ağa'ya ait olduğu rivayet edilen 30 metre boyunda ve 155 santimetre çapındaki 517 yıllık ağaç hakkında bilgi veren Muhtar Ali Akdağ, "Ağaç koruma altına alındıktan sonra geçen 18 yılda etrafında bulunan çitler bozuldu. Levha eskidi. Orman ve Su İşleri Gümüşhane Şube Müdürlüğü geçenlerde levhaları değiştirip çitleri düzenlendi. ancak yıkılmasından korkuyoruz Köylüler olarak ağacı koruyacağız" dedi.

Sabah, 26.08.2013

34 BİN DOLARA VAN GOGH REPLİKASI

 

 

Hollandalı ressam Van Gogh’un tablosuna sahip olmak ancak koleksiyonerlere ve dünyanın ünlü müzelerine nasip oluyor.

 

Çoğu kişi eserlerinin değeri milyon dolarlarla ölçülen Van Gogh’ın replikalarıyla yetinmek zorunda kalıyor. Ancak, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’nin yönetimi orijinali olmasa da replikasına sahip olmak isteyenler için yeni bir projeye imza attı.

 

Müzenin müdürü Axel Rüger, Van Gogh’un dünyaca ünlü yapıtlarının 3 boyutlu replikalarını geliştirdiklerini, bunu yaparken çok ileri bir kopyalama tekniği kullandıklarını açıkladı. Van Gogh’un buğday tarlası serisinin de yer aldığı 3 boyutlu replikaların fiyatı normal replikalardan bir hayli pahalı: Tanesi 34 bin dolar (85 bin 500 TL).

Habertürk, 26.08.2013

KANUNİ'NİN SÜTKARDEŞİNİN TÜRBESİ ZİYARETÇİLERİNİ BEKLİYOR

 

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın sütannesi Afife Hatun’un oğlu Şeyh Yahya Efendi’nin Mimar Sinan’a yaptırılan külliyesi yenilendi. Restorasyonu iki yılda tamamlanan Yahya Efendi Türbesi, Kültür Bakanı Ömer Çelik ve AB Bakanı Egemen Bağış tarafından ziyarete açıldı. 5,1 milyon liraya restore edilen 450 yıllık türbenin orijinal anahtarı Bakan Çelik’e teslim edildi.

 

Yahya Efendi Türbesi’nde restorasyon sırasında ilk zamanlara ait sıva tabakaları üzerine siyah kalemlerle yazılmış dua ve notlar ortaya çıktı. Türbede bulunan bu tarihi yazılar şeffaf plastik levhalarla korumaya alındı.

 

Yahya Efendi Külliyesi’nin 2011 yılında başlanan restorasyon çalışmaları için 5 milyon 114 bin 500 lira harcandı. Külliye içerisinde gerçekleştirilen çalışmalarla cami, müştemilat, imam ve müezzin odaları ile Yahya Efendi Türbesi, Güzelce Ali Paşa Türbesi, II. Abdülhamit tarafından yaptırılan Şehzade ve Kadınlar Türbesi yenilendi. Mezarlıkların külliyeye yakın bölümünde ise çevre düzenlemeleri yapıldı. Külliye içerisinde yer alan ısıtma ve güvenlik sistemleri ile elektrik tesisatları değiştirildi. Çalışmalarda  ön tarafa kazıklar çakılarak ve perde betonlar dökülerek deniz tarafına bakan bölümünün kayması engellendi. Külliye içinde yer alan caminin açılışı ise geçtiğimiz haziran ayında yapılmıştı.

 

Türbenin çevresinde ‘komşu’ olmak isteyenlerin mezarları var

Şeyh Yahya Efendi Türbesi, İstanbul Beşiktaş’ta Ortaköy yolu üzerinde. Ahşap bölümler ile çevresine sonradan eklenen cami-tevhidhane gibi yapılarca kuşatılan türbeye dikdörtgen bir çerçeve içindeki basık kemerli kapıdan giriliyor. Türbede, Yahya Efendi ile birlikte annesi Afife Hatun,  Kanuni Sultan Süleyman’ın kızlarından ve Yahya Efendi’nin manevi evladı olan ‘Tasasız’ Raziye Sultan, II. Abdülhamid’in evlatlarından Hatice Sultan ile Şehzade Ahmed Bedrettin Efendi, Yahya Efendi’nin büyük oğlu Şeyh İbrahim Efendi gibi isimlerin de kabri yer alıyor. Şeyh Yahya Efendi’nin hayatta iken sahip olduğu büyük şöhret, İstanbul’da vefatından sonra da devam etmiş, türbesi ile tekkesinin çevresi kendisine “komşu” olmak isteyen binlerce insanın kabirleri ile dolmuş. 16’ncı yüzyılın ikinci yarısından itibaren türbeye gömülmüş olan birçok tarikat ehli, devlet ricali, ulema, hanedan ve saray mensubuna ait mezar taşları ise çeşitlilik gösteriyor.

Zaman, 26.08.2013

LONDRA'DAKİ MEZAR TAŞLARI

 

İngiltere’de mezata çıkartılan üç adet Osmanlı mezartaşının satışı, Kültür Bakanlığı’nın müdahalesi üzerine durdurulmuş...

Hani “Herşey olup bittikten sonra artık ne işe yarayacak?” manasına gelen “Ba’de harabü’l-Basra” yani “Basra harap olduktan sonra...” diye eski bir söz vardır ya, onun gibi...

Tarih boyunca mezar kavramına ve mezartaşına Türkler kadar özen göstermiş, ahıretin ilk kapısı olan mezarlıkları korku değil huzur mekanı haline getirmeye muvaffak olmuş, mezartaşlarından birer sanat eseri yaratabilmiş ama bütün bunları unutup mezarlıklarını sonradan tamamen harap etmiş başka bir millet herhalde bulamazsınız...

İstanbul’a eski asırlarda gelmiş olan Avrupalı gezginler seyahatnamelerinde şehirde huzuru en fazla mezarlıklarda bulduklarını yazarlar... Servilerin serinlikleri altında hissettiklerini anlatırlarken Türkler’in mezar hassasiyetine şaşırır, ölümün korkunçluğunu ifade eden mermer sembollerin birer sanat haline getirilmiş olmasından hayrete düşerler...

GRANİT GÖRGÜSÜZLÜĞÜ
Ama sonra ne oldu?

Böylesine bir huzur mekanı olan mezarlıkların neredeyse tamamı zamanla hoyrat tahriplere uğradı, herbiri birer dehşet tarlası halini aldı... 1950’li senelerden itibaren, özellikle de yol inşaatlarında, Moğol akınlarına uğramıştan beter edildiler. Bazıları mermer sanatının hakikaten zirvesi olan taşlar parça parça edildi, kırılıp bir tarafa atıldılar; bir kısmı da gecekonduların merdiven basamağı oldu. 1980’lerde yıkımın ikinci perdesi açıldı, asırlık huzur mekanlarının o günlere gelebilmiş olanları otoyollara kurban edildi, taşları sökülen eski mezarlar İstanbullu olmak isteyen yeni zenginlere satıldı, üzerlerine görgüsüzlük sembolü granitten birer heyula dikildi, hatta bazı eski mezarlıklarda residence’lar yükseldi ve netice: İstanbul’da büyük camilerin hazireleri dışında şehrin geçmişini ve kültürünü gösteren tarihi mezarlıklardan geriye artık pek birşey kalmadı ve kalabilmiş olanlarında da tahrip devam ediyor...

Mezartaşları şehirlerin tapu kayıtları gibidir, o beldenin sakinlerinin sahiplik belgesidir ve biz, İstanbul’un eski sahiplerinin ruhlarını temsil eden bu kayıtların çoğunu ortadan kaldırdık, kalanları da imha ile meşgulüz!

BİR HAYAL RESMİ GEÇİDİ
Medeniyetler diktikleri anıtsal eserlerin yanısıra mezarlıkları ile övünür ve “İşte, yetiştirdiğimiz büyük adamlar” diyebilmek için büyük şehirlerin bazı mezarlıklarını bir ruhlar ve hatıralar müzesi haline getirirler. Mesela, yolunuz Paris’in meşhur Pere Lachaise Mezarlığı’na düştüğünde, geçmişte Avrupa kültürüne yön vermiş, hatta o kültürü yaratmış olan en önemli isimlerin önünüzde birer hayal resmigeçidi yaptığını hissedersiniz...

Ama bizde böyle bir mekan yoktur! 1940’lı senelerde Bursa’da bir “mezartaşı müzesi” kurma çabası ile başlayan çalışmalar her nedense engellenmiş, üstelik engellemekle de kalınmamış, iş varolanı bile yoketmeye uzanmıştır... İstanbul’da zebellah gibi mermer ve granitlerle donanmış zengin aile kabirleri ile bunların hemen gerisindeki sade ama taşlarının hiçbir özelliği olmayan mezarlar, kültürden ve gelenekten kopuşun mükemmel birer sembolüdür.

Londra’da mezata konan mezartaşlarının satıştan çekilmesi beni işte bu yüzden hiç mi hiç heyecanlandırmadı... Zira onbinlercesini bizzat tahrip ettiğimiz taşların hüznünü unutup şimdi üçünü kurtarmış olmamız “Ba’de harabü’l-Basra” sözünü hatırlatmaktan başka birşey değildir!

Habertürk, Yazı: Murat Bardakçı, 26.08.2013

MOR YAKUP MANASTIRI AÇILDI

 

 

Nusaybin İlçesi'nde restorasyon çalışmaları tamamlanan Mor Yakup Manastırı, törenle açıldı.

 

Nusaybin Kaymakamı Abdulhalim Can, ilçeye bağlı Dibek Köyü'nde "Deyr Ghazelke" diye bilinen Mor Yakup Manastırı'nın açılışında yaptığı konuşmada, bölgenin asırlardır kadim medeniyeti bağrında barındırdığını söyledi. Kardeşlik ve sevgi duygularının pekişmesi için çaba gösterdiklerini vurgulayan Can, "Bu topraklar Mor Yakup, Selman-ı Farisi ve Zeynel Abidin'i yıllarca bağrına basmış dil, din ve ırk gözetmeksizin herkese kucak açmıştır. Umut ediyoruz ki, buralarda hep güzel şeyler konuşulur, sevgi konuşulur ve paylaşılır" diye konuştu.

Konuşmalardan sonra açılışı yapılan manastır gezildi. Açılışa Kaymakam Can'ın yanı sıra BDP Mardin Milletvekili Erol Dora, Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan, İlçe Jandarma Komutanı Binbaşı Yavzu Köse, İlçe Emniyet Müdürü Vekili Hüseyin Cavit Ak, Kilise ve Manastırları Koruma Derneği Başkanı Maravgi Çınar, Muhtarlar Derneği Başkanı Şakir Acar'ın yanı sıra çok sayıda davetli ile Süryani cemaati üyeleri de katıldı.

Hürriyet, 25.08.2013

KİLİSELER ASIL SAHİPLERİNİ ARIYOR

 


Tatvan’ın Tokaçlı Köyü'ne bağlı Paşaelması mezrasında bulunan ve ahır olarak kullanılan kilisenin sahibi Yılmaz Yamaç, devlete defalarca yaptığı başvurulardan sonuç aldı. Kilise, ‘kültür varlığı’ olarak tescil edildi ve koruma altına alındı.

 

Anadolu’da çok sayıda kilisenin şahsi tapularda olması, kiliselerin korunmasını ve restorasyonunu güçleştiriyor. Tatvanlı Yılmaz Yolaç bu zor işe talip olmuş. Ancak bu noktada öncelikle şahsi tapuların kiliselere devredilmesi gerekiyor. Patrikhane Emlak Komisyonu Başkanı Şahin Gezer, sorunun çözümü olarak patrikhane tüzel kişiliğinin tanınmasını gösterdi.

 

Anadolu’nun pek çok yerinde yıllarca kullanılmış kiliseler, 1915 soykırımının ardından şimdilerde kaderine terkedilmiş durumda. Metruk haldeki kiliselerin bir kısmı üzerinde yer aldığı arazi ile birlikte Hazine’ye intikal ederken, bir kısmı da şahısların üzerine kayıtlı görünüyor. Şimdilerde pek çok ‘kilise sahibi’ elindeki tarihi yapıyla ne yapacağını düşünür oldu. Kiliseleri satmak isteyenler olduğu gibi kiliseleri gerçek sahiplerine iade etmek isteyenler var…

 

Bitlis Tatvan’daki Yamaç ailesi onlardan biri.  Tatvan, Tokaçlı Köyü'nde bulunan arazileri üzerinde bir Ermeni kilisesi yer alan ailenin elinde kiliseye ait tapu da bulunuyor. Yılmaz Yamaç, kilisenin restore edilmesi için bir süredir çaba sarf ediyor. Harabeye dönmüş kilisenin başına bir şey gelmemesi için İl Kültür Müdürlüğü’ne başvuruda bulunana Yamaç, Van Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu incelemesinin ardından 21 Mart tarihinde kilisenin tescillenmesine karar verildiğini anlatıyor.

 

Kilisenin tescillenmesinin ardından Yamaç, kilisenin restorasyonu için bir kez daha Kültür Müdürlüğüne başvuruda bulunmuş. Van Koruma Kurulu, kilisenin özel mülkiyet altında olduğu için projelendirme ve restorasyon işinin mülk sahibi olarak aile tarafından yapılması gerektiğini, bütçe olanağı olmadığı taktirde Valilik veya Belediye’ye başvuru yapılarak projelendirme çalışmasının talep edilebileceği bildirilmiş.

 

Yılmaz Yamaç bugünlerde Valiliğe konuya ilişkin olarak başvuruya hazırlanıyor. Ancak tapusu şahıslar üzerinde olan yapıların restorasyonunu devlet üstlenmediği için kaygılı.

Kilise miras yoluyla kendilerine kalan Yılmaz Yamaç,  içinde define aranmış, ahır kullanılmış olan kiliseyi kendi imkanları ile korumaya çalışmış: “Buranın korunması, restore edilmesi gerekiyor. Bir şekilde bizim elimize geçmiş” diyen Yamaç, bir de çağrıda bulunuyor: “Biz kilisenin restorasyonu için çaba harcıyoruz, çeşitli girişimlerde bulunduk. Eğer Ermeni Vakıflarından biri isterse kiliseyi kendilerine veririz.”

 

Fatih Altaylı kilisesi ile gündeme gelmişti

Geçtiğimiz yıl, kiliselerin tapularının kişilere ait olması ile ilgili en çarpıcı örnek Van’da ortaya çıkmıştı. Van Bakraçlı Köyü’nde bulunan Yedi Kilise’nin tapusunun Haber Türk gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı’ya ait olduğu ortaya çıkmış; Altaylı kilisenin restore edilmesinde bir sorun olmayacağını söylemişti.

 

Öte yandan Siirtli Mehmet Emin Evin, özel mülkü olan arazide bulunan Süryani kilisesini satmak istemiş ve tapusu elinde bulunan kilise için bir milyon lira istemişti.

 

 ‘Patriklik tüzel kişiliği tanınırsa, sorun çözülür’

Anadolu’da çok sayıda kilisenin şahsi tapularda olması, kiliselerin korunmasını ve restorasyonunu güçleştiriyor. Bu noktada öncelikle şahsi tapuların kiliselere devredilmesi gerekiyor. Patrikhane Emlak Komisyonu Başkanı Şahin Gezer, sorunun çözümü olarak patrikhane tüzel kişiliğinin tanınmasını gösterdi. Hukuki olarak vakıfların mülk edinmeleri yönünde bir engel olmadığına dikkat çeken Gezer, “Patriklik özellikle kiliselerin mülklerini geri almak için başvuruda bulunmalı. Tapu idareleri, tüzel kişilik olmadığı için bunu kabul etmeyecektir. O zaman da mahkeme süreci ile tüzel kişilik hukuk mücadelesi başlatılmalı” diye konuştu.

 

Yunanistan’da Türklerin verdikleri hukuk mücadelesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kazandıklarını da hatırlatan Gezer, “Patriklik de vereceği hukuk mücadelesini eninde sonunda AİHM’de kazanacaktır” görüşünü savundu.

 

 ‘Kafa kafaya vermek gerekiyor’

Surp Giragos Kilisesi Başkanı Ergün Ayık ise sadece tapu devirlerinin yeterli olmayacağına dikkat çekti. Surp Giragos’un restorasyon öyküsünü anımsatan Ayık, “Kültür Bakanlığı restorasyonları üstlenmiyor. Tapuların kendisinde olması durumunda kilisenin restorasyonunu yapabiliyorlar o zaman da kilise olarak değil müze olarak kullanılmasını istiyorlar. Van Ahtamar’da yaşanan buydu. Diyarbakır’da biz restorasyonu kendi imkanlarımızla Belediye desteği ile yaptırdık, ancak hala sıkıntı çekiyoruz. İnsanlar geldiklerinde gözyaşı döküyor ama çıktıktan sonra duyarsız. Sadece restore etmekle de olacak iş değil, bu kiliselerin bakımlarının yapılması da gerekiyor” diye konuştu. Ayık, bu konuda vakıfların fikir alışverişi yaparak ortak ve kapsamlı politikalar geliştirmeleri gerektiğini de ifade etti.  

 

Ortak hareketin önemine değinen bir diğer isim de Malatya HayDer’in Başkanı Hosrof Köletavitoğlu. Bu tip sorunlarla giderek daha sık karşılaşıldığını belirten Köletavitoğlu, “Bir portföy oluşturmak gerekiyor ve bu yolla pek çok yerde bu sorunu çözmek lazım.  Kimi insanlar buraları yıllarca korumuş ve şimdi tapuları geri vermek istiyor. Ama tabi, geri vermek istemeyenler de var. Bütün bunları çözümü için başta Patriklik olmak üzere tartışarak bir çözüm üretmek gerekiyor” diye konuştu. 

Agos, Haber: Uygar Gültekin, 25.08.2013

KARAKÖY CAMİİ EFSANELERLE ÖRTÜLDÜ

 

 

1958 yılında yıkılan Karaköy Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii’nin yeniden yapılmasında sona gelindi. Sultan II. Abdülhamit’in mimarı D’Aronco tarafından inşa edilen ve üzerinden elli sene geçmeden yıkılan bu güzel cami, 20 seneden bu yana yapılmak istense de bu arzu bir türlü nihayete erdirilemiyor.

 

Yirminci yüzyıl, Türk-İslam medeniyetinin zirveleştiği İstanbul için kara bir dönem. Daha önce tabii afetler, yangınlarla boğuşan bu başşehir, bu kez insan eliyle yapılacak bir kıyıma sahne olacaktı. Geçtiğimiz temmuz ayında, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan açıklama, bu geniş çaplı kıyımı doğruladı.

 

Özellikle İsmet İnönü devrinde yıkılarak malzemeleri satılan, hatta CHP ocağına çevrilen dini mekanlar bir yana, bu yıkımların Demokrat Parti iktidarı süresince devam etmesi de bir hayli dikkat çekici.

 

İmar faaliyetleri kapsamında büyük caddeler, geniş bulvarlar inşa etmek bahanesiyle yerle bir edilen cami, medrese ve mezarlar Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kayıt altına alındı. Genel Müdür Adnan Ertem, uzun süre yürütülen çalışmalarda, 130 tanesi İstanbul’da olmak üzere tam 150 adet eser tespit ettiklerini kaydetti. Ertem ayrıca, aralarında çok kıymetli camilerin de bulunduğu bu sanat eserlerinin yakın tarihte tekrar imar edileceğini müjdelemişti. Buna göre, ilk etapta bugüne sadece minaresi kalan Rumeli Camii, Yeniköy Parkı’nda temelleri bulunan Fazıl Efendi Camii ile Karaköy’deki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yapılacak.

 

II. Abdülhamit’in mimarı D’Aronco’nun eseri

Tarih sahnesinde silinen bu kıymetli camiler arasında Karaköy Camii’nin yıkım hikayesi son derece hüzün verici. Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığından bu yana, neredeyse her iki senede bir gündeme gelen restitüsyon (yeniden bina etme) çalışmaları, elle tutulan bir sonuç doğurmadı. Son olarak 9.7.2012 sözleşmeli proje ile tarihi caminin yeniden yapılacağı kamuoyuna duyurulmuştu. II. Abdülhamit Han’ın sermimarı İtalyan Raimondo D’Aronco tarafından Art Nouveau (Ar Nuvo) tarzında imar edilen cami, devrinin üslup inceliklerini yansıtan nadide bir ibadethane. Sekizgen formu ve mermer kaplı dış cephesinin yanı sıra floral (çiçekli) alınlık süslemeleriyle dikkat çeken diğer adıyla Yağkapanı Camii’nin yıkım hikayesi de yeniden yapılma sürecini aratmıyor. Demokrat Parti döneminde İstanbul’da gerçekleştirilen dev yıkımlardan payını alan Karaköy Camii, yol genişletme çalışmaları çerçevesinde ortadan kaldırılmıştı. Fakat ilerleyen süreçte caminin tam olarak bu sebepten yıkılmadığı ve ardında soru işaretleri bırakılarak yok edildiği anlaşıldı.

 

 

Yıkımı efsaneye döndü

O dönemdeki gazete haberlerinden öğrendiğimiz kadarıyla, Karaköy Camii’nin yıkılacağı duyulunca halk arasında büyük bir tepki doğar ve bu tepkiyi dindirmek adına binanın taşlarının numaralandırılarak camisi bulunmayan Kınalıada’ya taşınacağı ilan edilir. 1958 yılında bir bahar sabahı Karaköy Meydanı’na ulaşan yıkım ekipleri, mermer süslemeli, ahşap minareli bu fevkani camiyi yerinden sökecek, içindeki Venedik işi avizeyi, minber ve mihrabı da çevredeki camilere dağıtarak (ortadan kaybolduğu sonradan anlaşılmış) yapıyı yerinden sökeceklerdi. Koparılan parçalar, Karaköy Limanı’na yanaşan mavnalara yüklenerek Kınalıada’ya götürüldü. Ancak yolculuk sırasında gemi battı, mavnalara yüklenen parçalar Boğaz’ın sularına karıştı. Ancak araştırmalarımız sonucunda buraya kadar anlattığımız hikayenin daha farklı olduğunu gösteren birçok bilgi ve belgeye ulaştık.

 

 

‘Tarihi değeri olmadığına dair rapor alındı’

Caminin yıkımı sırasında İstanbul Tarihi Eserler Bürosu’nda memurluk yapan Alpaslan Koyunlu, mimar D’Aronco hakkında araştırmalar yapan Prof.Dr. Afife Batur’a çarpıcı bir beyanatta bulunmuş. Koyunlu, Batur’a Anıtlar Kurulu’ndan siyasi baskılar sonucu caminin tarihi değeri olmadığına dair bir rapor alındığını anlatmış. Cami yıkılacak söylentilerinin artmasıyla bu durumdan şüphelenen Koyunlu, yıkımın ertesi sabah yapılacağını haber alınca, gece camiye gizlice girip sabaha kadar karpit ışığında taşları numaralandırmış ve yerleşim şemasını çizmiş. Ancak bu şema belediyenin arşivlerinde kaybolmuş. Vakıflar bünyesindeki raporlara ulaşan Afife Batur, ilgili belgede caminin yıkımına nasıl karar verildiğini, minberin ve mihrabın muhtelif camilere gönderildiğini ve Venedik’ten gelen avize ile halıların da Teberrükat Memurluğu’na gönderildiğini öğrenmiş. Raporda son olarak kalan parçaların Kınalı-ada’ya nakledildiği belirtiliyormuş.

Kınalıada sakinlerinden Reşat Pala ise bu sürecin anlatıldığı gibi gerçekleşmediğini belirtiyor. Caminin adaya ulaşan malzemeleri, yeniden yapılmasına imkan sağlayacak şekilde değilmiş. Reşat Pala, caminin yapılması için getirilen mermerlerin biçimsizce kırılmış halde olduğunu anlatıyor. Sahile yığılan mermer malzeme elbirliği yapan Müslüman cemaat tarafından kıyılardan toplanmış. Düzeltilebilenleri 1962 yılında inşa edilen ve bugün de kullanılmakta olan Kınalıada Camii’nin temelinde ve duvarlarında kullanılmış. Ancak bu caminin Karaköy’dekine benzer bir tarafı bulunmuyor. Karaköy Camii’nden kalma oyma nakışlarla süslü iki alınlık taşı da Kınalıada Camii’nin bahçesinde herhangi bir hırsızlık olayına karşı tedbirsiz durumda bekliyor.

Türk mimari tarihine kara bir leke olarak kazınacak bu olayın Karaköy Meydanı’nda dikkat çeken bir başka yönü daha var. Yarım yüzyıldan fazla bir süre araba parkı veya boş arazi olarak kalan arsa, gerçekten yol genişletmek için açıldıysa yıkım niçin sadece bu cami üzerinde uygulandı ve yanı başında duran Ziraat Bankası’na dokunulmadı? Dış cephesindeki Hiram Usta, Dulkadın çocukları gibi masonik sembollerle dikkat çeken bina, Türkiye’de kurulmuş ilk resmi mason locasına da ev sahipliği yapmış. Karaköy Camii şimdi yeniden ihya edilecek. Bakalım muammalar zinciri olan bu hikaye nasıl sonlanacak?

 

Çalışma hassasiyetle sürdürülmeli

Prof.Dr. Afife Batur: Karaköy Camii, ben fakültedeyken yıkılmıştı. Raimondo D’Aronco üzerine yaklaşık 35 yıldır akademik çalışmalar yapıyorum. İstanbul’da onlarca eseri var. Tabii o zamanlar yürütülen yıkımlar bizi çok müteessir ediyordu. Oradaki güzelim caminin bir kasıtla yıkıldığına inanmıyorum ama niçin yıkıldığına aklım ermiyor. Yeniden yapım çalışmaları özenle sürdürülmeli. Çünkü Art Nouveau tarzında yapılmış bu eserin yeniden inşası kolay değil. Tayyip Erdoğan döneminde benden destek istenmişti. Yakın tarihte tamamlanan proje için bana danışılsın isterdim. Çünkü Batılı önemli sanat tarihçilerinin gözü bu projede olacak.

 

 

Müfit Yüksel (Araştırmacı-yazar): Caminin tıpkı yapımı için çalışmaları tüm samimiyetimle tebrik ediyorum. Umarım bu gibi camilerin yeniden yapılması yüz kızartacak geçmişimizi unutturacak ve ecdadımıza olan iade-i itibarı sağlayacaktır. Bana kalırsa İtalyan yetkililerden edinilen çizimlerle ve hatta İtalyan mimarlar da davet edilerek ortak bir proje yürütülebilir. Caminin açılışında İtalyan yetkililerin çağrılması da iki ülke arasında bağların sıkılaşmasında yardımcı olacaktır.

 

Karaköy Camii katakulliye getirildi

Süleyman Faruk Göncüoğlu (Sanat tarihçisi): Karaköy Camii, ilk Fatih devrinde mescit olarak inşa edildi. Sonra camiye çevrildi. Depremden hasar gören mescit, II. Abdülhamit’in emriyle, 20. yüzyıl başında inşa ettirildi. 50’li yıllarda binanın depreme dayanıklı olmadığı ve rutubetten etkilendiğini söylediler. Hatta Kınalıada’da da monte edileceği öngörülüyordu. Mescit zaten 1935’te kadro dışı bırakılıp ibadete kapatılmıştı. Hatta ardiye olarak kullanıldı. Yıkımın yolla veya harap düşmesiyle ilgisi yoktu. Ziraat Bankası binası olarak kullanılan yapı ise Türkiye’nin ilk resmi mason locasıydı.

Zaman, Haber: Erkam Emre, 25.08.2013

DENİZKIZI 100 YAŞINDA

 

 

Danimarka’nın simgesi Denizkızı heykelinin 100’üncü yılı heykelin bulunduğu Langelinie’de kutlandı.

 

Danimarkalılılar ve ülkede bulunan turistlerin akın ettiği etkinliklerde değişik milletlerden 100 genç kız denize atlayarak 100 rakamını yazdılar, kanocular ise heykelin etrafında gösteri yaptılar. 100’üncü yıl kutlamalarının 31 Aralık’a kadar devam edecek.

İnşaat firması sahibi Carl Jakobsen tarafından 1913 yılında heykeltıraş Edvar Eriksen’e yaptırılarak Kopenhag Belediyesi’ne hediye edilen Denizkızı heykelinin 1964 yılında başı kesilerek çalındı, 1984 yılında kolu kesildi, 2003 yılında bombalı saldırıya uğradı ve denize düştü. Heykele, defalarca boya ve çeşitli malzemeler sürüldü. Tüm saldırılara rağmen her defasında tamir edilip yerine konuldu.

Hürriyet, Ünsal Turan, 25.08.2013

"BAŞBAKAN 'OLUR' DERSE OKUL AÇILIR

 

 

Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için gözler demokratikleşme paketine çevrilirken Ruhban Okulu’nun hangi statüde faaliyete başlayacağıysa henüz bilinmiyor. Ekümenik Patrikliğin avukatı Kezban Hatemi, 1971 yılından bu yana kapalı olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için yasal değişikliğe gerek olmadığını İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün okula göndereceği tek bir yazının yeterli olduğunu söyledi. Ruhban Okulu meselesinin çözümünün çok basit olduğunu söyleyen Hatemi, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ‘Tamam’ desin, bu iş biter” dedi. Ruhban okulunun kapatılmadan önce dönemin Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olduğunu söyleyen Hatemi, Ruhban Okulu’nun üniversite statüsünde açılmasının çok mümkün olmadığını da kaydetti. 


‘Devlet ayrımcılık yapıyor’
Hatemi, ‘YÖK’e bağlı üniversite olacak’ diyenler de geyik muhabbeti yapıyor. Ruhban Okulu’nun yeniden açılması demokratikleşme için atılacak en kolay adım ama onu kendi kendimize zorlaştırdık” dedi. Hatemi, Ruhban Okulu’nun kapalı tutulmasının hiçbir yasal dayanağı olmadığını belirterek, “İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün yazısı ile kapatıldığına göre aynı şekilde açılabilir. Durum bu kadar basit. Aslında okul kapalı da değil. Devlet, bu konunun Türkiye-AB ve Türkiye-ABD sorunu olmaktan çıkmasını bir an önce sağlamak zorunda artık. Ruhban Okulu’na karşı çıkanlar olayı siyasi zemine taşıyorlar. On milyon nüfuslu Yunanistan ile aramızdaki sorunları ileri sürerek 300 milyonluk Ortodoks Hristiyan cemaatini karşılarına alıyorlar. Oysa patrikhane bir Türk kurumu. Devlet kendi vatandaşına ayrımcılık ve hak ihlali uyguluyor” dedi.

Milliyet, Haber: Samet Akten, 25.08.2013

 

******


AÇILIŞ İÇİN FORMÜL: '1971'

 


Heybeliada Ruhban Okulu 12 Ocak 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi nin verdiği kararla kapatılmıştı.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın bu hafta kurmaylarıyla oturup son şeklini vereceğini duyurduğu demokratikleşme paketinin en önemli unsurlarından biri, Heybeliada (Halki) Ruhban Okulu’nun (HRO) açılması olacak. ‘Yüksek okul’ olarak kabul edilen ve Özel Öğretim Kurumları Kanunu’ndaki “özel üniversite açılamaz” hükmü nedeniyle 12 Ocak 1971 günü verilen Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılan okul, söz konusu kararın öncesindeki statüsü ile eğitim öğretime davet edecek.

‘Küresel bir sorun’
AK Parti ’nin 27 Eylül 2012 günü kamuoyuna deklare ettiği 62 maddelik ‘demokratikleşme manifestosu’ kapsamında üzerinde çalışmalar yapılan paket, bu hafta Başbakan Erdoğan’ın da katılacağı toplantıların ardından son şeklini alacak.


“İnanç özgürlüğü” başlığı altında Türkiye ’nin en önemli insan hakları sorunları arasında yer alan HRO sorunu da yeni paketle tarihe karışacak. Fener Rum Patrikhanesi’nin 1844 yılında açtığı HRO Teoloji Okulu, Anayasa Mahkemesi’nin 12 Ocak 1971 tarihli kararına istinaden İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 12 Haziran 1971 tarihli yazısı ile 9 Temmuz 1971 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere kapanmıştı. Açık kaldığı sürede toplam 930 mezun veren HRO’nun 12 mezunu İstanbul Rum Patrikliği yapmıştı. Kapanma gerekçesi HRO’nun “özel yüksekokul” statüsünde olması ve Türkiye mevzuatında özel üniversite açılamamasıydı.

Patrikhanenin “Okul lise statüsündedir, mezunlar rahip olacak, herhangi bir üniversiteye devam etmeyecekler” itirazlarına rağmen, diplomatik nedenlerle HRO bugüne dek açılmamıştı. Okulun açılmasının önündeki en büyük engellerden biri Batı Trakya Türklerine müftü seçme hakkı bile vermeyen Yunanistan’la “Karşılıklılık ilkesi”ydi. ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin bütün raporlarında dikkat çekilen sorun, Türkiye’nin yöneticilerinin ABD ve AB yöneticileriyle yaptığı görüşmelerde de dosyanın ilk sırasında oluyordu. Patrikhane dünya genelinde ‘evrensel’ kabul edildiğinden, sorun da ‘küresel’ bir sorun olarak görülüyordu. Son olarak Başbakan Erdoğan’ın 16 Mayıs’ta Washington’a yaptığı ziyarette Obama konuyu güçlü bir şekilde gündeme getirmişti.


Okulun, Anayasa Mahkemesi kararı öncesindeki statüsüyle açılabileceği konusunda genel bir görüş birliği vardı. Ancak, bu çözümün hayata geçirilebilmesi için siyasi iradenin “evet” demesi gerekiyordu. Yeni demokratikleşme paketi kapsamında konu ele alındı, hükümet HRO’nun açılması yönünde siyasi iradesini ortaya koyma kararı aldı. Son dakikada bir değişiklik olmazsa, Özel Öğretim Kurumları Yasası’nda değişiklik yapılacak.

Radikal (Kısaltarak), Haber: Deniz Zeyrek, 26.08.2013

82 YILLIK PARK OTEL CANLANDI

 

 

İstanbul'un simge yapılarından biri daha eksi günlerine dönmek için gün sayıyor. 24 yıllık inşaat sürecinde üç kez el değiştiren Park Otel, ekimde kapılarını açacak. 250 milyon dolarlık yatırımla tamamlanan inşaatta mimarlar, 82 yıllık tarihi yapının orjinal haline sadık kaldı. Yeni adıyla Park Bosphorus Otel'in öne çıkan bir başka özelliği de Avrupa'nın en büyük seyir terasına sahip olması. Otelin yatırımcısı Türkiye'deki işletilebilir krom madenlerinin yüzde 75'ine sahip olan CVK Holding. Holdingin Yönetim Kurulu Başkanlığı'nı ailenin ikinci kuşak temsilcisi Gülşah Çevik üstlenmiş. Kayserili işadamı Mahmut Çevik'in henüz 34 yaşındaki avukat kızı Gülşah Hanım, 12 yıldır maden ocaklarında bu görev için hazırlanmış. İki yıl önce Taksim İstanbul Hotel'i satın alarak turizm işine giren Gülşah Çevik, Boğaz'daki açılışın heyecanını yaşıyor. Çevik'le, otelin 24 yıllık yenilenme hikayesini ve diğer yatırımlarını konuştuk.


Gülşah Hanım 1989'da başlayan inşaat macerası nasıl son buldu?
Otel, bize gelene kadar üç kez el değiştirmiş. Duyduğuma göre yapılamama nedeni hep İstanbul'un siluetini bozacak projelerle gidilmesi olmuş. İstanbul'un göbeğine gökdelen yapmak istemişler. Biz silueti bozmadan, aslına uygun şekilde yatay inşa ettik.


Peki böyle yapınca zarar ettiniz mi?
Başbakanımız haklı, sırf büyük olsun, daha çok para kazanalım diye İstanbul'un ortasına direk dikmenin ne anlamı var? 1931'de konaktan otele çevrilmiş ve 1979'a kadar turizme hizmet vermiş, manevi değeri olan bir yapı.


Otel çok büyük, kaç kişi istihdam edeceksiniz?
550 kişi istihdam ediyoruz. İki aydır personel maaşını alıyor.


Taksim bölgesine yatırım yaptınız. Tedirgin misiniz?
Asla. Taksim İstanbul Oteli'miz şu anda yüzde 85 dolu. Hatta eylül ve ekim satışlarını da yaptık. Ben bile misafirim geldiğinde yer bulamıyorum.

İLK MODERN DÜĞÜN BURADA YAPILDI
Dört kez sadrazam olan Ahmet Tevfik Paşa, şimdi Park Bosphoros Otel'in yükseldiği bölgeye bir konak yaptırdı. Tevfik Paşa Konağı olarak bilinen yapı, bir ara İtalyan sefiri Baron Blanc'a 60 odalı bir bina olarak hizmet verdi. Dönemin Osmanlı hariciye nazırlarının ikametgahı olarak da kullanıldı. Sultan 2. Abdülhamid, konağın tapusunu Tevfik Paşa'ya hediye etti. Şubat 1907'de konakta yapılan Tevfik Paşa'nın oğlunun düğünü, ilk modern Osmanlı düğünü olarak tarihe geçti. Ancak 1911'de bir yangında konak kül oldu. Binayı otele çevirmek Tevfik Paşa'nın subay oğlunun fikriydi. Ali Nuri 1922'de ilk otel projesini çizen kişi oldu. Bu taslak, sonradan gerçekleşen projeyle çok benziyor. 1930'da Miramare adında ilk otel kuruldu. Daha sonra önündeki bahçeden dolayı adı 'Park Otel' olarak anıldı. Park Otel, Atatürk ve arkadaşlarının da favori mekanıydı. İngiltere Kralı 8. Edward da sık sık Park Otel'e tatile gelirdi. Adnan Menderes, İstanbul'a her gelişinde özel adasında kalırdı. 1950'lerde 174 olan otelin oda sayısı 213'e kadar yükseldi. Ortaklardan Aram Hıdır artan fiyatlar yüzünden işletmeciliği bırakınca işler Ali Nuri'ye kaldı. Ancak o da vefat edince Park Otel 1979'da tarihe karıştı.

Sabah (Kısaltarak), Haber: Sinan Özedincik, 25.08.2013

İSKENDER'İN MEZARI ATİNA'DA MI?

 

Yunan arkeologlar, Atina'nın 370 mil kuzeyinde bulunan antik Amfipolis kentinde, Büyük İskender'e ait olduğu düşünülen dev bir mezar buldu. Mezarının Mısır'da olduğu düşünülüyordu. Fakat kazı çalışmalarında bulunan bir duvarın üzerindeki mermer yüz heykeli, arkeologlara mezarın Büyük İskender'e ait olduğunu düşündürttü. 500 metre uzunluğunda ve 3 metre yükseklikte olan dördüncü yüzyıldan kalma mezar, büyüklüğüyle de ancak bir imparatora ait olabilir. Kazı ekibinin başı, yapının içerisinde imparatorun aile üyelerinin gömülü olduğu birden fazla mezar bulmayı beklediklerini belirtti.

Sabah, 25.08.2013

SAFRANBOLU'YA 'AVRUPA ŞEREF BAYRAĞI' VERİLDİ

 

Avrupa Konseyi Parlamento Meclisi tarafından Safranbolu'ya verilen Şeref Bayrağı teslim töreni gerçekleştirildi.

 

Safranbolu Misak-ı Milli Meydanı'nda gerçekleştirilen törene Karabük Valisi İzzettin Küçük, AK Parti Karabük Milletvekili Osman Kahveci, Avrupa Konseyi Parlamento Meclis Onur Üyesi Edeltraud Gatterer, Kalkınma Bakan Yardımcısı Mehmet Ceylan, Safranbolu Kaymakamı Gökhan Azcan, Safranbolu Belediye Başkanı Necdet Aksoy, 125. Jandarma Eğitim Alay Komutanı Albay Cihan Ulukaya, Karabük İl Emniyet Müdürü Oktay Keskin, davetliler ve vatandaşlar katıldı.

 

Açılış konuşmasını yapan Belediye Başkanı Necdet Aksoy, "Safranbolumuz yıldan yıla gelişiyor, büyüyor, yeni ufuklara yelken açıyor, yeni yeni değerler kazanıyor. 2009 yılında Safranbolu'muzun Avrupa Şeref Bayrağını alacağa öngörüsüne ifade etmiş olsaydık bu bir hayal olurdu. 2009 yılında Safranbolu'muzun 250 bin turist rakamlarına ulaşacağını ifade etsek bu bir hayal olurdu. 2009 yılında Safranbolu'muzun ortalama yıllık 30 milyon civarında bütçeyle halka hizmet edeceğini ifade etsek bu bir hayaldi. Bu hayallerimizi gerçekleştirdik" dedi.

 

Karabük Valisi İzzettin Küçük, "Avrupa Parlamentosu bir yere ödül veriyorken, muhakkak belirli kriterlere göre verir. Yeni 'Biz oradan geçtik, güzel bir şehirdi oraya da bir bayrak verelim' demez. Ben daha önce vakıf olmuştum, 60'tan fazla kriterler var. işin arkasında büyük bir çalışma var, emek var, bir tarih var, siz Safranboluluların ortaya koyduğu asalet var. Bu bayrağın buraya asılmasında en önemli nedenlerden biri sizsiniz. Pek şehre gidiyorsunuz, geziyorsunuz, görüyorsunuz, hepsi bir birinin aynısı, Avrupa bu ödülü verirken, en önemli kriter farklılık, kimlik sahibi olmak. Bu çok önemli bir şey, kimlikli ve kişilikli şehir, 'Marka şehirler' diyorlar ya ben o kelimeyi kullanmıyorum, kimlikli kişilikli şehirdir. Ben Avrupa Şeref Bayrağının hayırlı olsun" diye konuştu.

 

Avrupa Konseyi Parlamento Meclis Onur Üyesi Edeltraud Gatterer ise, "1994 yılından beri UNESCO Dünya Miras Listesi'nde olan Safranbolu kentini Avrupa Şeref Bayrağı ile ödüllendirmek benim için şeref ve onur kaynağıdır. Bir yıl önce iş birliği ve ikili ilişkilerde fark edilen önemli çabaları ve başarılarından dolayı Avrupa Diplomasını almaya hak kazandı. Her yıl Avrupa Konseyi, Avrupa fikrine karşı katkı sağlayan birkaç şehri ödüllendiriyor. Avrupa Konseyi Safranbolu'nun ortak yaptığı çalışmalardan çok etkilendi ve oy birliği ile Safranbolu'yu Şeref Bayrağı ile ödüllendirmeyi uygun gördü" şeklinde konuştu.

 

Konuşmaların ardından Avrupa Şeref Bayrağı göndere çekildi. Program havai fişek gösterileri ile son buldu.

haberler.com, 24.08.2013

ANTİK TARİH BİZE YOL GÖSTERİYOR

 

 

Antalya Ticaret Borsası (ATB) tarafından düzenlenen "Tarım Sohbetleri"nin konuğu Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Prof.Dr. Nevzat Çevik, 7 bin yıldır Bademağacı’nda tarım yapılıyor. Birinci olan tarım asla ötelenmemeli” dedi.

 

ATB tarafından ikincisi düzenlenen "Tarım Sohbetleri"nin konuğu AÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik, Antalya ve çevresinin antik çağdaki tarım kültürünü anlattı. Antik çağda Likya, Psidiya, Pamfilya ve diğer kırsal kesimlerde pek çok üretim bölgesinin olduğunu söyleyen Prof.Dr. Çevik bu bölgelerin tarımında zeytin ve üzümün önemli yere sahip olduğunu kaydetti. 

 

DAĞLIK ARAZİDE ZEYTİN VE ÜZÜM 
Antik çağda Pamfilya’nın en büyük zeytinyağı dış satım merkezi olduğunu ifade eden Prof.Dr. Çevik, "Dağlık ve kurak arazide en çok zeytin ve üzüm yetişmiş. Elmalı gibi yerlerde de tahıl tarımı gibi tarım yapmışlar. Buğday mercimek, nohut gibi. Bunları 6-7 bin yıldır yaylada yapıyorlar. Bugünkü durumda bunun biraz tersini görüyoruz. Zeytin ekonomisinden o kadar büyük bir girdi sağlandığını duymuyoruz. Onun için kendi doğal ürünlerinden uzaklaşmak bu fakirliği oluşturuyor" dedi. Üzüm üretiminin daha fakir durumda olduğunu belirten Prof.Dr. Çevik şöyle konuştu:

 

"Üzümün önemli üretimi şarap başta gelir. Şarabı neredeyse hiç üretmiyoruz. Bir iki küçük örnek var. Yerel üzümlerden özgün bir şarap üreterek çok rahat bir şekilde eski bin yıllarda olduğu gibi marka olma olasılığımız çok yüksektir. Bunu başarmamız lazım. Yani Fransa nasıl başarmışsa bağcılıkta, Yunanistan nasıl başarmışsa zeytincilikte biz onlardan binlerce yıl önce bu ürünlere sahibiz ve çok da büyük ölçeklerde bu gerçekleştiriliyordu o zaman. Bizim yeni bir marka aramamıza lüzum yok. Eski bize yol gösteriyor. Aslında neyin bu doğada uygun olduğunu söylüyor tarih."

 

TARIMDAN UZAKLAŞILIYOR
Antalya’nın artık turizm bölgesi olduğu için insanların tarıma dönüp bakmadığını ifade eden Prof.Dr. Çevik "Turizmde daha farklı koşullarda gençler çalışma imkanı, para kazanma imkanı buldukları için, tarım tabi daha zor ve meşakkatli bir iştir. Ondan uzaklaştıklarını düşünüyorum. Ama bütün her şey tarım üzerine kuruludur. Tarım yapan insan, aslında uygar insan olmaya başlamış. Yiyeceği unutmamak lazım. Tarımın yeri birincidir. Tarımı asla ötelemek gerekmiyor. 7 bin yıldır Bademağacı’nda tarım yapılıyor" şeklinde konuştu.

 

ANTALYA ÇOK ÖZEL BÖLGE
Antalya’nın Allah'ın yarattığı, emanet ve mirasla donanmış çok özel bir bölge olduğunu söyleyen Prof.Dr. Çevik "Hem doğal güzelliği, hem de arkeolojik zenginliği ile çok özeldir. Bu varlığın karşılığı olan yaşam ve ekonomi bu gelinen düzeyde Antalya’da bunca varlığın içerisinde yoksulluk şaşırtıcıdır diyorum. Onları yaşatarak ve eskitmeyerek, doğaya zarar vermeden onların üzerine aslında çok daha ekonomik yansımaları büyük olan başka bir dünya olmasını beklerdim" ifadelerini kullandı.

Akşam, 24.08.2013

BATMAN'DAKİ 3 ARKEOLOJİK KURTARMA KAZISINA YENİDEN BAŞLANDI

 

Ilısu Barajı arkeolojik kurtarma kazıları kapsamında, Batman'daki üç kazıya yeniden başlandı.

 

Batman Müze Müdürlüğü başkanlığında merkeze bağlı Oymataş Köyü'ndeki Kuriki Höyüğü, Beşiri İlçesi Işıkveren Köyü'ndeki Greamer Höyüğü ve Beşiri İlçesi Yazıhan Köyü'ndeki Çemealo sırtında yapılan kazılarda çok sayıda mezar ve çeşitli dönemlere ait kalıntılar ortaya çıkarıldığı bildirildi.

Kuriki Höyüğü'ndeki kazılarda Yeni Asur, Part, Hellenistik ve bir miktar Roma dönemleri kalıntıları ile mercimek ve tahıl kalıntıları bulunurken, Çemealo'da MÖ iki binli yıllara kadar dayanan yerleşim alanı kalıntıları, Greamer'de ise 4 kat yerleşim alanı tespit edildi.
 

Çemealo'da yürütülen kazılara ilişkin AA muhabirine açıklama yapan Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Aslı Özdoğan, Çemealo kazı alanının bir höyük olmadığını, Garzan Nehri'ne doğru kademeli teraslar halinde bir yerleşim alanı olduğunu söyledi.

2009 yılında başlayan kazı çalışmalarına 2010 yılında güvenlik gerekçesiyle ara verildiğini hatırlatan Özdoğan, bölgenin Ilısu Barajı suları altında kalacak Orta Garzan havzasındaki yerleşim yerlerinden olduğunu belirtti. Doç.Dr. Özdoğan, geçen yıl başlayan çalışmalara bu yıl da devam ettiklerini ifade ederek, şöyle dedi:

"Şimdiye kadar saptadığımız oldukça bozulmuş üst kısımda çok az bir Orta Çağ dönemi kalıntıları var. Çünkü çok yoğun tarım nedeniyle büyük tahribat sözkonusu. Orta Çağı sadece çok sayıda kırık çanak parçaları sayesinde saptayabildik. Saptadığımız Orta Çağın altında bir Orta Demir Çağı ve büyük olasılıkla bir Erken Demir Çağı belirledik. Onun altında da 2. bin yılın ilk yarısını tahlil eden bir yerleşme alanı var."
Doç.Dr. Özdoğan, alanın baraj suları altında kalacağı için 95 kişilik ekiple yoğun bir çalışma yürüttüklerini ve çalışmanın aralık ayı ortalarına kadar süreceğini anlattı.

Kuriki höyüğündeki kazılar
Kuriki Höyüğü kazısının başkanlığını yapan Çukurova Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Elif Genç, 2009 yılında başlayan Kuriki kazılarının 5'inci yıla girdiğini, bu yıl ki çalışmaların eylül ayı ortalarına kadar devam edeceğini söyledi.

Kuriki Höyüğü'nün Batman Çayı ile Dicle Nehri'nin birleştiği noktada yer aldığını ifade eden Genç, şöyle konuştu:
"Burası 250 metrelik alandan oluşan büyük bir yerleşim birimi. Bu sene 5 ayrı açmada çalışmalarımızı yürüteceğiz. Daha önceden çıkarttığımız kültür katmanlarını bu yıl daha kapsamlı araştırmak amacıyla çalışmaları başlattık. Buraya ilk yerleşim günümüzden 5 bin yıl öncesinde gerçekleşmiş. Eski Tunç Çağı dediğimiz dönemde burada bir köy yerleşiminin olduğunu tespit ettik. Burada yaşayanların günlük hayatlarını geçirebilecekleri mimarileri, kullandıkları eşyaları, tarım ve hayvancılıkla uğraştıklarını tespit ettik. Aynı zamanda depolanan ve yaklaşık 100 kilo mercimek ve buğday kalıntılarını ortaya çıkarttık. Bu bölgede açığa çıkartılan en eski şey mercimek ve tahıl kalıntılarıydı. Bununla ilgili olarak inceleme devam ediyor. Ortaya çıkan malzemelere bakıldığında, bunların Yeni Asur Dönemi, Part, Hellenistik ve az da olsa Roma dönemi kalıntıları olduğunu tespit ettik."

Greamer höyüğündeki kazılar
Greamer höyüğündeki kazıyı yürüten Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Gül Pulhan, 22 arkeolog ve 60 işçiyle sürdürdükleri kazıların kasım ayı ortalarına kadar devam edeceğini söyledi.

Höyüğün bugüne kadar hiç araştırılmayan yan bölümündeki bazı alanlarda da kazı yapacaklarını ifade eden Pulhan, şunları kaydetti:
"Greamer höyüğü 4 hektardan biraz daha büyük bir alan. Üstelik 4 yerleşim tabakası da birbirinin üstünde. Dolayısıyla önce üstteki tabakaları alıp daha sonra alt kısımlara iniliyor. Strateji gereği oldukça yayvan alanlarda kazı yapmak istedik. Mesela bulduğumuz bir ev veya bir bina ise tam olarak ortaya çıkarmak istiyoruz. Ama aynı zamanda derine doğru da tüm tarihçeyi anlamaya çalışıyoruz. Bugüne kadar yaklaşık 4 bin metrekare alan açtık. Sezon sonuna kadar sanırım 15 ayrı yerde kazı çalışması yapılmış olur."

Hürriyet, 24.08.2013

MYRA ANDRİAKE KAZILARININ MÜZE MÜDÜRLÜĞÜ'NE DEVREDİLMESİ

 

 

Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik, 2009 yılında Antalya'nın Demre İlçesi'nde başlatılan ve kazı başkanlığını yaptığı Myra Andriake kazılarının Antalya Müze Müdürlüğüne devredilmesinin şaşırtıcı olduğunu belirtti.

 

Geçtiğimiz Temmuz ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Myra Andriake kazılarında yapılan incelemenin ardından kazı başkanlığından alınan Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik, kazıların Antalya Müze Müdürlüğü'ne devredilmesinin nedenini bilmediğini söyledi.

 

Myra Andriake kazılarının ilk projesi olmadığını belirten Prof.Dr. Çevik, "Daha önce de projeler kurdum. Beydağları, Rodiapolis, daha sonra Myra ve Andriake kazılarını kurdum. Dört yılda da Myra Andriake kazıları uluslar arası platformda, bilim dünyasında ve diğer bütün turizm dünyasında arkeoloji bilim üretimi, kent restorasyon kazısı, bütün bu konularda gerçekten önde olan noktalara ulaştık" dedi.

 

"DEMRELİLER'İN RUHU DEĞİŞTİ"

Dört yılda Demre'de çok büyük emek verdiklerini söyleyen Prof.Dr. Çevik, "Demrelilerin ruhu değişti bu kazılarla. Ben bundan mutluyum. 4 yılda çok büyük bir emek verdik ekibimizle birlikte. 100 kişiden bahsediyorum. Çok uzun bir zaman boyunca çalışarak bu noktaya getirdik Demre'yi. Bütün bu emeklerimiz Demre halkına, ülkemize helal olsun. Bir daha olsa yine veririm aynı emeği. Biz bilim yapıyoruz. Biz bilimimizi yaparız, emeğimizi veririz, onu atarız denize. Artık halik mı bilir, balık mı bilir onu zaman gösterir. Bunun da peşinde değiliz biz. Ama şu anda da yaşadığımız şaşırtıcı bir şeydi. Sadece izin bekliyoruz ki işimize devam edelim" şeklinde konuştu.

 

"ÇOK BÜYÜK PROJELER KURGULADIM ORADA"

Kendilerine resmi bir yazı gelmediği için kazı başkanlığının Antalya Müze Müdürlüğüne devredilmesinin nedenini bilmediğini kaydeden Prof.Dr. Çevik, "Yazı geldiği gün bileceğim. Sadece bekliyoruz şu anda. İzin gelsin ekibimiz devam etsin çalışmamıza. Çünkü bizim projelerimiz çok uzun soluklu. Ben büyük projeler kurguladım orada. O büyük projenin bir kısmını çok kısa zamanda gerçekleştirdik. Ama daha uzun vizyonda çok önemli projelerimiz var" dedi. Gelecek 5 yılın çok önemli olduğunu söyleyen Prof.Dr. Çevik, "Beş yılda doruk yapacaktık biz orada. Onun için de biraz da üzülüyorum tabi. O projelerin sekteye uğramış olması ülke adına, Antalya adına, bilim, kültür ve turizm adına büyük kayıp olduğunu düşünüyorum. Şu anda da yapacak bir şey yok. Sadece bekliyorum. Bu bürokrasinin elinde olan bir iştir. Neden yapıldığını tam olarak bilmiyorum" ifadelerini kullandı.

 

"HIRSIZLIK YAPMADIK, İŞİMİZİ YAPTIK"

Bakanlığın birçok kazıya inceleme yaptığını ve bunun zaman zaman rutin olarak yapıldığını belirten Prof.Dr. Çevik, şunları kaydetti:

"Biz nihayetinde hırsızlık yapmadık, uğursuzluk yapmadık, işimizi yaptık adam gibi. Onun için çıkacak her neyse çıkmış olabilir. Ne varsa onu da bilmiyorum. Ben de merakla bekliyorum. Bu kazıyı kapatacak kadar ne oldu bilmiyorum bunu. Bir gün öğreneceğim ama. Bana gelen resmi bir yazı yok. Sadece müze müdürüne devrettiler. Ekibimiz çalışıyor ama artık bu hafta bırakacak.Çünkü bizim bekleme süremiz de bitti. Bize dediler ki 'Geçici bir şey bu. Sonra devredilecek'. Ekibimiz çalışmalarına devam etti iyi niyetle. Ama bugüne kadar 2 ay geçti, hala değişen gelişen bir şey yok. Onun için biz ekibimizi çekeceğiz."

 

Prof.Dr. Çevik, büyük bir bilim projesinin sekteye uğratılmamasını istediğini belirterek, "Bunu bekliyoruz. Ben bilim adamıyım orada.Hizmetkarım" şeklinde konuştu.

haberler.com, 24.08.2013

 

******


MYRA ANDRİAKE KAZISI KADERİNE TERK EDİLDİ

 

 

Türkiye arkeolojisine yeni bir soluk getiren ve Antalya turizmine yeni bir vizyon katarak her yıl daha çok gelişen Demre'deki Myra-Andriake kazılarının ekibi, kazı sezonunun bitmesine bir ay kala izin belirsizliği nedeniyle 2013 sezonu programında yeralan çalışmaları yapamadan kazıyı terk etmek zorunda kaldı. Demre'deki 4 yıllık çalışmalarında sayısız başarı elde eden ve çalışmaları Bakanlık ve bilim dünyası tarafından örnek model olarak gösterilen Prof. Nevzat Çevik'in, Bakanlar Kurulu kararıyla 2009'da aldığı kazı başkanlığı ruhsatı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce (KVMGM) hala yenilenmedi.

BAŞKANSIZ EKİP
Haziran'da başlaması gereken kazının başkanlığına, bir ay önce Antalya Arkeoloji Müzesi Müdürü Mustafa Demirel'in "geçici olarak" atandığı, Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Acar tarafından açıklanmıştı. Bu nedenle, kazıları Çevik'in küçültülmüş ekibi gerçekleştirdi. Ancak Demirel, kendisinin hazırlamadığı ekibin yanına, kazı alanına bir ay boyunca gitmedi. Belirsizlik nedeniyle ve moralsizlikle hiçbir şey yapamayan 40 kişilik bilim adamı, asistan ve öğrencilerden oluşan ekip, kazıyı bırakıp gitmek zorunda kaldı.

İLÇENİN KADERİ DEĞİŞTİ
Myra akropolüne ortak çalışma programı yapılan Fransız ekibi ve İstanbul Üniversitesi'nden katılan Bizans uzmanı bilim adamları, 2 hafta önce gereğince çalışamadan gitmişti. Kalan küçük ekip de bu hafta sonu çalışmalarına son verdi ve kazıdan ayrıldı. Kazının, her yıl olduğu gibi Mayıs ayı sonundan Eylül ortasına kadar sürmesi planlanmıştı. Antik kentte ilk kez bulunan Sinagog keşfi, Andriake limanının pekçok özel yapısı, yakarış sahneli Myra Kilisesi ve özellikle Myra Tiyatrosu gibi büyük çaplı kazılarla tarihe ışık tutan yeni bilgilerle dünya basınına konu olan kazı sayesinde, yılda 550 bin turistin geldiği ilçenin tam bir turizm destinasyonu olması için çok boyutlu vizyoner bir çalışma başlatılmıştı. İlçe merkezinde kalan sanayi bölgesinin yeri değiştirilip kazısı yapılan Nymphaion'la birlikte arkeopark projesi, kruvaziyerlerin yanaşabileceği liman ve 5 yıldızlı oteller bölgesi yapımıyla dünyaca ünlü bir yer olmasının adımları Bakanlık'la birlikte sırayla atılıyordu. Bölgenin en büyüğü olan 11 bin kişilik tiyatronun restorasyonunun 3 yılda tamamlanıp, bilime ve turizme sunulması en önemli projelerden biriydi. Kazının en önemli projelerinden olan Andriake Likya Müzesi çalışmaları da artık bilimsel kazı danışmanlığı olmadan müteahit eliyle yürütülecek. Bugüne dek kazı ekibi müze alanındaki yapıların kazılarını, restitüsyonlarını ve restorasyonları yanında müzeleştirme tasarımlarını da Bakanlık uzmanlarıyla birlikte yürütmüştü. Bu sezon kullanılmadığı için atıl kalan TÜRSAB'ın 500 bin TL değerinde vinç hediye ettiği ve sezonu başında Başaran Ulusoy'un bir de transfer aracı armağan ettiği kazı, Türkiye'nin donanım açısından en güçlü kazıeviydi.

'RANDEVU İSTEDİM'
Kazı başkanlığının neden kendisine verilmediğini bilmediğini belirten Prof. Çevik, geçen Aralık ayında ruhsat için başvurduğunu, ama bir gerekçe gösterilmeksizin kendisine kazının verilmediğini söyledi. İzin isteğini belirten ilk başvurusuna ve izin isteğinin neden yanıtlanmadığını sorduğu ikinci dilekçesine de hala yanıt beklediğini belirten Çevik, kendisine sözlü olarak bir-iki haftaya bu sorununun çözüleceği sözünün yerine getirilmediğini söyledi. İzin yanıtı bekleme süresinin çok uzamasından kalan ekibin de kazıdan çekildiğini belirten Çevik, "Myra- Andriake Kazısı'nın akıbetini ve Türkiye'nin genel kazı sorunlarını görüşmek üzere, Bakan Ömer Çelik'ten randevu istedim. Ancak buna da henüz yanıt gelmedi" diye konuştu.

MÜZENİN GÖREVİ KURTARMA KAZISI
Bilim adamlarının elinden alınan Aksu'daki Perge, Serik'teki Aspendos, Demre'deki Noel Baba Kilisesi'nin yanında, Myra ve Andriake ile birlikte Kumluca'daki Rhodiapolis kazılarının başkanlıkları da Antalya Müzesi'ne verilmişti. Ancak kazı yönetmeliğine göre, müzelerin yalnızca kurtarma kazısı ve çevre temizliği yapabiliyor. Müzenin yapması gereken, Cumhuriyet Meydanı'ndaki Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'ni su basmasından kurtarmak için kazılınca ortaya çıkan Kaleiçi surlarını korumak gibi görevler. Ancak buradaki çalışma, 2 aydır bekliyor. Kentin en güzel noktasındaki toprak yığını, burç, türbe, sema evinden oluşan güzel görüntüyü çirkinleştiriyor.

BİLİMADAMLARI HUZURSUZ
Bilimadamlarından oluşan kazı başkanlarının yetkilerini daraltıp sorumluluklarını arttıran KVMGM'nin hazırladığı kazı yönergesi, Türkiye'deki tüm kazı başkanlarında huzursuzluğa neden oldu. Alacakları en küçük kararları bile KVMGM'nün atadığı kazı komiserine sormak zorunda kalan kazı başkanları, sıkıntılarını Ankara'ya ifade etmiş, ancak sonuç alamamıştı.

Sabah, 27.08.2013

POMPEİOPOLİS ANTİ KENTİNDE YAZIT BULUNDU

 

 

Taşköprü İlçesi'nde 7 yıldır kazıların devam ettiği Pompeiopolis kentinde, ilk kez antik tiyatroya ait yazıt bulundu.

 

Kastamonu Valisi Erdoğan Bektaş, Taşköprü Belediye Başkanı Hüseyin Arslan'la birlikte, Pompeipolis antik kenti kazı alanında incelemede bulundu.

 

Kazı başkanı ve Kastamonu Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Latife Summerer, yaptığı açıklamada, antik kentte 7 yıldır yaklaşık 40 kişilik ekiple sürdürülen çalışmalarda kendilerini heyecanlandıran önemli  bulgulara ulaştıklarını belirtti.

 

Kazılarda ilk kez, 'tiyatro' veya 'odeion' diye tanımlanan bir yapı içerisinde, yazılı bir kanıta ulaştıklarını bildiren Summerer "Bu, bir arşitrav (antik mimarlıkta sütunların taşıdığı, bir sütun ekseninden diğer sütun eksenine uzanan yatay taş) bloğu. Blok hiç kırık bir yeri olmadan günümüze kadar kalmış. Çok iyi korunmuş, kırık olmamasının yanında üzerindeki renk kalıntıları da kalmış" dedi.

 

Bulunan bloğun önemli bir özelliğinin üzerindeki antik Yunanca yazılar olduğuna işaret eden Summerer, şöyle devam etti:

"Burada 'Demouromainepimeletes' kelimesini çok iyi bir şekilde okuyabiliyoruz. Bu imparatorun unvanı, 'Roma halkının koruyucusu' demek. Hangi imparator olduğunu maalesef daha bilmiyoruz. Ama ileride bölgede bu yazının devamını bulacağımızı sanıyoruz. Arşitravın üst tarafı süslü bezemelerle donanmış. İşçilik olarak son derece iyi. Roma dönemine ait olduğunu düşünüyoruz. Tam zamanı gösteren kanıt elimize geçmedi. En geç MS 1. veya 2. yüzyıl olduğunu tahmin ediyoruz."

 

Kastamonu Valisi Erdoğan Bektaş ise, 2006'dan bu yana devam eden kazılarda önemli bulgulara ulaşıldığını, Pompeiopolis'in bölgenin önemli bir yerleşim yeri olduğunun anlaşıldığını ifade etti.

 

Bektaş, "Kazılarda çok daha önemli bulgulara ulaşılacağı umudumuz var. Kazı ekibimizi her açıdan, elimizden geldiği kadar destekliyoruz. Kısa zamanda yazıtın diğer parçalarını da bularak bir büyük olayın gerçekleşeceğine inanıyoruz. Buranın tarihte taşıdığı önemine uygun ivme kazanması için elimizden geleni yapacağız" diye konuştu.

 

Taşköprü Belediye Başkanı Hüseyin Arslan da yazıtın tahrip edilmeden saklanabilmesinin kendileri için ayrı bir önem taşıdığını kaydetti.

haberler.com, 24.08.2013

7 BİN YILLIK BAHARAT İZİ

 

İnsanoğlunun yaklaşık 7 bin yıl önce yaşayan atalarının yiyeceklerine tat katmak için baharat kullandığı keşfedildi.

 

İngiltere’den York Üniversitesi’nin Danimarka, Almanya ve İspanya’dan bilim insanlarıyla yaptığı araştırmaya göre Danimarka ve Almanya’da bulunan 7 bin yıllık çanak-çömleklerde, et ve balıkyağının yanı sıra sarımsak otu kalıntılarına da rastlandı.

Hürriyet, 24.08.2013

TARİH YOKOLUYOR...

 

 

Bayburt'un tarihi güzelliklerinden, tarihi miraslarından biri olan Bayburt Kalesi adeta kaderine terkedilmiş durumda, öyle ki eserin duvarları zedelenmiş, halkımız tarafından isimler kazınmış yolu kullanışsız etrafı çöplerle dolu. 

 

Görevli yok, temizlik yok...

Bu derece öneme sahip, gerek şehir gerekse bölge turizmi adına odak noktası ve gelir kaynağı olan bir yapının bu bakımsız ve kaderine terkedilmiş hali içler acısı...





Tarihi yapının biraz geçmişini incelersek ne derece önemli olduğunuda anlayabiliriz.

 

Şehrin kuzeyindeki yalçın kayalar üzerinde inşa edilmiş olan Kalenin ilk defa kimler tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Bagrat Sülalesi (885-1044) zamanında varlığından söz edilen kalenin çok daha önce miladın ilk yüzyıllarında mahalli prens ve krallıkların mücadelesine konu olduğu anlaşılmaktadır.





Kale Türkler'in eline geçmeden önce; Roma, Ermeni, Bizans, Arap ve Komnenos hakimiyetinde kalmıştır. Zengin bir tarihe sahip olan kalenin birçok defa onarım gördüğü duvarlarındaki farklı inşaat ve tarih kaynaklarından anlaşılmaktadır.

 

Halk arasında Çinimaçin Kalesi de denilen Kale, dede Korkut hikayelerinden "Kam Büre Oğlu Bamsı Beyrek Boyunu Beyan Eder" adını taşıyan hikayede Beyrek'in (Bey Böyrek veya Bamsı Beyrek) fethedip ün kazanmak üzere yola çıktığı kaledir.

 




Osmanlı döneminde bu kaleye Çinimaçin Kalesi ismi verilmiştir. Bunun da nedeni kalenin dış yüzeylerinde mor, yeşil ve firuze renkli çinilerin kullanılmış olmasıdır. Kalenin doğu kesiminde XVIII.-XIV. yüzyılda yapıldığı sanılan bir de kilise kalıntısı bulunmaktadır. Kalenin batı tarafında ise yağlı mağarası bulunmaktadır.

 

     

Medya Trabzon, 24.08.2013

TÜRKİYE'NİN EN NADİR VE DEĞERLİ PARASI ONDA

 

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin en nadir parası olarak bilinen birinci emisyon 1000 liradan ikisi, iki koleksiyoncuda ortaya çıktı.

 

Araştırmacı yazar Necati Doğan, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk 1000 liralık banknotu olma özelliğini taşıyan bu paranın, 1925'te kanunlaşıp 2 yıl sonra İngiltere'de ''De Thomas De La Rue'' matbaası tarafından basılarak 1927'de tedavüle sunulduğunu anlattı.

 

 

Banknotun 15 bin 374 adet basıldığını ve 1939’da tedavülden kaldırıldığını kaydeden Doğan, bu paralardan 23'ünün değiştirilmek üzere Merkez Bankası’na teslim edilmediğini söyledi. Bu paralardan 6-7'sinin sağlam kaldığının tahmin edildiğine değinen Doğan, bulunan iki banknotun bu nedenle büyük önem taşıdığını kaydetti.

 

Doğan, 124 milimetre eninde, 201 milimetre boyunda, koyu mavi renkteki banknotun ön yüzünde Atatürk portresi, arka yüzünde Sakarya Demiryolu Hattı ve Geyve Boğazı bulunduğunu ifade etti. Banknotun Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde Türkiye'nin en değerli parası olduğunu belirten Doğan, harf devriminden önce basılması nedeniyle ön yüzünde Osmanlı Türkçesi ile ''Türkiye Cumhuriyeti" ibaresinin yer aldığını, filigran kısmında ise Türkiye Cumhuriyeti yazısının görüldüğünü vurguladı.

 

O dönemde henüz Merkez Bankası olmaması nedeniyle paranın üzerinde dönemin Maliye Bakanı ve ilk Meclis Başkanı Mustafa Abdülhalik Renda'nın imzası bulunduğuna değinen Doğan, banknotun tedavüle çıktığı 5 Aralık 1927 tarihinde yaklaşık bin Cumhuriyet altınına karşılık değeri olduğunu bildirdi.

 

 

BUGÜNKÜ DEĞERİ 300-500 BİN LİRA

İngiltere basımı birinci emisyon 1000 liranın "en nadir ve değerli Türk banknotu" olma özelliğini taşıdığını vurgulayan Doğan, şöyle konuştu:

"Bugün Türkiye'de o dönemden kalma 6-7 adet 1000 liralık banknot bulunduğunu tahmin ediyoruz. 26 yıldan bu yana Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi paraları koleksiyonu yapıyorum. Bir kaç ay önce isminin açıklanmasını istemeyen iki koleksiyonerde birer adet bulunduğunu öğrendim.

Koleksiyonerler bunları elden çıkarmak istediklerini söylediler ve paralar bu şekilde elime geçmiş oldu. 1000 lira genellikle bankalar arasında ve ticaretle uğraşan büyük tüccarlar ile uluslararası ticarette kullanılıyordu. Bu kadar değerli bir paranın halkın elinde bulunması mümkün değildi. 1000 liranın değeri bugün 300 bin ile 500 bin lira arasındadır. Ancak paranın çok temiz korunmuş olması durumunda değeri iki katına çıkabilir. Satın aldığım bu paralar, isminin açıklanmasını istemeyen başka koleksiyonerler tarafından satın alındı.''

 

Türkiye'nin en nadir parasının bugün Merkez Bankası'nın müzesinde dahi bulunmadığını ifade eden Doğan, ''Bu paraların bir araya gelmesi gerçekten bir mucize. Her koleksiyoncunun hayalini süsleyen bu para, dünya kağıt paraları içinde de 'çok nadir' olarak nitelendirilmektedir. Umarım bu paralardan biri Merkez Bankası'nın müzesinde de yer alır'' dedi.

Akşam, 24.08.2013

FENER'DEKİ 550 YILLIK OKULDA TARİHİ KİTAP SKANDALI

 



Özel Fener Rum İlköğretim Lisesi kitaplığının yağmalandığı anlaşıldı. Skandalı okula yeni atanan müdür yardımcısı Hikmet Konar ortaya çıkardı. Konar, içlerinde el yazması 11 İncil’in de bulunduğu pek çok kıymetli kitabın kaybolduğunu, kalanların ise kuş pislikleriyle tanınmaz halde olduğunu belgeledi.
 

Fatih Sultan Mehmet’in izniyle öğretime başlayan İstanbul-Fener’deki tarihi Özel Fener Rum İlköğretim Lisesi’nde büyük bir skandal yaşandı. 550 yıllık okulun kitaplığının tarumar edildiği ortaya çıktı.

Her şey okulda göreve başlayan müdür yardımcısı Hikmet Konar’ın, kitaplığı görmek istemesiyle başladı. Ancak okul idarecileri ve görevliler Konar’a güncel ve yeni yayımlanmış kitaplardan oluşan bir okuma salonunu gösterdiler. Konar, okulun 550 yıllık geçmişi olduğunu belirtip eski kitapları görmekte ısrarlı olunca, tarihi kitaplığın akıbeti ortaya çıktı.

KİTAPLAR ÇATI KATINDA
Okula ait tarihi kitapların kutulara gelişi güzel doldurularak önce çatı katında, ardından da bodrumda tutulduğu ortaya çıktı. Çürümeye terk edilen yüzlerce yıllık kitaplar müdür yardımcısı Hikmet Konar’ın ve Fener Mekteb-i Kebir Vakfı’nın el atmasıyla yok olmaktan kurtuldu.

Ancak içlerinde el yazması 11 İncil’in de bulunduğu pek çok kıymetli kitabın kaybolduğu, kalanların da kuş pislikleriyle tanınmaz halde olduğu ve bodrumda nemden etkilendiği anlaşıldı. Okul idaresinden sorumlu olan Fener Mekteb-i Kebir Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Tanaş Angelidis, tarihi incillerin kaybolduğunu doğruladı.

SAHAFTA SATMIŞLAR
Angelidis, kitapların daha önce şu anda okulun bilgisayar laboratuvarı olarak kullanılan bölümünde tutulduğunu ve yıllarca bu odaya kimsenin giremediğini belirtti. Daha sonra izin alarak kitapları depoladıklarını belirten Angelidis, bu arada pek çok kitabın kaybolduğunu fark ettiklerini belirtti.

Angelidis, bir arkadaşının uyarısı üzerine okul kitaplarının sahaflarda satıldığını gördüğünü belirtti. Bu kitapların üzerinde okul mührünün bulunduğunu belirleyen Angelidis, kitapları incelemek üzere ikinci kez sahaflara gittiğinde mühürlerin silindiğine şahit olmuş. Ancak dönemin şartları yüzünden kimseden şikayetçi olmamış.

Müdür yardımcısı Hikmet Konar’ın girişimiyle okuldaki kitaplar tasnif edilmiş. Tarihi kitapların kurtarılması için Süleymaniye’deki El Yazmaları Kütüphanesi’nden yardım istenmiş. Uzmanlar ahşap kitaplıkların değiştirilmesini isteyince, vakıf yönetimi 10 bin lira masrafla yeni bir kitaplık yaptırmış. Arşivde sıcaklık ve nem ayarı yapılmış, geniş bir salon kitaplığa ayrılmış.

Okulun kitaplığındaki önemli kitaplar cumhuriyetin ilk yıllarında Fener’deki Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne taşınmış. Bazı kitaplar da Ruhban Okulu’na götürülmüş. 11 tarihi İncil (üstte), okulda kalan kitaplar arasında kaybolmuş.

Vakıf yönetim kurulu başkanı Tanaş Angelidis’in anlattığına göre, kitaplar çatıdaki odadan 1999 depremi sonrasında indirilmiş. Okulda inceleme yapan uzmanlar kitapların okulun statiğini bozduğunu belirtmiş. Bunun üzerine kitaplar bodruma taşınmış.

Bugün, Haber: Tuncay Opçin, 24.08.2013

MARMARAY'IN BATIK GEMİLERİ 8 YILDA TAŞINDI

 

 

İstanbul Marmaray ve metro projeleri kapsamında yürütülen arkeolojik kazılar sırasında Yenikapı'da bulunan 37 batık geminin araziden taşınma işlemi 8 yılda tamamlandı. İstanbul Üniversitesi Yenikapı Batıkları Projesi Başkanı Doç.Dr. Ufuk Kocabaş, Ortaçağ'da İstanbul'un en önemli limanlarından "Theodosius"ta bulunan batıkların Türkiye'ye dünyanın en büyük batık gemi müzesini kazandıracağına dikkati çekti. 37 eserden en eskisinin yaklaşık bin 500 yaşında olduğunu anlatan Kocabaş, çeşitli kimyasal maddeler emdirilerek sağlamlaştırılacak gemilerden ilkinin 4 ya da 5 yıl içinde sergilenmeye hazır hale geleceğini aktardı. Kocabaş, "Yenikapı 12" adlı teknenin replikasının AB projesinden sağlanan destekle yapılacağını belirterek, 'Yenikapı 12' batığı, taşıdığı kargosuyla birlikte bulunması sebebiyle tam bir zaman kapsülü niteliği taşıyor" dedi.

Sabah, 24.08.2013

BİLİM İNSANLARINI ŞAŞIRTAN KEŞİF

 

 

Kahire'nin 3 bin 100 mil güneyindeki El Gerzeh'teki bir mezarda 1911 yılında bulunan 9 tüp şeklindeki metal boncuklar araştırmalara göre MÖ 3 bin 500 yılına ait.

Araştırmayı yapan Londra Arkeoloji Enstitüsünden Thilo Rehnen'in mezara ilişkin tahmini böyle.

Mezar ilk bulunduğunda metal boncuklar uzmanların dikkatini hemen çekti. Genç bir çocuğa ait olan mezarda boncuklarla birlikte bir altın kolye altın ve değerli taşlar da vardı.

İlk test sonuçları metal boncukların nikel gibi maddeler içerdiğini ve bir göktaşından üretilmiş olabileceğini ortaya koydu. Daha sonra yapılan laboratuvar araştırmaları ve gama ışını ile yapılan testler, metal boncukların kobalt, fosfor ve germanyum gibi maddeler içerdiğini de gösterdi. Bu maddeler, boncuklardaki oranlarda sadece göktaşlarında bulunuyor. Boncukların demir meteorla dünyaya gelmiş olabileceği tahmin ediliyor.

Araştırmacılar, metal boncuklarda bulunun maddelerin yanısıra, meteorla gelen demirin işlenmesinin o dönem için çok zor olduğunu düşünüyor. Bakır ve altınla yumuşak oldukları için çalışmak, mezarın ait olduğu çağda daha kolaydı fakat demiri boncuk haline getirmek için daha yüksek metal işleme bilgisine sahip olunması gerektiği belirtiliyor.

Araştırmaları yürüten Rehren, Mısır'da demir çağının çok daha önce başlamış olabileceğini aktarırken, demir göktaşlarından elde edilen demirin işlenmesininin daha da eskiye gidebileceğini söyledi.

Sabah, 23.08.2013

ROMA DÖNEMİNE AİT AMFİTİYATRO BULUNDU

 

 

MÖ 545 yılında önemli bir yerleşim merkezi olan İsos'ta (Epifenia) kazı çalışmaları devam ediyor. 5 bin yıllık geçmişi bulunan antik kentte, Makedonya Kralı Büyük İskender ile Pers Kralı Darius arasında geçen İsos savaşları yapılmış. Dönemin ticaret şehri olarak tarih sayfalarında yer alan İsos, Bizans, Geç Hitit, Pers ve Osmanlı İmparatorluğu'na ev sahipliği yapan çok kültürlü bir kent. 5 bin yıl önceye kadar bölgenin önemli bir yerleşim merkezi olan kenti ayağa kaldırmak için 75 bin TL ödenek ayrılarak kazı çalışmaları başlatıldı.

Hatay Müze Müdürlüğü arkeologlarından Ömer Çelik başkanlığında 30 kişilik kazı ekibi, 3 ayrı noktada çalışmaları yoğunlaştırıldı. Kazı alanının batısında Roma yolunun bir kısmı açığa çıkarıldı. Bulunan yolun, sütunlu yol olduğu kesinleşti. Roma yolunun kuzey doğusuna kadar devam eden çalışmalarda dükkanların olduğu kısma ulaşıldı. Buradaki kazılarda mozaikler bulundu. Arazinin doğusuna uzanan noktada Odeon mimarisine rastlanıldı. 6 yıldır devam eden çalışmalarda daha önce Bizans askerlerinin kullandıkları hamam kalıntılarına ulaşılmıştı. Son çalışmalarda Abbasi, Bizans ve Roma dönemlerine ait önemli yerleşim alanları bulundu.

Kazı alanında tepelik bir bölgede yapılan çalışmalarda ise Roma dönemine ait amfi tiyatro bulundu. İnsanların oturdukları alanın açığa çıkarıldığı kazılarda, tiyatro sahnesinin de ortaya çıkarılması için çalışmalar sürdürülüyor.

İsos'taki çalışmaların tamamen bitmesiyle ilçenin bir müze şehir halini alacağını söyleyen Erzin Kaymakamı İskender Yönden, hedeflerinin ilçe turizmine katkı sağlamak olduğunu belirtti. Erzin - Dörtyol karayolunda bulunan şehrin yavaş yavaş gün yüzüne çıktığını anlatan Yönden, "nin burada olduğu yönünde bilgiler vardı. Yer altı filmi çekildi. Belli noktalar vardı, onlar ortaya çıktı. Bu sene onları biz gün yüzüne çıkarıyoruz. Sayın valimin, bakanlığın desteğiyle verilen parayla burada kazılar yapılmaya başlandı. Ki burada bir tiyatro bulundu. Amfi tiyatronun var olduğunu zaten biliyorduk ama gözümüzle görmeye başladık. Hemen karşımız da şehrin merkezi olan nokta. Neredeyse konsül merkezinin olduğu nokta, artık gün yüzüne çıkmaya başladı." dedi.

Kazı yapılan bölgenin, Makedonya Kralı Büyük İskender ile Pers Kralı Darius'un tarihteki büyük savaşının yapıldığı yer olduğuna vurgu yapan Yönden, "Biz burası için bir açık hava müzesi, tematik bir müze haline getirmeyi düşünüyoruz. zaten sayın valimizin hazırladığı Turizm Altyapı Planı'nda tematik müze çalışması var. Burada bir Efes yatıyor. Biraz daha gün yüzüne çıkmaya başlayacak. Burası bir turizm kenti haline gelecek. Çünkü, İsos Harabeleri çok kıymetli bizim için. Daha önceki çalışmalarda hamam bulundu. Bunlarla beraber eksikler tamamlanıyor. Beklentimiz buranın bir müze şehir haline gelmesi." diye konuştu.

Sabah, 23.08.2013

SARAY KAZISINDA SULTANLARIN PARFÜM ŞİŞELERİ BULUNDU

 

Edirne Yeni Saray kazısında, sultanların kullandığı parfüm şişeleri ve krem kutuları bulundu. Kazı Başkanı Doç.Dr. Özer, "Bu saray pek çok padişaha ve ailesine ev sahipliği yaptı. Bulunan parfüm şişelerinden biri Hürrem Sultan'a ait olabilir" diye açıklama yaptı.

 

Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman gibi Osmanlı Devleti'nin yükselme dönemi padişahlarına ev sahipliği yapan Edirne Sarayı kazısında, dönemin sosyal yaşamına ışık tutacak pek çok obje gün yüzüne çıkıyor.

 

Edirne Yeni Saray Kazısı Başkanı ve Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Mustafa Özer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Bahçeşehir Üniversitesi işbirliğiyle yürütülen kazılarda, sarayın sosyal yaşamını yansıtan çok sayıda bulguya rastlanıldığını söyledi.

Son dönemde bulunan kozmetikle ilgili kutu ve şişelerin oldukça dikkat çekici olduğunu ifade eden Özer, şunları kaydetti:
"2009 yılından bu yana Edirne Sarayı'nda sürdürdüğümüz arkeolojik kazılarda bulunan mimari varlıkların yanı sıra taşınabilir kültür varlıkları olarak adlandırdığımız seramikler, lületaşından pipolar, saraydaki hayatı yansıtan sultan ve ailesine ait güzellik ürünlerinin kullanıldığı kaplar da bulundu. Saraydaki kadınların koku ve kremlerini sakladığı onlarca, kemikten, camdan, metalden yapılan şişeleri, kapları gün yüzüne çıkardık. Kuşkusuz saray sadece devletin idare edildiği, mahkemelerin kurulduğu, savaş kararlarının alındığı yerler değil. Saraylarda sosyal bir hayat var. Buluntular da bu sosyal yaşamın en önemli kanıtlarından."

"AVRUPA KOZMETİKTE OSMANLI'DAN ETKİLENDİ"

Özer, kültür etkileşimi konusunda 15. yüzyılda Avrupa'nın Osmanlı'dan özellikle kozmetik anlamındaki etkilendiğini, sonraki dönemlerde özellikle Fransa gibi ülkelerin bu etkilenmeyi kendi lehlerine çevirdiğini belirtti.

 







"HÜRREM SULTAN'A AİT OLABİLİR"

Saraydan çıkan kozmetik ürün saklanan şişelerin işlemelerine bakıldığında sultan ailesi için hazırlanan ürünler olduğu yorumunun yapılabildiğini ifade eden Özer, şunları kaydetti:
"Sarayda çıkan buluntuların işlemeleri ve özenine bakıldığında üst düzey bürokrat ve padişah ailesine ait olduğunu tahmin edebiliyoruz. Bu saray pek çok padişaha ve ailesine ev sahipliği yaptı, bulunan parfüm şişelerinden biri Hürrem Sultan'a ait olabilir."

EDİRNE YENİ SARAYI
Tunca Nehri kenarına kurulan Edirne Sarayı'nın (Saray-ı Cedid-i Amire) yapımına, II. Murat'ın emriyle 1450 yılında başlandı. II. Murat'ın vefatından sonra Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, I. Ahmet, II. Ahmet, Sultan Mustafa, III. Süleyman ve IV. Mehmet (Avcı Mehmet) saraya yeni yapılar ekleyerek genişletti.


Topkapı Sarayı'na benzer bir yerleşim planına sahip Edirne Sarayı, büyük meydanlar etrafında konumlanan değişik işlevli yapılarıyla Türk saray mimarisinin genel karakterini yansıtmaktadır. İnşasının ardından Osmanlı-Rus Savaşı, Balkan Savaşı, IV. Mehmet'in sünnet şöleni gibi pek çok önemli olaya tanıklık eden, önemli ölçüde Osmanlı-Rus Savaşı'nda tahrip edildi.

Osmanlı-Rus Savaşı'nda cephanelik olarak kullanılan saray, Edirne'nin istila edileceği düşüncesiyle, cephanenin Rusların eline geçmemesi için dönemin Edirne Valisi Cemil Paşa'nın emriyle havaya uçuruldu.

 

Saraydan günümüze Matbah-ı Amire (Saray Mutfağı), Babüssade, Cihannüma Kasrı, Kum Kasrı Hamamı, Fatih Köprüsü, Adalet Kasrı, Kanuni Köprüsü, Su Maksemi, Şehabeddin Paşa Köprüsü, Namazgahlı Çeşmesi, Av Köşkü gibi yapıların ulaşabildiği sarayda 2009 yılında TBMM Başkanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Edirne Valiliği İl Özel İdaresi ve Bahçeşehir Üniversitesi'nin katkılarıyla başlatılan kazılarla gün yüzüne çıkarılmaya çalışılmaktadır.

Hürriyet, 23.08.2013

TARİHİN EN BÜYÜK 8 MİMARLIK HATASI

 

 

Grafiklerle anlatılan, o büyük büyük binaları tasarlayanların da yanlışlar yapabileceği. E hatasız kul olmaz.

 


















Frank Llyod Wright bir zamanlar demiş ki, doktorlar hatalarını gömer, mimarlarsa ancak müşterilerine ağaç dikmelerini önerebilir. Ve bu internet belasının her yanlışı takip etmeyi, ortaya çıkarmayı bu kadar kolaylaştırılmasından çok önceydi. Wright'in bu ilginç zekası bir yana, bir mimarın hatası sadece peyzaj düzenlemesi gerektirecek dereceden daha önemli olabilir, binalar yıkılabilir, en kötüsü hayatlara mal olabilir.

 

Tabii düşününce (mimar olmadığınız sürece) bunlar öğrenme sürecindeki tecrübeler olabilir ya da sadece New School of Architecture and Design böyle düşünüyor. Failure by Design isimli projelerinde, infografik tablolarla zaman boyunca mimarların daha doğrusunu söylemek gerekirse binaları yapanların aldığı dersleri gösteriyorlar.

 

Öykü MÖ 27 senesinde gladyatörler için toplanan aşırı kalabalığı taşıyamayarak yıkılan ahşap Fidenae Amfitiyaro'nun yıkılması ile başlıyor. Sonra İskenderiye Feneri'ne ve Pisa Kulesi'ne ilerliyor. Tabii binanın temelinin katı ve güçlü biryere oturması gerektiğini yüzyıllar sonunda öğrendik ama, zaten buradaki hikaye mimarlık öğrencilerine nasıl yapacaklarını gösteren bir çalışma değil.

 

Grafik daha sonra arada büyük bir zaman dilimi atlayarak 1173'ten 20. yüzyılın ilk yarısına geçiyor. 1928'de St. Francis Dam'in katastrofik yıkılışı ve Tacoma Narrows Bridge. Bu acı tecrübelerden sonra binaların ve inşaatların denetlenmesi düzenli uygulamalar haline getirildi.

 

Son iki tecrübe hikayedeki en inanılmaz, insan zekasının akla gelmeyecek şeylerle nasıl yerle bir edildiğini, küçücük şeylerin bile hesaplanıp düşünülmesi gerektiğini anlatıyor. Neyse, grafiği incelerken hayatın ve binaların gerçek acılarına gark olup, mutsuz olmayın diye önerelim.

Arkitera, Kaynak: www.fastcodesign.com, Haber: Sammy Medina, Çeviren: Ecem Sarıçayır, 23.08.2013

TSK'NIN KİLİSE VE MANASTIRLARI ORTAYA ÇIKIYOR

 

Milli Savunma Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışma ile askeri alanların şehir dışına taşınması gündemde. Uygulama hayata geçerse büyük şehirlerde ‘yeşilin son kalesi’ kışlalar da betonlaşma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Bu yeşil alanlar nasıl değerlendirilecek bilinmez ama proje hayata geçerse onlarca kilise ve manastır ‘ortaya çıkacak’ çünkü Anadolu’nun hemen hemen her yerindeki kışlaların içerisindeki kilise ya da manastırlar mevcut.

 


Konya Sille’nin Subaşı mahallesindeki kilise, duvarlarla çevrilmiş bir avlunun içinde. İlk olarak 327’de Roma İmparatoru Konstantinos’un annesi Eleni (Helena) tarafından Mikhail Arhangelos (Başmelek Mikhail) adına yaptırıldığı sanılır. Günümüze ulaşan yapının 1833’te temelden inşa edildiği, 1880’de de kubbenin eklendiği yazıtlarından anlaşılıyor. 

 

I. ve II. Dünya Savaşı yıllarında şu anda ibadete açık durumda olmayan pek çok kilisenin askeri amaçlarla kullanıldığı biliniyor. Örneğin Topkapı’daki Surp Nigoğayos Kilisesi 1927’de Ermeni toplumuna iade edilmişti. Ayvansaray’daki Hagios Dimitrios Kanabu Rum Kilisesi ve Beykoz Hagia Paraskevi Rum Kilisesi ise II. Dünya Savaşı yıllarında askeri depo olarak kullanıldıktan sonra savaş akabinde tekrar Rum toplumuna verilmişti.

 

Yakın zamana kadar Ani, Türkiye-Ermenistan sınırında bulunduğu için askeri bölge olarak kabul ediliyordu; burada fotoğraf çekmek ve gezebilmek için bile izin almak gerekiyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) 2004’te Ani’de fotoğraf ve film çekme yasağını kaldırdı. Bu Ani için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Ani gibi ziyaretçilerini bekleyen mabetlerden bazılarının hikayesi şöyle:

 

PANAGİA KAMARİOTİSSA MANASTIRI

Heybeliada’da bulunan ve Bizans döneminden bu yana Rumlarca kullanılan kilise ve manastır, 1942’de Deniz Kuvvetleri tarafından istimlak edilince ibadete kapandı. Bir dönem hamam ve depo gibi işlevlerle kullanıldığı söylenir, ancak askeri bölgede bulunduğu için görmek olanaksız, 2012’de bir dergide yayımlanan fotoğrafından ayakta durduğu anlaşılmakta.

 

Bizans döneminden 1942’ye kadar özgün yapısını büyük ölçüde koruyarak kullanılan Panagia Kamariotisa Kilisesi’nin doğusunda da, Hagios Ioannes Prodromos Kilisesi var. Manastırın içinde 1831’de kurulan Rum Ticaret Okulu’nun binası, 1923’ten sonra Rum Kız Yetimhanesi olarak kullanılmış, günümüzde ise Deniz Lisesi’nin Hazırlık Okulu olarak kullanılmakta.

 

SURP SARKİS KİLİSESİ

İzmir-Menemen’in Esatpaşa Mahallesi'nde bulunmakta.  19. yüzyıl yapısı olduğu sanılan Surp Sarkis Ermeni Kilisesi terk edildikten sonra askeri depo olarak kullanılmaya başlandı. Kesme taştan inşa edilen yapı, dikdörtgen planlı ve günümüze sağlam durumda ulaşmış. Şu an ibadete açık değil.

 

MİLAS RUM KİLİSESİ

Milas Belediyesi’nin internet sitesinde yer alan bilgide, Azize Osia Kseni’nin Milas çevresinde Hıristiyanlığın yaydığı ve mezarının Milas’ta olduğu anlatılır. Hatta 19. yüzyılda Milas Rumları azizenin adına bir kilise inşa ettirmişler. Muğla-Milas’taki bu kilise şu anda askeri gazino olarak kullanılmakta ve kapısında da Rumca bir yazıt yer almakta. 

 

HAGIOS KONSTANTINOS VE HAGIA ELENİ KİLİSESİ

Halk arasında Büyük Kilise olarak da bilinen, Konya-Sille’nin Subaşı mahallesindeki kilise, duvarlarla çevrilmiş bir avlunun içinde.  İlk olarak 327’de Roma İmparatoru Konstantinos’un annesi Eleni (Helena) tarafından Mikhail Arhangelos (Başmelek Mikhail) adına yaptırıldığı sanılır.

Günümüze ulaşan yapının 1833’te temelden inşa edildiği, 1880’de de kubbenin eklendiği yazıtlarından anlaşılıyor.

 

İbrahim Hakkı Konyalı, yapının I. Dünya Savaşı yıllarında askeri depo, mübadeleden sonra ise cephanelik olarak kullanıldığını, 1944’da ziyaret ettiği kiliseyi boş ve terk edilmiş durumda bulduğunu anlatır. 1998 ve 2002’de Konya Valiliği tarafından onarılan yapı 2008’de Selçuklu Belediyesi’ne devredilerek belediye tarafından restore edilmişti.

 

HAGIOS HARİTON MANASTIRI  (AKMANASTIR)

Konya’da Sille ile Akyokuş arasında, Takkeli dağının eteğindeki bir vadinin yamacında yere alan Hagios Hariton Manastırı; Akmanastır, Eflatun Manastırı ve Havari Pavlos’un Mağarası olarak da adlandırılır. Mübadeleye kadar faaliyet gösteren manastır, askeri bölgede bulunması sayesinde korunmuş ve günümüze iyi durumda ulaşmış.

 

İbrahim Hakkı Konyalı, Akmanastır’ın ilk olarak Frigyalılarca su perileri Silenler adına inşa edilmiş bir tapınak olduğunu, Sille’nin adının da buradan geldiği de öne sürer. Halk arasında Eflatun Manastırı olarak adlandırılan manastırın ilk olarak 274’te Pagan Romalıların baskısından kaçan keşişlerce kurulduğu sanılır.

 

SURP GARABED MANASTIRI

Kayseri’de Gesi’nin Bahçeli (Efkere) Mahallesi’nin karşısındaki yamaçtadır. Manastırdan günümüze yalnızca duvar kalıntıları ulaşmış, onlar da askeri bölgenin sınırları içinde olduğu için görme olanağı yok.

 

Geçmişte halk arasında ‘Efkere Büyük Manastırı’ olarak bilinen Surp Garabed Ermeni Manastırı, 20. yüzyıl başına kadar, Kayseri Ermenilerinin dini merkezi ve Anadolu Ermenilerinin en önemli hac merkezlerinden biriydi. Manastırın başkeşişi, aynı zamanda Kayseri Metropoliti unvanını da taşıyordu. 20. yüzyılın başında manastır okulu, öğretmen lojmanları, yemekhanesi, yatakhanesi, 200 elyazması ve 20 bin kitabın bulunduğu zengin bir kütüphanesi ve kervansarayı andıran 93 odalı misafirhanesi bulunuyordu. Özellikle Vartavar Yortusu zamanı manastırı ziyaret eden hacılar bu odalarda ağırlanırdı.

 

SURP NİŞAN MANASTIRI

Sivas Temeltepe’de askeri bölgenin içinde yer alan, 1974 ya da 1975’te yıktırılan Surp Nişan Manastırı, Sivas’ın en önemli Ermeni manastırıydı. Manastırdan geriye hiçbir şey kalmazken, 250 kg. ağırlığındaki çanınınsa Şükrü Kanatlı Kışlasında yangın alarmı için kullanıldığı belirtiliyor.

 

Manastırın kurucusunun 1020’de topraklarını Bizans’a bırakan Vaspurakan Kralı Senekerim olduğu bilinir. 80 bin kişilik halkıyla birlikte Van civarından çıkıp Sivas’a yerleşen Senekerim, Surp Nişan Manastırını kurmuş ya da onartmış.

 

Manastırın yakınlarında eski bir Ermeni köyü olan Tavra’da da Surp Hagop Kilisesi bulunuyor.  İlk olarak 1636-1638 arası inşa edilen ve dış görünümü oldukça iyi olan yapının duvarlarında resimler ve Ermenice yazıtlar var. Tavra’da köyden geriye hiçbir şey kalmazken, Surp Hagop Ermeni Kilisesi,  askeri bölgenin içinde olduğundan günümüze sağlam ulaşmış. Aslında askeri bölgenin sınırları kilisenin üstündeki tepede sona eriyor, buna rağmen kilisenin bulunduğu düzlükte bir asker nöbet tutmaya devam ettiğinden, izin almadıkça kiliseyi görmek mümkün değil.

 

MOR EFREM SÜRYANİ KATOLİK MANASTIRI

Mardin’de Diyarbakırkapı Mahallesi’ndeki manastır duvarlarla çevrilmiş geniş bir avlunun içindedir. Yapının Ortaçağ’da inşa edilmiş bir Ermeni Ortodoks manastırı olduğu bilinir. Daha sonra Ermeni Katoliklere geçmiş, Mardin Ermeni Katolik Başepiskoposu Melkon Nazaryan tarafından Süryani Katolik toplumuna verilmiş. 1884’te yeniden inşa edilen manastır 1933’te terk edilmiş, bir dönem askeri hastane olarak hizmet verdikten sonra günümüzde konut olarak kullanılmakta.

 

MOR BARSAVMO VE MOR ŞARBEL KİLİSELERİ

Eski Midyat olarak bilinen bölgede birçok Süryani Kilisesi bulunmakta. Bunlardan Mor Barsavmo Kilisesi’nin 1926-1948 döneminde askeri depo olarak kullanıldığı biliniyor. Yapı 1949’da tekrar kilise olarak kullanılmaya başlandı. Midyat’ın en son inşa edilmiş kilisesi olarak bilinen Mor Şarbel Süryani Ortodoks Kilisesi, Mor Şarbel Manastırına el konulup, askeri bölge içinde kalınca inşasına izni almış ve 1955’te ibadete açılmıştı.

Agos, Haber: Emre Ertani, 23.08.2013

GİRMELER MAĞARASI'NDA KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

Muğla'nın Seydikemeler İlçesi'nde bulunan ve MÖ 9'uncu yüzyıla dayanan geçmişi bulunan Girmeler Mağarası'nda kazı çalışmaları başlatıldı. Tlos antik kentinde kazı çalışması yapan ekip tarafından başlatılan çalışmalarla, bölgede tarih öncesi yaşam koşullarının gün yüzüne çıkartılması bekleniyor.

Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Tlos Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Taner Korkut Başkanlığı'nda yürütülen kazı çalışmalarında, 12 kişilik bilim heyeti görev alıyor. Geçen yıl ilk adımı atılan fakat yarım bırakılan çalışmalarla MÖ 9'ncu yüzyıla ait dönem araştırılıyor. Prof.Dr. Taner Korkut başkanlığında ay sonuna kadar devam edecek çalışmalar, büyük bir hassasiyetle yürütülüyor. Ekip, kazı çalışmaları sırasında 10 bin yıl önce insanların kullandığı seramikten üretilmiş çanak, çömlek, çakmak taşı, küçük el aletleri, kum taşından yapılmış havanlar ile takı ve süs eşyarına ulaştı.

GİRMELER MAĞARASI KAZILARI, TARİH ÖNCESİ YERLEŞİK HAYATA IŞIK TUTACAK
Kazı Başkanı Prof.Dr. Taner Korkut yaptığı açıklamada, her iki mağaranın önündeki erken gelişim katmanlarına ait izlerden yola çıkarak sürdürülen çalışmalarda bir kaç farklı noktada yeni bulgulara ulaştıklarını söyledi. Girmeler bölgesinin en erken yerleşim yerlerinden birisi olduğunu tahmin ettiklerini anlatan Korkut, "Kazı çalışmalarında elde ettiğimiz buluntular, bölgede günümüzden yaklaşık 11 bin 500 yıl öncesinde de yerleşik hayatın var olduğunu gösteriyor. Bu yıl elde ettiğimiz buluntular bunu daha da kuvvetlendirdi. Seramik, küçük el aletleri ve yongalar dışında mimari kalıntılara da ulaştık. Bu çalışma bizim için çok önemli. Burada insanların göçebe değil, yerleşik bir hayat sürdürdüklerini belgeledik.” dedi.

Bugün, 22.08.2013



18 - 24 Ağustos 2013

700 YILLIK ZEHİR YÜZÜĞÜ BULUNDU

 

 

Bulgar arkeologlar, Karadeniz kıyısındaki bir kalede yaklaşık 700 yıllık olduğu belirlenen bronz bir yüzük buldu. İçeceklere zehir dökmek için kullanıldığı anlaşılan yüzüğün, Orta Çağ’da işlenen siyasi cinayetlerde kullanıldığı düşünülüyor.

 

Bulgaristan’ın Kavarna şehrine bağlı sahil kasabası Kaliakra’da, Orta Çağ’da yaşanmış siyasi entrikalara ışık tutabilecek bir keşif yapıldı.

 

Ntvmsnbc'nin haberine göre Kaliakra’daki bir kalede bulunan yüzüğün, 700 yıl önce siyasi cinayetlerde kullanıldığı tahmin ediliyor.

 

İnce işçilikle tasarlanmış bronz yüzüğün üst kısmında yuvarlak bir hazne bulunuyor. Yan kısmında yapay bir delik olan haznenin öldürücü zehirleri muhafaza etmesi için tasarlandığı düşünülüyor.

 

Avrupa'dan gelmiş olabilir
Kavarna Belediye Başkanı tarafından yapılan açıklamada, bölgede 2011 yılından bu yana 30’dan fazla yüzük, küpe gibi kıymetli mücevher bulundu. Yeni bulunan bronz yüzüğün, özel yapısıyla içki ya da yemeklere hızlıca zehir dökebilecek özel bir tasarıma sahip olduğuna dikkat çekildi.

 

Kazı ekibinin başkanlığını yapan Bulgaristan Ulusal Arkeoloji Enstitüsü Başkan Yardımcısı Bonnie Petrunova, Burgaristan’ın herhangi bir bölgesinde yüzüğün benzerine rastlamadıklarını, ülkedeki prensliklerin sahip oldukları ticari ilişkilerle bağlantılı olarak yüzüğün İtalya veya İspanya’dan gelmiş olabileceğini vurguladı.

 

Cinayetleri aydınlatabilir
Petrunova, Kaliakra’nın o dönem Dobruca bölgesinin başkenti olduğunu ve yüzüğün Dobruca hükümdarı Dobrotitsa ile oğlu Ivanko Terter arasındaki iktidar kavgasında kullanılmış olabileceğini öne sürdü.

 

Petrunova ayrıca, yüzüğün 14. yüzyılda işlenmiş seri cinayetlerde gizli bir silah olarak kullanılmış olabileceğini sözlerine ekledi.

 

Bulgar arkeolog, yüzüğün, ‘Dobrotitca’ya yakın olan soyluların ve aristokratların ölümünden sorumlu cinayet aracı olabileceğini’ belirtti.

Sol Haber, 23.08.2013

MÜZELERİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ!

 

Müzeleri gezmeyi sever misiniz? Benim için yolculukların vazgeçilmezleridir. Ülkemizde veya dışarıda gittiğim her şehirde kaldığım sürece oralara geniş zamanlar ayırırım. Cafe’lerinde oturur, broşürleri toplar, kitapları ve hediyelik eşyaları satın alır, bavulum onlarla dolu dönerim.

 

Sanat eserlerini seyrederken özellikle dünyanın dört bucağından gelen yapıtlardan oluşan sergilerde onların nasıl taşınıp yerleştirildiklerini merak ederim. Son yıllarda müzelerin internet sitelerinde bu serüvenin dakika dakika görüntüleri yer aldığından epey bilgi sahibi olsam da bu kez uzmanlık gerektiren başka sorular kafamın içerisinde dolaşır, durur:

 

Müzelerdeki eser kayıt sorumlularının bu koleksiyon ve sergileri yönetmekteki rolleri nedir? Hangi sistemler ve kaynaklar kullanılır? Eser kayıt sorumluları, modern ve çağdaş sanattaki değişen ihtiyaçları sınırlı fon, ekip ve mekanla nasıl karşılar? Müzeler eğitim programlarıyla okul müfredatını nasıl destekleyebilirler ve eğitim yoluyla farklı kitlelerle nasıl etkileşime geçebilirler?

 

Teknolojiye meraklı olduğumdan gezerken verilen kulaklıklar gibi aletler yetmez, ziyaretçilerin müzelerdeki sanat çalışmalarını izleme, araştırma ve deneyimleme sürecini yeni teknolojiler nasıl değiştirebilir? Dijital medya ve yeni teknolojinin sunduğu fırsatlarla müze dışında online ziyaretçilere neler sağlanabilir? gibi soruların yanıtlarını çeşitli kaynaklardan araştırırım.

 

Neyse ki İstanbul Modern son bir yıldır, çok önemli bir hizmet yaparak ABD’den önemli müze profesyonellerini İstanbul izleyicisiyle buluşturuyor: “Müzeler Konuşuyor: Konuğumuz Amerika” serisi tam bu sorular için. Bu yılın sonuna kadar devam edecek olan program, çağdaş müzeciliğin ve geniş anlamda müze deneyiminin ayrıntılı biçimde ele alındığı bir iletişim platformu.

 

Türkiye'deki ABD Temsilciliği işbirliğiyle düzenlenen etkinlikler ücretsiz ve konuşmalar sırasında İngilizce’den Türkçe’ye simültane çeviri yapılıyor.

 

Etkinlikler, Darsie Alexander’ın (Walker Art Center Şef Küratörü) “Saklanamayanı Toplamak: Kalıcı Olmayan Yeni Sanat Biçimlerinin Koleksiyonu” başlıklı söyleşisi ile devam edecek. 27 Eylül Cuma günü saat 19.00’daki konuşmada müze ve sanat merkezlerinin kısa ömürlü etkinlikleri, performanslardan arda kalanları ve anlaşılmamış işleri daha önce hiç yapmadıkları biçimde toplamalarından söz edilecek. Alexander, yakın zamanda yapılmış çeşitli alımlar ve bunlar etrafında oluşan tartışmalar üzerinde duracak, özellikle en son satın aldıkları Merce Cunningham Dans Arşivi ve onun kurumun koleksiyon yaklaşımı üzerindeki etkisine odaklanarak ‘değerleri’ birbirinden çok farklı şekillerde ölçülen işleri satın almanın eksi ve artılarını ele alacak.

 

Prof. Thomas W. Gaehtgens ise (Getty Enstitüsü Direktörü) 2 Ekim Çarşamba günü 19.00’da enstitünün koleksiyonları, koruma projeleri, akademik girişimleri, sergileri ve yayınlarının küresel yönelimini ve aralarındaki bağlantıları, 20. yüzyılın en etkili küratörlerinden Harald Szeemann’ın koleksiyonunun yakın zamandaki alınışı üzerinden anlatacak. 

 

Lütfen bu etkinlikleri izleyin ve müzeciliğin perde arkasında aslında nasıl büyük ve zor bir organizasyon olduğuna kulaklarınızla tanık olun. 

Dünya, Yazı: Faruk Şüyün, 23.08.2013

HÜRREM SULTAN'IN PARFÜMÜ BULUNDU!

 

 

Edirne Yeni Saray'da yapılan kazılarda sultanların kullandığı parfüm şişeleri ve krem kutuları bulundu.Kazı başkanına göre bu parfümlerden biri Hürrem Sultan'ın olabilir.

 

Edirne Yeni Saray Kazısı Başkanı ve Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.  Dr.  Mustafa Özer,  Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Bahçeşehir Üniversitesi işbirliğiyle yürütülen kazılarda, sarayın sosyal yaşamını yansıtan çok sayıda bulguya rastlanıldığını söyledi.Son dönemde bulunan kozmetikle ilgili kutu ve şişelerin oldukça dikkat çekici olduğunu ifade eden Özer, şunları kaydetti:

 ''2009 yılından bu yana Edirne Sarayı'nda sürdürdüğümüz arkeolojik kazılarda bulunan mimari varlıkların yanı sıra taşınabilir kültür varlıkları olarak adlandırdığımız seramikler, lületaşından pipolar, saraydaki hayatı yansıtan sultan ve ailesine ait güzellik ürünlerinin kullanıldığı kaplar da bulundu. Saraydaki kadınların koku ve kremlerini sakladığı onlarca, kemikten, camdan, metalden yapılan şişeleri, kapları gün yüzüne çıkardık. Kuşkusuz saray sadece devletin idare edildiği, mahkemelerin kurulduğu, savaş kararlarının alındığı yerler değil. Saraylarda sosyal bir hayat var. Buluntular da bu sosyal yaşamın en önemli kanıtlarından.''

 

HÜRREM SULTAN'IN OLABİLİR

 Saraydan çıkan kozmetik ürün saklanan şişelerin işlemelerine bakıldığında sultan ailesi için hazırlanan ürünler olduğu yorumunun yapılabildiğini ifade eden Özer, şunları kaydetti:

''Sarayda çıkan buluntuların işlemeleri ve özenine bakıldığında üst düzey bürokrat ve padişah ailesine ait olduğunu tahmin edebiliyoruz. Bu saray pek çok padişaha ve ailesine ev sahipliği yaptı, bulunan parfüm şişelerinden biri Hürrem Sultan'a ait olabilir."

Akşam, 23.08.2013

 

Editörün Notu: Haberde kullanılan görsel Hürrem Sultan'a değil, kızı Mihrimah Sultan'a aittir.

İŞTE RESTORASYON BÖYLE OLUR

 

 

Foça’da harabe durumda bulunan Ceneviz Kalesi’nin restorasyonuna geçen yıl yeniden başlandı. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından finanse edilen restorasyon, 25 yıldır Foça’da bilimsel kazılar yapan Prof.Dr. Ömer Özyiğit başkanlığında sürüyor. Çimento yerine orijinal horasan harcı kullanılarak yapılan restorasyon, kaleyi UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne kaleyi sokmayı başardı. Eski ve yeni duvarları arasında çıplak gözle ayrım yapılamayacak şekilde orijinal görünen kalenin önümüzdeki yıl, restorasyon tamamlandığında asıl listeye de girmesi bekleniyor.

Çimento taşı eritmişti
Bölgede Ege Üniversitesi’nden Prof.Dr. Ömer Özyiğit başkanlığındaki kazılar 1989’dan beri sürdürülüyor. Kazılarda İon medeniyetine ait çok önemli buluntular elde edildi. Yeldeğirmenleri, Herodot Sur Duvarı, Ceneviz-Osmanlı Kalesi ve Athena Tapınağı restorasyonları da devam ediyor. Özyiğit geçen yıl ise hem bilimsel kazılara hem de kalenin restorasyonuna başladı. Restorasyonu bir müteahhide ihale etmek yerine bilimsel ekibiyle birlikte yapma kararı alan Özyiğit, arkeolojik kazılarda bulduğu kale taşları ile kaleyi ayağa kaldırdı.


Restorasyonda horasan harcı kullanan Özyiğit, Fransa ’dan da özel hidrolik (söndürülmüş) kireç getirtti. Harç, hidrolik kireç, tuğla tozu, mermer tozu, kum ve toprakla hazırlandı. Özyiğit, Foça taşının yumuşak olduğunu ve 1993’te yapılan çimentolu onarımda harcın taşları erittiğini söyledi. 

Foça’nın şap madenleri ihya etti
1275’ten itibaren Foça’da Ceneviz egemenliği başladı. Cenevizliler Foça Dağları’ndaki şap madenlerinden büyük gelir elde etti. Gelirle Foça Kalesi 1298 yılında ciddi onarım geçirdi. 1455’te kale Osmanlıların eline geçti. Beş Kapılar üzerindeki yazıttan da anlaşıldığı üzere, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Sultan Mustafa, Manisa’da Saruhan Sancak Beyi iken Silahdar Ağası İskender tarafından 1538-1539 yıllarında kalede çok büyük bir onarım daha gerçekleştirildi. Ancak 1772 Depremi’nden sonra surlar kendi kaderine terk edildi.

 


Müteahhitle restorasyon olmaz

Prof Dr. Ömer Özyiğit:“Müteahhit eliyle restorasyon yapılmasına karşıyım. Onlar eser değil inşaat gözüyle bakıyorlar. Restorasyonları bilimsel heyetler yapmalı. Aksi durumda restorasyon değil yenileme yapılıyor. Çimento tuzlarının burada yerli tüf taşına nasıl etki ettiğini ve onu nasıl yediğini görüyorsunuz. Bütün bunlar yanlış restorasyonlardır. O bakımdan restorasyonda orijinal malzeme kullanmak gerekir. Kireç harcı son derece doğru ve sağlam bir harçtır. Yüzyıllarla gitgide de sertleşir ve duvarın ömrünü, taşın ömrünü uzatır.”

Bizans için toprak, Ceneviz için horasan, Osmanlı için kireç harcı kullandık
Prof.Dr. Ömer Özyiğit, restorasyonda nasıl çalıştıklarını anlattı: “Daha önceleri burada bir Ceneviz kule kalesi olduğu bilinmiyordu. Çalışmalarımız sırasında dönem analizleri yaptık ve burada Bizans, Ceneviz dönemi ve Osmanlı dönemlerinin ayrı ayrı olduğunu saptadık. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin büyük finansman desteğiyle çalışmaya başladık.”


“Şimdi burada görmüş olduğunuz daha evvelki kale doğru dürüst görülmüyordu. Yaptığımız restorasyon sonucunda Ceneviz Kalesi ortaya çıkmaya başladı. Onun için (UNESCO) Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’ne girdi Foça Kalesi.”


“Kesinlikle çimento yok burada ve orijinal dönemlere özgün ne malzeme kullanılmışsa o malzeme kullanıldı. Örneğin Bizans döneminde toprak harç vardı, biz sağlamlaştırılmış toprak harç kullandık. Sonra Ceneviz döneminde horasan taş kullanılmıştır ve orijinal özgün horasan harcı yarattık koyduk, onu uygulamaya çalışıyoruz. Osmanlı döneminde de yine kireç harcı kullanılıyordu.”


“Ayrıca kullandığımız malzeme ve taşlar da orijinal. Eski taşlara daha sonra da eskitme de yapıyoruz. Ve (kale yapısının) tamamlamasını da öngörmüyoruz. Çünkü üst kısımların nasıl olduğunu bilmiyoruz, o yüzden tamamlama da yapmıyoruz. Orijinale sadık bir biçimde restorasyonu yaptığımız için sanıyorum ki bakanlığımızın da beğenisini sağlamış durumdayız. Bakanlığımızın önerileriyle Foça Kalesi’nin UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’ne girdiğini görüyoruz.’’

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 23.08.2013

BİR DE KOMİSYON
ALACAK

 

İspanya’nın Borja kentindeki 120 yıllık Hz. İsa freskini kendi başına restore etmeye çalışırken tanınmaz hale getiren kilise görevlisi Cecilia Gimenez (82), turist patlaması yapan kiliseden komisyon alacak.

 

Yaşlı kadının geçen yıl dünya çapında bir restorasyon faciasına imza atması sonrası 57 bini aşkın turist freski görmek için kiliseye akın etti.

Hürriyet, 23.08.2013

ATİK ALİ PAŞA TÜRBESİ MEZBELELİK HALİNE GELDİ

 

 

Turistlerin geçiş güzergahı üzerinde bulunan Atik Ali Paşa Camii’nin türbesi, adeta ardiye olarak kullanılıyor. İstanbul’un imajına zarar veren bu durumun düzeltilmesi için yıllardır kurumlar arasında yazışmalar sürüyor fakat bir sonuç alınamıyor.

 

İstanbul’un en eski tarihi yapılarından biri olan Atik Ali Paşa Camii’ndeki türbe, adeta mezbelelik haline geldi. Eski kapı ve pencereler, kullanılmayan sandalyeler ile koca bir su tankı, türbeyi çöplüğe çevirmiş durumda. Turistlerin en yoğun olarak kullandıkları güzergahlarından biri olan Divanyolu üzerinde bulunan türbenin içler acısı hali, büyük bir imaj kaybına da neden oluyor. Hazire ve türbe girişini demir kapılarla kapatan görevliler, caminin bu kısmına ziyaretçi almıyor. Türbeye girmek istiyorsanız en az 4 metrelik duvara tırmanmayı göze almanız gerekiyor!

 

İçerisinde herhangi bir mezarın bulunmadığı türbenin restorasyonu için Vakıflar Genel Müdürlüğü ile İstanbul Müftülüğü arasında yıllardır yazışmalar sürüyor fakat bir netice alınamıyor. 17 Ağustos 1999’da meydana gelen Gölcük depreminde zarar gören cami için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bir dilekçe yazarak yardım isteyen yetkililer, aynı zamanda sarhoşların mekanı haline gelen türbenin onarılmasını da istedi. Ancak, müftülük yetkilileri, “Size maddi bir destekte bulunamayız.” cevabını aldı. İşte o gün bu gündür türbede bir türlü yenileme çalışmaları başlayamadı. O dönemin Vakıflar Genel Müdürlüğü yetkililerinden maddi destek alamayan Diyanet görevlileri, çareyi cemaatten para toplamakta buldu. Caminin duvarlarında ve kubbesinde meydana gelen hasarlar toplanan paralarla onarıldı. Türbe ise kaderine terk edildi.  

 

İki kere yandı

Atik Ali Paşa Camii, II. Beyazıt döneminde sadrazamlık yapan aslen Bosnalı Atik Ali Paşa tarafından inşa ettirilir. Paşa, aynı zamanda İstanbul’un değişik yerlerine, Edirne ve Mora’ya da çok sayıda hayrat yapılmasına vesile olur. Tarihi kaynaklar, hizmete açıldığı 1490’lı yıllardan sonra caminin çok sayıda badireler atlattığını gösteriyor. Cami, 1648 yılında meydana gelen depremde büyük zarar görür. 1937 ve 1956’da yapılan yol tanzim çalışmalarında caminin haziresinde bulunan çok sayıda kabir taşınır, Osmanlı’ya ait önemli bazı devlet adamlarına ait mezarlar kaybolur.

 

Cami, bugüne kadar iki büyük yangın da geçirir. İsler, türbenin tavanında, yangınlardan geriye kalan kanıtlar olarak hala duruyor. 1981 yılında yaptırılan küçük tadilattan önce türbede, üç büyük ve üç küçük sanduka bulunduğu tespit edilir. Bugün ise türbede sanduka bulunmuyor. Toprağın altında da mezarların olup olmadığı bilinmiyor. Atik Ali Paşa’nın Şah Kulu Vakası’nda şehit olduğu ve cesedinin kaybolduğuyla ilgili bir rivayet bulunuyor. Birtakım kaynaklarda ise paşanın mezarının Amasya’da olduğu belirtiliyor.

Zaman, Haber: Bünyamin Köseli, 23.08.2013

ŞEHİR PLANCILARI ODASI'NDAN YASSIADA PLANINA İTİRAZ

 

 

TMMOB ŞPO İstanbul Şubesi’nden Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Yassıada’ya ilişkin “Turizm+Kültürel Tesis alanı” olmasına ilişkin 1/5000 Ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı Revizyonu ve 1/1000 Ölçekli Koruma amaçlı Nazım İmar Planı’na yöneltilen itirazda, söz konusu planların bütüncül planlama yaklaşımlarından uzak olduğu ve büyük sermaye yatırımları için ayrıcalıklı imar koşulları yaratacak şekilde düzenlemenin önünü açtığı belirtildi.

 

ŞPO İstanbul Şubesi, açıklamasında itiraz konusu planların bütünlüklü bir çerçevede hazırlanmadığına, plan yapımı aşamasında Adalar Belediyesi ve sorumlu idari ve kamu kurumlarının görüş ve beyanlarına başvurulmadığına dikkat çekti.

 

Oda tarafından yapılan açıklamanın devamında, “Ada’daki mevcut yapıların azlığı dikkate alındığında, iskele alanı hariç 0,65 değeri üzerinden başlayacak yapılaşmanın adanın ekolojik sürdürülebilirliğini tehdit edeceği ve yaratacağı cazibe ile öngörülmeyen ek yapılaşmaları da tetikleyebilecek bir nitelikte olacağı öngörülmektedir” ifadelerine yer verdi.

 

Oda, ayrıca “Plan notlarında önerilen arazi kullanımı kararları ve değişikliklerini gerektirecek bilimsel nedenler, analiz ve tespitlere yer verilmediğini ve esas ve usul açısından plan yapımı ile ilgili yasal mevzuata uygun olmadığını” belirtti.

 

Başbakan’ın “demokrasi adası” olacağını belirttiği Yassıada için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırladığı imar planına ilişkin eylem yapılmış; Adalılar ve İstanbul halkı motorla Yassıada ve Sivriada’ya gezi düzenleyerek iki adanın imara açılmasına tepki göstermiş ve “Bırakın adalar ıssız kalsın” demişti.

Sol Haber: Haber: Rıfat Doğan, 22.08.2013

MARMARİS'TE TURİSTİN GEZECEĞİ MÜZE KALMADI

 

Yılda onbinlerce yerli ve yabancı ziyaretçi ağırlayan Marmaris'teki iki müzeden biri, binası kaçak olduğu iddiasıyla kapatılarak içindeki eserler Denizli'ye taşındı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ait müzedeki çalışmalar ise verilen sürenin üzerinden 4 ay geçmesine rağmen tamamlanamadığından kapısına kilit vuruldu. Her iki müzeye gelen yerli ve yabancı ziyaretçiler kapıdan dönüyor.

Yıkım kararı verilmişti
Marmarisli turizmci Ahmet Urkay tarafından yaptırılan ve 2005'te açılan halıcı Ahmet Urkay Etnografya Müzesi'nin yapı kullanma izninde eksiklikler olduğu öne sürüldü. Önceki yıl Muğla Özel İdaresi İmar ve Kentsel İyileştirme Müdürlüğü ekipleri, Etnografya bölümünde yapılan tavanla asma katın yıkılarak eski haline getirilmesini isteyerek bu bölümü, ardından da arkeolojik bölümü bodrum katı yapıldığı gerekçesiyle mühürledi. Bu iki bölüm için yıkım kararı çıktı. Urkay'dan yeniden yapı projeleri istendi. Bütün çabalarına ve ilgili kurumlara yanlışlığın düzeltilmesi için bulunduğu girişimlerden sonuç alamayan Urkay, yaklaşık 4 ay önce müzeyi kapatma kararı aldı. Eserleri Denizli'ye taşıyan Urkay, müzenin girişine de "Bürokratik engeller nedeniyle kapalıyız" pankartı astı.


Marmaris Kalesi içinde bulunan Marmaris Müzesi de, geçtiğimiz yıl Ekim'de ziyaret kapatıldı ve restorasyona başlandı. Yılda yaklaşık 70 bin kişinin ziyaret ettiği müzenin restorasyonu için Kültür ve Turizm Bakanlığı 300 bin lira ödenek ayırdı. Müzenin restorasyonunun Nisan 2013'e kadar tamamlanacağı ve tekrar ziyarete açılacağı bildirildi. Ancak çalışma hala tamamlanmadı. Günde yüzlerce turis kapıdan geri dönerken, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, geçikmenin restorasyonu yapan firmadan kaynaklandığını belirterek, "Kültüre ve Turizm Bakanlığı'ndan önümüzdeki günlerde gelecek olan uzmanlar yapacakları kontrolün ardından işi teslim alacaklar ve müze ziyarete açılacak" dedi.

Yeni Asır, Haber: Adem Ülker, 22.08.2013

HALİÇPORT'A İPTAL DAVASI AÇILDI

 

 

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, geçen ay ihale edilen İstanbul Haliç Yat Limanı ve Kompleksi (Haliç Port) ihalesinin yürütmesinin durdurularak iptal edilmesini istedi. Haliç tarihinin anlatıldığı, ihale yapılan alanın Endüstriyel Sit alanı olduğu ve İBB’ye 3. kişilere yapılmaması şartıyla devredildiğinin vurgulandığı başvuruda, "Kamu yararına ve hukuka açıkça aykırı" olduğu öne sürülen ihalenin iptali istendi.

 

Dava, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı aleyhine, İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde açıldı.İstanbul Mimarlar Odası avukatı Can Atalay tarafından açılan davanın dilekçesinde, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından İstanbul Haliç Yat Limanı ve Kompleksi ile ilgili 13 Mayıs 2013 günü "Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun" kapsamında ihale edileceğinin duyurulduğu, ihalenin 24 Temmuz 2013 tarihinde açık artırma ile sonuçlandırıldığı belirtildi. Haliç tersanelerinin tarihi arka planı ve Sit niteliğine vurgu yapılan başvuruda özetle şöyle denildi:

 

AKDENİZİ TÜRK GÖLÜ YAPAN HALİÇ

*İstanbul’u, dünyadaki diğer kıyı kentlerinden ayıran en önemli şey, içinden geçen deniz ve ona açılan körfezin etrafında kentleşmesidir. İstanbul’da herşeyin başlangıcı, bu körfezde, Haliç’te yaşanmıştır. Haliç, kent belleğinin tutunduğu yerdir. Yüzyıllar boyunca bu coğrafyada yerleşen uygarlıklar, Haliç’in doğal yapısının gücünden yararlanmışlardır. Haliç, eşsiz bir korunaklı liman, güvenliği yüksek stratejik bir konum, gemiler için derinliği yeterli ve durgun bir su, Boğaz’a, Marmara Denizi’ne ve Akdeniz’e açılabilmek demektir. Haliç en eski dönemlerden beri gemi üretiminin ve ticaret limanının konumlandığı bir deniz üssü olarak işlevlendirilmiş, kültürel yapısında ve kent kimliğinde bu özellikler vurgulanmıştır. 1453 yılında İstanbul’un fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmed tarafından bir kaç tersane gözü ile temeli atılan Tersane-i Amire (ya da günümüzde kullanılan diğer adlarıyla Haliç veya İstanbul Tersaneleri), Haliç’in kuzey kıyısında Atatürk Köprüsü’nden Hasköy’e kadar uzanan 2 km’lik kıyı şeridinde ve toplam 51 hektarlık alanda konumlanmaktadır. Akdeniz’i askeri açıdan bir "Türk Gölü" haline getiren güçlü Osmanlı Donanması, Tersane-i Amire’nin ürünü olup; tersane değişik zaman dilimlerindeki yenileme, geliştirme vb. değişim ve dönüşümlerle günümüze kadar ulaşmıştır.

 

3. KİŞİLERE DEVREDİLEMEZ ŞARTI VAR

*Günümüzde Haliç, Camialtı ve Taşkızak Tersanaleri olmak üzere üçe ayrılan Haliç İstanbul Tersaneleri Beyoğlu İlçesi sınırları içindedir. Türkiye Gemi Sanayi AŞ’ye bağlı olan Haliç Tersanesi 2006’da tersane olarak işlevini sürdürmek koşulu ile İBB’ye devredilmiştir. Camialtı Tersanesi’nin kullanımı 6 yıldır TDİ’nin kullanımındadır, mülkiyeti Maliye Hazinesi’ne aittir. T.C Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Taşkızak Tersanesi ise 2005’te, devredilmeyen Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Divanhane binasının restorasyonu, Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’nin yenilenmesi ve DKK’nın çeşitli inşaat işlerinin yaptırılması karşılığında belediyeye devredildi. Protokolün devir şartlarından en önemlisi, takas yoluyla devredilen bölgenin "Mülkiyeti üçüncü taraflara devredilmemek, tarihsel dokunun bozulmaması ve sosyal amaçlı, toplumsal kullanıma yönelik tesislerin yapımı amacı ile kulanılması" idi.

 

TUZLA’DAKİ ÖLÜMLER, HALİǒİN İŞLEVSİZ KALMASINDAN

*Haliç Tersaneleri’nin endüstri siti olarak işlevini sürdürmesi kamu yararınadır. Şöyle ki; Haliç Tersaneleri Haliç’in 2 kilometrelik kıyı sürekliliğinde Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyetin ardı ardına yapımlarla gelişen gemicilik tarihi ve teknolojisinin yerinde izlenebildiği en önemli belgesi olmanın yanı sıra, halen gemi inşa ve bakımı konusunda da güncel teknik bilgiler vermektedir. Bugün Türkiye’nin endüstri arkeolojisi araştırılırken Avrupa’nın etki ve desteğinin yoğunluğunu görmek mümkündür. Buna karşılık tersanelerde özgün teknikler mevcuttur. Tersaneler sadece sözkonusu bölge için değil, bugüne ulaşabilen nadir endüstri sitlerinden biri olması özelliği ile İstanbul ve Türkiye için önemlidir. Haliç Tersaneleri "bir üretim modeli"dir. Tuzla Tersaneleri’ndeki ölümlü kazaların sayısının gittikçe artmasının Haliç Tersanelerinin işlevsizleştirilmesi ile yakından ilgili olduğu bilinmektedir.

 

KISA SÜREDE YENİDEN EKONOMİYE KAZANDIRILABİLİR

*Fazla yatırım gerektirmeden çok kısa sürede ekonomiye geri dönmesi mümkün ve gerekli olan tersanelerin, işlevsizleştirilerek Haliç Port adı altında ihalesi yalnızca önemli bir potansiyel, istihdam imkanı ve maddi değerin değil, aynı zamanda dünyanın en az 6 asırdır hala üretimini sürdüren tek sanayi tesisinin, gemi yapım işlevini devam ettiren tek endüstriyel arkeolojik sitin yok edilmesi anlamına geleceğinden gelecek kuşaklara aktarmamız gereken tarihsel mirasın ve manevi değerin de heba edilmesi ile sonuçlanacak olan bu ihalenin iptaline karar verilmesi gerekmektedir.

 

ENDÜSTRİYEL SİT, KORUMA KURULU KARARI ŞART

*24 Nisan 1996’da ise, Haliç, Camialtı ve Taşkızak Tersaneleri’ne ait toplam 31 yapı/yapı kalıntısı da ayrıca tescil edilmiştir; 2863 sayılı Kanun uyarınca yargılama konusu alanda yargılama konusu ihale kapsamında yapılacak yapılacak her türlü uygulama için ilgili koruma kurulunun karar vermesi gerektiği açıktır. Yargılama konusu alanın tümü ve içindeki yapılar ile ilgili hükümler öngören yargılama konusu işlem hem usulüne uygun olarak yürürlüğe girmiş Koruma Amaçlı Nazım ve Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı bulunmaması nedeni ile hem de 2863 Sayılı Kanunun 9 uncu maddesindeki düzenlemeye aykırı sonuçlar doğuracak olması nedeni ile açıkça hukuka aykırıdır.

 

YÜRÜTMESİ DURDURULARAK İPTAL EDİLSİN

Kent merkezlerindeki kısıtlı kamu kaynağı niteliğindeki kentsel araziler ile ilgili düzenlemelerin, koruma ve kullanıma ilişkin kararların imar planları ile tesis edilmesi gerektiği açıktır. Arazi kullanım kararları, trafik çözümlemesine ilişkin kararlar ya da yargılama konusu alan gibi alanlar için koruma ve kullanma esaslarını belirleyen kararlar olmaksızın mekan kullanımına ilişkin hangi usul ve esaslar ile ihaleye çıkılabildiğini hukuken anlamak, hukuka uygun olarak nitelemek olanaksızdır. Yargılama konusu alan ile ilgili usulüne uygun olarak yürürlüğe girmiş Koruma Amaçlı Nazım ve Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı bulunmamaktadır, bu koşullarda tesis edilmiş olan yargılama konusu işlem açıkça kamu yararına ve hukuka aykırıdır. Yargılama konusu karar hukuka aykırı ve idari işlemin uygulanması durumunda telafisi güç zararların doğacağı açık olduğundan öncelikli olarak yürütmenin durdurulmasına, 24.07.2013 tarihinde gerçekleştirilen açık arttırma ile sonuçlandırılan ihale işleminin iptaline karar verilmesini talep ederiz.

 

1.3 MİLYAR DOLARLIK İHALE
İhale, ilk aşaması 2 Temmuz 2013’te yapılan ilk değerlendirmenin ardından, 24 Temmuz 2013 tarihinde yapılan açık artırma ile sonuçlandırıldı. Cengiz İnşaat, Taca İnşaat ve Galeri Kristal adlı firmalardan oluşan ortak girişim grubu ile Sembol Uluslararası Yatırım, Ekopark Turizm ve Fine Otelcilik adlı firmalardan oluşan ortak girişim grubunun katıldıkları açık artırma sonucunda, ihaleyi 1 milyar 346 milyon dolar bedel öneren Sembol Uluslararası Yatırım, Ekopark Turizm ve Fine Otelcilik adlı firmalardan oluşan ortak girişim grubu kazandı. 4 yılı inşaat, 45 yılı işletme süresi olmak üzere 49 yıllığına Yap-İşlet-Devret modeliyle gerçekleştirilecek proje; her biri 70 yat kapasiteli iki yat limanı, her biri 400 oda kapasiteli 5 yıldızlı iki otel, dükkanlar, restoranlar, kongre ve kültür merkezleri, sinema ve eğlence tesisleri, 1000 kişilik cami ve otoparkını kapsıyor.

Hürriyet, Haber: Ali Dağlar, 22.08.2013

MÜZE ÜSTÜ AVM İNŞAATINA DURDURMA

 

Bursa'nın Mudanya İlçesi'nde, zemin katı Myrleia antik kenti kalıntıları, üzerine ise alışveriş merkezi olacak olan inşaat hakkında, Myrleia Antik Kent Platformu üyelerinin yaptığı başvuru üzerine, İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verdi.

 

 

Bursa- Mudanya'nın Demirhane mevkiinde bir alışveriş merkezinin temel atma çalışmaları sırasında, MÖ 7'nci Yüzyıl'a ait Myrleia antik kentinin duvarları ortaya çıktı.

 

Duvarların dışında bölgede, o döneme ait bronz heykeller ve çeşitli başka kalıntılar bulundu. Tarihi eserler Bursa Müze Müdürlüğü'ne teslim edilirken, Bursa Anıtlar Kurulu, bölgenin eski bir liman olduğunu tesbit etti. Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, bölgenin 3'üncü derece SİT alanı olarak kalacağını, tarihi duvarların camekanlar içine alınarak korunup, yapılacak alışveriş merkezinin içinde sergilenmesine karar verdi.

 

Mudanya'da bulunan, Myrleia Antik Kent Platformu, toplam 9 bin 312 metrekare arsa üzerine kurulacak olan ve 2 bin metrekare kapalı alandan oluşacak, içersinde, bir süper market ve üç mağaza ve 150 araç kapasiteli kapalı otoparkı olacak olan tek katlı alışveriş merkezi inşaatının durdurulması için yargıya başvurdu. 1'inci İdare Mahkemesi, Myrleia Antik Kent Platformu'nun başvurusunu değerlendirip, antik kentin korunması için inşaat çalışmalarının durdurulması için yürütmeyi durdurma kararı verdi.

 

Çıkan kararı zafer olarak değerlendiren Myrleia Antik Kent Platformu üyeleri, bunu yarın düzenleyecekleri basın toplantısı ile kamuoyuna duyuracaklarını açıkladılar.

Yapı, 22.08.2013

MISIR'IN KÜLTÜREL MİRASI YAĞMALANDI

 

Mısır'da ordu ile ülkenin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi taraftarları arasındaki çatışmalardan istifade etmeye çalışan yağmacıların son hedefi, Kahire'ye 300 kilometre uzaklıktaki Minya kentinin "hazinesi" Malawi Müzesi oldu. Sokağa çıkan Mursi taraftarlarının can derdinde olması, müzeden binden fazla eserin çalınmasını kolaylaştırdı.

Yetkililer, 3 bin 500 yıllık bir heykel, mücevherler, altın ve bronz Yunan-Roma medeniyetlerinden kalma madeni paralar ile bronz hayvan heykellerinin çalındığını fark ettiğinde, vakit çok geçti. Hırsızların bile taşıması mümkün olmayan mumyalarsa yakıldı. Mısır'ın yaşadığı bu kültürel felaket, 2003'te 170 bin tarihi eserin bulunduğu Irak'taki Bağdat Müzesi'nin yağmalanmasıyla eşdeğer bir miras kaybı.

Sabah, 22.08.2013

AŞIKLARIYLA ÜNLÜ KANLI KİLİSE ONARILIYOR

 

 

Artvin’in Yusufeli İlçesi, İşhan Köyü'nde öyle bir yapı var ki, çoğumuzun adını duyduğu ama görmediği, her yıl çoğu yabancı olmak üzere yirmi altı bin turist tarafından ziyaret edilen, mimarisi ve süslemeleriyle ziyaret edenleri kendine hayran bırakan, İşhan Manastırı yıllar içerisinde uğramış olduğu hasarların giderilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığınca restore edilmeye başlandı. Artvin’in kültür ve turizmi açısından son derece önemli olan kilise VII. yüz yılın ortasında inşa edilmiş. Zamanla yıkılan ilk yapının yerine IX. yüzyılın ilk yarısında, Bağdatlıların yönetim döneminde Rahip Saba’nın önderliğinde bu günkü manastır kurulmuştur. Yapı, kubbeli bazilikal plan tipindedir. Güneybatıda Meryem Ana Şapeli bulunmaktadır. Kiliseye, Artvin’den veya Yusufeli İlçesi'nden araç kiralanarak veya Yusufeli İlçesi'nden kalkan köy servisleri ile ulaşım sağlanmaktadır.

 

KANLI KİLİSE

Manastır her yıl çok sayıda yerli ve yabancı turisti kendisine çekmektedir. Turistler köyün ekonomisine katkıda bulunduğu gibi, aynı zamanda köyün ve yöremizin tanıtımı için de oldukça iyi bir fırsat sağlamıştır. İşhan Manastırı’na Kanlı Kilise de denilmektedir. Efsaneye göre kilise sekiz yıl gibi uzun sürede yapılmış, çok uzun ve zor geçen yıllar esnasında birçok isyan olmuştur. Manastırın yapımı uzun sürdüğü için halk moralmen de çöker. Hatta iş o kadar ileri gider ki bir isyan da olur. İsyan bastırılır. Keyhus Ağa değiştirilerek yerine başka bir ağa gönderilir. Sonunda kilisenin yapımını çokça maddi yardımlarda bulunan Bagrat Kralı Sumbat’ın kızı Elen üstlenir. Elen dillere destan güzel mi güzel bir kızdır. Kızın sarı saçları o kadar uzunmuş ki yerlere sürünmesin diye arkasında bir bohça ile taşırmış. Evlenme çağına gelen Elen evlenmesi için bir şart koşar. İşhan Kilisesi’ne iki kilometre uzakta bir mezarlık vardır. Oradan okunu atıp kiliseden aşıranla evlenirim, bunu başaramaz ve başaramayanlar mukavele gereğince okların düştüğü yere gömülür der. Orada bir ardıç ağacı biter. Ardıç halen orada durur ve sevgilisinin eserini bekler, derler. Yıllar yılı sonra bu işi bir Türk genci başarır. Ne yazık ki okunun düştüğü yeri görmek heyecanı içinde atını koştururken bir ceviz ağacının dalına çarpar ve böylece o da okunun düştüğü yeri görmeden ölür ve öldüğü yere gömülür. Daha sonra Elen bir Yahudi ustaya aşık olur. Fakat krallık gururunu ve kuralları yeremez. Bu Yahudi genci sonradan bir halatın kopması sonucu kilise duvarına konan taşın altında kalır ve can verir. Kanlı kilise oluşu nedeni de budur.

 

GÜRCÜLER YAPTI

Köyün içinde bulunan İşhan Manastırı, 9. yüzyılın ilk yarısında yapılmış ve kilise ile şapelden (küçük kilise) oluşmaktadır. Manastırı Bagratlı Gürcüler yaptırmıştır. Manastır piskoposluk makamı olarak da kullanılmış ve bu görevini 16. yüzyıla kadar (Osmanlılar Artvin ve çevresini ele geçirene kadar) devam ettirmiştir. Osmanlılar Artvin ve çevresini ele geçirdikten sonra manastırın batıya bakan tarafı camiye dönüştürülmüş ve bu sayede yapının harap olması da engellenmiştir.

 

EJDER-ASLAN MÜCADELESİ

Manastırın asıl yapısı olan kilise haçvari planlı olup düzgün kesme taşla inşa edilmiştir. Naosun üzerini örten yüksek kasnaklı kubbesi oldukça kalın tutulmuş payeler üzerine oturtulmuş, dıştan konik külahı dikkat çekmektedir. Apsis düzenlemesi de diğer kiliselere göre farklıdır. Yer yer bozulmuş olsa da iç duvarlarının tümünün freskli süslemelerle hareketlendirildiği anlaşılmaktadır. Özellikle kubbenin iç yüzeyine işlenen “haçın göğe yükseltilişi sahnesi” hala canlılığını muhafaza etmektedir. Dış cephelerindeki kabartmalı süslemelerinden en dikkat çekici olan, güney cephesinin pencere pervazını oluşturan “ejder-aslan mücadelesi”dir. Yapılara ilişkin şu yöresel tespit “İşhan’ın nakışı, Parhal’ın bakışı ve Öşvank’ın oturuşu” kilisenin önemini dillendirmeye yetmektedir. Kilisenin hemen yanında Meryem Ana Şapeli bulunmaktadır.

 

KORUMA ALTINDA

Manastır, Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü tarafından 1987 yılında tescil edilerek korumaya alınmış. 2002 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığına tahsis edildikten sonra  2012 yılında ihale edilerek restorasyon başlamış.

Evrensel, Haber: Gençağa Karafazlı - Hayati Akbaş, 21.08.2013

KİLİSEYİ
MÜSLÜMAN BİR KADIN KORUYOR

 

Birçok medeniyete beşiklik etmiş, birçok inanç ve kültürü hoşgörüyle bir arada tutabilen Mardin’in Derik İlçesi'nde bulunan beş kiliseden şu an ayakta kalan tek kilise olan “Kırmızı Ermeni Kilisesi” (Dêra Sor), bugün sessizlik içerisinde. 1650 yılında inşa edilen Kilise, 1915 Ermeni soykırımından sonra Anadolu’da bulunan birçok kilise gibi 40 yıl boyunca ordu tarafından ahır olarak kullanılmış.

Bugün yaşlı bir Ermeni çiftinin dışında kimsenin kalmadığı ilçede geçmişte Ermeni, Asuri, Süryani, Keldani ve Ortodoks’lara ait beş ayrı kilise ve bu kiliselerin cemaatleri bulunuyordu.

Yıllar içinde yıpranan ve yıpratılan kilisenin bakımını üstlenen 60 yaşındaki Hatun Görünen, Müslüman olarak hiçbir karşılık almadan aynı inancı paylaşmadığı bir mabedin bakımını üstleniyor.

Bugün tek başına ayakta kalan Dêra Sor’un bakımını ve korumasını üstlenen Hatun Görünen, “Ben buradan hiçbir karşılık almıyorum. Derik’te insanlar başka inançlara hep saygı duymuşlar.

Herkesin inancı kendisinedir. Yeter ki insanca bir arada yaşamayı bilelim” diyor.

Evrensel, 21.08.2013

PICASSO RESİMLERİNİN SÜSLEDİĞİ BRÜTALİST BİNALAR TEHLİKE ALTINDA

 

 

2011 yılının Temmuz ayında Oslo ve Utoya Adası'nda gerçekleşen saldırıların yaralarını sarmak için hala çeşitli girişimler yapılıyor. Bu girişimler beraberinde büyük bir mimari tartışmayı getirdi...

Oslo'nun merkezindeki Regjeringskvartalet'te yer alan başbakanlık ofisinin önünde sekiz kişinin ölmesine ve Erling Viksjø'nun tasarımı olan Brütalist binaların zarar görmesine neden olan bombalı saldırı da bunların bir kısmını oluşturuyor. Şimdi, Norveç hükümeti bu perişan haldeki binalar ile ne yapacağına karar vermeye çalışıyor. Doğrusu ne? Yıkmak mı yoksa korumak mı?

 

H-Blok ve Y-Blokları süsleyen ve aynı zamanda Picasso'nun beton üzerine yapılmış ilk eserleri olan bu beş duvar resmi konuyu daha da karmaşık hale getiriyor.

 

Yıkım planının savunucuları duvar resimlerinin tuğla tuğla sökülmesini ve başka bir yerde yeniden inşa edilmesini istiyor. Korumacılar ise Picasso'nun bu yapılar için özel olarak bu duvar resimlerini tasarladığı için özgün olduğunu savunuyor.

 

"Bugün sadece bize çirkin gözüktüğü için kültürel bir dönemin en iyi parçalarını yıkmak doğru değil," diyor Norveç'in kültürel miras yetkilisi olan Joern Holme ve ekliyor: "Bu bir kültür ulusuna yakışmaz. Norveç'in döneminin en iyi eserlerinden birini yok etmeye hakkı yok".

 

Adam haklı beyler! Burada tehlikede olan kültürel eserler sadece duvar resimleri değil. Bu yüzden bu Brütalist yapıları korumak için kültürel miras argümanları yeterli olmayabilir. Akademik, mimari ve sanatsal çevrelerde son zamanlarda peydahlanan popülerliklerine rağmen bu binalar da birçok Brütalist yapıyı veba gibi saran aynı yıkım tehdidyle karşı karşıya kalıyor.

 

Doğu-blok mimarisini fazlasıyla hatırlatan bu yapılar için sanatçı Dag Hol tartışmalar yaratıp halkın ilgisini çekmeyi başardı. "Son 80 yıl içinde Oslo'da inşa edilmiş bu vahşi, çirkin ve aşağılayıcı mimariden kurtulmak için önümüzde altın bir fırsat var," dedi.

 

Türkiye'de sorgusuz sualsiz tarihi binalar, parklar, heykeller yıkılıp yerlerine AVM yapılmaya çalışılırjen Norveç'te ise durum bambaşka. Kamuoyu tamamen ikiye ayrılmış durumda: yıkım isteyenler % 40 iken % 34'ü evde zor tutuyorlarmış...

 

Picasso'nun makus kaderini önümüzdeki bölümlerde heyecanla öğreneceğiz...

Arkitera, Kaynak: Architizer, Çeviren: Selin Bçer, 21.08.2013

MEZARTAŞLARINA SAHİP ÇIKTILAR

 

Yasa dışı yollardan yurt dışına çıkarıldığı belirtilen Karacaahmet'teki Osmanlı dönemine ait mezar taşlarının İngiltere'deki High Road Auctions tarafından düzenlenecek müzayedede satılacağı iddiaları kamuoyunun gündemini meşgul ederken, Zeytinburnu’nda geçmişi geleceğe bağlayan mezarlıklar için örnek bir projeye imza atıldı.

 

İki yılda tamamlanan çalışma sonunda, 15 mezarlıktaki toplam 3 bin 500 tarihi mezar ve hazire tek tek fotoğraflanarak kayıt altına alındı. Böylece, Tamburi Cemil Bey’den Tepedelenli Ali Paşa’ya Halide Edip Adıvar’dan İbrahim Çallı’ya kadar birçok ünlünün mezar taşı kayıt altına alınmış oldu.

 

Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın'ın ilçedeki mezarlıkların yeniden düzenleme projesi kapsamında, 3 bin 500 tarihi mezarın varlığı tespit edildi. Proje koordinatörlüğünü Yalova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Süleyman Berk'in yaptığı ve mezar taşlarının fotoğraflarını ise Başkan Aydın’ın çektiği çalışma iki yılda tamamlandı, ardından tarihi mezarların envanteri “Zamanı Aşan Taşlar” adlı bir kitapta toplandı. Envanter çalışmasının yanında önemli görülen mezar taşları da 352 sayfalık “Zamanı Aşan Taşlar” isimli kitapta toplandı.

 



ARNAVUT KOMUTANIN KESİK BAŞI BULUNDU
Çalışma hakkında bilgi veren Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, 2005 yılında ilçedeki tüm mezarlıkları inceleterek tarihi değeri olan mezar taşlarını tespit ettirdiğini belirterek “Hatta bazılarının fotoğraflarını bizzat kendim çektim. Bunlardan biri de Milli Savunma Bakanımız İsmet Yılmaz’ın Arnavutluk’u ziyareti sırasında ülke Başbakanı Sali Berişa’nın, naklini talep ettiği Tepedelenli Ali Paşa’nın kesik başının bulunduğu Ayvalık Mezarlığı’ndaki mezar taşı. Tarihte bir sır olarak kalan Tepedelenli Ali Paşa’nın mezarını bulmak beni çok heyecanlandırmıştı. İki yıl süren çalışmayı Zamanı Aşan Taşlar adlı iki ciltlik bir eserde topladık ve araştırmacıların hizmetine sunduk” dedi. 


Yasa dışı yollardan yurt dışına çıkarıldığı belirtilen Karacaahmet'teki Osmanlı dönemine ait mezar taşlarının İngiltere'deki High Road Auctions tarafından düzenlenecek müzayedede satılacağı iddialarını basında okuyunca bir yandan dehşete kapıldığını anlatan Başkan Aydın, “Kültür ve Turizm Bakanımız Ömer Çelik’in girişimleri ile müzayedenin iptal edilmesi memnuniyet verici. İstanbul mezarlıkları birer açık hava müzesi niteliğinde. Buradan tüm belediye başkanı arkadaşlarıma bizim 2005’te gerçekleştirdiğimiz bu çalışmayı bir an önce onlar da yapmalı. Aksi takdirde tarihi değerlerimiz birer birer yok olup gidecek” şeklinde konuştu.


HALİDE EDİP, İBRAHİM ÇALLI, SADETTİN KAYNAK...
Musa Muslihiddin (Merkez Efendi), Seyyid Nizam, Hafız Osman Efendi, Tamburi Cemil, Tepedelenli Ali Paşa gibi şahsiyetlerin yattığı bu mezarlıkların yakın tarihteki bazı ünlü misafirleri de şöyle: Halide Edip Adıvar, Tahsin Öz, Ressam İbrahim Çallı, Sadettin Kaynak, Rıza Nur, Abdülhak Şinasi Hisar, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Samiha Ayverdi, Rifai tarikatının önemli simalarından Kenan Büyükaksoy, Şemseddin Yeşil, Hattat Halim Özyazıcı, Ressam Sami Yetik, Mükremin Halil İnanç, İbnülemin Mahmud Kemal ve daha niceleri…

Hürriyet, 21.08.2013

SULTAHİSAR NYSA ANTİK KENTİNDE KAZI ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR

 

 

Aydın'ın Sultanhisar İlçesi'nde 2 yıl aradan sonra 2012 yılında yeniden başlanılan Nysa antik kenti kazı çalışmaları büyük bir hızla sürüyor.

 

50 kişinin çalıştığı 2013 yılı Nysa Ören Yeri Kazı Sorumlusu Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Arkeoloji hocası Yrd. Doç.Dr. Serdar Hakan Öztaner, Nysa kazılarının Sultanhisar İlçesi'nin turizmi açısından önemli olduğunu, turist sayısının artırılması ve Nysa'nın tanıtım kitaplarının oluşturulması için tüm kurum ve kuruluşlarla el birliğiyle çalıştıklarını söyledi. MÖ 3. yüzyılda kurulduğu bilinen ve döneminde 40 bini aşan nüfusuyla önemli bir kent olduğu bilinen Nysa Antik Kentinde ilk kazı çalışmaları 1907 yılında başlamış, zaman zaman ve ödenek sıkıntıları nedeniyle ara verilen kazı çalışmaları günümüzde valilik, üniversite, Kültür Bakanlığı ve hayırsever işadamlarının desteğiyle sürdürülmeye çalışılıyor.

 

2013 Yılı Nysa antik kentinde yürütülen kazı çalışmalarında öncelikle; Çarşı Bazilikası, Gerontikon - Meclis Binası, Cadde - Sokak Sistemi ve düzenleme, onarım - koruma ve restorasyon çalışmalarına önem verdiklerini ifade eden Öztaner, "2013 yılı Nysa antik kenti kazı, koruma, onarım ve restorasyon çalışmaları Ankara Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi öğretim üye ve yardımcılarının yanı sıra 5 arkeolog, 2 restorasyon uzmanı mimar, 12 arkeoloji öğrencisi, 2 mimarlık öğrencisi ve 35 işçiyle, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Aydın Valiliği İl Özel İdaresinin sağladığı toplam 230 bin TL'lik bütçeyle yürütülecektir. Nysa kazı çalışmalarına uzun yıllardır Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı ile Jantsa Genel Müdürü Ercan Çerçioğlu maddi kaynak ve araç desteği sağlamaktadır. Restorasyon çalışmalarının sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için gerekli olan vinç ve diğer ihtiyaçların karşılanabilmesi için sponsor desteği bekliyoruz" dedi.

haberler.com, 21.08.2013

İNŞAAT KAZILARI TARİHE TAKILDI

 

 

Fatih'te, metruk bir bina inşaat yapılmak üzere 2 ay önce yıkıldı. Binaya ait molozlar taşındıktan sonra iş makineleri temel kazmaya başladı. Yaklaşık 2 metre kazılan alandan tarihi kalıntılar, mermer, küp ve granitler çıkmaya başladı. Durumun yetkililere bildirilmesi üzerine inşaat alanında inceleme yapıldı. Arkeologların incelemelerinin ardından, alandan çıkanların tarihi kalıntılar olduğu anlaşılınca çalışmalar durduruldu. Çıkarılan parçalar incelenmek üzere müzeye götürüldü.

 

Mahalle sakinleri, kalıntıların inşaat kazıları sırasında çıktığını, bu nedenle çalışmaların durdurulduğunu söyledi. Bir mahalle sakini, "Buradan tarihi çıkarılan küpler, mermerler götürüldü. Bazı günler sadece kazma kürekle 2 kişi gelip kazı yapıyor. Çıkan kalıntılar toplanıyor." dedi.

Sabah, 21.08.2013

SİT ALANINA CAMİ TARTIŞMA YARATTI

 

 

Cumhuriyet döneminin önemli merkezlerinden, halk arasında “Hergele meydanı” olarak bilinen SİT alanında, 5 bin 700 kişilik cami yapılması tartışma yarattı. Mimarlar Odası Ankara Şubesi inşaata tepki göstererek, SİT alanındaki inşaatı durdurmak için yargıya başvurdu.

 

Cami arazisinin bir kısmının Emek işletmeleri A.Ş., bir kısmının da İller Bankası’na ait olduğu ve bu alanların birleştirilerek Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildiği bildirildi. Mimarlar Odası Ankara Şube Sekreteri Tezcan Karakuş Candan, şunları söyledi:

 

“Altındağ ve Ulus bölgesi tarihi kent merkezi sınırları içinde. Bahse konu yerde İller Bankasının binası ve Tarihi Seyfi Hakan yapısı var. Ulus semtinin başka bir tarihsel fonksiyonu daha var. Burası TBMM, İşbankası, Merkez Bankası başta olmak üzere Cumhuriyet döneminin önemli yapılarının olduğu bir bölge. Buraya cami yapılacağını daha önce duymuştuk, ancak koruma kurulu kararı gerekiyordu. Kurulun projeyi onayladığını duyduk. Bir yazı yazarak bilgi istedik. Orası tarihi bir bölge. O bölgede yürüme mesfasinde en az 5-6 tane tarihi cami de var. Ulus’un ortasına yeni bir cami yapılmasına ihtiyaç olmadığını düşünüyoruz. Yer seçiminin de doğru olmadığını düşünüyoruz. Özellikle tarihi bölgede yapılması, simgesel bir boyutta ve ideolojik bir yaklaşımla yapıldığını düşündürüyor. Koruma Kurulu’nun verdiği kararın ardından konuyu yargıya taşıdık.”

Yapı 21.08.2013

ALTIN KARTAL HEYKELİ EFSANESİ GÖLÜ YOK ETTİ

 

Dibinde çift başlı altın kartal heykeli olduğu dedikodusu nedeniyle yıllardır talan edilen Denizli'nin Beyağaç İlçesi'ndeki Kartal Gölü, yine define avcılarının hedefi oldu.

Sandıras Dağı'nın Çiçekbaba zirvesindeki 1. derecede doğal sit alanı göle verilen zarar, fotoğraflarla ortaya konuldu. Binlerce yıl önce oluşan krater gölü çevresinde hüküm süren medeniyetin simgesi olan çift başlı kartalın altın bir heykelini yaparak göle attığına yönelik dedikoduya inananlar, gölün suyunu boşaltarak heykele ulaşmayı amaçlıyor.

Bu kapsamda yıllar boyunca çabalayan define avcıları kanallar kazarak gölün suyunu boşaltmaya çalıştı.

Sabah, 21.08.2013

KDZ. EREĞLİ'DE ROMA DÖNEMİNE AİT TARİH SU KEMERLERİ İLGİ BEKLİYOR

 

 

Zonguldak'ın Kdz. Ereğli İlçesi'ne bağlı Balı Mahallesi yakınlarında bulunan Roma döneminde inşa edildiği tahmin edilen tarihi su kemerleri restore edilip, çevre düzenlemesi yapılarak ülke turizmine kazandırılması planlanıyor.

 

MÖ 70'li yıllarda Roma İmparatorluğu'nun Kdz. Ereğli'yi kuşatıp teslim almasının ardından MÖ 60'lı yıllarda yapıldığı tahmin edilen su kemerleri yetkililerin ilgisini bekliyor.

 

Kdz. Ereğli Belediyesi Başkanlık Danışmanı Raif Tokel, Balı Mahallesi'ne yakın bölgede bulunan ve Roma Dönemine ait olan tarihi su kemerlerinin yöresinde yüzey araştırması, kurtarma kazısı gibi arkeolojik çalışmalar yapıldıktan sonra restore edilip, çevre düzenlemesi yapılarak ülke turizmine kazandırmayı amaçladıklarını söyledi.

 

İHA Muhabirine su kemerlerinin tarihi süreci ve üzerinde yapılacak çalışmalarla ilgili olarak bilgiler veren Kdz. Ereğli Belediyesi Başkanlık Danışmanı Raif Tokel "Arkamızda gördüğümüz arkeolojik kalıntı kaynaklara göre antik dönem yapı kalıntısıdır. Basılı kaynaklara göre bu yapı Roma dönemiyle tarihlendirilmektedir. Roma İmparatorluğu Anadolu topraklarına girdiğinde kıyısında doğal limanı olan kentlerde çok ciddi yatırımlar yapmıştır. Söz konusu yapıların biri kaledir diğeri de su kemerleridir. Bu su kemerleri Ereğli'nin tarihteki eski adıyla Heraclea Pontica'nın su gereksinimini karşılamak için yapılmıştır" dedi.

 

Su kemerlerinin Ereğli ilçe merkezine uzaklığının 16 kilometre olduğunu söyleyen Tokel konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "Var olan kaynaklara göre bu su kemerinin Ereğli'ye uzaklığı kimilerine göre 23 kilometre, kimilerine göre ise 16 kilometredir. Kdz. Ereğli Belediyesi adına kaleme aldığım "Kdz. Ereğli Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri" adlı çalışma için yaptığım incelemede bu uzunluğu 16 kilometre olarak belirledik. Bu su kemerleri o dönemin teknolojisi ile ciddi anlamda insan gücü ile yapılmış. Bu, bize şunu gösteriyor; demek ki o dönemde Heraclea Pontica, bu kadar ağır maliyeti gerektirecek kadar büyük ve önemli bir kentmiş. Ama yörede ilk bilimsel çalışma 1961-1966 yıllarında Avusturya Uluslararası Bilimler Akademisi adına araştırma yapan F.K.Dorner ile W.Hoepfner tarafından yapılmıştır. Balı Mahallesi 21 Eylül 2001 tarihinde Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 7559 sayılı kararı ile birinci derece arkeolojik sit alanı olarak ilan edilmiş. Ayrıca, 16 kilometrelik su kemeri güzergahında 01.04.2005 tarihinde Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 438 sayılı kararı ile birinci derece arkeolojik sit alanı olarak ilan edilmiş, su kemerlerine ait olduğu sanılan bir havalandırma bacası vardır. Söz konusu tarihlerden bu yana da burada hiçbir ciddi çalışma yapılmamış. Daha sonra Kdz. Ereğli Belediye Başkanı Sayın Halil Posbıyık yörenin ulaşım altyapısını yapmıştır. 2010 yılında Kdz. Ereğli Belediyesi'nde Başkanlık Danışmanı olarak göreve başladığımda ele aldığım konulardan biri de bu su kemerleri olup; bizzat kaleme aldığım çalışmayı, Kdz. Ereğli Belediyesi olarak üyesi olduğumuz Tarihi Kentler Birliği ile temsilcisi olduğum ÇEKÜL Vakfı'na sundum. Tarihi Kentler Birliği'nden bu su kemerlerinin çevresinin düzenlenmesi projesi için şimdilik 10 bin TL'lik bir hibe yardımı yapıldı. Başlattığımız bu çalışmayı Başkanımız Sayın Posbıyık'ın talimatlarıyla önümüzdeki dönemde de sürdürmeye kararlıyız."

haberler.com, 21.08.2013

TARİHİ KİLİSE YILLARA MEYDAN OKUYOR

 


Gercüş’e bağlı Gönüllü (Derdile) Köyü'nde bulunan ve yaklaşık 1.500 yıllık olduğu söylenilen Gönüllü Derdile Kilisesi, yıllara rağmen dimdik ayakta duruyor. Kilisenin geçmişi ile ilgili bilgi veren Gönüllü (Derdile) köyü muhtarı Hıfzullah Işık “Papaz, çobanını hayvanlarını sulaması için ovaya gönderiyormuş. Çoban ise, hayvanları sulamadan geri getiriyormuş. Daha sonra papaz, çobanı takip etmiş ve Müslüman çobanın dağdan su çıkardığını görmüş. Papaz, çobanın kerametlerinin olduğunu öğrenince çobana kilisesinin bitişiğinde cami, mescit gibi bir yer kurmuş” dedi. Kilisenin sahipsiz olduğunu ve varsa sahiplerinin gelip kiliseyi onarmalarını isteyen Işık “Kilisenin eski ismi Derdil’dir. Der, kilise demektir, Dil ise cami demektir. Yaşadığımız köy de ismini Derdil’den almıştır. Kilisenin sahipleri gelsin ve eğer Süryanilerin ise, Ermenilerinse, Yezidilerinse ve her kiminse gelsin bakım onarımını yapsın. Kiliseyle ilgili ne gerekiyorsa bakım ve onarımını yapsınlar ki, tarihi bir kalıntı olarak ziyaretçilerin uğrak yerleri olsun” açıklamasını yaptı.

Batman Gazetesi, 20.08.2013

ASLANTEPE'DE HÖYÜK KAZILARI

 

 

Malatya Arslantepe Höyük ören yerinde 1976 yılından beri fiilen kazı çalışmaları yapan Roma Lasepianza Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Marcella Frangipane, “Anslantepe’deki kazılarda Mezopotamya ile bağlantı vardı. Bu sistem bitti ve Anadolu bağlantısı başladı. Doğu Anadolu’da ve Orta Anadolu’da çok bağlantı var” dedi.


Kültür ve Turizm İl Müdürü Derviş Özbay, Malatya Müze Müdürü Tevhit Kekeç ve İtalya Roma La Sapienza Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Marcella Frangipane Arslantepe Höyüğü’nde bu yılki kazıların başlaması nedeniyle açıklamada bulundu.


37 yıldan beri her yıl Roma’dan Malatya’ya gelerek Arslantepe’deki kazılara başkanlık eden Prof.Dr. Marcella Frengipane, “Bu yılki kazılara başladık. Kazılarda çok yeni buluntular yok ama kazı çok iyi gidiyor. Geçen sene çok güzel bir bina bulduk. O bina için biz İlk Tunç I Dönemi diyoruz. Demek ki MÖ 3 bin ile 2 bin 200 yıl önce. Burada açık hava müzesi yapılan bir saray var ama sarayda bir büyük yangın olmuş. Saraydan sonra sadece çoban evleri vardı ama geçen sene yeni bir sürpriz oldu. Tam tepe üzerinde bir büyük bina bulduk. Tepe üzerinde bir büyük bina yapmışlar. Bu dönemde de Arslantepe’nin merkez oluşu devam ediyor. Arslantepe, saray döneminden sonra da devam ediyor. O büyük binayı bu yıl komple açacağız. Bu yıl daha fazla eser bulacağız” diye konuştu.


Roma Lasepianza Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Marcella Frangipane, “Geçen yıl yapılan kazılarda elde edilen buluntular Arslantepe’de tarihi biraz değiştirdi. Önce herkes biliyor, küçük çoban evleri var, sadece gidip geliyorlar. Büyük bir kültür değildi ama şimdi bir büyük bina bulduk, bu yeni bir şey. O dönem İlk Tunç I Dönemi, MÖ 3000 veya 2900’de başlıyor” diye konuştu.


Saraydan sonra devlet sisteminin bittiğini ancak saraydan sonra sadece küçük evlerin değil, bir büyük şefin de olduğunu anlatan Roma Lasepianza Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Marcella Frangipane, “Burada birkaç sene önce bir kral mezarı bulduk. O şimdi müzede, bütün eserleriyle birlikte. Bu kral mezarı şimdi daha belli oluyor. Demek ki saraydan sonra bir ev vardı. O mezar çok zengin bir mezar. Çok fazla metal, bakır, gümüş eşyalar vardı” şeklinde bilgi verdi.


Arslantepe’de iki büyük dönemin olduğunu belirten Prof.Dr. Marcella Frangipane, “Dönem çok ama iki sistem vardı. Önce eskiden Mezopotamya ile bağlantı vardı. O zaman Mezopotamya gibi aynı kültür, aynı sistem, aynı politik sistem başlıyor ve devam ediyor. Sonra burada bir şey oldu, bilmiyoruz, belki savaş, belki büyük bir şey oldu, bu sistem bitti ve Anadolu bağlantısı başladı. Doğu Anadolu’da ve Orta Anadolu’da çok bağlantı var. Çok bağlantı var Orta Anadolu ile” dedi.


Kültür ve Turizm İl Müdürü Derviş Özbay ise, “En büyük amaç burayı tanıtmaktır; bunun sadece Türkiye’ye değil, dünyaya tanıtılmasıdır. Burada açık hava müzesi açıldı. Geçen yıl 11 bin 250 kişi Arslantepe Açık Hava Müzesi’ni ziyaret etti. Kısa sürede bu kadar ilginin olması çok güzel. Bu yıl yabancı uyruklu vatandaşların ilgi göstermesi bizim için çok önemli. Burayı tüm dünyaya tanıtmak zorundayız” diye konuştu.

Bugün, 20.08.2013

DANIŞTAY FATİH BELEDİYESİ'NİN SULUKULE İTİRAZINI REDDETTİ

 

 

Fatih Belediyesi'nin geçtiğimiz yıl Haziran ayında Sulukule projesiyle ilgili mahkemenin kamu yararına uygun değil diyerek verdiği iptal kararı için yürütmeyi durdurma istemiyle başvurduğu Danıştay 14. Dairesi, bu itirazı reddetti. Kararının gerekçesinde “yürütmeyi durdurma itirazının oluşması için herhangi bir koşul oluşmamıştır” denildi. Sulukulelilerin avukatı Avukat Hilal Küey ise mahkeme kararıyla ellerinin güçlendiğini ve hukuksuz durumun iyice ortaya çıktığını” belirtti.

 

Avukat Küey, “bu kararın önümüzdeki davalar için de bir emsal olacağını ve ellerinin güçlendiğini, Fatih Belediyesi'nin Sulukule projesindeki bütün hukuksuzluğun ortaya çıkmış olduğunu” belirtti.

Fatih Belediyesi mahkeme kararına rağmen Sulukule projesine devam etmiş, Danıştay kararını beklemeden yeni bir proje hazırlamıştı. Sulukule projesi kapsamındaki kentsel dönüşüm nedeniyle bir çok Sulukuleli evlerinden olmuş, Avukat Küey, Sulukulelerin yaşadığı bu durum nedeniyle tazminat davası da açmıştı. Sulukulelilerin davası da AİHM'de devam ediyor.

 

Tarihi Sulukule 22 Nisan 2006 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla yenileme alanı ilan edildi. Bu karar ilgili kurur tarafından da bütün itirazlara rağmen kabul edildi. Şubat 2008 yılında Mimarlar Odası İstanbul Şubesi dava açtı. Yargı süreci devam ederken yıkımlar 2009 yılında başladı. İstanbul 4. idare mahkemesi yürütmeyi durdurma istemini reddetti. TOKİ projeyi ihaleye çıkardı ve Fatih Belediyesi Başkanı Mustafa Demir de 2010 yılında inşaatın ilk temellerini attı. Geçen yıl İstanbul 4. İdare Mahkemesi Mimarlar Odası’nın açtığı davada projenin iptal edilmesi yönünde karar verdi

Sol Haber, 20.08.2013

CİZRE'DEKİ KAZILARDA 11. VE 15. YÜZYILLARA AİT BULGULARA RASTLANDI

 

 

Şırnak’ın Cizre İlçesi'nde, İçkale'de yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında 11. yüzyıl ve 15. yüzyıl arasındaki tarihlere ait bulgulara rastlandı. Mardin Müzesi arkeologlarından ve İçkale arkeolojik kazı çalışmasından sorumlu olan arkeolog Mesut Alp, “15. yy’dan 11. yy’a kadar, yani günümüzden 500 ile 900 yıl tarihleri arasında olan bir buluntumuz var. Çanak, çömlek, pipo ve sikkelerimiz mevcut.” dedi.

Mardin Müzesi marifeti ile Cizre İçkale Arkeolojik Kazı Çalışmaları'na, Prof.Dr. Gülriz Kosbe’nin bilimsel danışmanlığında ve Cizre Kaymakamlığı’nın mali desteği ile 5 arkeolog ve 35 kişilik ekiple 1 Haziran itibari ile başlandı. Birinci etap, İçkale’nin mahiyetinin anlaşılması için arkeolojik sondaj çalışması ile elde edilen veriler doğrultusunda sistemli arkeolojik kazı çalışmaları ile yıl sonuna kadar sürecek.

Mardin Müzesi arkeologlarından ve İçkale arkeolojik kazı çalışmasından sorumlu olan arkeolog Mesut Alp, bölgenin; tarihi ve arkeolojik açıdan anlaşılmasının önünü açacak olan bu çalışmanın, Şırnak ili sınırları içerisinde ilk arkeolojik kazı çalışması olduğunu söyledi. Alp, “Cizre Kalesi’ne bugüne kadar hiçbir arkeoloji heyeti giremedi ve herhangi bir arkeolojik kazı çalışması da yapılmadı. Bu sebeple Cizre İçkale’de yapılan bu kazı çalışmaları ilk olma özelliği de taşıyor.

 

Cizre İçkale, başka bir adıyla Bırça Belek’teki kazı çalışmaları, 2013 yılı Cizre Kaymakamlığı'nın mali desteğiyle Mardin Müzesi Başkanlığı'nda, Kültür Bakanlığı'nın gerekli izinleriyle başladı. Haziran ayında başlayan kazı çalışmaları itibariyle ilkin İçkale’deki doğu kısmında bazı sondaj çalışması yaptık. Bu gördüğünüz meydanda geniş bir alanda çalışmaya başladık. Buradaki amacımız ilk evlerin, kalenin geçmişi ne? Buna biraz ışık tutmak, gerçek tarihini bulmak. Bizi biraz zorlayan bir süreç var. Alan uzun bir süre askeri alan olarak kullanıldığı için sürekli zemin düzeltmeleri, asfaltlama çalışmalarından dolayı geç dönemlere ait, 18. ve 19. yy'a ait yapılar ve asfalt iç içe girmiş. Ama şans eseri büyük bir alanda da 15. yy’dan 11. yy’a kadar yani günümüzden 500 ile 900 yıl tarihleri arasında olan bir bulgularımız var. Çanak, çömlek, pipo ve sikkelerimiz mevcut. Bizim çalışmalarımızdaki önceliğimiz şöyle; 12. aya kadar İçkale’nin bütün kazılmamış alanlarını kazıp tespit etmeyi düşünüyoruz. Bu çalışma sonucu eğer zengin bir kültür varlığına denk gelirsek şu anda birçok sistem ortaya çıktı. Bu daha da genişlerse daha zengin bir şey ortaya çıkarsa nümüzdeki 3 yıl için bir planlama yapacağız. Ama şu an halihazırda 12. aya kadar kesintisiz çalışmayı hedefliyoruz.” diye konuştu.

"BİLİMSEL OLARAK MİLATTAN SONRA 11. YY İLE 19. YY ARASINI KAZIYORUZ"
Bilimsel olarak, MS 11. yüzyıl ile 19. yüzyıl arası tarihlerindeki alanlarda kazı yaptıklarını söyleyen Arkeolog Mesut Alp, “Cizre İçkale’nin hani popüler tarihi bazında konuşuyorum. Herkes işte 4 binlik, 5 binlik bir yapı olduğunu söylüyorlar. Biz arkeologlar buna çok kanaat getiremiyoruz. Neden? Çünkü Cizre çok eski bir kent. Cizre belki 10 bin yıllık bir şehir. Ama bu kale 10 binlik yıl olan şehrin başlangıcında var mı yok mu onu bilmiyoruz. Nuh Nebi Camii'nde, Kırmızı Medrese civarındaki alan Cizre’nin eski alan olduğunu düşünüyorum. Bu alanda (İçkale) muhtemelen milattan sonra yani Hz. İsa’dan sonra 9. yy'dan itibaren günümüzden bin 100 yıl veya bin yıl öncesine yerleşime maruz kaldığını düşünüyoruz. Neden? Çünkü o süreçten sonra buradaki kültürlerin, buradaki birliklerin daha güçlenmiş olduğunu tahmin ediyoruz. Daha güçlü bir birlik, daha güçlü bir siyasi oluşum burada böyle bir kale yapılmasına gidebiliyor. Bizim de buradaki yoğunluklu olarak yaptığımız çalışmalar sonucunda çıkardığımız bulgular 13. ve 16. yy arası. Yani kalenin en ihtişamlı olduğu alandır. Alanda sürekli küp pişirme yerleri, çanak, çömlek parçaları çıktığı için biz zaten şimdi sarayın müştemilatındayız. Bugün itibarıyla burçların kuzeyinde gördüğünüz ve saray olarak tabir ettiğimiz alanda başladık. Bilimsel olarak biz milattan sonra 11. yy ile 19. yy arasını kazıyoruz.” şeklinde konuştu.

Bugün, 20.08.2013

YIKILAN EMEK İÇİN UMUT IŞIĞI

 

 

Eski görkemli sinema salonlarının Türkiye ’deki son örneği olan Emek birkaç ay önce yıkıldı ama davası yeniden görülecek. Danıştay, İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nin Emek Sineması ’yla ilgili zamanaşımı kararını bozarak dosyayı tekrar mahkemeye gönderdi. İstanbul 9. İdare Mahkemesi, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin Cercle d’Orient Binası ve Emek Sineması’nı barındıran yapı adasına ilişkin Koruma Kurulu’nun kararları ve ekli avan projelerinin iptaline ilişkin Kültür Bakanlığı’na açtığı davayı, kurul gündeminin davacıya bildirilmiş olmasını gerekçe göstererek 2012 Aralık ayında zaman aşımı nedeniyle reddedilmişti.

Mimarlar Odası ise mahkemenin davayı red kararının “açıkça hukuka aykırı” ve aksi bir durumun hukuk devleti açısından kabul edilemez olduğunu vurgulayarak kararın bozulması için Danıştay’a başvurmuştu.

Danıştay’ın oybirliğiyle aldığı kararda İdare Mahkemesi’nin süre aşımı gerekçesiyle ilgili; “Koruma Kurulu kararlarının davacıya bildirildiği, bu tarihten önce bu kararın davacıya tebliğ edildiğine veya davacının bu karardan herhangi bir şekilde haberdar olduğuna yönelik herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığı anlaşılmakta olup, Kurul gündeminin davacıya bildirilmiş olmasından hareket edilerek nihai olarak alınan kararın içeriğinden de haberdar olunmuş sayılamayacağı açık olduğundan, davanın süre aşımı nedeniyle reddine ilişkin kararda hukuki isabet görülmemiştir” ifadelerine yer verildi.

Danıştay’ın kararı, Emek Sineması yıkılmış olsa da en azından orijinaline uygun olarak ‘yerinde’ yeniden yapılması konusunda umut ışığı oldu. Mimarlar Odası İstanbul Bükükkent Şubesi’nin avukatı Can Atalay, “Bu karar Emek’in olduğu gibi korunması için kesinlikle bir umut ışığı olarak değerlendirilebilir” diye konuştu.

Sadece İstanbul’un değil Avrupa’daki en güzel tarihi sinemalardan biri olarak kabul edilen Emek’in yerinde korunması için sinemacılar pek çok protesto eylemi gerçekleştirmiş, birçok ünlü sinemacının katıldığı 7 Nisan 2013 tarihindeki eyleme ise polis tazyikli su ve biber gazıyla müdahale etmişti.

Radikal, 20.08.2013

 

******


EMEK SİNEMASI'NDA NELER OLACAK?

 

Emek Sineması sürecini etkileyen yeni yargı kararını değerlendiren Mimarlar Odası avukatı Can Atalay, ‘Emek Sineması için mücadele edenlerin önüne yepyeni bir olanak doğdu. Bu karardan sonra Emek’i kazanmaya bir adım daha yaklaşıldı’ diyor.

 

Kapatıldığı 2009 yılından, yıkıldığı geçen mayıs ayına kadar hem Türkiye’de hem yurtdışında binlerce sinemaseverin yerinde korunması gerektiğini vurguladığı tarihi Emek Sineması’yla ilgili yeni bir yargı kararı alındı.

 

Danıştay, TMMOB Mimarlar Odası’nın projenin iptali için Kültür Bakanlığı’na açtığı davada yerel mahkemenin red kararını bozarak, dava dosyasını yerel mahkemeye geri gönderdi. Bu gelişmenin ardından İdari Mahkeme davayı yeniden görecek. Sosyal Güvenlik Kurumu’na ait Emek Sineması, hukuki süreç devam ederken projenin sahibi ve uygulayıcısı özel Kamer İnşaat tarafından mayıs ayında yıkıldığı için yerel mahkemeden Mimarlar Odası lehine çıkabilecek bir kararda neler olacağı sinema severlerin aklındaki soru. Çünkü Emek’in duvar süsleri söküldü, bina yıkıldı.
Emek Sineması sürecini etkileyen bu gelişmenin ardından Mimarlar Odası avukatı Can Atalay kararı “Emek Sineması için mücadele edenlerin önünde yepyeni bir olanak doğdu. Bu karardan sonra Emek Sineması’nı kazanmaya bir adım daha yaklaşıldı,” cümleleriyle yorumladı.

‘Karar, haklılığı teyit etti’
Sürecin en başından itibaren konuyu yakından takip eden konunun uzmanı sinema yazarı Senem Aytaç ise mahkeminin kararının gecikmiş olduğunu söyledi: “Ama karar, mücadelenin haklılığını bir kez daha teyit etmesi ve sürecin geleceği açısından önem taşıyor. Sulukule gibi örnekler maalesef bize gösteriyor ki, hukuki kazanımlar her zaman yıkım gerçekleştikten, geri döndürülemez hasarlar verildikten sonra geliyor, böylece de işlevsizleşiyor.”


Emek Sineması davasında da hukukun yıkımının gerisinde kaldığını belirten Aytaç, “Emek Sineması mücadelesi her zaman sinemasına, şehrine sahip çıkanların kararlılığı ve inadıyla ilerledi; bundan sonra da aynı şekilde devam edecek,” dedi. Kendisinin de dahil olduğu Emek Sineması için mücadele edenlerin belediyenin Kamer İnşaat’a verdiği proje ruhsatının iptal edilmesini talep ettiğini söyleyen Aytaç, “Emek Sineması’nın kapısı sokağa açılan haliyle yeniden yapılması, ticari bir kuruma ait olarak değil, sinema alanında emek veren tüm bileşenlerin ortak kullanımıyla, kamu yararını gözetecek bir mekan olarak yeniden açılması talebimizde de ısrarcıyız” dedi.


Kamer İnşaat ise konuyla ilgili bir açıklama yapmadı.

Milliyet, Haber: Nil Kural, 22.08.2013

 

******


EMEK İÇİN ASLA GEÇ DEĞİL

 

Shakespeara'in bir sözü vardır "Geç gelen teselli idamdan sonraki affa benzer" diye. Türkiye'deki hukuk sistemi ise benzetmek gibi olmasın ama buna benziyor. Özellikle de son yılların modası ya da kötü bir geleneği haline gelen yık-yap olaylarında. Önce, birileri hukuk filan dinlemeyerek yıkıyor, ardından durdurma kararı alınıyor, derken yıkılan yerin üstünde yapılar tüm hızıyla yükseliyor.
 

Emek de, bu kötü geleneğin kurbanı edilmek isteniyor. Kurban edildi demek istemiyorum, çünkü bu süreç henüz bitmiş, netliğe kavuşmuş değil ve hukuk alanındaki süreklilik ve kararlılık devam ettiği sürece de, Emek konusunda umutlu olmak boş bir bekleyiş değil.
 

Gerçi birileri o eski, görkemli Emek'in yerinde yeller estiğini, atı alanın bir yerleri çoktan geçtiğini söyleyebilir. Ne gam... Bodrum'un kıyısını yağmalayan saygın ve de ünlü kişilere ait mekanların bile yıkılma tehlikesi yaşadığı bu dönemde, emek konusunda da benzer şeyleri düşünmenin ne sakıncası var. Çünkü yıkılanın üstüne yapılacağı yerde, yıkılanın yerinde yapılması herkesin arzuladığı ve savaşımını verdiği bir uğraş değil mi.

 

Danıştay İdare Mahkemesinin Emek Sineması'yla ilgili zamanaşımı kararını oybirliğiyle bozması Emek için asla bir şeylerin geç olmadığını ortaya koyduğu gibi, bu konuda uğraş verenlerin de tüm çabalannın bir umuda dönüşmesine yol açıyor. Emek Sineması'nın konumuyla, bundan sonraki benzer olaylara örnek olacak bir durum ortaya çıkamaz mı?

 

Danıştay'ın oybirliği ile aldığı kararlar İdare Mahkemesinin süreaşımı gerekçesiyle ilgili; "Koruma Kurulu Kararlarının davacıya bildirildiği bu tarihten önce bu kararın davacıya tebliğ edildiğine veya davacının bu karardan herhangi bir şekilde haberdar olduğuna yönelik herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığı anlaşılmakta olup, Kurul gündeminin davacıya bildirilmiş olmasından hareket edilerek nihai olarak alınan kararın içeriğinden de haberdar olunmuş sayılmayacağı açık olduğundan, davanın süreaşımı nedeniyle reddine ilişkin kararda hukuki isabet görülmemiştir" ifadelerine yer verilmiş.

 

Bilindiği gibi Mimarlar Odası mahkemenin davayı ret karannın açıkça hukuka aykırı ve aksi bir durumun hukuk devleti açısından kabul edilmez olduğunu vurgulayarak kararın bozulması için Danıştay'a başvurmuştu.

 

Sanırım şimdi bu kararın sonuçlarını beklemek zorundayız. Hukuk devletinde bu sonuçların ne olacağı kesindir. Biz de, kimilerinin altını çizerek her fırsatta dile getirdiği bir hukuk devleti isek, Emek'in orijinaline uygun bir şekilde yıkıldığı yerde yapılması gerekir. Biliyorum birçok kişi bunun bir düş olduğunu düşünebilir. Ama asla öyle değildir. Ben hala büyük bir umutla, Emek'in gelecekteki kaderini hukukun çizeceğine inanıyorum. Emek işte o zaman yalnızca Türkiye'nin en eski ve en görkemli bir mekanı, düş şatosu değil, onun da ötesinde bir kent halkının hukukla, kararlılıkla ve de sürekli savaşımı ile kazandığı bir zaferin de simgesi olacaktır.

Aydınlık, Yazı: Burçak Evren, 23.08.2013

BOSTANDAN 3 PLAN ÇIKTI

 

Yedikule'deki tarihi bostanlarda uygulama planında boş bırakılan 4 dönümlük arazi, Fatih Belediyesi'nin dağıttığı planlarda 'park' olarak işaretlendi. Ancak aynı alanlar, avan projede imara açık gözüküyor.

 

 

Yedikule’de tarihi bostanların üzerine yapılmak istenen park için 1 değil 3 farklı proje birden olduğu ortaya çıktı. Şantiye alanında tabelayla ilan edilen ‘Uygulama Planı’nda tarihi bostanlardan bir bölüm ‘boş’ bırakılmış. Üzerinde ne olduğuna dair herhangi bir bilgi bulunmuyor.


Ama Fatih Belediyesi’nin basına dağıttığı bilgi notları ve planlarda tarihi bostanlarda 4 dönümlük arazi ‘park ve yeşil alan’ olarak planlanmış. İstanbul 2. Numaralı Koruma Kurulu’ndan geçirilen avan projede ise aynı 4 dönüm, imara açılarak üzerine 2 ve 3 katlı konutlar yapılmış. Tarihi Sur Koruma Bandı’nda ve sit alanı içinde yükselen Yedikule Konakları da daha önce benzer şekilde inşa edilmişti. 

 

 

Fatih Belediyesi yetkilileri, Radikal’in soruları üzerine, uygulama planında ‘boş bırakılan’ geniş bölümde kamulaştırma sorunları olduğunu, bu nedenle planda boş bırakıldığını söyledi. Toplam 4 dönümlük bostanda 3 değişik plan olmasıyla ilgili olarak ise belediyeden bir açıklama gelmedi.


Sadrazam ve Ortodoks Kilisesi’nin bostanları
Yedikule’deki şantiye tabelasında ‘boş bırakılan’ bölgelerde Sadrazam Bayram Paşa ve Panayia (Belgrad) Rum Ortodoks Kilisesi’nin 18. yüzyıldan beri ekilen bostanları var.


Ancak yine 2 No’lu Yenileme Alanları Koruma Bölge Kurulu’nun 25 Haziran’da revizyonlarla onayladığı avan projede boş bırakılan bu bölgenin imara açıldığı göze çarpıyor. Avan projede üzerine “Detaylar uygulama projesinde verilecektir” notu düşülmüş. Radikal’in ulaştığı projeye göre ayrıca:
Hazinedar Süleyman Ağa’nın bostanının yerine ‘Sur Kenarı Cafe’, ‘mevsimlik çiçek alanı’, giriş meydanı, yürüyüş yolu ile süs havuzu inşa edilecek. II. Mahmut döneminden kalma kesme taştan yapılma tarihi su sarnıcı yürüme yolunun altında kalacak. Tescil başvurusu yakın zamanda yapılan 4 tarihi kuyu da projeye dahil edilmemiş, hatta birinin yerinde ‘su deposu’ yapılması planlanmış.


Sadrazam Bayram Paşa’nın bostanının bulunduğu alanda, planda 460 metrekarelik ‘Sur Dibi Restoran’, ikinci bir ‘Sur Kenarı Cafe’, spor alanı ve çocuk oyun parkı görülüyor. Bostanların yığma taştan set duvarlarının üzerinde 57 araçlık iki otopark yer alıyor.
İsmail Paşa’nın bostanının bulunduğu alana 844 metrekarelik ‘çocuk macera ve egzersiz alanı’, 700 metrekarelik ‘ıslanma havuzu’, ‘Spor cafe’, 184 metrekarelik ‘hayvan dolaştırma alanı’ yapılacak.


Yedikule Zindanları’nın hemen yanına ‘Zindan Cafe’ planlanmış.

Bostanlar için pek çok ‘söz’ verildi
Yedikule Bostanları’nı Koruma Girişimi’nden Yüksek Mimar Ufuk Berberoğlu “Yedikule Konakları’nın bulunduğu alan, tarihi bostan alanıyken, bugün park ve sur manzaralı konutlar olarak karşımızda. Şimdi bu projeyle de parka ve surlara bakacak yeni yoğun yapılaşmanın ayak sesleri duyuluyor” diyor.


Öte yandan Tarihi Yedikule Bostanları’nda ‘park yapılması bile’ hem Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere hem de bu doğrultuda hazırlanan kent planlarına aykırı bulunuyor. Peyzaj Mimarları Odası’nın bir itirazı daha var: “Park projesini hazırlayan 2 firmanın da tescil belgesi yok. Bu nedenle hazırladıkları planlar da iptal edilmeli.”


Harvard Üniversitesi’nden Aleksandar Shopov ve Bilgi Üniversitesi’nden Ayhan Han’ın Toplumsal Tarih dergisinde yayınlanan makalesine göre kökeni 17’nci yüzyıla dayanan bostanların yıkılması, mevcut imar planlarına aykırı. UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme gereğince 2011’de İBB tarafından hazırlanan Tarihi Yarımada Yönetim Planı’nda “1875 tarihli haritada yer alan ve günümüze kadar mevcudiyetini devam ettiren bostan alanları korunacaktır” denilmiş. Planda ayrıca ‘Doğal niteliğini korumuş bostan alanları’ 2. Derece Koruma Bölgesi olarak listelenmiş.


Peyzaj Mimarları Odası Genel Sekreteri Redife Kolçak: 6235 sayılı TMMOB Kanunu’na göre hem avan projeyi hazırlayan Salarha Şehircilik’in hem de uygulama projesini çizen Kutup Planlama’nın odamızda firma tescil belgesi yok ve peyzaj projesi çizmeleri yasal değil. Uzmanlık alanları peyzaj mimarisi olmayan firmalarca hazırlanan projelerin derhal iptal edilmesi lazım.

Bostandan 750 bin liralık konaklar çıkmıştı


Molozla kaplanan tarihi bostanların arkasında, 14 bloklu Yedikule Konakları yükseliyor. Konakların bulunduğu 7 bin 422 metrekarelik arazi de bir zamanlar bostandı. Önce bostan yıkılarak futbol sahası yapıldı. 2005 tarihli ‘1/5000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı’nda burası ‘Kara Surları İç Koruma Yeşil Alanı’ ve 2. Derece Koruma Bölgesi’ydi. Arazi, 2006’da 5366 Sayılı Kanun kapsamına alınarak ‘yenileme alanı’ ilan edildi ve yeni bir imar planı hazırlandı. 2008’de hazırlanan 1/1000 ölçekli imar planlarında ‘yeşil alan’ yok olmuş, yerinde konaklar belirmişti.

 

Belediye: ‘Kamulaştırma sorunu var’

Fatih Belediyesi, planda ‘boş bırakılan’ alanların kamulaştırma işlemi yapıldıktan sonra projeye tekrar dahil edileceğini söyledi. Avan projede 2-3 katlı bina görülen konutların yapılıp yapılmayacağı konusunda sessiz kalan Fatih Belediyesi yetkilileri “Söz konusu parsel 10.000 metrekare olup Rum Vakfı’na aittir. Kamulaştırma maliyetini minimuma indirmek için yüzde 20’sinde düzenleme yapılmıştır. Yüzde 80’lik kısmın kamuya bedelsiz terki hedeflenmiştir.’’

Radikal, Haber: İdris Emen - Elif İnce, 20.08.2013

ANTALYA'DA YASAK KALINCA DAĞ DELİK DEŞİK OLDU

 

Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nca I. Derece Arkeolojik Sit ve Koruma Alanı ilan ettiği Oklukaya mevkii, Sit alanı olmaktan çıkarılınca bölgede faaliyet gösteren mermer ocağı firmalarına gün doğdu.

Köylüler, “Kaza kaza dağı aşağı indiriyorlar. Zaman zaman mermerler kontrolsüz bir şekilde yuvarlanıyor. Korkuyoruz yakında sıra evlerimize gelecek” diyor.

 

Bir zamanlar Toroslar’da yörüklerin keçi otlatmak için çıktığı Oklutepe, her geçen gün haritadan yavaş yavaş siliniyor. Antalya’da Beydağları’nda açılan mermer ocakları bir yandan doğayı tahrip etmeye devam ederken öte yandan da mermer ocaklarına sınır olan yaylalarda yaşam ‘evlerimiz başımıza yıkılacak’ korkusuyla devam ediyor.

Oklukaya Tepesinde faaliyet gösteren işletme, her geçen gün tepeden bir parça daha mermer kesiyor. Çalışma devam ettiği takdirde tepe, yakın gelecekte haritadan silinecek.

 

 

Mermer ocağının bulunduğu tepenin doğu yamacındaki vadide yer alan koruma altındaki Roma dönemi kaya mezarları ise mermer ocağından atılan posanın tehdidi altında.

Roma dönemine ait kaya mezarı arazimi ölçümü yapan devlet görevlilerince işaretlendi. Mezar üzerine 52 metre ibaresi yerleştirildi.

 

 

MERMER OCAĞINDAKİ SİT KALDIRILDI
Doruğunda mermer ocağının, yamacında ise yaylacıların hayata devam ettiği Antalya’nın Konyaaltı İlçesi Doyran Mahallesi Oklukaya Mevkii, Otlukaya tepesinde bulunan tarihi su sarnıçlarından ötürü bir buçuk yıl önce Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nca I. Derece Arkeolojik Sit ve Koruma Alanı olarak tescil edildi.

Otlukaya Tepesi’nde 2010 yılından bu yana faaliyet gösteren işletme Ankara’da bulunan Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’na başvurarak yapı faaliyetlerini olumsuz yönde etkilediği için yapı kalıntılarının taşınmasını talep etti.

 

Başvuruyu değerlendiren Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu kalıntıların taşınması kararı verdi ve Antalya Müzesi’ni görevlendirdi. Antalya Müzesi’nin Otlukaya Tepesi'nde bulunan tarihi su sarnıcını başka bir alana taşıdığı öğrenildi.

 

NEFES ALAMIYORUM
Otlukaya Yaylası’nda 1944 yılında doğan ve 69 yıldır yaylada yaşayan Osman Dalay, mermer ocağından gelen tozdan dolayı özelikle geceleri nefes almakta zorlandıklarını söyledi. Yaylada yetiştirdiği ürünlerinde ise rekolte kaybına uğradığını dile getiren Dalay, “Kaza kaza dağı aşağı indiriyorlar. Zaman zaman mermerler kontrolsüz bir şekilde yuvarlanıyor. Korkuyorum yakında sıra evlerimize gelecek” dedi.

 

BİZ ÇİVİ BİLE ÇAKAMIYORUZ
6 hanenin bulunduğu yaylanın bir diğer sakini Ahmet Dalay ise “Önce tüm alan tarihi kalıntılardan dolayı sit alanı ilan edilmişti. Ancak daha sonra ne olduysa bilmiyorum mermerciler yeniden çalışmaya başladı. Şimdi biz evimizde bir çivi bile çakamıyoruz” diyerek serzenişini dile getirdi.

 



 

Roma Kaya mezarlarının üzerine yapılan işaretlemeyi ‘tarihi hata’ olarak değerlendiren İbrahim Tur, Devletin tarihi esrelere sahip çıkması gerektiğini söyledi.

 


Hürriyet, Haber: Hamit Seçil, 20.08.2013

OSMANLI'NIN MEZAR TAŞLARI İNGİLTERE'DE AÇIK ARTTIRMADA

 

 

Osmanlı döneminde yaşamış asker ve ilim adamlarına ait mezar taşları İngiltere’de açık artırmayla satılacak.

 

Londra’daki High Road Auctions isimli müzayede evi  tarafından bugün yapılacak açık artırmada 17 ve 18’inci yüzyıla ait işlemeli mezar taşları 300 ve 600 Euro arasında  başlayan fiyatlarla satışa sunulacak. İngiltere ve Portekiz’de yapılan bu satışlar konusunda mücadele veren Serim Kültür İnisiyatifi kurucusu Ali Serim, mezar taşlarının İstanbul’un en eski mezarlığı olan Karacaahmet’ten alınarak yurtdışına çıkarıldığını tespit ettiklerini söylüyor. İngiltere’nin Batı Londra bölgesinde faaliyet gösteren High Road Auctions isimli müzayede evi, satışa çıkacak olan tarihi eserleri www.highroadauctions.co.uk isimli internet sitesinden duyurdu. Söz konusu internet sitesinde yayınlanan mezar taşlarının bir tanesi 17. yüzyıla ait Şerif Mustafa’nın kızı Hatice Hanım’a diğeri ise 17. yüzyılda yaşamış Ahmet Raif Beyefendi’ye ait. Tarihi mezar taşlarının Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı’ndan yurtdışına kaçırıldığı belirtiliyor.  Fotoğrafların yanında bulunan açıklamalar kısmında taşların 18. yüzyıla ait Osmanlı dönemi mezar taşları olduğu, üzerinde kabartma kitabelerin ve işlemelerin bulunduğu bilgisi veriliyor.

 

Ali Serim, İngiltere’de bulunan avukatlar ile birlikte bu müzayedeyi durdurmaya çalıştığını belirtiyor. “Bu benim yürüttüğüm bir şey. Aslında devletin yapması lazım. Burada başta Tabiat Koruma Kanunu’nda değişiklik yapıp, Osmanlı mezar taşlarının satışına hapis cezası getirilmeli.” diyor. Osmanlı mezar taşlarının ticarete dönüştürüldüğüne dikkat çeken Serim, “İnsanların atalarının mezar taşlarından para kazanmaları etiğe aykırı bir şey.” ifadelerini kullanıyor. Serim, “Arkeolojik eserlerin yurtdışına çıkarılması kanunen yasaktır. Osmanlı mezar taşları ne yazık ki bu kapsamın dışında tutulabilmektedir. Gerekli yasal düzenleme hızla yapılmalıdır.” diyor. Tarihi mezar taşları uzmanı Nejdet İşli de manevi ve sanat değeri yüksek bu taşlara gereken ilginin gösterilmediğine dikkat çekiyor. Kaçakçıların yıllardır tarihi mezarlıkları çalmaya devam ettiğini söyleyen İşli, “Devletin mezar taşları ile ilgili kataloglarının, envanter defterlerinin olması lazım. Bunlar yapılmadığı için isteyen istediğini çalar.” diye konuşuyor.

Zaman, Haber: Burak Çan - Kamil Arlı, 20.08.2013

 

******


İNGİLİZLER MEZAR TAŞLARINI İADE EDECEK

İngiltere'de Osmanlı'ya ait mezar taşlarının satışının durduruldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada, bazı gazetelerde, "İngiliz'den Satılık Osmanlı Mezar Taşı" başlığıyla yer alan haberde öne sürülen 3 mezar taşının satışa çıkarıldığı yapılan inceleme sonucu teyit edildiği belirtilerek, "Londra Kültür Müşavirliğimiz aracılığıyla yapılan görüşmeler sonucunda, söz konusu mezar taşlarının satışı durdurulmuş, ülkemize iadesi için kanıt aranmasına yönelik çalışmalar başlatılmıştır" ifadelerine yer verildi.

Sabah, 21.08.2013

 

******


MEZAR TAŞLARI İÇİN MÜCADELE EDEN BAŞKANA TEHDİT

 

Mezar taşlarının İngiltere’de açık artırmayla satılmasının önüne geçmeye çalışan Yıldız Vakfı Başkanı Ali Serim, tehditlere rağmen ata mirasına sahip çıkacağını söylüyor.

 

İngiltere’nin başkenti Lond-ra’da bulunan High Road Auctions isimli bir müzayede evi, Osmanlı mirası 4 adet mezar taşını açık artırmaya çıkarmış, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleriyle satış durdurulmuştu. Mezar taşlarının satışını gündeme getiren ve durdurmak için mücadele eden Yıldız Vakfı Başkanı Ali Serim, tanımadığı kişilerce tehdit edildiğini söyledi. Serim, önceki gün Nişantaşı’nda bir restoran çıkışında yanına gelen şahsın kendisini, “Mezar taşı işi seni aşar. Çok fazla uğraşma, seni iş göremez hale getiririz. Yıldız Vakfı’nı da kapatırız.” diye tehdit ettiğini anlattı. Serim, tehditlere rağmen ata mirası eserlerin satılmasına izin vermeyeceklerini ifade etti.

 

Yaşanan bu gelişme Türkiye’nin tarihi eser kaçakçılığı alanında hızlı ve kararlı olunduğunda sonuç alınabileceğini göstermiş oldu. Ancak, Osmanlı dönemine ait mezar taşlarının satışı ilk değil. Daha önce de yapılan birçok müzayedede mezar taşı ve mezar sarıkları yüksek fiyatlara satıldı. İngiltere’de faaliyet gösteren farklı müzayede kuruluşlarında mezar taşları açık artırmaya çıkarıldı. www.christies.com isimli müzayede evinde 2012 yılında satılan 17. yüzyıla ait mezar taşı 2 bin 750 sterline (9 bin TL) satıldı. www.bonhams.com adlı internet sitesinde ise 2007 yılında 17. ve 18’inci yüzyıllara ait mezar taşı kavuğu 7 bin 800 sterline (23 bin 400 TL) açık artırmayla alıcı buldu. Yine aynı sitede 2010 yılında  mezar taşı  3 bin sterlinden (10 bin TL) müzayede edildi.

 

Mezar taşlarının katalogları olmalı

İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinde bulunan Osmanlı mezarlıklarında sanatsal değeri yüksek mezar taşları bulunuyor. Ne var ki bu mezarlıklar hırsızların insafına terk edilmiş durumda. Karacaahmet, Üsküdar, Vaniköy, Yahya Efendi gibi mezarlıklarda bulunan taşlar çalınarak yurtdışına kaçırılıyor. Özellikle 3. Ahmet’in padişah olduğu Lale Devri’ne ait bu eserler, manevi değerinin yanında sanatsal özelliği ile de ön plana çıkıyor. O dönemin en ünlü hattat ve mermer ustalarının yaptığı bu eserler, yurtdışında büyük ilgi görüyor. Mezar taşlarının katalog arşivi yapılmadığı için hangi mezar taşının nereden çalındığı da bulunamıyor. Karacaahmet Mezarlığı’nda tarihi taşlara verilen numaralandırma sistemi de hiçbir kontrol yapılmadığı için yetersiz kalıyor. Vaniköy’de bulunan tarihi mezarlığın kapısı da iple bağlanarak korunuyor.

 

Osmanlı mezar taşları uzmanı Nejdet İşli, bütün mezar taşlarının tek nüsha olarak yapıldığını ve sanat değerinin yüksek olduğunu söylüyor. Türkiye’de çalınan bir mezar taşının ispatının mümkün olmadığını belirten İşli, “Daha önce satılmış olan bir mezar taşı ilmiye kavuğu olarak adlandırılır ve bu eser çok kıymetlidir. Enderun işlemeleri olan son derece önemli bir eserdir.” diyor.  Taşa numara koymakla tescilinin olmayacağını ifade eden İşli, “Devletin mezar taşları ile ilgili kataloglarının, envanter defterleri olması lazım. Bir müzeye eski mezar taşı verildiği zaman günü gününe envanter defterine  kaydedersin.  Bu şekilde çalınmayı önleyebilirsin. Bunlar yapılmadığı için isteyen istediğini istediği şekilde çalar.” ifadelerini kullanıyor.

Zaman, Haber: Burak Çan - Kamil Arlı, 22.08.2013

ZİNCİRLİ HÖYÜK'TE 8. ETAP KAZILARI BAŞLADI

 

 

Gaziantep'in İslahiye İlçesi'ne bağlı Zincirli Köyü'nde, 5 bin yıllık tarihi kalıntıların bulunduğu Zincirli Höyük'te 8'inci etap kazıları başladı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ABD'deki Chicago Üniversitesi'nin 2006 yılında Zincirli Höyük'te ortaklaşa başlattığı kazıların 8'inci etabı akademisyen ve öğrenciler tarafından sürdürülüyor. Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. David Schloen'in başkanlığında 6 ayrı alanda yapılan kazılarda, hayvan kemiklerine ve çömlek gibi ev eşyalarına rastlanıldı.

 

Prof Dr. David Schloen, kazılarda bulunan hayvan kemikleri, kerpiç, mızrak ucu gibi kalıntıların, bölgede insanların yaşadığına ve büyük bir doğal afetin izlerine ilişkin bilgilerini verdiğini söyledi. Prof Dr. Schloen, "2008 yılında Zincirli Höyük'te çıkarılan ve Amerika'da 'Yılın en önemli 10 arkeolojik buluşu' arasında yer alan yazıtın ışığında, başladığımız kazılarda yeni bir sürpriz bekliyoruz. Zincirli Höyük, eski kent Sam'al, Mezopotamya'da ve Anadolu'da damgasını vuran Hitit İmparatorluğu'nun 12'nci yüzyıl başlarında yıkılmasından sonra kurulan ve Geç Hitit krallıklarından birinin merkezi olarak kabul ediliyor" dedi.

haberler.com, 20.08.2013

ALTINTEPE KALESİ'NDEKİ KAZI ÇALIŞMALARINA YENİDEN BAŞLANDI

 

Altıntepe Kalesi Kaynaklara göre, Urartular döneminde inşa edilen Altıntepe Kalesi, Erzincan il merkezinin kuzeydoğusunda yaklaşık 60 metre yüksekliğindeki tepe üzerinde bulunuyor.

Doğu Roma İmparatorluğu'nun önemli bir merkezi konumundaki tepenin doğu yüzündeki burun üzerinde üç nefli, zemini mozaik kaplı bir kilise mevcut. Sur duvarları, kabul salonu, açık hava tapınağı, mezarları ve gelişmiş kanalizasyon şebekesiyle Doğu Anadolu bölgesinde örnek bir yapıya sahip Altıntepe'de, 2003 yılından itibaren Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyelerince kazı çalışması yürütülüyor.

Mynet Haber, 20.08.2013

KYZKOS ANTİK KENTİNDE KAZI

 

 

Balıkesir'in Erdek İlçesi Düzler mevkiinde bulunan 2500 yıllık tarihi geçmişi olan Kyzikos antik kentinde, 2013 yılı kazı çalışmaları başladı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 150 bin lira tahsis ettiği kazı çalışmalarında, Erdek Belediyesi de kazı ekibine yiyecek yardımı yapıyor. Kazı çalışmalarında bu yılki hedefin, dünyanın sekizinci harikasından biri olarak kabul edilen Hadrianus Tapınağı'nın gerçek boyutunu ortaya çıkarmak olduğu açıklandı.

Erdek'e 5 kilometre mesafede olan Düzler mevkiinde bulunan Kyzikos antik kentinde, 2013 yılı kazıları başladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü'nden Doçent Dr. Nurettin Koçhan'ın başkanlığında, Yrd. Doç.Dr. Korkmaz Meral'in başkan yardımcılığındaki kazılarda 1 doktora öğrencisi, 3 yüksek lisans öğrencisi, 19 lisans öğrencisi ve 23 işçi görev alıyor. Bakanlığın yeterli olmayan 150 bin TL ödenek ayırdığı çalışmalarda, Erdek Belediyesi ise çalışanları gıda yardımında bulunuyor.

Çalışmalar hakkında bilgi veren Kazı Başkan Yardımcısı Yrd. Doç.Dr. Korkmaz Meral şunları anlattı:
"Son yedi yıldır kazı çalışmalarını belirli dönemlerde sürdürdük. Bu sene sekizinci yıla girdik. Yaptığımız çalışmalar sırasında çok önemli eserleri ortaya çıkardık. Bu sene kendimize iki hedef belirledik. Bunlardan birincisi, geçen yıl bir bölümünü ortaya çıkardığımız, geç dönemde yapılan kilise olduğunu sandığımız, ek yapının gerçek işlevini ortaya çıkarmak. İkinci hedefimiz ise üç yıl önce tapınağın 116 metre olan gerçek boyutunu net olarak tesbit etmek. Bu sene de tapınağın diğer kısa kenarının ölçülerini öğrenerek, en azından bu önemli tapınağın, gerçek boyutlarının ne kadar bir alanı kapladığını tesbit etmek. Üçüncüsü ise, geçen yıl yapılan çalışmaların son döneminde ortaya çıkardığımız 3 metre yüksekliğinde sütün altlığının gün yüzüne tam olarak çıkması. Sütün altını çıkartılması işlemi bir hafta içersinde tamamlanır düşüncesindeyiz. Çıkartılacak bu eser bize bulunanlar içersinde çok güzel bir örnek ve tapınaklara konulan başlıklar konusunda iyi bir fikir veriyor."

Devam eden çalışmalar kapsamında, tapınağın batı kısmında bir açıklık bulduklarını, oradan içeri girerek, tonozların iç kısımlarını açmaya çalıştıklarını belirten Yrd. Doç.Dr. Korkmaz Meral, "Buranın boşaltılmasından sonra, Kyzikos Hadrianus tapınağında, depremde zarar gören büyük boyutta mimari kalıntıların yanı sıra, galerilerin de ziyaretciler tarafından gezilebileceğini açıkladı.

ORTAYA ÇIKARTILANLAR
Hadrianus Tapınağı'nın ortaya çıkartılması için geçen yedi sene içersinde yapılan çalışmalarda, gerçek boyutunun 116 metre olduğu tahmin edilen tapınağa ait mermer basamaklar ve 3 giriş kapısı olan ve kilise olduğu tahmin edilen bir yapı ile Pithos denilen küp şeklinde erzak deposu, 17 metre yüksekliğindeki sütunların 2.25 metre çapında tamburları, tapınağa ait 105- 85 ebadında mermer çatı kiremidi, tapınak basamakları, frizler, ve içinde 10 kişinin hediyeleriyle birlikte gömülü olduğu bir lahit mezar, Kyzikos paraları,aslan başlı su olukları ortaya çıkartıldı.

Gerçek Gündem, Haber: Erdem Özcan - Ahmet Demir, 20.08.2013

MİMARLIK TARİHİ SÖYLEŞİLERİ: AFİFE BATUR

 

 

Betül Atasoy: İTÜ Mimarlık Tarihi kürsüsünün kurulmasında yer alan biri olarak bu sürecin nasıl geliştiğini bizimle paylaşır mısınız? Ayrıca mimarlık tarihinin Türkiye'de farklı bir uzmanlık alanı olarak ayrılmasında rol oynayan aktörler kimlerdi?

Afife Batur: Böyle resmi bir süreç ilk olarak bizim üniversitemizde başladı diyebiliriz. Bunun öncesinde tabii ki mimarlık tarihi dersleri okutuluyordu, hatta geçenlerde düzenlenen Ali Saim Ülgen Konferansı'nda da gördük ki o dönemde de mimarlık tarihi dersleri program içerisindeydi. Kuşkusuz, Beaux-Arts modelini benimseyen Sanayi-i Nefise'nin kuruluşundan itibaren bu dersler veriliyordu. Ancak bunun bir ana bilim dalı olarak resmiyet kazanması -bunu iddia etmek çok tevazu dışı görülebilir - bizim kürsüye nasip oldu diyelim. Çünkü kürsümüzün kuruluşunda Prof. Paolo Verzone gibi tecrübeli ve yetkin bir bilim adamının birikimi ve attığı temeller vardı. Elbette Prof. Onat döneminin bilimsel ciddiyeti de göz ardı edilemez.

 

Lisans öğrenciliğimin son döneminde Prof. Verzone rölöve derslerine gelirdi. Rölöve-1 dersi yapısal öğelerinin çizim tekniklerinin eğitimini veren bir dersti. Rölöve-2 ise daha komplike, bina bazında bir proje olarak yapılıyordu. Bu derslerin içeriğini ve yürütülüşünü Verzone düzenlemiş olmalıydı.. Bu dersler ister istemez bazı teorik bilgilerin de derlenmesini içeriyordu. Prof. Verzone tabii Antik, Bizans, Roma, Rönesans mimarisini anlatıyordu. Ancak Osmanlı mimarisinin bilimsel bir prosedüre oturtulması bildiğim kadarıyla Prof. Doğan Kuban'a aittir.

 

BA: Akademideki eğitim ve çalışma yaklaşımları ekollerle mi gelişir ve değişir? Bu bağlamda Doğan Kuban'ın İTÜ'deki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

AB: Tabii bilginin örgütlenmesi ve araştırma yaklaşımları, biraz ekollerin anlayışlarına paralel olarak belirlenir. Doğan Kuban, birikimi yoğun ve ilgileri çok geniş bir insandır. Toplumsal sorunlara da duyarlı ve onları tarih bilgisinin ışığında değerlendirebilen bir birikime sahiptir. Dolayısıyla mimarlık tarihine "biçimler tarihi"nin ötesinde daha derin ve daha geniş bir yaklaşım getirdi. O döneme kadar İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'nde mimarlık tarihi de okutuluyordu ama okutulanlar ağırlıklı olarak biçime, biçim analizine ve sınıflandırmasına yönelikti. Toplumsal bağlamda değerlendirilmesi, düşünsel akımlar bağlamında öneriler getirilmesi ve onlara sosyo kültürel bir içerik kazandırması Kuban'ın sanıyorum başat katkısıdır. Bu açılımın benimsenmesi bizim dönemimizde oldu. Biz hatta kendimizi bu yeni yaklaşım açısından çok farklı bir yerde olduğumuzu hissederek çalıştık ve bunu yerleştirmeye ve kökleştirmeye, bunun bir çeşit ekolünü kurmaya gayret ettik.

 

BA: Geç dönem Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi mimarisinde uzmanlaşmanızda hangi olaylar ve kişiler etkili oldu?

AB: Benim alışılmış, skolastik bir çizgi üzerinde başladığım doktora tezimi Prof. Kuban, Osmanlı erken ve klasik dönem mimarlığının strüktür/biçim ilişkilerine yönlendirdi. Şanslıydım çünkü tez danışmanım olan Prof. H. Kemali Söylemezoğlu da bu açılımı benimsedi ve bir irdeleme çizgisine yöneltti. Kemerleri inceledim ama kemerleri de biraz mimar biraz statikçi gözüyle değerlendirmeye çalışarak inceledim. Doçentlik tezimde de strüktür/biçim bağlamını sürdürdüm. Bu kez geçiş öğeleri ve eğrisel örtülerde Osmanlı mimarisinin ana tasarım motiflerini ve bağlantılarını incelemeye yöneldim. Bu, tabii mimarlık fakültesinde olmanın getirdiği bir durumdu. Yani eğrisel örtüleri sanat tarihi bölümünde okutulan derslerden birine entegre etmek kolay değildi. Çünkü oradaki altyapı, eğrisel örtü sistematiğini analiz edecek birikimin dışında.
Sadece kemerler değil, yapabilseydim -kendi konseptimi kurarken Doğan Kuban'ın bana verdiği misyon doğrultusunda- Osmanlı strüktür elemanlarıyla biçim arasındaki ilişkinin deşifre edilip anlamlandırılmasını tamamlayacaktım. Tabii buna sadece kemerler ve eğrisel örtüler dahil değildi, sütunlar, sütun başlıkları ve duvarlar da dahildi. Kısacası beş ana öğeden oluşan bir kurgunun belirlenmesiyle işe başlamıştım. Bilgi birikimi şimdiki gibi yoğun değildi. Malzeme toplama açısından bile büyük zorluklar çekiyorduk. Burs sistemleri ya da destek programları da yoktu. Kendi üç kuruşluk asistan maaşlarımızla tamamen bir fedakarlık organizasyonu içerisinde çalıştım. İki sene geçtikten sonra baktım ki irdeleyeceğim malzemeyi toplamakta bile zorlanıyorum. Bunun üzerine sadece kemerleri doktora tezi olarak yapmaya karar verdik. Diğer topladığım verileri bir kenara bıraktım. Bu aşamada Turgut Cansever'in "sütun başlıkları" üzerine tez yapmış olması da bana yardım etti diyebilirim. Sütun başlıkları yapıldı, ben de sütunları incelerim dedim ama konu biraz içiçe geçmişti, ki bir mimar inceleme yapmıştı bu açıdan sütun ve sütun başlıkları konularını bıraktım. Osmanlı'da duvarları ayrı bir makale olarak yayınladım, o da sadece bir bölümüdür. İlknur Kolay bundan bir doktora tezi çıkardı. Benimkisi yüz küsur sayfalık, duvarlarla ilgili ilk niteliğinde bir yayın. En nihayetinde kemerler üzerine de doktora tezimi yapınca, eğrisel örtüleri doçentlik çalışmama bıraktım.

 

Çok zor şartlarda bu çalışmaları gerçekleştirdim. Asistan maaşları çok düşüktü ve ben aileden gelen bir gelire de sahip değildim. Bana yardım edecek asistanlarım da yoktu, hiçbir yerden destek alamıyordum. Nitekim doktora tezinde gördüğünüz kemerlerin bütün rölövelerini bizzat yaptım, bu sebepten doktoramı 9 senede bitirmek durumunda kaldım. Eğrisel örtüleri de çalıştım, hatta geçenlerde Aras Neftçi "Hocam neden yayınlamadınız?" diye sordu. Bizim zamanımızda yatırım yapacak parası olan birileri , kurumlar yoktu, nerede bastıracaktım? Doktora tezleri mecburi olarak basılıyordu İTÜ'nün kendi matbaasında. Ancak doçentlik tezlerini basmak gibi bir yükümlülüğü yoktu. O konuda başka hiç çalışma yok. Dedim ne yapayım artık gençler çalışsın. Yayınlanmadığı için tabii o da böyle battal vaziyette duruyor.

 

Doktora sırasında dışarıdan dersler aldım. İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'ne gittim, Oktay Aslanapa'nın derslerine katıldım. Orayı tanıdım. Beni en çok şaşırtan şeylerden biri, etrafımızda İstanbul'u oluşturan mimari birikimin neredeyse yarısı olan 18. ve 19. yüzyıl binaları yok sayılmasıydı. "Dejenerasyon... Dejenerasyon..." Acaba nasıl bir dejenerasyon? Dejenere olmak için bile bir felsefi dayanak lazım. Bu hiçbir zaman dile getirilmiyordu. Bu dejenerasyon ifadesi o zamanki milliyetçi ideolojiye dayanan bir sınırlandırma olmalıydı. O dönem strüktürel anlamda mimariyi çözümlemek çabasındaydım ancak bu ifadeler ilgimi çekmişti. "Bu bölümü bitirdim öbür tarafa geçeceğim" dedim kendi kendime. Çünkü bakir bir alan. Kimse çalışmamış bu konuda. Bir tek Doğan Kuban'ın yeterlik tezi olarak - o da Prof. Verzone'in önerisi olmalı- yazdığı 'Osmanlı Barok Mimarisi' vardı. Böylece geç dönem Osmanlı mimarlığı üzerine çalışmaya başladım. Bu alanda devam etmeye karar verdikten sonra ilk çalışmamı, 'dejenerasyon sisteminin' ilk olarak görüldüğü Lale Devri üzerine yaptım. O zamanlar "Lale Devri'nde başladı her şey" deniyordu. Tabii Oktay Bey de giderek yaklaşımını değiştirdi. Tam o sırada İstanbul'a Amarikalı bir hoca geldi. Beni onun asistanlığına verdiler. İstanbul'un Antik dönemden başlayıp günümüze kadar olan tarihi yapılarını dolaştırdım. Bu sırada Beşiktaş'daki Şeyh Zafir Türbesi dikkatimi çekti. "Gelmişken şuraya da bakalım, her ne kadar önemsenmiyor ise de böyle bir yapı var ve ben bilinçsizce de olsa bir ilgi duyuyorum" dedim. Çok heyecanlandı görünce. "Niye çalışmıyorsun bunu?" dedi. Sonra İstanbul'daki 8-10 tane Art Nouveau yapıyı tanıtan ilk derlemeleri yaptı. Ve beni Art Neuveau'ya yöneltti. Böylece Lale Devri'ne başlarken Art Neuveau'ya sıçradık. Art Nouveau'nun Osmanlı mimarlığının geç dönemiyle tarihsel bağlarını araştırmaya giriştim. Araştırırken gördüm ki Art Nouveau her ülkede kendine özgü bir model ortaya çıkarıyor. İstanbul'un da farklı bir modeli olduğunu fark ettim. O modelin Osmanlı geç dönem mimarisi ile olan bağlarını birer birer keşfetmeye giriştim. Benim için çok heyecan verici bir bulguydu. Bu konudaki ilk çalışmamı 1975 yılındaki Uluslar arası Türk Sanatları Kongresi'nde verdiğim bir bildiri ile lanse ettim. Şimdilerde herkes son dönemle ilgileniyor. O Kongrede 150 katılımcı içinden geç dönem mimarisine yönelik yalnızca 3 kişinin bildirisi vardı. Yıldırım Yavuz Mimar Kemalettin'i anlatıyordu, ben Art Nouveau'yu anlatıyordum, diğer konuşmacı da Batı Anadolu'daki Barok camiler üzerine bir bildiri vermişti.

 

Sonra tabii başka talepler oldu. Örneğin ünlü hırsızım geldi (gülüyor) ve benden Balyan yapıları ve geç dönem mimarisi ile ilgili ansiklopedi maddeleri istedi. 2 yıl çalıştım. Dolmabahçe Sarayı başta olmak üzere kimsenin kafa yormadığı, gidip görmediği, bilmediği bir yığın yapıyı inceledim. Dolmabahçe Sarayı ile ilgili popüler birkaç yayından başka bir şey yoktu. Fakat aynı kişi benim yalnızca Balyan dönemi için verdiklerimi alarak "Osmanlı Mimarlığında Balyanlar" diye bir kitap yayınladı. Benim bilgimi başlarına uydurma tarih bilgileri ekleyerek yayınladı. Bu katastrofik olay, benim için önemli bir deneyim oldu. Dürtü yarattı bende. O itki, benim elimde çok önemli bir bilgi birikiminin oluşmasını sağladı. Balyan olmayan bir yığın yapı da bana verilen listede vardı ve ben onları da çalışmıştım. Ancak kitapta hemen hemen hepsi Balyan yapısı olarak tanıtıldı. Emrime fotoğrafçı verilmişti. Ben fotoğraflarını çektiriyordum. Filmler alınıyor, baskılar bana veriliyordu. Elimde bir tek Balyan yapıları ile ilgili foto baskı koleksiyonu var şu anda. Birikim böyle olunca Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi yayına hazırlanırken ben onun yayın kuruluna alındım.

Orada sanıyorum 160-170'den fazla madde yazdım. Bu çalışma benim için bir külliyat oluşturdu.

 

Arkasından Tarih Vakfı benden Habitat 2 konferansı için "Dünya Kenti İstanbul" diye bir sergi istedi. Aşağı yukarı 1.5 yıl süren geceli gündüzlü bir çalışma ile o sergiyi de yaptım. Benim için sadece mimarlık değildi, aynı zamanda küratörlüktü. Sergiyle İstanbul'un sanat tarihi, musiki tarihi birikimi ile coğrafi, biyolojik, medyatik özelliklerini belgeleyerek –bence- görkemli bir birikim oluşturduk. Kısa metraj 12 belgesel yaptık. Birkaç tanesi dışında konsept yazılarını da ben verdim. Bu filmler, Tarih Vakfı sergisinde, her reyonda biri olmak üzere gösterime girmişlerdi. Bu sergi kamuoyunun büyük ilgisini çekmişti. Kamuoyu ilk kez İstanbul'un tarihi ile birebir karşılaşıyordu. Çok öğretici bir sergi idi. Çok sayıda bilim adamı katılmıştı. Prehistoria'dan günümüze kadar her alanın uzmanlarının içinde yer aldığı bir birikimdi. Tümünü ben organize ediyordum. Küratörlük birimi 3 kişi idi. Ben, Ayla Ödekan ve Stefan Yerasimos. Hepimiz marrka isimler olduk (şaka tabii). Bu Sergi ve yayınları, bana inanılmaz bir birikime sahip olma olanağı verdi. Çok yorucu ve yıpratıcı bir çalışmaydı. Sonunda yüz akıyla çıktığımıza inanıyorum.

 

BA: Peki Cumhuriyet dönemi üzerine çalışmaya nasıl başladınız?

AB: Bu kadar yakın dönemle çalıştıktan sonra Mimarlar Odası "Biraz da Cumhuriyet dönemi çalışır mısınız?" dedi. Mimarlar Odası için Cumhuriyet dönemi bilgilerini toplayan yayınlar ve bir İngilizce kitap hazırladım. Çok çeşitli kongreler düzenledik. Özellikle mimarlık ödül sistemi kurulurken kuruculardan biriydim ve ilk 2 dönem orada jüri üyeliği yaptım. Cumhuriyet mimarlığının nasıl ve hangi stratejilerle ele alınacağının, üzerinde nasıl çalışılacağının temellerini attık diyebilirim. Yıldırım Yavuz'la beraber çalıştık. Bu vesileyle söyleyeyim, doğrusu çok iyi arkadaşlarım ve dostlarım oldu. Bugün Stefan Yerasimos'un adı her geçişinde yüreğim sızlar. Büyük kayıptır bizim için. Ayla Ödekan desen öyle. Doğan Kuban ekolünün gözüyle, derinlemesine ve kapsamlı inceleyen bir Bizans ustasıdır.

 

BA: Gerçi bakıldığında Doğan Kuban'ın mimarlık tarihi alanında yönlendirmediği, etkilemediği bir insan yok gibi görünüyor...

AB: Biz onun dibinde, elinin altında yaşayan insanlardık. Ben ömrümün sonuna kadar onun asistanı olarak kalacağım. Profesör de olsam asistanıydım. Doğan Kuban'ın Türkiye'deki diğer anabilim başkanlarında görmediğim bir yanı vardı. Olağanüstü bir şekilde eleştiriye açık biriydi. En sert eleştirileri bile ona yapabilirdik. Kendisi başkalarına da yapardı. Dolayısıyla eleştirinin en sertine bile açıktı.

 

BA: Bu kadar eleştiriye açık olmak zor olsa gerek.

AB: Ama doğru da bir şey. Onu zenginleştirdi bu. Hele benim eşim (Selçuk Batur) çok dobra biriydi. "Doğan Abi" derdi ve istediğini söylerdi. Siyasi, kültürel ve bilimsel konulardaki her şey için istediğimizi söylerdik ona. Bu karşılıklı diyalog, bizi, hepimizi çok zenginleştirdi.

 

Bir de benim Paolo Verzone ile İtalya'da bir dönemim oldu. Torino'ya gittim. Onun kurucusu olduğu Politecnico di Torino'da çalıştım. Orada bugün için yüksek lisans denilen, 6 ay süren kurslara devam ettim. Akşamları para kazanmak için de Prof. Verzone'nin ofisinde rölöveleri temize çekiyordum. Hierapolis'te kazı yapılıyordu, Prof. Verzone de rölöveleri yapıyordu. Ben bir ara kazı yerine de gittim. Yaklaşık 5 ay rölöveleri çizdim. Bunların hepsi deney tabii. Biz mimarlık tarihi derslerimizde bütün mimarlık ekollerine ait sütun başlıklarının, kemerlerin hepsini kendimiz elle çizer, asistanın masasına bırakırdık. Benden önce Erdoğan Yalkın vardı, başka da asistan yoktu. İkinci asistan ben gelmiştim.

 

Asistanlığa girişim de şöyle oldu, çok komik bir hikayedir. Asistan yoktu, Erdoğan Abi de mimarlık yapmak üzere ayrılmak istiyordu. Ben de mimarlık tarihine ilgi duyuyordum. Doğan Bey bir gün beni çağırdı. "Asistan olmak istiyormuşsun öyle mi?" dedi. "Evet hocam" dedim. O dönem Doğan Kuban henüz doçentti. "Yabancı dil olarak hangi dili biliyorsun?" dedi. "Fransızca" dedim. Bir dergi çıkarıp önüme koydu ve "Oku bakayım" dedi, okudum. "Tercüme et" dedi, tercüme ettim. "Git sınav için dekanlığa adını yazdır" dedi. Böyle asistan oldum.

 

BA: Sizce mimarlık ve sanat tarihinde mimar olmanın getirisi ne olur, tam tersi tarihçi olarak mimarlık tarihi alanına giren birisi nasıl bir perspektifle katkıda bulunabilir?

AB: Bunun örnekleri var. Kişisellliğe dökmemek gerek ama sanat tarihçisi olarak mimarlık tarihi ile ilgilenen en bildik kişi Oktay Bey'dir. Kendisi çok önemli ve kıymetli bir sanat tarihçisidir. Fakat yapıya daha çok biçimsel kurgu analizi yolu ile yaklaşır. Bizler mimar olan mimarlık tarihçileri sadece biçimsel kurgu değil, strüktürel kurgu, inşai kurgu hatta maliyet, mal sahibi-mimar ilişkisi, kent-yapı ilişkisi, çok bağlantılı, mimarın bağlı olduğu çoğul ortamın bir ürünü olarak bakarız mimari yapıta. Tarihçinin bakışı da çok önemli. Mimar olmadan tarihçi perspektifi ile bakıldığında soru, tarihi olguların perspektifine çekilir. Biz maddi doğuşun koşulları perspektifinde bakarız. Şehircilik, arsa sorunları, topografyası, zeminin sağlamlığı... Bizim bakışımız daha bir farklıdır. Her 3 grubun birbirini tamamlayan tarafları var. Bizim de biçimsel çözümlerimiz yeterince zengin olmuyor olabilir. Ben de zaten o alana çok bulaşmak istemem.

 

BA: Mimarlar Odası'nda da yıllardır aktif görev alan biri olarak yakından gözlemlediğiniz bir durumdur diye düşünüyorum, pratikteki bir mimar, mimarlık tarihinden nasıl faydalanır?

AB: Çok önemli bir soru. Çünkü mimarlar ve mimarlık öğrencilerinin hiçbirisi mimarlık tarihini ana ders olarak görmezler. Geçilmesi gereken bir ders gibi görür. Oysa mimarlığın tarihi önemli bir evrim modelidir. Orada ilk insanların yerleşme modellerinden başlayarak günümüze kadar o evrimi incelediğiniz zaman bir yapının tasarımının, inşasının, anlatılmasının ve kurgusunun kendi içinde geçirdiği evreleri öğrenirsiniz ve o kurgu sistematiği sizin kurgu sistematiğinizi de zenginleştirir. Diyelim ki Mimar Sinan geldi Ayasofya'yı gördü. Bir mimarlık tarihi dersiydi onun için besbelli. Ya da öteki kiliseleri gördü. Bir mimar olarak istediği kadar dindar olsun, kiliselerden bir şeyler öğrenmiştir. Bir mimar olup da Küçük Ayasofya'nın strüktürünü anlamaya cehd etmemiş birisi kalkıp Selimiye'yi yapamaz. Onu taklit mi etti? Asla... Ama insan zekasının strüktürel kurgu için nerelere açılabileceğinin cesaretini orada buldu. Mimar durup dururken 6 destekli, 8 destekli bina yapayım demez. Denemeye girişir ama o girişimin bile bir uyarıcısı vardır. Sonra onun eksiklerinin tamamlanması duygusu hakim olur. Bir uyarandır o, ilham kaynağıdır diyelim.

 

BA: Cumhuriyet mimarisi ile geç dönem Osmanlı mimarisi birbirinden çok ayrı anlatılan ama birbirine çok yakın dönemler. Birbirlerine temas etmelerinden kaçınılıyor gibi. Bir cumhuriyet mimarisi var sanki havadan inmiş gibi. Bir de geç dönem mimarisi var o da ayrı bir dönem gibi anlatılıyor. Türkiye'deki tarih yazımı açısından bunu değerlendirebilir misiniz?

AB: Değerlendirmeye çalışayım kendi görüşüm çerçevesinde. Cumhuriyet dönemi Osmanlı mimarlığından kopuk bir mimari değildir. Realitenin bir devamlılık içerdiğini biliyorum. 1914'de bina yapanlar, 1920'de de 1925'de de bina yaptılar. Mimarlık öyle bir şey ki, sadece bize özgü değil, bütün dünyada da böyledir, devingendir ve icat etmeye, kendini yenilemeye yatkındır veya mecburdur. Hiçbir mimar kendinden önceki mimarı taklit etmeye girişmez. Bilmek başka, taklit etmek başka. Her mimar kendinden öncekini bilmeyebilir, yüzeyden bakıyor olabilir. Yine de yeni bir şeyler yapmak ister. Önemli ve büyük mimar dediğimiz kişiler kendinden öncesini bilen ve onu aşması gerektiğinin bilincinde olan kişilerdir.

 

Ancak tabii ki şöyle bir kopukluk yaşanmıştır. Osmanlı Devleti'nin özellikle son dönemlerinde Osmanlı mimarisinde yabancı kökenli mimarlar ağırlıktaydı. Yavaş yavaş mühendishane ve sonra Sanayi Nefise Mektebi'nin kurulmasıyla 19. yüzyıl biterken Türkiyeli mimarlar da gün yüzüne çıkmaya başladılar. 1914'lere gelene kadar sağlam bir kadro vardı. Sadece mimari kadro değil, işci ve usta kadrosu, kalfa kadrosu da çok sağlamdı. Bunların büyük çoğunluğu da Ermeni ve Rumdu. Bugün Dolmabahçe Sarayı arşivlerine baktığınız zaman yapıların çoğunluğunun Ermeni kalfalar tarafından veya Rum sanatkarlar tarafından yapıldığını görüyoruz. Bizim bu binanın yapımında da öyle (Taşkışla). Buranın projesini İngiliz W.J.Smith çizmiş, Stefan Kalfa inşa etmiş. 1920'lere gelindiğinde Stefan Kalfa yok. Kopukluk orada oluşuyor. Mimar var ama Rum ve Ermeni usta ve mimar yok veya sayıları çok az. O büyük bir eksiklikti. Ankara'daki yapılar inşa edilirken çok büyük sıkıntı çekiyorlardı. Alelacele Macaristan'dan usta çağırdılar. Orada öyle olunca ister istemez mimar ne tasarlarsa tasarlasın uygulanamıyor. Öyle bir kopukluk dönemi yaşandı yani. Yapı usta okullarının alelacele kurulmasının, geliştirilmesinin nedenlerinden biri de odur. Mimar sayısı da çok azdı. Levantenler, yabancı mimarlar Osmanlı devletinin sonu ile birlikte ülkelerine döndüklerinden veya İstanbul'da kalsalar bile Ankara'ya gitmediklerinden devlet mecburen Türk mimar çalıştırmak zorundaydı. Onlar da en fazla 10 tane mimar. Yeni bir başkentin kuruluşu için yetersiz görüldü. Yeterli miydiler, o tartışılır. Bir Holzmeister olabilirler miydi, onu iddia edemem.

 

Ancak ille Türkler çalışsın diye inat edilseydi belki daha farklı bir şeyler olabilirdi. 1920 sonlarına, 1930'lara gelindiğinde devletin ideolojik kurgusunun kendini tarif etmesi durumu söz konusuydu. Kaçınılmaz, çünkü imparatorluk yıkılmış ve yerine Cumhuriyet kurulmuş. Mutlaka farklı bir ideoloji ile ortaya çıkmak zorundasın. Cumhuriyet'in zorunluluğu, transformasyonu... O transformasyonu yapmazsan imparatorluğu devam ettirmek gerekiyordu. Ama imparatorluk yıkılmış artık. Onun kurumlarından hiç yararlanılmadı mı, yararlanıldı tabii. Bütün Osmanlı yasaları değiştirilene kadar geçerliydi. Osmanlı mekteplerinden mezun olan mimarların hepsi Ankara'da çalıştılar. Okullar devam ediyordu, okullarda okutulan dersler devam ediyordu. Değişiklik 30'lardan itibaren başladı.

30'larda bu genç cumhuriyetin kendini tarif etmesi, çağdaş bir cumhuriyet olarak ifade etmesi ve kurgulaması zorunluydu. Başkası yapılamazdı diye düşünüyorum. Bizim gibi Cumhuriyet'e dönüşen yer yok. Mısır ne yaptı? Benzer bir şey yaptı, cumhuriyet kurdu ama devrim sürecine girmedi. Hatalar olmadı mı? Oldu tabii, bütün devletlerin kuruluşunda olduğu gibi burada da hatalar ve eksiklikler vardı. Ama 30'lardan itibaren kısmen Holzmeister, ardından Egli ile başlayan modernizme dönüş, farklı bir sistem getirdi. Ama bu Osmanlı birikiminin tümünün reddedilmesi anlamına da gelmedi, çünkü kısa bir süre sonra, 30'ların bitiminden sonra, 2. Milli dediğimiz bir dönem başladı. O bu sefer coğrafyanın, halkın ve yerel tarihlerin değerlendirilmesini öngören bir görüş açısıyla yapıldı. Mesela Emin Onat'ın yapıları... Anadolu'nun çeşitli bölgelerindeki kent evlerini kendilerine model olarak aldılar. Bu Cumhuriyet'in tarihi birikime farklı bir bakış açısıydı.

 

BA: Osmanlı ve Selçuklu yapılarına öykünen, özellikle kamu yapılarında görülen tasarımlar çok hızlı bir şekilde inşa ediliyor. Cumhuriyete geçişteki tavırla şimdiki durumu karşılaştırabilir miyiz? Bu tarz bir üretimin altında yatan sebepler nelerdir?

AB: Bugünkünün sebebi Cumhuriyet'in ana ilkelerini reddetme ve bunu çeşitli araçlarla ortaya koymadır. Mimarlık, bu araçlardan biri. Bugün en modernist yapıları yapanların birikimlerine bakın, çok iyi mimarlık tarihçileridir. Hepsi çok iyi bilirler mimarlık tarihini. Ama piyasa mimarları, okulda öğrendikleri çağdaş kuralları ve biçimleri bir yana bırakıp Osmanlı, Selçuklu üslubunu benimsemeye çalışıyorlar. Arada yaşanan o periyodu bir dejenerasyon gibi görüyorlar.. Bu bilimsel bir bakış değil. Bilgisiz bir ideolojik bakış. Bilerek bir ideoloji kurgulamak istersen ve onun yeni gösterimlerini elde etmek istesen tarihe çok bilinçle bakman lazım. Bu bilgisiz bir tarih yorumu. Bir tür özenti veya bir tür kendini farklı teşhir etme. Bu, sanki o dönemde yaşama isteği gibi.. Bence aldatıcı, gerçek dışı bir yaklaşım. Hele mimari için çok tehlikeli. Komik de aynı zamanda. Bir bakıyorsunuz iki merkezli sivri kemer yapıyor bir yapıya, (parantez içinde söyleyeyim, Osmanlı kemeri üzerine doktora yapmış biri olarak yapılan kemerlerin nizami biçimlere sahip olanına rastlamadım. Kaldı ki Osmanlı kemeri kendi içinde periyodik farklılaşmalar taşır) öbür tarafında tamamen modern -mecburen tabii- bir donatı eklemek zorunda kalıyor. Sivri kemerli kapıya gözetleme lambası takmak örneğin. Evlerde bile şimdilerde eski tarz mobilyalar moda haline geldi. Bu tabii moda dünyasına etkileri. Üç yıl bunları gösterirler, dördüncü yıl en modern çizgilere dönüş yaptırırlar. Ama mimari kalıcı bir şey. Ve bir sembol oluyor. Hem bir tarafta Dubai gibi kuleler dik, hem de Osmanlı sivri kemeri diye tuttur. Tabii çok bilinçsiz, bilgisiz ve zararlı bir yaklaşım. Buna belki Dubai Modeli mi desek ?? bilemiyorum...

 

Tasarımlar moderniteyi ideolojik format gibi algılayıp döneminden soyutlamaya girişiyorlar. Selçuklu'ya öykünen bina yapıp içine asansör koymadan oluyor mu? Halbuki asansörü koyuyorsan oraya asansör ortaya çıktıktan sonraki dönemin mimarisini koymak zorundasın.

 

BA: Dönemini reddetmek olarak değerlendiriyorsunuz yani...

AB: Evet, dönemi reddediyor. İyi mimarlar böyle şeyler yapmıyorlar. Siz, bugün Nevzat Sayın ve Han Tümertekin gibi mimarlara bu tarz Selçuklu yapısı yaptırabilir misiniz, yaptıramazsınız. Aklı başında hiçbir mimar yapmaz bunu. Çünkü onun kendi kariyerini sıfırlayacağını bilir.

 

Yapanlar iktidardan beslenmek isteyenlerdir. Beslenmek ve bu yolla yükselmek. Bu tabii mimari etiğe sığmaz. Öyle ucube camiler yapıyorlar ki geçerken bakamıyorum. (Kariyerimin onbeş yılını verdim Osmanlı camilerini incelemeye) .Benim çağdaştan kast ettiğim o değil. Çağdaştan kast ettiğim örneğin TBMM'deki Behruz Çinici'nin yapısı. Cami mimarisinde bir devrim yaratmıştır. Ama kimse anlamadı. Getirdiği yeniliği farketmediler. Oraya öğrencilerimi ve mimar arkadaşlarımı götüremiyorum ki ben. Ben bütün konferanslarımda bu camiyi anlatıyorum. Çin'de verdiğim uluslararası bir konferansta yapıyı gösterdiğim zaman orada insanlar ayağa kalktılar. Hatta müslüman ülkeleden gelen mimarlar vardı. Bu bir devrim, dedi herkes. Evet dedim devrimdir bu. Ama bu benzersiz cami, şimdi kendi içine hapsedilmiş, kimsenin bilmediği ve meclistekilerin de anlamadığı ve sevmedikleri bir yapı. Oysa mimarlık tarihi açısından çok önemli bir örnek.

Arkitera, 20.08.2013

İZMİR'İN TARİHİNE BİR HANÇER: KONAK TÜNELİ

 

 

İzmr’in Ulaşım Ana Planı’nda yer almadığı, heyelan ve sit bölgeleri içinde olduğu için meslek odalarının karşı çıktığı ve dava açtığı Konak Tüneli’nin yapımı sürüyor. Yenişehir kavşağı ile Konak Meydanı arasında geçiş sağlayacağı söylenen tünelin Yenişehir kısmında inşaat sürerken arkeologların çalışma yaptığı Konak tarafında inşaatın başlamamış olması ile ilgili olarak Bakan Binali Yıldırım, arkeologlara “Ellerini çabuk tutma” çağrısı yaptı.


“Bütün İzmir’in tarihini Konak Tüneli’nde ortaya çıkaracağız diye bir şey yok. Konak tarafından tünele girmiş olsaydık şimdiye bitmiş olacaktı” diyen Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, “Bu proje arkeolojik araştırma değil, ulaşım projesidir” diyerek işin hızlandırılması talimatı verdiklerini söyledi.   


İşin uzmanları ise Konak Tüneli projesinin en başından bu yana hiçbir planlama ve şehircilik ilkesine, hiçbir bilimsel veriye uygun yapılmadığını belirterek, en büyük hatanın, Kemeraltı gibi 2 bin 500 yıllık tarihi bir ticaret merkezinin bitişiğine, binlerce yıllık uygarlık katmanlarının üzerine kurulu şehrin merkezine böyle bir tünelin açılması olduğunu vurguluyorlar.

 

HER YERE TÜNEL VE KÖPRÜ OLARAK BAKIYORLAR

Mimarlar Odası İzmir Şube Başkanı Hasan Topal, Konak Tüneli’nin geçtiği yerin, belki de dünyadaki kent merkezleri içinde en eski alan olan Kemeraltı kentsel sit bölgesi içinde olduğunu belirtti. Topal, ülkemizde bu tür değerlerin birçok siyasi aktörün ağzında “çanak çömlek” şeklinde tarif edildiğini dile getirerek, “İzmir kentinin en ayırt edici özelliklerinden olan bu doğal ve kültürel mirası biz, zenginliğimiz olarak tanımlıyoruz. Bir başka bakış açısı ise projelere engel olarak görüyor. Bu anlayış gündeme geldiğinde o, her yere tünel, köprü olarak bakar. Kültür, mimarlık, kent belleği, uygarlık tarihinin bir referans noktası olarak bakmaz. Biz bu gerilimi yaşıyo-ruz ve yaşayacağız” dedi.


Konak’tan başlanacak olan yerin hemen üstünden antik yol geçtiğini, yakınında Athena Tapınağı’nın bulunduğunu belirten Topal, “Bu kadar çok yoğun arkeolojik odak noktasıyla örüntülenmiş bir bölgede siz tünel yapmaya kalkarsanız tabi ki arkeolojik buluntular çıkacaktır. Bu buluntular bilimin, uzmanlıkların öngördüğü çerçevede değerlendirilir. Dağ başında tünel, yol yapmakla böylesine önemli bir antik kentte tünel yapmak arasında farkı anlamayan idare bunları söyler” dedi.

 

KORUMA AMAÇLI İMAR PLANI YOK

Şehir Plancıları Odası İzmir Şube Başkanı Nehir Yüksel de, Bahri Baba Parkı’ndan Yeşildere Caddesi’ne uzanan yol güzergahına ilişkin hazırlanan projeyi onaylayan İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararına açtıkları davanın sürdüğünü belirtti.  Yüksel bölgede üç tescilli yapının bulunduğunu belirterek, “Buralarla ilgili önlem alınmış olması dolayısı ile Koruma Amaçlı İmar Planı hazırlanması gerekiyordu. Bu yapılmadı. Sit alanının silüet açısından değerlendirilmesi de önemli. Burada hem kentsel sit hem de Bahri Baba parkı dolayısı ile doğal sit bulunuyor” dedi. Yüksel, süren iki davaya ve bütün itirazlara rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Konak Tüneli inşaatının sürdürüldüğünü, bunun şehir açısından geri dönülmez zararlara yol açacağını vurguladı.

Evrensel, Haber: Emine Uyar, 20.08.2013

MEDRESE YANINDA KAZI ÇALIŞMASI

 

 

Sivas'taki tarihi Çifte Minareli Medrese'nin yanındaki alanda temizleme kazısı başlatıldı.

 

Sivas Vakıflar Bölge Müdürü Ali Veral, basın mensuplarına yaptığı açıklamada, kentteki Selçuklu dönemi eserlerinden tarihi Çifte Minareli Medrese'nin yanında başlatılan temizleme kazısının Sivas için önemli olduğunu söyledi. Tarihi medresenin Darülhadis kalıntısı olarak bilinen bölümünde, 1963-1965 yıllarında bilimsel bir kazı çalışması yapıldığını belirten Veral, 2008 yılında Selçuklu Parkı kazısında çıkan hafriyatın eserin yanına döküldüğünü ifade ederek, medresenin çevresinin kente yakışır hale getirilmesi için çalışma başlattıklarını dile getirdi. Bu kapsamda, eserin yanındaki alanda temizleme kazısı başlatılmasına karar verildiğini kaydeden Veral, çalışmaların 15 Kasım'da tamamlanacağını belirtti. Sivas Arkeoloji Müzesi Müdür Vekili Atılgan Kaya ise temizleme çalışmalarından sonra alanın Selçuklu Parkı'na dahil edileceğini söyledi. Çalışmaların ardından, Türkiye'de benzeri olmayan bir alan ortaya çıkaracaklarını dile getiren Kaya, çalışmaların çok ince ve detaylı yapıldığını, sıradan bir hafriyat kaldırmadan çok bir bilimsel kazı çalışması titizliğinde yürütüldüğünü söyledi. Taç kapısı üzerinde yer alan kitabesine göre, İlhanlı Veziri Şemseddin Cüveyni tarafından 1271 yılında yaptırılan Çifte Minareli Medrese, süslemeli taç kapısı ve tuğla-çini örgülü iki minaresiyle dikkati çekiyor.

Türkiye Gazetesi, 19.08.2013

"KONSERVASYONUN NE OLDUĞU BİLİNMİYOR"

 

Tüm Restoratörler ve Konservatörler Derneği (TRKD) ile Türkiye'de yaşanan "restorasyon çılgınlığını" konuştuk. Başkan Yardımcısı Alper Kılıç, Türkiye'de kavram kargaşası yaşandığını belirterek, "Asıl konu ‘konservasyon’dur. Türkiye’de ne olduğu bilinmiyor" dedi.

 


Fehime Sultan Yalısı

 

Restoratör ve konservatörleri ortak bir platformda toplamak, gereksinmelerini karşılamak, mesleki etkinlikleri kolaylaştırmak, mesleğin genel yararlara uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek disiplinini ve ahlakını korumak için kurulan Tüm Restoratörler ve Konservatörler Derneği Başkan Yardımcısı Restoratör Alper Kılıç ve Dernek Üyesi Restoratör Özgür Özgel ile "restorasyon ve konservasyon" konulu özel bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Son yılların en akılda kalıcı ifadelerinden biri ‘tarihi ihya etmek’… İfadenin yansımasını, hızla artan ancak pek çoğu tartışma konusu olan ‘restorasyon’ projelerinde görüyoruz. Birden bire büyük bir patlama yaşayan bu ‘restorasyon’ çılgınlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alper Kılıç: Aslında Türkiye’de bir kavram karmaşası var; biz hep ‘restorasyon’dan bahsediyoruz; ancak Avrupa’da ve dünyada asıl konu ‘konservasyon’dur. Türkiye’de kesinlikle konservasyon ağıza alınmıyor, zaten ne olduğu da bilinmiyor. Konservasyon, bir yapının mümkün olduğu kadar olduğu gibi korunmasıdır. Örneğin ahşap bir yapınız varsa; kurtlardan temizlenmesi, emprenye edilmesi, gerekli koruma önlemlerinin alınması, varsa çürümüş bölümlerinin değiştirilmesidir. Bizdeyse, ‘nasılsa rölövesi var’ denilerek; yeniden inşa etme yoluna gidiliyor. Hatta çelik konstrüksiyon gibi yeni teknolojiler de kullanılarak, üzeri ahşapla kaplanıyor ve ‘tarihi yapılar ihya ediliyor’ deniliyor. Son 10 yılda yapılan bütün restorasyonlar böyle. İstiklal Caddesi’ndeki binaların cephelerine bakın; hepsi bembeyaz. Oysa cephe temizliği, beyazlatmak demek değildir. Orada asit etkisiyle kararma olmuştur, yangın çıkmıştır; yapacağınız minimum müdahaleyle dışarıdan kaynaklanan etkiyi alırsınız. Bina sarı kalabilir; zaten onun patinasıdır. Roma’ya, Budapeşte’ye, Avrupa başkentlerine bakın; hiçbir yerde bembeyaz bina yoktur, hepsi kendi tarihi dokusuyla korunur. 

 

Özgür Özgel: Yüklenici müteahhidin kalfası birkaç kimyasal biliyordur; hemşehrilerini çağırır, köyden 10 – 15 kişi getirir; bir de restoratör tutarlar ki onun da sesi çıkmaz… Her tarafı temizlerler, bembeyaz ortaya çıkarırlar.

 

Alper Kılıç: Türkiye’nin altyapısı, yaşanan ‘restorasyon’ patlamasını karşılamak için yeterli değil. Bu işlerin hepsine yetebilecek eğitimli bir kadro yok. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın İstanbul Sultanahmet’te Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuar Müdürlüğü adında bir yapılanması var. Kurumun, arkeolojik alanlar, ören yerleri, kazı bölgeleri, müzeler, tarihi taşınamaz kültür varlıklarından oluşan geniş bir sorumluluk alanı var. Türkiye’nin tamamı sorumluluk alanında olmasına karşılık, 2010’a kadar 12 kişilik bir restoratör kadrosu vardı. Yeni alımlarla 30 – 35 kişiye ulaştık. Biz de dernek üyeleri olarak, sözleşmeli olarak dışarıdan çalışıyoruz.

 

Aslında proje öncesinde yapının ya da yapıların fiziksel özelliklerine, tarihçesine dair ciddi bir araştırma süreci olmalı, öyle değil mi?

Alper Kılıç: Kesinlikle… Bu işin laboratuar ayağı çok önemli. Cephe hangi taştan oluşmuştur, o cepheye hangi uygulama, kimin tarafından yapılmalıdır? Bir ara kumlama furyası çıktı; taş gözenekli mi, güçlü mü, zayıf mı, uygun mu bakılmadan, bütün cepheler kumlandı. Zayıf cepheler delik deşik oldu; birkaç yıl içinde bir daha temizlenemeyecek şekilde kirlenecekler.

 

Özgür Özgel: O uygulamayı yapabilecek yeterince insan da yok; olanların her yere yetişmesi mümkün değil.

 

Alper Kılıç: Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuar Müdürlüğü, bu konuda kendine gelen başvurularda elinden geleni yapmaya çalıştı; teknik raporlar hazırlandı. Ama o kadar çok iş oldu ki; ne kadarı kontrol edilebildi, o tartışılır.

 

‘Eğitimli kadro’ vurgusu yapıyorsunuz; ama Türkiye’de bu formasyonu kazandıracak altyapı ne durumda? Verilen eğitim, uzmanlaşmaya ne kadar açık?

Alper Kılıç: Tarihi eser bakımından bu kadar zengin bir ülkede, restorasyon eğitimi veren 4 yıllık tek bir okul vardı; o da İstanbul Üniversitesi. Batman Üniversitesi, bu yıl mezun vermeye başladı. Türkiye’de imza yetkisi olan restoratör yetiştiren başka okul yok. 2 yıllık eğitim veren çok fazla kurum var; ancak onlardan mezun olanlar ara eleman statüsünde oldukları için, imza yetkileri yok. Bunlar, mevzuatta geçen ‘restoratör çalıştırılması zorunludur’ şartını karşılamak için paravan olarak kullanılıyorlar. Piyasada çalışanların çok önemli bölümü de bu iki yıllık okullardan mezun olan arkadaşlar.

 

Taş eser, metal eser, kağıt eser, duvar resmi, mozaik, küçük eser gibi çok fazla restorasyon kalemi var. Yani uzmanlaşacak alan çok fazla. Başka ülkelerde 6 yıllık restorasyon bölümleri var. Örneğin Rusya’da, ilk 2 yıl genel bir eğitim veriliyor, sonrasında uzmanlaşılıyor. Türkiye’de öyle değil ama…Okulda bütün eğitimi alıyorsun; ama mezun olduktan sonra, örneğin ben mozaikçiyim dersen aç kalırsın. Her işi yapmak zorunda olduğunuz için de uzmanlaşamıyorsunuz. Türkiye’de ‘şu konunun uzmanı şu kişidir’ diyebileceğiniz kişi sayısı yok denecek kadar az.

Yapı, 19.08.2013

ARKEOLOJİ ÜNİVERSİTESİ'NİN MÜJDESİ STRATOİKEİA'DA VERİLDİ

 

  

 

Denizli Pamukkale Üniversitesi Senatosu, Stratonikeia antik kentinde gerçekleştirilen toplantıda bir araya geldi.Denizli Pamukkale Üniversitesi Senatosu Cumartesi günü Stratonikeia antik kentinde düzenlenen toplantıda bir araya geldi. Stratonikeia Kazı Başkanı Bilal Söğüt ev sahipliğinde gerçekleştirilen toplantıya, Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Hüseyin Bağcı Başkanlığındaki okul senatosunun yanı sıra, Yatağan Kaymakamı Dr. Hasan Tanrıseven, Yatağan Belediye Başkanı Hasan Haşmet Işık ve GELİ Müessese Müdürü Kenan Emiralioğlu katıldı.Sabah saatlerinde yapılan kahvaltıyla başlayan program, Stratonikeia antik kenti gezisiyle devam ederken antik kent hakkında bilgi veren Prof.Dr. Bilal Söğüt; “Tarihi çağların her dönemine tanıklık eden Stratonikeia’da yürüttüğümüz kazı çalışmaları yerli yabancı pek çok kişinin ilgisini çekiyor. Ayrıca Stratonikeia’nın düzenlenen organizasyonlara da ev sahipliği yapması taşıdığı tarihi değerin en açık göstergesi” ifadelerini kullandı.Ayrıca organizasyon hakkında bilgi veren PAÜ Rektörü Prof.Dr. Hüseyin Bağcı’nın kurulması planlanan Arkeoloji Üniversitesi ile ilgili yaptığı açıklamalar dikkat çekti. Pamukkale Üniversitesi’nin 8 ayrı kentteki kazı çalışmalarına öncülük ettiğini belirten Prof. Bağcı; “Öncelikle bizim Stratonikeia antik kentinde bir araya gelmemize vesile olan Yatağan Kaymakamlığına, Belediye Başkanlığına ve GELİ Müessese Müdürlüğü’ne teşekkür ediyoruz. Pamukkale Üniversitemizin arkeoloji üzerine yürüttüğü önemli çalışmalar mevcut. Bölgemiz arkeoloji alanında büyük bir öneme sahip. 8 kentte yürütülen kazı çalışmalarının başkanlığını üniversitemiz yürüttüğü gibi 19 antik kentin araştırılması için geliştirilen projeler de var. Ancak Arkeoloji Üniversitesi kurulması için verdiğimiz mücadele de bu konuda çok önemli. Elle tutulur gelişmelerin mevcut olduğunu belirtmek istiyorum. Amacımız Arkeoloji üzerine bir üniversite kurulamasa da Arkeoloji üzerine bir enstitü kurulmasına ön ayak olmak. Gelişmeler kamuoyuyla paylaşılacaktır. Kazı çalışmalarını yürüttüğümüz antik kentlerden bir tanesi de Stratonikeia. Stratonikeia yapısı bakımından ayrıca önem arz ediyor. Çünkü burası pek çok çağın izini taşıdığı gibi hala yaşayan bir antik kent olarak dikkat çekiyor” dedi.

Mynet Haber, 19.08.2013

SUALTINDA BİR GEMİ TABAK

 

İzmir Limantepe’deki sualtı kazısında keşfedilen 17. yüzyıl Osmanlı ticaret teknesi, Hollanda ’dan getirdiği tabaklarla günışığına çıkmayı bekliyor.


2000 yılında başlayan kazılara başkanlık eden Prof.Dr. Hayat Erkanal, MÖ 7. yüzyıla ait limanın tabanında, çeşitli dönemlere ait çok sayıda tekne kalıntısı ve bu teknelerden dökülen malzemelere rastladıklarını söyledi. Erkanal, çevredeki balıkçıların uyarısı üzerine kazı alanına 400 metre uzaklıkta, 17 metre derinlikte yeni bir tekne daha keşfettiklerini anlattı. Teknenin 17. yüzyıla ait Osmanlı ticaret gemisi olduğunu ve Hollanda’dan getirdiği tabaklarla beraber battığını saptadıklarını ifade eden Erkanal, “Teknede binin üzerinde sırlı tabak olduğunu tahmin ediyoruz. Tekne, suyun içinde tamamı toprak altında olmaması nedeniyle bozulmaya açık durumda. Bir an önce çıkarmamız gerekiyor” dedi.

Radikal, 19.08.2013

ZAZA HAN'A DESTEK ÇIKILDI

 

22 Temmuz'da Fatih Tahtakale Mahallesi’nde bulunan tarihi Zaza Han çıkan yangında yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Kozmetik firmalarının bulunduğu handaki 112 dükkan büyük zarara uğradı. Fatih Belediye Başkanı  Mustafa Demir yangından hemen sonra Zaza Han'a incelemeler yaparak; tüm moloz ve hafriyatın atılması ile ruhsat konularında ekibine talimat verdi.

 

İstanbul Ticaret Odası Başkanı İbrahim Çağlar da, yaptığı incelemeler sonucunda mağdur olan 112 esnafın maddi kaybının karşılanmasına destek olacaklarının sözünü verdi. Hanın soğutma sisteminden çeşitli tesisatlarına kadar yenileme çalışmaları yapılacağını söyleyen Çağlar, yıl içinde alınması gereken aidatların da esnaftan alınmayacağın açıkladı. Çağlar, ayrıca esnafa destek olmak amacıyla bir bankayla faizsiz kredi kullanımı konusunda da çalışma yaptıklarının müjdesini verdi.

Milliyet, 19.08.2013

İSTANBUL KENT MÜZESİ'Nİ BEKLERKEN

 

 

Türkiye’nin pek çok şehri kent müzesine kavuştu. Çoğu da yolda, fakat İstanbul uzun yıllardır üzerinde konuştuğu, tartıştığı kent müzesine bir türlü sahip olamadı. İstanbullular konuyu en son Gezi Parkı olayları sırasında Başbakan Erdoğan’ın Gezi’de bir kent müzesi kurulabileceği sözüyle hatırlasa da geçen yıl müze için ciddi bir adım zaten atılmıştı.

 

Şehirlerin kimliğini ortaya koyan ve dünü bugünlere bağlayan kent müzeleri, hayatın günübirlik yaşandığı ve her şeyin ‘yeni’ye odaklandığı günümüzde çok daha büyük bir anlam ifade ediyor. Çok kültürlü ve geçmişi binyıllara dayanan İstanbul’da bir kent müzesi kurmanın zorluğuysa ortada… Buna rağmen uzun zamandır İstanbul’da böyle bir müzenin eksikliği ve nasıl, nerede kurulacağı konuşuluyor.

 

İstanbul’a bir kent müzesi kurulması tartışması, en son Gezi Parkı olayları başladığında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Burada bir kent müzesi de kurulabilir’ sözüyle gündeme geldi. Fakat kamuoyu pek haberdar olmasa da geçtiğimiz yılın son aylarında bu konuda ciddi bir adım atılmış ve bir hayli mesafe de alınmıştı.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) 80’den fazla müzeci, tarihçi, şehir plancısı ve ilgili disiplinlerden uzmanın davet edildiği bir çalıştay düzenlemişti. İBB Etüd ve Projeler Daire Başkanlığı’nın gerçekleştirdiği İstanbul Kent Müzesi Çalıştayı 17-18 Kasım 2012’de yapılmıştı. Çalıştayın raporunda müze fikri enine boyuna tartışılırken, İstanbul Kent Müzesi’nin kurulacağı yer konusunda da çeşitli öneriler ortaya konmuştu. Önerilen yerler arasında en çok öne çıkan Topkapı Şehir Parkı’ydı. Hatta İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına Etüt ve Projeler Daire Başkanı Atilla Alkan, müzenin Topkapı Şehir Parkı içerisinde yer almasının planlandığını belirtmiş ve müze için düşünülen yapı ve çevresi hakkında bilgilendirme yapmıştı. O bilgilendirmede; düşünülen yerin, 1453 Panorama Müzesi’ne yakınlığı ve oranın yılda alana 800-850 bin ziyaretçi çektiği gibi ayrıntılar üzerinde duruluyordu.

 

Çalıştayda müzenin yeriyle ilgili pek çok farklı görüş ileri sürülmesine ve kesin bir sonuca ulaşılmamış olmasına rağmen –bunlar arasında Haliç, Boğaz ve Marmara kıyılarının yanı sıra Haydarpaşa Garı, Sirkeci Garı, Haliç kıyısındaki tersaneler ve Galataport proje alanı da bulunuyor– ağırlığın Topkapı Şehir Parkı’nda olduğu anlaşılıyordu.

 

Konunun uzmanları İstanbul Kent Müzesi’nin projesinin hazır olduğunu, ihaleye verileceğini, mimarının da yakında çalışmaya başlayacağını konuşurken Gezi olayları başladı ve Başbakan malum açıklamayı yaptı. Bu durumda süreç kendiliğinden dondurulmuş oldu ve İstanbul Kent Müzesi çalışmaları yeniden bir belirsizliğe girdi. Aslında bu yeni bir durum değildi, sadece tarihin tekerrür etmesiydi…

 

DARPHANE-İ AMİRE Mİ SİRKECİ GARI MI?

İstanbul Kent Müzesi tartışmaları 1990’ların başında Tarih Vakfı’nın çabalarıyla başlamıştı. Müze için ilk düşünülen yer Darphane-i Amire binalarıydı ve binalar İstanbul Müzesi’nin kurulması için vakfa verilmişti. Fakat 1996’dan beri dillendirilen o proje bir türlü gerçekleşmedi. 2005’te Kültür ve Turizm Bakanı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Tarih Vakfı Başkanı tarafından imzalanan protokolde, İstanbul Kent Müzesi’nin beraberce yapılacağı ifade ediliyordu. Fakat 2006’da başka bir yer önerildi: Sirkeci Garı. Hatta müzenin 2010 İstanbul Kültür Başkenti’ne yetişmesi planlandı ama o plan da hayata geçirilemedi. Geçen yıllar içinde Bursa’nın, İzmir’in, Mardin’in hatta İstanbul Prens Adaları’nın bile bir kent müzesi oldu ama İstanbul hala bekliyor.

 

‘Simge olmuş bir mekanda kurulmalı’

İstanbul’un ilk ve tek kent müzesi olan Adalar Müzesi’nin küratörü Deniz Koç’a göre; kent müzeleri genellikle bulundukları kentlerde simge olan, hafızalarda yer etmiş, hikayesi kentliyi ezmeyen, bölmeyen mekanlarda kurulur. Çünkü kent müzesi aslında diğer müzelerden farklı olarak kentliyi birleştiren, farklı unsurları bağlayan bir halat işlevi de görür.

 

‘Kent müzesi, yakın tarihin belleğini yakalar’

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi’ni hazırlayan Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer’e göre, ne olursa olsun bir kentin müzesi olması önemli. Çünkü nasıl insan anılarıyla yaşıyorsa kentler de öyle yaşıyor. Aynı şekilde insanlara yaşadıkları yerin biraz öncesini anlatmak da çok önemli. Eksik kalan, arkeoloji ile günümüz arasındaki zaman. Yani yakın tarih. O da unutulmaya en müsait olanı. Kent müzesi ise yakın tarihin belleğini yakalıyor.

Zaman, Haber: Jülide Güngör, 19.08.2013

MEZARLIKTA TARİH KATLİAMI TOPBAŞ'A SORULACAK

 

 

İstanbul Karacaahmet Mezarlığı'nda Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın aile kabristanı için yaşanan skandalın yankıları sürüyor. BirGün, Bayraktar aile kabri için Karacaahmet'te 5 Nolu adada mezarların kazılarak 6 No'lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'nun izni olmadan tarihi mezar taşlarının vinçlerle sökülmesini manşetinden duyurmuştu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü'nün sorumluluk alanındaki mezarlıkta yaşanan tarih katliamına İBB'nin CHP'li Meclis Üyelerinden de tepki geldi. İBB CHP'li Meclis Üyesi Hakkı Sağlam, konuyla ilgili Bilgi Edinme Hakkı kapsamında başvuracağını ve konuyu soru önergesiyle Belediye Meclisi'nin gündemine getireceklerini söyledi. Sağlam, “Biz bu konuyu Eylül ayında Meclis açılır açılmaz İBB Başkanı Sayın Topbaş'a soracağız. Eğer mezarlıklarda dahi hak hukuk yerine hala güçlü olanların olanakları kullanılıyorsa veya siyasiler kimlikleriyle orada iş yaptırabiliyorsa bu çok vahim” diye konuştu.

Sağlam verecekleri soru önergesinde İBB Mezarlıklar Müdürlüğü'nün tasarrufunda bu tür başka hadiselerin yaşanıp yaşanmadığını, kaçak defin yapılıp yapılmadığını da sorgulayacaklarını ve müfettiş gönderilerek sonuçlarının kendilerine ulaştırılmasını talep edeceklerini belirtti.

'DAHA ÖNCE DE YAŞANDI'
Karacaahmet Mezarlığı'nın yüzyıllardır defin yapılan tarihi bir mezarlık olduğunu vurgulayan Sağlam, “Bugün sahiplerinin hayatta olmadığı veya Türkiye'de bulunmadığı durumlarda daha önce defin yapılmış olan mezarlara zaman zaman başka definlerin yapıldığını duyuyoruz. Bunu Belediye Meclisi'nin gündemine de daha önce getirdik. Sayın Topbaş, İstanbul'un her tarafını yağmaladığı gibi bizim için çok değerli olan, manevi değeri yüksek olan, inançlarımızın en son yer bulduğu mezarlıkları da maalesef ranta kurban etmiştir” dedi.

Birgün, Haber: Olgu Kundakçı, 18.08.2013

'HOŞGÖRÜ KENTİ'NİN YENİ MÜZESİYLE TARİHE YOLCULUK

 

Çok sayıda medeniyeti barındıran ve her karış toprağından tarih fışkıran "Hoşgörü Kenti" Hatay'da inşaatı süren yeni müze binası, bugüne kadar teşhir edilememiş eserlere de ev sahipliği yapacak.

 

Kent merkezinde yer alan mevcut müzenin yetersizliği nedeniyle bugüne kadar gün yüzüne çıkarılan eserlerin bir kısmının sergilenebildiği Hatay, 29 Ekim'de açılması planlanan yeni müzeyle depolarda bekletilen eserlerle ziyaretçileri tarihte yolculuğa çıkaracak. Mevcut müzedeki mozaiklerin taşınmasının devam ettiği çalışma kapsamında, tespit edilen ancak yer darlığı nedeniyle toprak altından çıkarılamayan mozaikler de usta eller tarafından gün ışığına çıkarılarak, müzeye taşınıyor. Mozaiklerin yeniden restore edilmesinin yanı sıra geçmişte yerleşim yerleri olan Üçağız Mağarası ile Tell Tayinat ve Aççana höyükleri de müzede inşa ediliyor. Hatay Arkeoloji Müzesi teşhir ve tanzim işinden sorumlu restoroter Celalettin Küçük, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından projelendirilen ve İl Özel İdaresi tarafından ihalesi yapılan 50 bin metrekare alan üzerine kurulacak yeni müze inşatına 2011'in Haziran ayında başlandığını söyledi. Yeni müzede 11 bin 700 metrekarelik sergi alanı bulunacağını ifade eden Küçük, burayı ziyaret edenlerin teknolojiyle tarihi bir arada bulacağını kaydetti. Müzenin 29 Ekim'e yetiştirilmesi için işçisinden arkeoloğuna herkesin büyük gayretle çalıştığını vurgulayan Küçük, şöyle devam etti: "Hatay Arkeoloji Müzesi diyince akla ilk mozaikler geliyor. Mevcut müzenin içerisindeki mozaikler restore edilirken, arazide daha önce belirlenen mozaikler de buraya getiriliyor. İlk etapta 2 bin 500 metrekarenin üzerinde mozaik sergisi düşünüyoruz. Proje uzun soluklu, bu çerçevede başka eserlerin de gelmesi söz konusu. Mevcut müze içerisinde bugüne kadar sergilenmemiş, arkeolojik açıdan Hatay sikke koleksiyonu söz konusu. Sikke koleksiyonuyla ilgili yeni yerimizde bölüm oluşturuyoruz. Bunlar müzenin önemli noktaları. Müzenin planlamasını yaparken belirli odak nokları seçtik. Gezen insanlar, MÖ 45 binden günümüze kadar değişimi çok rahat görebilecek, o dönemdeki insanların yaşadıkları yerlerin mimarisi, eserleri nasıl kullandıkları konusunda çok ciddi bir bilgi sahibi olacaklar. Bugüne kadar sergilenmemiş çok çarpıcı eserler var. Sergilenmemiş değerli mozaikler var, her biri simge olabilecek nitelikte. Bu anlamda çok yankı uyandıracak müze olacak. Yeni müzemizde teknolojiyi de kullanarak, MÖ 45 binden günümüze olan değişimi canlandırmalarla, yerli ve yabancı turistlerin beğenisine sunacağız." - Hedef, dünyada ilk 5 müze arasında yer almak - Her karış toprağından tarih fışkıran Hatay'ın önemli konuma sahip olduğunu ve yapılacak müzenin de bu anlamda dikkat çekeceğini ifade eden Küçük, hedeflerinin hem eserleri hem de bilimselliğiyle dünyada adından söz ettiren ve ilk beş arasında yer alacak bir müze açacaklarını belirtti. Eserlerin restorasyonu konusunda kazı ekipleriyle işbirliği içerisinde olduklarını belirten Küçük, bu kapsamda ABD, İngiltere, İtalya ve Türkiye'deki üniversitelerden ekiplerin ortak çalışma yürüttüklerini söyledi. Arkeoloji Müzesi Müdürü Nilüfer Sezgin ise yeni müzenin zamanında açılması ve eserlerin taşınması için çalışmaların devam ettiğini, Harbiye beldesi başta olmak üzere Erzin, Kırıkhan, Arsuz, Dörtyol gibi yerlerde daha önce kazısı yapılmış ancak yer darlığı nedeniyle toprak altında bekletilen yaklaşık 400 metrekare mozaiğin müzeye naklini sürdürdüklerini kaydetti. Mevcut müzede yer alan bin 165 metrekare mozaiğik de büyük bölümünün nakledildiğini belirten Sezgin, depolarda bulunan yaklaşık 550 metrekare ile sergilenen 650 metrekare mozaiğin de büyük bir bölümünün yeni müzeye getirildiğini söyledi. - 2 bin 300 yıl önce yazılmış oyun, sergide - Arkeolog Ömer Çelik ise 1997'de tespiti yapılan, 2007'de kazı çalışmasıyla gün yüzüne çıkarılan Helenistik dönemde yaşamış oyun yazarı Menander'in 4 panodan oluşan oyun tasvir ettiği mozaiğin yeni müzeye taşındığını ve burada restorasyonunun devam ettiğini belirterek, "Bu oyunların 2 bin 300 yıl önce yazıldığını ve yazılmasından yaklaşık 600 yıl sonra MS 3. yüzyılda Romalılar tarafından mozaiğe yansıtıldığını tespit ettik. 2009 yılında da bölgede kazı çalışmalarımızı devam ettirdik. Yeni müze çalışmalarıyla toprak altında bekletilen ve üzerinde oyunların isimlerinin yer aldığı yazı ve figürlerden oluşan mozaik panoları buraya taşıdık. Ekiplerimiz bu mozaiklerin restorasyonunu yapıyor" diye konuştu.

Mynet Haber, Haber: İsmihan Özgüven, 18.08.2013

2 BİN YILLIK MASKELİ İSKELET

 

 

Kütahya’nın Çavdarhisar İlçesi'nde, 2 yıldır kazıları devam eden ve Roma döneminden kalma Aizanoi Antik Kent’te, 2 bin yıllık bir iskeletin yüzünde mask çıktı.

 

Kazı Grubu Başkanı Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Elif Özer, bu maskın Aizanoi’deki ölü gömme adetleri hakkında eldeki bilgilerin artmasını sağladığını belirtti. Özer, “İskeletin yüzüne yerleştirilmiş bu mask, ölen kişinin Dionysos törenleri ile ilişkisini gösteriyor olabilir. Aynı zamanda Roma döneminde, İtalya’da da mezarlardan bu tür terrakotta masklar çıkmıştı. Bunlar ‘ata kültü’ ile ilişkilendirilmektedir. Aizanoi’den çıkan bu mask da belki bu tür bir ata kültü ile ilgisi olabilir” diye konuştu.

 

EROS DA VAR

Özer, ayrıca tiyatro kazılarında sahne binasında aşk tanrısı Eros’a ait heykel parçalarının tespit edildiğini ve ekiplerinin depo çalışmalarında heykeli birleştirmeye başladığını söyledi.

Hürriyet, 18.08.2013

ÜSKÜDAR MİHRİMAH SULTAN CAMİİ'NİN HAZİRESİ

 

Mihrimah Sultan Camii’nin medrese ve aşhanedenoluşan külliyesinin üstüne son 50 yılda dikilen çirkin ve ucuz yapılar bence bir utanç vesilesidir. Mimar Sinan’ın eserlerine karşı gösterilen bu hoyratlık, bu kendini bilmezlik hiçbir milletinhakkı olmayan bir davranıştır.

 

 

Üsküdar Meydanı’nda vapurdan inenlerin gözüne ilk çarpan Mimar Sinan’ın eşsiz eserlerinden Kanuni Sultan Süleyman Han ve Hürrem Sultan’ın kızı, Veziriazam Rüstem Paşa’nın eşi Mihrimah Sultan’ın adına yapılan camidir.


Esasen Üsküdar, Valide Sultanlar ve padişah kızlarının camileriyle ünlü bir semttir. Mihrimah Sultan ise dünya başkentine Rumeli kıtasından, Edirnekapı’dan girilen yerde ve Üsküdar Meydanı’nda geleni gideni karşılayan, daha doğrusu imparatorluk mimarisinin ihtişamını gösteren iki cami bırakmıştır. Bu Ramazan yaptığım programların içinde Mihrimah Sultan Camii’ne de yer ayırmak istiyordum. Bir zamanlar hemen suyun kenarındaki bu camiyi, bir de 18’inci yüzyılda önüne yapılan III. Ahmet Çeşmesi süslemişti. Caminin içi, çinileri dışında son cemaat mahalli, kubbesi, uyumlu minareleri hele haziresi kalem ile tavsife gelmeyecek derecede çarpıcıdır. Ne yazık ki Mihrimah Sultan Camii’nin, medrese ve aşhaneden oluşan külliyesinin üstüne son 50 yılda dikilen çirkin ve ucuz yapılar bence bizim için bir utanç vesilesidir. Her zaman tekrarladığım bir slogan; Mimar Sinan’ın eserlerine karşı gösterilen bu hoyratlık, bu kendini bilmezlik hiçbir milletin hakkı olmayan bir davranıştır. Bir an evvel Üsküdar İskelesi’nin etrafı gereken tazminatla istimlak edilmesi gerekir derken şimdi de Mihrimah Sultan Camii’nin restorasyonunda büyük bir problemle karşılaştık.

Hazireyi derbeder bir şantiye haline çevirirler
Doğrusu caminin içinde program yapmanın şimdilik mümkün olmadığını NTV’den yetkililer bana söylediler. Restorasyon var; doğrudur ve usul budur. Bir müddet sonra bazı dostlarım bana internette konulan fotoğrafları gösterdi. Tahkik ettik, başka fotoğraflar da var. Vakıflar’a bağlı olarak AN-SA adlı bir şirket (Abide Yapı Restorasyon) bu restorasyonu yürütüyormuş. Klasik anıtsal camilerimizin başına gelen şudur; restorasyonda üstüne platform döşemeden veya sistematik bir nakil yapmadan hazireyi (cami mezarlığı) derbeder bir şantiye haline çevirirler. Cami hazirelerimizin envanteri ve sağlam ilmi tespitleri yoktur. Henüz o medeni seviyeye yükselmedik. Taşların üzerine birisi neye dayandığı belli olmayan numaraları atar, sonra o taş şahideler (mezar taşları) bir köşeye yığılır. Çoğu seferde bunlar kırılır, herhalde taşıyıp götürüp okutması kolay olsun diye. Zaten restorasyon bittikten sonra haziredeki taşlar eksilir, geri kalanlarını tören kıtası gibi aralıklı olarak arka arkaya dizerler, kimsenin elinde envanter olmadığından, son envanter yapacak bilgi ve hukuki hakkı da bu durumda olamaz.

Restorasyon mimarlarının açıklama yapmaları gerekir
Mihrimah Sultan Camii’nin haziresinin bir özelliği vardır. Büyük padişahın sevgili kızının Rüstem Paşa’dan olan oğulları, sonra Rüstem Paşa’nın kardeşi olan Kaptanıderya Sinan Paşa’nın kabri-Sinan Paşa varissiz olduğundan serveti Mihrimah Sultan’a kalmıştı, Mihrimah Sultan kardeşi II. Selim’in cülusu sırasında, cülus masrafları için onbinlerce altını verecek kadar eliaçık ve zengindi -hatta geçen asırlarda dahi Osmanlı tarihinin tanınmış simaları en mahir hakkakların (oymacıların) elinden çıkma kabirlerle burada medfundur.


Hazirenin durumu iç açıcı değil. Bu tip bir inşaat ve restorasyon alanının kaçınılmaz olarak bu görünümde olacağına kimse kimseyi ikna edemez. Bilim Kurulu’nun ve restorasyon mimarlarının açıklama yapmaları icab eder. Maalesef klasik camilerin restorasyonunda en çok zarar gören bölüm şahidelerin önemli miktarının yok olduğu hazirelerdir. Mezarlıkların ve özellikle cami hazirelerinin milli mimarimizin ve tarih kaynaklarımızın ne kadar özgün bir parçası olduğunu kimse yeterince farkında değildir.

 

Kafese kapatılan hükümdarın akıbeti
Sultan ibrahim Osmanlı tarihinde tahttan indirilip katledilen padişahların ilki sayılır. Sonuncusu da IV. Mustafa’dır. Sultan Abdülaziz’in katli ise münakaşalıdır.


ve doğru ise hukuka dayanmayan bir cinayet sayılır. Zira tanzimat döneminde hem padişahlar hem de devlet adamları için siyasaten katl çoktan hukuk dışı ilan edilmişti. Sultan İbrahim, I. Ahmet ile Kösem Sultan’ın oğludur. Kardeşi IV. Murat kendisinden evvel iki kardeşini boğdurmuştu. Sultan İbrahim bu nedenle tahta daveti bir desise olarak düşündü ve inanmak istemedi. Kendise biat edildikten sonra ilk sözü hikmet doludur; “Biraz sonra koca bir memleket iki dudağımın arasından çıkacak emre bağlı olacak. Bunu nasıl yapacağım?” Delilik unvanı onu tahttan indirenlerin uydurmasıdır. Ama sinir hastasıydı. Gelen buhranlar bunu gösterir. Yaptığının daima farkındaydı. Hemen pişman olduğu biliniyor.


Padişahın kafeste geçen şehzadelik yıllarında ruhu bozulmuş ve cinsel tutukluluk içine girmiştir. Bunu sözde Safranbolulu Hüseyin Efendi daha doğrusu Cinci Hoca’nın büyü ve ilaçları açmış gibidir. Osmanlı toplumunun alt katmanları siyasetten çok, padişahların cinsel hayatlarıyla ilgilenmeyi adet haline getirmiştir. Cinci Hoca onun halk nezdindeki ilk talihsiz intibaı oldu.

Deli yaftasını perçinlemek için Ayasofya Avlusu’na gömüldü
Ağır bir dönemden geçiliyordu. Sultan Murat’ın güvenliği sağladığı imparatorlukta yeniden iç ve
dış tehlikeler başlamıştı.
Girit kuşatması bir sonuca ulaşmamıştı. Venedik Cumhuriyeti, Osmanlı karşısındaki son direnişini gösteriyordu. Çanakkale Boğazı’na kadar saldırıyordu.
İçte yeniden isyanlar başlamıştı. Sindirilen kapıkulu askerinin başkaldırdığı görüldü.
Üstelik Abaza Paşa isyanı, padişahın ağır kusuru neticesi çıkmış gibi görünürse de idarecilerin de idare edilenler kadar düzen dışı davranmaya başladığı açıktı. Osmanlı İmparatorluğu yeni dünyanın gösterdiği iktisadi ilerlemeler ve açılımlar karşısında uyumsuzlukluk dönemine girmişti.
En büyük sorun enflasyon ve artan nüfus karşısında kıt üretimdi.
Oysa sorumluyu bulmak kolaydı. Kolayca padişahın israfı ve dengesizliği ortaya atıldı. Ünlü müftü (bu dönemde henüz şeyhülislam unvanı kullanılmazdı) Kara Çelebizade fetvayı verdi. Parlak bir ha’l fetvası örneğiydi. Sultan İbrahim vakasından sonra ana yurdu Bursa’ya sürüldü. Bursalı hanedanın bu parlak üyesi orada da bazı eserler yaptırdı.
Ne var ki kazasker kardeşi Emir Sultan, haziresinde gömülü olmasına rağmen, ünlü şeyhülislamın mezarı bile bilinmiyor.


Sultan İbrahim kapatıldığı kafeste annesinin kapı kilidini kurşunla berkittiğini gördü. Bu dayanılır bir ceza değildi. Gene korkunç bir krize yakalandı. Ve nihayet 18 Ağustos 1648 günü ünlü cellat Kara Ali ve çırakları tarafından boğuldu. O kriz anında bile bir söz sarf etmişti; “Elhamdülillah cemaat başıyım”. Hanedan bundan sonra onun ve Hatice Tarhan Sultan’ın çocuklarından yürüyecekti. Deli yaftasını perçinlemek için babası I. Ahmet’in türbesine değil, Ayasofya Avlusu’ndaki gerçekten deli olan amcası I. Mustafa’nın yanına gömüldü. I. Sultan İbrahim’in kişiliğini ve yaşamını tiyatro edebiyatımızda Turan Oflazoğlu, “Bilinçli Cinnet” adıyla dramatize etmiştir. Üzerinde düşünülmesi gereken bir hükümdar portresi ve tarihi dönemdir.

Milliyet Pazar, Yazı: İlber Ortaylı, 18.08.2013

MOSKOVA'DAKİ TROYA HAZİNELERİ

 

 

Yazarımız Netim Atilla uzunca zamandır yapmak istediği Troya Hazineleri’ni görmeye Moskova’ya Aleksandr Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’ni ziyarete gitti, Homeros’un bakışıyla Troya’yı anlamaya çalıştı. Geriye insanlık tarihinden güzel bir kesitle döndü…

 

Prens Yuri Dolgoruky tarafından 1147 yılında kurulan, günümüzde dokuz milyona yakın nüfusa sahip Moskova, kimi altın kaplamalı, kimi rengarenk olan soğan kubbeli kiliseleri ve ‘Stalin Gotiği’ binalarıyla siluetini ilk bakışta ele veren ‘farklı’ bir şehir... Gerçekten de kentin resmi yüzünü Ortodoks Rusya’ya özgü kilise mimarisi renklendiriyor. 200 kilisesi, 6 sinagogu ve 6 camisi ile Moskova, bu geçiş döneminde yeniden oluşturmaya çalıştığı ‘Yeni Rus Kimliği’ni de bu kiliselere dayandırıyor.

HOMEROS’UN İZİNDEN GİTTİK
İlk hedefimiz kuşkusuz Kızıl Meydan’a gitmek; ama yıllardır hayallerimizi süsleyen ve 1991’e kadar nerede olduğu bilinmezken, aniden Moskova’da ortaya çıkan Troya Hazineleri’ni görmek için de sabırsızlanıyoruz. Geniş bir fotoğraf koleksiyonunu, 2001 yılında Stuttgart’ta, rahmetli Manfred (Osman) Korfmann tarafından “Archaologisches Landesmuseum”da düzenlenen ‘Troya, Düşler ve Gerçek’ sergisinde gördüğümüz malzemenin orijinallerini dünya gözüyle görmek için, deyim yerindeyse yanıp tutuşuyoruz. Yolumuz bir gün Moskova’ya düşerse, ‘Aleksandr Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’ne gidip ‘Troya Hazineleri’ni görmek olsun ilk işimiz, deyip durmuşuz yıllarca… 


2005’te aniden yitirdiğimiz Prof. Korfmann’ın başucu kitabı, İzmirli hemşerimiz ozan Homeros’un ‘İlyada’ destanıydı. Korfmann, İÖ 1180’li yıllarda Akalar ile Troyalılar arasındaki savaşları beş yüzyıl sonra anlatan ozanın ünlü destanını, savaşın ‘kulisi’ olarak benimsemişti. Korfmann’a göre ‘İlyada’, Troya ile ilgili gerçekler ile söylencelerin örtüştüğü bir çevrenin belgeseli gibiydi. Bu inançtan hareketle Korfmann, 17 yıl Troya’da yaptığı kazılarla Homeros’un doğruları söylediğini de çeşitli buluntularla saptamıştı. Ama hiçbir zaman, Troya Savaşı’nı kanıtlamayı bir arkeolog olarak kendine iş edinmedi. Asistanı Dr. Rüstem Aslan, gazeteci büyüğümüz Özgen Acar’a, ‘Korfmann-Homeros ve Troia’ arasındaki bağlantıyı şöyle anlatmıştı: “Çalışırken İlyada’nın etkisinde kaldığı olurdu. Onun için İlyada, çağlar boyunca yayılan etkiyi göz önüne aldığınızda, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yapıtıdır. Homeros’un yapıtını, Helenistik ve Roma sanatına, tragedyadan felsefeye yansımalarıyla antik dünyayı yönlendiren, büyük ölçüde değiştiren bir kitap olarak kabul etmişti. Homeros’un bakış açısıyla Troya’yı algılamaya çalışmıştı.”


Biz de öyle yaptık; Homeros’un peşinden gittik ve Moskova’da bulduk Troya’nın güzelliklerini… Homeros, İlyada, Troya, Güzel Helen ile Paris’in aşkı, Troya Savaşı, Tahta At, Antik Dönem, Ortaçağ ve günümüz yazarları ile sanatçıları arasındaki çekişmeler… Troya’nın düşleriydi bunlar… Bizim Moskova’da ‘bakmaya kıyamadığımız, seyrine doyamadığımız’ parçalar, yani müzenin Troya Bölümü’nde sergilenenler, Troya’yı yeniden keşfeden Alman arkeolog Heinrich Schliemann’ın bulduğu olağanüstü güzellikteki hazinenin zenginlikleriydi… Gerçekten de dünya gözüyle görmeye değermiş; o ne zarif işçiliktir, o ne ince zevktir, anlatılır gibi değil… 

ARKEOLOG MÜZE ÇALIŞANLARI
Üç gün önce St. Petersburg’daki Hermitaj Müzesi’ni gezebilmek için yağmur altında iki saat beklemişiz; sıramızı kaybetmemek için müze bahçesindeki kafelerde nöbetleşe dinlenerek… İçeri girme şerefine nail olduğumuzda da (tüm ünlü ve büyük müzelerde olduğu gibi), müthiş bir kalabalık ve uğultu eşliğinde dört dönerek, kentte sayılı gün kalan her turist gibi az ama öz şeyleri seçip tadını çıkarmaya çalışmışız. Açıkçası Puşkin Müzesi’nde de benzer bir durumla karşılaşmaktan korkuyoruz. Ama o da ne? Ortalık son derece sakin ve sessiz… Müzenin büyük bir bölümü dünyaca ünlü ressamlara ayrılmış; ama o galerilerde de, bizim merakla gezdiğimiz arkeoloji bölümünde de küçük küçük gruplar var sadece… Her yerde bir sükunet hakim, şansımıza… Müze görevlisi kadınlar bulundukları yerin öneminin bilincinde, İngilizceleri zayıf, ama (genel olarak Rus insanına oranla) hepsi de pek bir yardımsever ve nazik… Sergiyi ağız tadıyla gezdikten sonra, ağızlarımız kulaklarımızda, öğle yemeğini müzenin kafeteryasında yemeye karar veriyoruz. Aman da pek bir keyifliyiz… Buradaki gözlemlerimiz de ilginç! Müzede çalışan kadınların çoğunun sanat tarihçisi ya da arkeolog olduğunu öğreniyoruz. Müzede yemek dışarıdan çok daha ucuz (Moskova’da yeme-içme zaten ucuz), ama hepsi de yemeklerini sefertaslarında evlerinden getirmişler… Maaşlarını öğrenince, bu bilim insanı kadınlara üzülüyoruz. 

TROYA’NIN HİKAYESİ
Dönelim yeniden Troya’ya…  Fatih Sultan Mehmet’in çocukluğundan beri iki büyük düşü vardır: Biri İstanbul’u fethetmek, diğeri gözleri görmeyen İzmirli ozan Homeros’un ‘İlyada’ destanında anlattığı Troya’yı bulmak… Düşünü gerçekleştirmek için (Schliemann öncesinde) Çanakkale’nin yolunu tutar; bir antik kent bulur; ancak bu antik kent, Büyük İskender’in kurduğu ‘Aleksandria Troas’tır. Başka bir çocuktan daha söz etmek gerek şimdi… O çocuk bir Alman’dır ve 9 yaşından beri düşlerinde Troya vardır. Kafasına koymuştur; ne yapıp edip Troya’yı bulacaktır. Yollara düşer ve Çanakkale’ye gelir. Ne var ki yaptığı araştırmalar sonuç verir ve onun düşü gerçek olur. Üstelik ‘İlyada’ destanının ünlü Troya Kralı Priamos’a ait olduğunu sandığı, ancak gerçekte bin yıl daha eski olan görkemli ‘hazine’yi de bulur. Yine de tüm bu olayları bir ‘düş’ doğrultusunda algılar… Rüya gibidir her şey… 


Bu buluntu, daha sonra birçok arkeolog, bilim insanı, ressam, heykeltıraş, şair ve yazara nice ‘düşler’ kurdurur. Troya, yakın tarihe kadar da sanat dünyasında bir ‘düşler ülkesi’ olarak yerini korumuştur. 

Akşam, 18.08.2013

ATATÜRK'ÜN DOĞDUĞU EVİ NASIL BİLİRSİNİZ?

 

15 Ağustos Perşembe günü, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ile birlikte Selanik’e, Türkiyeli ziyaretçilerinin deyişiyle Yunanistan’ın İzmir’ine gittik. Ziyaret nedenimiz Atatürk’ün 1881 yılında doğduğu evin restore edildikten sonra yeniden ziyarete açılmasıydı. Selanik Havaalanı’na indiğimizde konvoyumuzdaki araçların tamamı aprona dizilmişti. Bakan Ömer Çelik’in Atina’da Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ötesinde, hükümet içindeki en etkili isimlerden biri olarak görülmesi, Yunanistan’ın bu diplomatik iltifatının başlıca nedenlerinden biriydi. Başka bir neden ise Türklerin Atatürk’e olan ilgisinin Selanik’in turizm dinamosu haline gelmesi. Atatürk Evi tadilattayken bile sokaklarda Türk ziyaretçileri görmek işten bile değildi. Bakan Çelik’e yönelik iltifat, Selanik’te geçirdiğimiz 26 saat boyunca da sürdü. 15 Ağustos’taki Hz. Meryem Yortusu nedeniyle oluşan 4 günlük tatilde kent boşaldığı halde Yunan tarafının törene geniş katılımı, barışçıl konuşmalar, Çelik’in bir zamanlar Yunanistan hükümetlerinin sigortalarını arttırmaya yetecek Osmanlı mirası ziyaretlerine gösterilen hoşgörü görülmeye değerdi.


Atatürk Evi’nin bulunduğu alan, aynı zamanda Türkiye’nin Selanik Başkonsolosluğu’na da ev sahipliği yapıyor. Başkonsolos Tuğrul Biltekin, Bakan Çelik’i ve bizi açılış töreninden bir gün önce, Atatürk Evi ile birlikte yenilenen bahçede akşam yemeğine davet etmişti. Ali Rıza Efendi’nin ektiği, Mustafa’nın altında oyun oynadığı rivayet edilen o nar ağacının altında yenilen yemekten sonra Atatürk Evi’nin yeni halinin ilk ziyaretçileri biz olacaktık ve hepimiz gerçekten merak içindeydik. Çay, kahve aşamasını bile bekleyemeden Atatürk Evi’ne çıktık. İnşaat masraflarını işadamı Serdar Bilgili karşılamıştı. Kendisi sır gibi saklasa da küçük bir araştırmayla maliyetin 2.2 milyon TL’ye ulaştığını öğrenmek zor olmadı. İnşaat sırasında Lozan Anlaşması sonrasında eve yerleşen ve 1933’e kadar orada yaşan Karadeniz göçmeni ailenin bahçeye bakan tarafta yaptığı eklenti yıkılmış ve tahta panjurlarıyla, kapılarıyla evin Apastalou Pavlou Sokağı’ndan görünümü (güvenlik nedeniyle etrafı çevreleyen 4 metrelik duvarları dikkate almazsak) orijinaline uygun hale gelmiş. Evin giriş kapısının duvarına 1933’te asılan mermer pano da yerli yerinde...

Anı arayana fotoğraf
Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın “Atatürk doğduğunda ve orada yaşadığında evde bulunmayan, sonradan toplanan eşyaların hiçbiri kalmasın” talimatı doğrultusunda bir konsept belirlenmiş. Koca evde sadece mutfak kısmında bazı eski eşyalar, bir de banyoda eski bir hamam kurnası dışında eskiye dair hiçbir şey kalmamış. Denizli’den gelen 40-50 yıllık perdeler, hediye halılar, divanlar yataklar, örtüler kaldırılmış. Anlayacağınız, (mutfağı saymazsak) üç katlı, 6 odalı evin içinde, katlardaki küçük maketler, Ankara odasındaki balmumundan Atatürk heykeli, duvarlarda asılan ‘İnkılap Tarihi’ tadındaki resimli panolar, dünyadan derlenen ve özel bir yazılım ile derinlik katıldığı söylenen fotoğrafların ve Atatürk’e ait eski bilinen görüntülerin izlendiği ekranlar dışında hiçbir şey yok. Pencerelerin içine de ışıklı eski resimler döşenmiş ve dışarıyla, sokakla bağ tamamen kesilmiş. Evden çıktığımızda meslektaşlarımızla birbirimize baktık. “Yine müzmin muhalefet yanın tuttu” şeklinde takılırlar diye susmayı tercih ettim. Ancak gördüm ki AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk, meslektaşlarım, hatta Bakan Çelik de içeride hiçbir ‘anı’ olmamasını yadırgamış. Yaptığımız sohbetin özeti şuydu: “Konsept, müzik, fotoğraflar, metinler, panolar, odaları dolaşırken metinleri dinlediğiniz cihazlar gayet profesyonelce hazırlanmış, emek harcanmış ama evde anı kalmamış...” Anısı olmayan Atatürk Evi mi olur? Peki, bu sorun nasıl giderilebilir?


Avusturya’nın Salzburg kentindeki MozartEvi’ni örnek verdim ve aynı konsept içinde odalara az sayıda da olsa Atatürk’e ait anıların yerleştirilebileceğini söyledim. Mozart’ın evinde de birçok şey panolarda, videolarda anlatılıyor ama her odada küçük bir detay var. Atatürk’e ait olmayan, sağdan soldan toparlanan eşyalarla eski havası verilmesine Bakan Çelik de karşı... Ancak Çelik, eve etnografik detaylar eklenmesi gerektiğine de dikkat çekiyor. Restorasyonun başarılı olduğunu anlatan Çelik, “Bunu başlangıç zemini olarak kabul edip zenginleştirmek mümkün. Tarihçileri toplayıp, buraya konulabilecek Atatürk eşyalarını belirleyeceğiz” diyor.

Ağacın altındaki taşlar
Eve aynı anda en fazla 20 kişi alınabiliyor ve dışarıda kuyruklar oluşuyor. Evin bahçesi ziyaretçilerin rahat edeceği şekilde tasarlanmış. Köşedeki ‘Museum’ adlı lokanta, ‘domuz eti olmayan lahmacun’ yapmaya başlamış. Anlatılanlara göre, ziyaretçiler, anı olsun diye nar ağacının altındaki beyaz taşları alıyormuş. Zira o taşların ve evin karşısındaki hediyelik eşya dükkanında satılan birkaç çeşit magnetin dışında Atatürk’ü hatırlatacak ‘anı’larla dönmek zor. Görevliler nar ağacının altını sık sık taşlarla donatmak zorunda kalıyor. Bakalım, yeni Atatürk Evi konsepti Atatürk hayranı ziyaretçilerini tatmin edecek mi?

Radikal, Haber: Deniz Zeyrek, 18.08.2013

KAPALIÇARŞI: BİR YILAN HİKAYESİ

 

 

Kapalıçarşı restorasyonunda, 2009 yılından bu yana hala somut bir adım atılamadı. Anıtlar Kurulu, bugüne kadar yapılan çalışmaları bir rapor haline getirdi. Zaman’ın ulaştığı raporda, esnafın, tarihi yapı üzerinde yaptığı tahribatın korkunç boyutlara ulaştığı belgelendi. Restorasyonun başlama tarihiyle ilgili ise kurumlar arasında görüş ayrılığı var. Fatih Belediyesi, “Üç-dört ay sonra çalışmalar başlar” derken, edinilen bilgiler sürenin en az üç yıl olacağı yönünde.     

 

25 yıl öncesinin gazete sayfalarında yer alan bir haber, aslında zaman kavramının nasıl da ‘izafi’ olduğunu göstermeye yetiyor. Aradan geçen çeyrek asra yakın bir sürede maalesef, dünyanın en muteber yapılarından biri olan Kapalıçarşı’nın derdine derman olup yaraları sarılamadı. 1980 öncesinde, ‘Kapalıçarşı çöküyor’ haberleri yapan muhabirler, bugün yaş itibarıyla çoktan kemale erdi. Kapalıçarşı ise bazılarına göre kan kaybından çoktan ölüp gitti, yetkililer sadece imkansızı deniyor... Zaman Gazetesi yazarı Nuriye Akman, mart ayında, tarihi çarşı ile ilgili geniş bir haber çalışmıştı. O günden bugüne nasıl bir gelişme oldu sorusunun peşine düştük.

 

 

Anıtlar Kurulu ve Fatih Belediyesi, Kapalıçarşı’nın restorasyonuyla ilgili 2009’dan bu yana ortaklaşa bir çalışma yürütüyor. Bugüne kadar alınan mesafe bir rapor haline getirildi. Zaman’ın ulaştığı rapor, yıllar içinde, Kapalıçarşı’da yapılan tahribatın tahmin edilenden de fazla olduğunu belgeledi. Bugüne kadar sadece üç etabın rölöve (belgeler ışığında binanın durum tespitinin yapılması) çalışmalarını bitirebilen yetkililer, çıkan manzara karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadı. Duvarları kaldırılarak büyütülmüş 135 dükkan, dolap ve tezgah konulması için duvarları oyulan 242 nokta, iç duvarları inceltilerek alan kazanılan 926 nokta ile 52 bodrum kat, çok sayıda asma kat ve çelik kolon... Rölöve çalışmaları tamamlandığında tahrip edilen dükkan sayısı, yukarıdaki rakamların neredeyse iki katını bulacak. İşin daha da vahim boyutu ise çarşının her an bir çökme tehlikesiyle karşı karşıya olması. İnceltilen duvarlar, çatıdan sızan yağmur sularıyla kazılan bodrum katları, yapının direncini büyük oranda azaltmış. Adeta bir harabeye dönmüş çatının klimalar, su tankları ve çanak antenlerle dolu olduğunu söylemeye zaten gerek yok...

 

Süreç, rölöve çalışmalarındaki eksiklikler yüzünden mi uzadı?

Bugüne kadar çarşı ile ana gövdeye bağlı olan hanların rölöve ve restitüsyon (emsal binalara bakılarak eksiklerin giderilmesi) projelerinin bir kısmı tamamlandı. Ancak, raporlara yansıyan şu ifadeler, maalesef Kapalıçarşı’da yapılan saha çalışmalarında birtakım eksikliklerin olduğunu, bu yüzden de sürecin uzadığını gözler önüne seriyor: “Rölövelerde çizilmesi gereken döşeme planlarının çizilmediği, sistem kesitlerinin bulunmadığı, ilke kararında en az iki kesit çizilmesi gerektiği tanımlanmasına rağmen bazı adalarda bir kesitin bile bulunmadığı; İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 7.5.2009 tarih ve 732 sayılı kararıyla farklı dönemleri içeren restitüsyon projeleri ve raporlarının hazırlanmasına karar verilmiş olmasına rağmen restitüsyon projelerinin tek dönemi yansıttığı, projenin dönem özelliklerini yansıtmadığı; restorasyon projelerinin ise daha çok müdahale paftası niteliğinde olduğu, yapılacak müdahalelerin uygulama sırasında elde edilecek veriler doğrultusunda yapılacağı ifade edilmekle birlikte, Kapalıçarşı’nın en büyük sorunu olan dükkan içlerine müdahale anlamında restorasyon projelerinin restitüsyon esaslı değil rölöve esaslı hazırlandığı, rölöve ve restorasyon projelerinde dükkan içlerine girilmediği, genel izlerle çizildiği, çoğunluğu yok olmuş olmasına rağmen özgün muhdes malzeme ayrımına dükkan bazında değinilmediği tespit edilmiştir.”

 

Anıtlar Kurulu, şu an büyük bir titizlikle rölöve ve restitüsyonu biten etapların projelerini inceliyor, yapının aslına sadık bir şekilde yenilenmesini hedefliyor. 129 adaya ait bitirilen rölöve çalışmalarının neredeyse yarıya yakını incelenmiş, 25 adanın projesi kuruldan geçmiş. Beş adaya ait rölöve çalışması ise aslına uygun hazırlanmadığı için iptal edilerek ‘projenin yenilenmesi’ kararı alınmış. Gelinen bu noktada Fatih Belediyesi ile Anıtlar Kurulu arasında birtakım görüş ayrılıkları olduğu anlaşılıyor. “Kapalıçarşı’nın yenilenme çalışmaları rüyalarıma giriyor.” diyen Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’e göre projelerin tamamı bu yıl sonuna kadar kuruldan çıkacak ve restorasyon başlayacak. Ancak edinilen bilgilere göre bu hızla giderse projelerin kuruldan onay alması yıllar sürecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda çalışan ve ismini vermek istemeyen bir yetkili, projelerin tek tek incelenip kuruldan geçerek restorasyon için düğmeye basılmasının en az iki-üç yılı bulacağını söylüyor: “Çalışmalar iki ileri, bir geri ilerliyor. Proje için çarşıda ölçüm yaparken bile engellerle karşılaşıyoruz. Esnaf, çalışanlarımızı, ‘İşlerimizi engelliyorlar.’ şeklinde şikayet ediyor.”

 

Tahribat yapanlara mahkeme yolu açıldı

Anıtlar Yüksek Kurulu, hazırladığı raporda tadilat adı altında dükkanlarda değişiklik yapanlar hakkında yasal işlem başlatacağını şöyle belirtiyor: “Müdürlüğümüz uzmanlarınca Kapalıçarşı’nın taşıyıcı sistem bütünlüğünü bozan ve kullanıcı tarafından duvar inceltmek, tevhit (birleştirme), ifraz (ayırma) ve bodrum açmak gibi olumsuz müdahalelerde bulunulduğu tespit edilmekte ve söz konusu dükkan sahipleri hakkında adli mercilere suç duyurusunda da bulunulmaktadır.” Yalnız burada da şu sorun ortaya çıkıyor. Tahribat yapılan bazı işyerleri zaman içinde el değiştirmiş. Mesela bir önceki dükkan sahibinin yapıya verdiği zararın hesabını şu an kim verecek? Kapalıçarşı’da mücevherat satan bir esnaf, isminin yazılmaması kaydıyla beni bodrum katına indirdi. 1950’den kalma İngiliz malı para kasalarını göstererek, “Kasaları buraya dükkanı satın aldığında babam koymuş. Yani bodrum bizden önce de varmış. Şimdi bu bodrumu kapatacaklar ama bunun hesabını kim verecek? Biz mi yoksa eski mal sahibi mi?” diye soruyor.

 

Çarşı esnafı arasında birlik yok

Yüzde 98’i şahıslara ait olan dükkanların 3 binden fazla varisi olduğu tahmin ediliyor. Fatih Belediyesi, dükkan sahiplerinin bir araya gelerek ortak çalışma yürüteceği bir zemin oluşturabilmek için Afet Yasası’nda birtakım değişikliklere gitmiş. Buna rağmen aradan geçen süre zarfında çarşı esnafı arasında restorasyonunun yapılabilmesi için tam bir mutabakat oluşamamış. Dükkanında tahribat yapan bazı çarşı esnafı, mahkeme sürecinden çekindikleri için yenileme çalışmalarına sıcak bakmıyor. Çarşıdaki kiracılar da restorasyona harcanan paraların kiralara yansıyacağından endişe ediyor. Ayrıca çarşıda, dernek başkanlığı rekabetinden doğan iki farklı grup var. Bazı çarşı esnafı, Kapalıçarşı Esnafları Derneği Başkanı Dr. Hasan Fırat’ın yolsuzluk yaptığını, seçimlere dışarıdan kişileri getirerek oy kullandırdığını, güvenlik ihalesinin Elazığ merkezli bir firmaya usulsüz olarak verildiğini iddia ediyor. Bu iddiaları yargıya taşıyan muhalefet grubu, açtığı davaların neredeyse tamamını kaybetmiş. Bazı davalar ise devam ediyor.

Restorasyonun kabaca maliyeti 220 milyon TL olarak tahmin ediliyor. Bu paranın nasıl ve kimler tarafından güvenli bir şekilde toplanacağı, hangi dükkan sahibinin ne kadar para ödeyeceği ise muammasını koruyor. Esnaf derneğinin para toplama ve ihaleye çıkma yetkisi olmadığı için dükkan sahiplerinden oluşan yeni bir yönetim kurulu seçilecek. Bu kurulun oluşturulması da bir hayli zor olacağa benziyor çünkü restorasyon için yapılan toplantılara esnafın katılım oranı çok düşük. Kapalıçarşı Esnafları Derneği Basın Sözcüsü Faruk Bektaş, daha yolun başında karamsarlığa kapılmış. Binlerce esnafın içinde taşın altına elini koyan kişi sayısının 10-15 olduğunu söyleyen Bektaş, “Son yapılan toplantıya 105 kişi çağırdım, sadece 15 kişi geldi.” diyor.


‘Biz restorasyon yaparken dükkan sahipleri bodrum açmaya devam ediyordu’

Şu an Kağıthane’deki Daye Hatun Camii’nin restorasyon işlerini yapan Macit Sarı, 45 yılını bu mesleğe vermiş. Kapalıçarşı’nın 1980 İhtilali’nden hemen önce başlayan ve 12 yıl süren restorasyonunda işçilerden sorumlu şef olarak çalışmış. Yapılan yenileme çalışmalarının her anına tanıklık etmiş. Sarı’nın o yıllara ait anıları, Kapalıçarşı’nın bir yandan restore edilirken bir yandan da nasıl bir tahribata uğratıldığını kayıtlara geçiriyor. O dönemde, çarşıda 310 dükkanın bodrum katı olduğunu tespit eden Sarı ve ekibi, bu bodrumlardan ancak 100 tanesini kapatabilmiş. Geri kalan bodrumlar için, “Sen işine bak. Bu meseleyi daha fazla kurcalama!” şeklinde uyarı almış. Dahası, restorasyon sırasında bile yeni bodrum katlarının açıldığına şahit olmuş. Bodrum açma işlemleri sırasında dükkan sahiplerinin parayla çarşıda görevli bekçileri çalıştırdığını, polis ekiplerinin de rüşvet karşılığında yapılan tahribatlara göz yumduğunu dile getiren Sarı, şunları söylüyor: “Kapalıçarşı’nın kubbelerinden tonlarca kurşun söküp üzerini kiremitlerle kapladık. Bu, o dönemin Türkiye’si için normaldi çünkü para yoktu. Kurşun kaplasak maliyet yüzde 50 artıyordu. İhaleyi yüzde 54 kırımla deprem konutları yapan bir müteahhide verdiler. Hal böyle olunca tavanlardaki süslemeler nalburlarda satılan toz boyalarla yapıldı. Anıtlar Kurulu devre dışı bırakılıp Bayındırlık Bakanlığı’nı devreye soktu. Hangi siyasi güç yaptı bunu bilmiyorum ama Bayındırlık sadece bina yapar, mühendislikten anlar. Restorasyonlar sırasında özgün malzemeler kullanılmadı. İşçilerin iaşesini getiren kamyonet, malzemeleri bırakınca bodrumlardan çıkarılan kum torbalarını taşıyordu…”

Zaman, Haber: Bünyamin Köseli, 18.08.2013

PISA KULESİ DÜZELİYOR

 

İtalya'nın Pisa kentinde bulunan ünlü eğik kulenin düzelmeye devam ettiği açıklandı.

Pisa Kulesi için hazırlanan yıllık rapora göre, 2001 ile 2013 arasında kule 2.5 santimetre düzeldi. Son 20 yıldır, kulenin fazla eğilip devrilmemesi için önlem alan yetkililer, 1992'den beri kulenin eğiminin 4.5 metreden 4.1 metreye düşürüldüğünü belirtti.

Profesör Michele Jamiolkowski önderliğinde yapılan kurtarma çalışmaları arasında, ilk kata 18 çelik kablonun takılması, kulenin inşa edildiği alanın toprağının dondurulması, eski temek taşlarının çıkarılıp yerine çelik destekli beton koyulması var.

Kulenin de bu temele 52 metre derine inen çelik halatlarla bağlandığı belirtildi. Uzmanlar, 1372'de tamamlanan 55.86 metre yüksekliğindeki kulenin önümüzdeki 200 yıl için güvende olduğunu belirtt

Sabah, 18.08.2013

GEDİZ ÜNİVERSİTESİ 400 YILLIK KÖYÜ RESTORE EDİYOR

 

 

Kozbeyli Köyü, Ege Denizi’ne bakan yamaçlardan birini adeta nakış gibi süslüyor.  İzmir’in Foça İlçesi'nde bulunan 400 yıllık köy, taş binalarıyla çam ağaçlarının arasında güzelliğini sergiliyor.

 

Köy sakinleri tarihi güzelliklerinin gelecek nesillere taşınması için harekete geçti. Muhtarları Hayrettin Günindi’nin öncülüğünde Gediz Üniversitesi’nin kapısını çaldı.  Tarihi köy, geniş kapsamlı bir projeyle restore edilerek ihtişamlı günlerine dönecek. Kozbeyli’nin geleceğe aktarılması gereken bir kültür mirası olduğuna dikkat çeken Gediz Üniversitesi Mimarlık Bölüm Başkanı Doç.Dr. Özlem Erkarslan, “Restorasyon tamamlandığında ortaya bambaşka bir yer çıkacak. Köy halkı şimdiden sabırsızlanıyor, merakla bekliyor.” diyor.

 

Kuruluşu 1600’lü yıllara dayanan köy halkının Gediz Üni-versitesi’nden yardım istemesi üzerine üç etaptan oluşan bir proje hazırlandı. Öncelikle tescilli yapıların rölövelerinin çıkarılması, ardından kamu kaynakları kullanılarak yenilenmeleri için koruma amaçlı imar planı hazırlanması, son olarak da restorasyona geçilmesi hedeflendi. Foça Kaymakamlığı, Belediyesi, Kozbeyli Muhtarlığı ve Köy Güzelleştirme Derneği eşgüdümünde geçen yıl kollar sıvandı. Mimarlık bölümü akademisyenleri ve aralarında yabancıların da olduğu öğrenciler, çoğu tescilli 50’ye yakın binanın mimari çizimlerini yaparak rölövelerini düzenledi. İkinci etaba geçilmesi için üniversite, kaymakamlık ve belediye tarafından protokol imzalanarak İzmir Valiliği’ne başvuruldu ve İl Özel İdaresi’nden kaynak istendi 96 bin lira tahsis edildi. Öğretim üyeleri ve öğrenciler, yeni öğretim yılının başlamasıyla birlikte Kozbeyli’de bir kere daha sahaya inecek. Bir yılda tamamlanması hedeflenen planla tarihi köyün kamu kaynakları da kullanılarak restore edilmesinin önünde engel kalmayacak ve hızla eski görünümüne kavuşturulacak. Böylece Safranbolu, Ödemiş Birgi, Bursa Cumalıkızık gibi göz kamaştıran turistik bir merkez daha kazanılacak. Gediz Üniversitesi Mimarlık Bölüm Başkanı Doç.Dr. Özlem Erkarslan, “Gediz Üniversitesi olarak tarihi bir zenginliğimizi insanlığa tekrar kazandırmaktan ve geleceğe taşımaktan büyük onur duyuyoruz. Hem öğretim üyesi arkadaşlarımız hem de öğrencilerimiz heyecanla görev alıyor, projenin gönüllü birer parçası olmanın gururunu paylaşıyor.” ifadelerini kullanıyor.

Zaman, Haber: Mustafa Girgiç, 18.08.2013

ORHAN GAZİ DÖNEMİNE AİT AKÇELERİN BULUNDUĞU YER ŞAŞIRTTI

 

 

Bulgaristan'ın Kırcali şehri yakınlarındaki Trak Kaya Tapınağı'nda Orhan Gazi döneminden gümüş akçeler bulundu.

 

Bulgaristan'ın İndiana Jones'u olarak tanımlanan arkeolog Nikolay Ovçarov, Perperikon bölgesinde keşfedilen gümüş akçeleri basına tanıttı. Yaklaşık 40 akçenin birbirine benzer olduğunu aktaran Ovçarov, Osmanlı'da para basımının ilk numunelerini teşkil etmesi bakımından bunların eşsiz olduğunu vurguladı. Bulgar arkeolog, keşfedilen ender akçelerin 1340 ila 1360 yılı dönemine ait olduklarını ifade etti.

 

Bulunan 7 santimetre uzunluğundaki metal parça hakkında da bilgi veren arkeolog, bu metalin büyük ihtimalle kumandandaki zırhın göğsünde ya da alnında yer aldığını kaydetti. Metal yazının Perperikon'u fetheden Osmanlı kumandanlardan birine ait olabileceğini tahmin eden Ovçarov, parçanın eksik olması sebebiyle yazının tam okunamadığını ifade etti.

 

Perperikon bölgsi Osmanlılar tarafından 1360-1361 yılında fethedilmişti.

Haber 7, 17.08.2013

İSKELETLER ÇÜRÜDÜ, KİLİSE ÇÖKÜYOR

 

İngiltere’nin Somerset bölgesinde 500 yıllık bir kilise, temelindeki 6 binden fazla iskeletin çürümesi nedeniyle çökme tehlikesiyle karşı karşıya.

 

Bath Abbey Kilisesi’nin temelinde çok sayıda çatlak oluşmaya başlaması üzerine bina incelemeye alındı. Yetkililer kilisenin zemininin çökmeye başladığını, çünkü kilisenin altında binlerce kişinin çok derin olmayan toplu mezarlara gömüldüğünü söyledi. Yetkililere göre iskeletler çürüdükçe kiliseyi taşıyan mezarlar da hızla çöküyor.

Hürriyet, 17.08.2013

SELÇUKLU MİMARİSİNE DÖNÜŞ

 

Mimari tarihimiz ve onu besleyen kaynaklar üzerine bir araştırma yapıldığında, pek doyurucu bilgilerle karşılaşmamız pek mümkün değildir. Çeşitli uygarlıklara kucak açmış olan Küçük Asya’da, prehistorik dönemlerden günümüze dek gelen süreç içinde, uygarlıklar denli onların oluşturduğu bir mimari zenginliği de yaşamamıza rağmen bunların örneklerini görmemiz çok sınırlıdır. Hitit, Yunan, Roma, Selçuk ve de Osmanlı mimarisini bir yana bırakın, ilk dönem Cumhuriyet döneminin mimarisinin örnekleri bile sanıldığı denli çok değildir. Çünkü, her uygarlık sanki bu toprakların üzerindeki bir lanet ya da gereksiz bir gelenek gibi, bir öncekinin tüm değerlerini, stillerini yadsımış, ama onun yerine yeni bir mimari yaratacağı yerde, gereksiz bir özenme sonucu ne eskisiyle ne de yenisiyle kendine bağlantıları ya da esintileri olan kendine özgü bir mimari yaratmanın üstesinden gelebilmiştir. Onun için bizim mimari tarihimizde akımlar, modalar, eğilimler stiller pek yoktur.

 

Özellikle dinsel yapılarda öne çıkan bu tutum, sivil ve benzeri yapılarda da aşağı-yukarı aynı anlayışla sürdürülmüştür. Örneğin, bir kiliseden, iki minare koyarak cami yapma geleneği, sivil mimaride de bir başka eklemelerle sürdürülmüştür.

 

Elbette ki bir dinsel yapının, birkaç ekleme ile bir başka dine hizmet edecek mekan haline gelmesine ya da getirilmesine hiç kimsenin itirazı olmaz. Hem pratik, hem ucuz, hem de işin ruhuna uygun bir yöntemdir bu. Bu yöntemin en güzel tarafı ise, eskiyi yok etmek değil, aksine onu günün anlayışıyla yeniye adapte etmek, onu daha nice yıllar yaşatarak ayakta tutabilmektir.

Ne var ki dinsel yapılardaki bu gelenek sivil mimaride benzer şekilde kullanılmamış, aksine eski ve değerli ne olursa olsun yıkılarak yerine, hiçbir yerel özelliği ya da geçmişiyle ilişkisi olmayan, kich düzeyindeki bir garip mimari anlayışı doğmuştur.

 

Günümüzde, bir zamanlar hoyratça harcadığımız, yakıp yıktığımız, kimi dönemlerin mimarisini yaşatma gibi bir eğilim oluşmaya başladı. Bu eğilimin kökünde ve yapılış nedeninde, eski değerleri gününüze taşımak değil, aksine, mimari kavramlar ve anlayışlar dışında, politik kaygılar ya da özentiler ön plana çıkmaktadır. Bir yandan yıktığımız, restore etmekten bile çekindiğimiz değerleri, şimdi yeni binalarda yaşatmak istiyoruz. Yani orijinaline değil de, onun kötü ve aslı ile asla uygun olmayan karikatürümsü yanına prim veriyoruz.

 

Elbette ki sözü, son yıllarda moda olan Selçuk ya da Osmanlı mimarisine, sözüm ona öykünerek yapılan sevimsiz örneklere getirmek istiyorum. Bir kubbe, iki motif, bir kule, yaptığınız zaman ne yazık ki o Selçuklu mimarisinin bir örneği, benzeri, yansıması olmuyor. Olamaz da. Çünkü aslını bile restore etmekte beceri gösteremeyen bir mimari zihniyetin, bunun günümüze yansıyan bir örneğini yapması mümkün değildir.

 

Önce eskiyi koruyalım, restore edip onun özelliklerini öğrenelim ki, sonunda onu günümüze taşıyalım. Yaygın olan bir söz vardır, doktorlar yanlışlarını gömer, ama mimarlar yıllar boyu yaşatırlar. Ya müteahhitler ne yapar? Bu sorunun yanıtını çevremize bakarak vermek çok kolay.

Aydınlık, Yazı: Burçak Evren, 17.08.2013

SİRİUS'A TAPINMAK İÇİN İNŞA EDİLDİ"

 

 

Göbeklitepe kazılarının başında yer alan, Berlin’deki Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden (DAI) Klaus Schmidt, “Avcı-toplayıcı toplumlara ait eş zamanlı olarak kurulan birçok yerleşim birimi var. Göbekli Tepe, bu yerleşimlerde yaşayan insanlar için bir ibadet yeriydi” dedi.

 

TARTIŞMALAR DEVAM EDİYOR
Newscientist sitesinin haberine göre, İtalyan bir araştırmacı, Göbekli Tepe’nin ne tür bir dini inanışa sahip insanlar tarafından kullanıldığına dair önemli bir iddia öne sürdü.

 

Milano’nun Polytechnic Üniversitesi’nden arkeo-astronom Giulio Magli, tıpkı İngiltere’deki Stonehenge gibi, Göbekli Tepe’nin gök cisimlerinin hareketlerini takip etmek ve onlara tapınmak için yapıldığını iddia etti.

 

Magli, oluşturduğu simülasyonda Göbekli Tepe inşa edildiği zaman gökteki yıldızların konumlarının nasıl olacağını belirledi. İtalyan gök bilimci, Dünya’nın kendi eksenindeki hareketinden dolayı yıldızların son bin yıl içinde konumlarının değiştiğini, bir zamanlar ufuk çizgisine yakın beliren yıldızların farklı konumlarda yükseldiği ve görüldüğünü, yeniden belirmeleri için de binlerce yıl geçebileceğini ifade etti.

 

Gökteki en parlak yıldız olan (Güneş’in ardından) Sirius, Ay, Venüs ve Jüpiter’in ardından gece karanlığındaki en parlak dördüncü gök cismi.

 

 

‘SİRİUS’U TAKİP EDİYORLARDI’
Magli, antik Mısır takviminin Sirius yıldızının hareketlerinden yararlanılarak hazırlandığına dikkat çekerek, binlerce yıl önce Göbekli Tepe’nin bulunduğu enlemde benzer amaçlara hizmet etmiş olabileceğini belirtti.

 

‘Sirius’un 9300 yıl önce ufuk çizgisinin altında görünür olduğunu’ belirten Magli, “Gökte aniden beliren bir yıldızın, bir dinin doğumuna sebep olduğunu düşünebiliriz” dedi. Magli, “Bence Göbekli Tepe bir yıldızın ‘doğumu’ üzerine inşa edildi” ifadesini kullandı.

 

YILDIZLARLA KONUMLANDILAR
Göbekli Tepe haritaları ve uydu görüntülerini kullanan Magli, iki anıttaşın arasından ve tüm çemberlerin içinden geçen hayali bir çizgi çizdi. Magli, kazılarda ortaya çıkan üç dairesel alanın, Sirius’un ufukta belirdiği MÖ 9100, 8750 ve 8300 yıllarında gökteki noktalarla aynı hizaya geldiğini öne sürdü.





Magli, yaptığı araştırmanın üzerinden geçmesi gerektiğini ve daha doğru hesaplamalarla sonuçları doğrulaması gerektiğini belirtti. Kazılarda dairesel alanların tam olarak ortaya çıkmaması, yapıların yıldız konumlarına göre hazırlanıp hazırlanmadığı hakkında kesin bir fikir sunamıyor.

DAI üyesi olan Jens Notroff, “Göbekli Tepe’deki anıtların bir çatısı olup olmadığını hala tartışıyoruz. Eğer zamanında bir çatı varsa, bu yıldızların gözlemlenmesini zorlaştıracaktı” dedi.

 

Ntvmsnbc, 17.08.2013

HALA SULTAN CAMİİ'Nİ MÜZE YAPACAKLAR

 

Rumlar, Güney Kıbrıs'ın Larnaka bölgesinde bulunan Hala Sultan Camii'nde Müslümanların beş vakit namaz kılmalarına izin vermiyor.

 

Hala Sultan Camii'ni belirli saatlerde ibadete açan Rumların asıl amacının, burayı tamamiyle ibadete kapatıp müze haline dönüştürmek olduğu ifade ediliyor. Kıbrıs'ın önde gelen araştırmacı yazarlarından Arslan Mengüç , Rumların bu tutumunun kabul edilemez olduğunu söyledi. Mengüç, "Rumlar, adanın birçok yerinde olduğu gibi Hala Sultan Tekkesi civarında da birtakım tarihi eserler bulduk bahanesiyle Hala Sultan Tekkesi'ni ibadete kapatıp müze haline getirmeye çalışıyorlar."dedi.

 

Söz konusu KKTC'nin Karpaz bölgesinde bulunan Apostolos Andreas Manastırı olunca kıyameti kopartan Rumlar, Kıbrıs Türk tarafınca kendilerine gösterilen ibadet özgürlüğünü adadaki Kıbrıslı Müslümanlara göstermemekte ısrarlı. Kıbrıslı Müslümanlar, elini kolunu sallayarak KKTC'de bulunan Apostolos Andreas Manastırı'na gedip ibadet eden Rumlar gibi Hala Sultan Tekkesi'ne gidememekten şikayetçi.

 

Bir şekilde Güney Kıbrıs'ta Larnaka bölgesinde bulunan Hala Sultan Camii'ne giden Kıbrıslı Müslümanlar, burada saat engeline takılıp rahatça ibadet edemiyorlar. 08.30-19.00 saatleri arasında açık olan Hala Sultan Camii'ne giden Müslümanlar burada sadece öğlen ve ikinci namazını kılabiliyor.

 

Konu ile ilgili olarak Cihan Haber Ajansı'na (Cihan) açıklama yapan Kıbrıs'ın önemli araştırmacı- yazarlarından Arslan Mengüç, Rumların bu şekilde Hala Sultan'ı tamamiyle ibadete kapatıp müzeleştirmek amacında olduğunu ifade etti. Savaş sonrasında Kıbrıslı Türklerin Larnaka ve çevresinden ayrılmalarından sonra Hala Sultan Tekkesi ve Camii'nin kapatıldığını kaydeden Mengüç, Güney Kıbrıs'ta yaşayan Kıbrıslı bir Türk'ün bu işe sahip çıkmamasından dolayı bu durumun yaşandığını aktardı.

 

Müslümanlar için büyük önem taşıyan bu ibadet merkezine Hala Sultan Camii İmamı Şakir Alemdar'ın sahip çıktığına vurgu yapan Mengüç, "Rumlar Kıbrıs'ın birçok yerinde olduğu gibi Hala Sultan Tekkesi'nin civarında da başka birtakım tarihi eserler gibi şeyler bulduk bahanesiyle Hala Sultan Tekkesi'ni müze haline getirmeye çalışıyorlar. Müze haline getirip burası müzedir diye bastırdılar ama Hala Sultan Müslümanların bir önemli dini mekanıdır." şeklinde konuştu.

 

Öyle ki Osmanlı İmparatorluğu'nda Hala Sultan'ın önünden geçen bütün savaş gemileri top atışıyla ticaret gemileri personelleri şapkalarını çıkartıp Hala Sultan'ı selamlarlardı. "diyen Mengüç, şu anda böyle bir yapının olduğunu belirtti. Hala Sultan'ın da aynı Apostolos Andreas Manastırı 'nda olduğu gibi bir dini mekan olması gerektiğini vurgulayan Mengüç, " Buranın sabah namazından yatsı namazına kadar halka açık olmazılazım. Bir de artık biz savaş döneminde yaşamıyoruz. Kıbrıs'taki savaş döneminden bu döneme 39 yıl geçti. Artık Müslümanlar; kimi Türkiye kökenli kimi burada doğmuş büyümüş insanlarında bu kutsal mekana gelip ibadet edebilmesinin önünün açılması lazım. "diye konuştu.

Zaman, 17.08.2013

KIRIM'DA ÜÇ ASIRLIK CAMİ YENİDEN İBADETE AÇILDI

 

 

Ukrayna'ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin Bahçesaray şehrindeki 3 asırlık cami tekrar ibadete açıldı. 

 

Orta Camii'nin açılış merasimine Kırım Müftülüğü, Kırım Tatar Milli Meclisi mensupları, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) yetkilileri, Türkiye'den gelen davetliler ve çok sayıda Kırım Tatarı katıldı.

 

Restorasyon masrafları Hacı Enver Ümerov ve oğulları Aslan ile Rüstem tarafından karşılanan Orta Cami'nin yeniden ibadete açılmasında, Kırım Müftüsü Hacı Emirali Ablayev'in katkılarının çok olduğu bildirildi.

 

Sovyetler Birliği'nin kurulmasıyla ezanın sustuğu mabet, uzun süre sinema ve benzeri kültürel faaliyetler için kullanıldı.

 

Ukrayna'nın bağımsızlığından sonra kaderine terk edilen kutsal mekan daha sonra asıl hüviyetine kavuştu.

 

Yeniden cemaati ile buluşan Orta Cami, Osmanlı ve Fransa mimarisinin müşterek izlerini taşıyor.

Orta Cami'nin 17'inci yüzyılın başlarında Kırım Hanları; İkinci Mengli Giray ve İkinci Selamet Giray döneminde tamamlanarak hizmete girdiği belirtiliyor.

Zaman, 17.08.2013

ANTANDROS'TA ROMA VİLLASI

 

 

Balıkesir'in Edremit İlçesi'nde, Çanakkale-İzmir E-87 kara yolu üzerinde MÖ 4. yüzyıla ait tarihi Antandros antik kenti ve çevresinde yapılan kazılarda Roma villası kalıntılarına rastlandı.

 

Hedef Alliance Holding'in sponsorluğunda Altınoluk'ta sürdürülen tarihi Antandros antik kenti ve çevresinin araştırıldığı 13. sezon kazılarında MÖ 4. yüzyıla ait yeni ortaya çıkan yamaç evleri kazılarında bir Roma villası kalıntısının ortaya çıkması yılın sürprizi olarak değerlendirildi.

 

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü, Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Doç.Dr. Gürcan Polat başkanlığındaki 25 kişilik bilim ekibi ile 25 kişilik çalışan işçilerin 12 Temmuz 2013 Perşembe günü Antandros antik kenti ve çevresinde yeni kazılara başlandığı ve Eylül ayının ilk haftası içerisinde son bulacağı belirtildi.

 

Antandros antik kenti kazıları başkanı Doç.Dr. Gürcan Polat ve Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı doktora öğrencisi Deniz Arkan'ın iki alanda yapılan çalışmalarında bu sene Roma dönemine ait bir villanın planına ilişkin çalışmaların önem kazandığı açıklandı.

 

Doç.Dr. Gürcan Polat, "3-4 gün önce bu kadar düz alanda beklemediğimiz bir Roma dönemine ait bir villanın mozaiklerine ulaştık. Roma dönemine ait villanın bir koridora açılan odalardan oluşan bir planı var. MÖ 4. yüzyıla ait olan surların üzerine oturan bir villa. Sur, özelliğini bitirmiş ve yerleşim alanlarına açılmış. Roma dönemine ait bir villanın üç mekanını tespit ettik. İki tanesi mozaik tabana sahiptir. Burası o kadar yüzeyde ki toprağın 10 ile 15 santimetre altında çıktı, ama ne yazık ki tarlanın sürülmesi ile bazı mozaikler büyük tahrip görmüş. Roma villasının tabanından çıkan mozaikler geometrik desenli olup, oda giriş yönünde bir yılan ve 4 ayaklı bir hayvana ait arka kısım korunmuş mozaiklere ulaştık. Tamamına ait çalışmalarımız sürüyor" diye bilgi verdi.

 

Polat sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bir diğer alanda yapılan kazılarda MÖ 4. yüzyıla ait surun varlığı tespit edildi. Bbu surun 16 metrelik bölümünü açtık. Yer yer 2,5 metre yükseklikte ve 7.5 metre botunda kaleleri var. Antandros antik kentinin Güre beldesine bakan bölümdeki alan onarım görmüş. Burası bir savaş işaretini gösteriyor. Yine bu alandaki sur hamam altına giriyor. Kent Roma döneminde gelişmiş eski Helenistik dönem sınırlarını aşıp daha da gelişmiş durumda".

 

Yamaç eleri kzılarının devam ettiğini, MÖ 1300 yıl evveline ait bir ev tespit ettiklerini açıklayan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Klasik Arkeoloji Anabilim öğrencisi Deniz Arkan, "Yamaç evlerine ait evin ön kısmında ne var diye evin kesitini çıkarmaya çalışıyoruz. Güney terasını ve bahçe duvarlarını ortaya çıkartacağız. Bulunan arkeolojik eserler restorasyon çalışmalarıyla tekrar boyutlandırılıyor. Çalışmalar esnasında ortaya çıkan parçalar ile sikke'ler temizlenip incelemeye alınıyor" dedi.

haberler.com, 16.08.2013

GAZİANTEP'TEKİ ZİNCİRLİ HÖYÜK'TE KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

 

İslahiye İlçesi'ne bağlı Fevzipaşa beldesinde bulunan Zincirli Höyük'teki kazı çalışmalarının bu yılki bölümü başladı.

 

ABD Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi ve bölgede kazı çalışmalarını yürüten ekibin başkanı Doç.Dr. David Sclohen, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Zincirli Höyük'te 8 yıldır devam eden kazı çalışmalarının 8'inci etabına başlandığını söyledi.

 

Kazıların Chicago Üniversitesince yürütüldüğünü belirten Schloen, şunları kaydetti:

"Türkiye'nin değişik üniversitelerinden öğrenci ve arkeologların yanı sıra ABD, İtalya ve Almanya'daki bazı üniversitelerden katılan 60 akademisyen ve uzmanla  bu yıl çalışmalarımızı yürütüyoruz. 40 hektarlık 6 ayrı alanda sürdürülen kazılarda, bölgeden 12'si kadın 70 işçi de çalıştırıyoruz. Asur Sarayı bölgesinde çalışmalara devam ediyoruz. Höyük'te başlanan kazıların bu yıl ki bölümü 8 hafta sürecek."

 

Schloen, bu yılki kazıların ilk günlerinde çömlek, kemik, kerpiç ve mızrak ucu bulunduğunu sözlerine ekledi.

haberler.com, 16.08.2013

O KADAR KÖTÜLER Kİ SERGİLENMEYE DEĞER

 

 

ABD’nin Boston eyaletinde bir müze dünyanın en ‘çirkin’ sanat eserlerini topladı ve sergiliyor.

Scott Wilson adlı bir antikacının ’garip’ tablolara ilgisi nedeniyle kurulan Boston Kötü Sanat Müzesi bugün üç ana galeriye ev sahipliği yapıyor ve normalde çöpe atılacak 600 tabloyu sergiliyor. Her ay yaklaşık 20 sanatçının tablolarının müzede sergilenmesi için başvuruda bulunduğunu ancak sadece 4 ya da 5 tablonun koleksiyona eklenebilecek kadar kötü olduğunu söyleyen müze yöneticisi Louise Reilly Sacco “Müzemiz sadece içten ve orijinal olan eserleri kabul ediyor. Koleksiyonumuza eklediğimiz parçalar çok yetenekli bir sanatçının yeni bir şey deneyip başarısız olduğu eserler de, bir fırçanın düzünü tersini bilmeyen amatörlerin çizimleri de olabiliyor” dedi. Her yıl yaklaşık 8 bin kişi tarafından ziyaret edilen müzeyi kurma fikri, Scott Wilson’ın bir çöp kutusunda çiçek tarlasında dans eden yaşlı bir kadının resmedildiği tabloyu bulması ve tablonun “bir sanat eseri kabul edilecek derecede kötü” olduğuna karar vermesiyle doğmuş.

Hürriyet, 16.08.2013

SİT ALANINA CAMİ

 

Başkentin tarihi semtlerinden Ulus’ta yer alan İtfaiye (Hergelen) Meydanı’na 5 bin 700 kişi kapasiteli cami inşaatı için ilk kazma vuruldu. Tarihi konumu nedeniyle sit alanı olan bölgede cami yapılması için yıkımlara başlandı. Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi ise tarihi alanın meydan olarak kalması gerektiğini belirterek dava açmaya hazırlanıyor.

Ankara Anakent Belediye Meclisi kararıyla yapılan ve projesi hazırlanan cami, Gençlik Parkı’nın hemen karşısında büyük bir alanda inşa ediliyor. Kubbe çapı 27, yüksekliği 43, minare yüksekliği ise 71 metre olan dev cami için ilk kazma iki gün önce vuruldu. Çevredeki bazı binaların yıkımına başlandı.

Cami arazisinin bir kısmı, Emek İşletmeleri A.Ş’ye ait alanla İller Bankası’na ait alanın birleştirilerek Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesiyle temin edildi. Hassa Mimarlık Mühendislik tarafından çizilen caiminin projesinde, alanın Gençlik Parkı kadar büyük olduğu görüldü.

Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Başkanı Orhan Sarıaltun, söz konusu projeyi Melih Gökçek’in daha önce birkaç kez dile getirdiğini, kendilerinin ise buna karşı çıktıklarını anımsattı.

Özellikle bölgenin tarihi dokusu olduğuna dikkat çeken Sarıaltun, “Buranın tarihten beri meydan olarak kullanımı söz konusu. Bu şekildeki alanı korumak gerekir. Ulus’un koruma planında da burası meydan olarak korumaya alınmış. Çevresinde bazı tarihi camiler zaten vardır. Dini tesis ihtiyacı da yoktur. Buraya herhangi bir yapılaşma olamaz” dedi.

Sarıaltun, projenin iptal edilmesi için dava açacaklarını da söyledi.

Cumhuriyet, Haber: Alican Uludağ, 16.08.2013

TURİSTLER MÜZELERDEN MEMNUN, TUVALETLERİNDEN ŞİKAYETÇİ

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “müze memnuniyet anketi”nde, hizmetlerin çoğu takdir edilirken her 100 kişiden 24’ü tuvaletlerden duyduğu memnuniyetsizliği ifade etti. Kültür ve Turizm Bakanlığı, ürettiği hizmetler, değişen talep ve eğilimler gibi konular hakkında yaptığı anket ve incelemeleri çeşitlendirmeye devam ediyor. Turist profilini belirleyerek turistlerin talep ve memnuniyetlerini incelemek için sıkça araştırmalar yapan bakanlık, bu araştırmalarını müzelere de yaydı. Yerli ve yabancı müze ziyaretçileri üzerinde yapılan memnuniyet anketi araştırmasında ilginç sonuçlar ortaya çıktı.

 

BİLGİLENDİRME VE YÖNLENDİRME BAŞARILI 

Tüm Türkiye bazında gerçekleşen anket sonuçlarına göre, müze ziyaretçileri müzelerde en çok tuvaletlerden yakındı. Ankete katılan her 100 kişiden 24’ü müze tuvaletlerinden duyduğu memnuniyetsizliği belirtti. Katılımcılardan 100 kişiden 95’i müzelerdeki bilgilendirme ve yönlendirme hizmetlerini başarılı buldu. Müzelerdeki güvenlik görevlisi hizmet kalitesinde de benzer memnuniyet oranları görüldü. Ankete katılan her 100 kişiden 9’u ise müzelerin genel görünümünden yeterince memnun kalmadığını kaydetti. Bakanlık, anket çalışmaları sonucunda ziyaretçilerin izlenimlerini raporlayıp memnuniyeti en üst düzeye çıkarmak için güncel yol haritaları belirleyecek. Öte yandan, gelecek dönemlerde turistlerin hangi müzelere gideceklerine nasıl karar verdikleri, hoşlandıkları müze türleri ve ziyaret alışkanlıkları üzerine de anket araştırmaları yapılacak.

Habertürk, 16.08.2013

ÇANKIRI'DA ANTİLOP FOSİLİ BULUNDU

 

 

Çankırı'da ''Çorak Yerler Omurgalı Fosil Lokalitesi'' kazı alanında yapılan çalışmalarda 40 santimetrelik boynuza sahip antilop fosili bulundu.

 

Yapraklı ilçe yolu üzerinde bulunan kazı alanındaki çalışmalarda bugüne kadar aralarında 8 milyon yıllık fosillerin de bulunduğu kalıntılara ulaşıldı.

 

Ankara Üniversitesi (AÜ) Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ayla Sevim Erol başkanlığında yürütülen kazılarda 40 santimetre uzunluğunda boynuza sahip antilop fosili bulundu.

 

Erol, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kazılarda fil, gergedan, at, domuz, zürafa, keçi, geyik, koyun, kılıç dişli kaplan ve kuyruksuz maymun gibi 20'ye yakın türün kalıntılarına ulaşıldığını belirterek, ''Fosillerden elde edilen bilgiler ışığında, 8 milyon yıl öteye gidebiliyoruz. Bu fosiller geçmişe ışık tutuyor” dedi.

 

Fosil yatağının ender rastlanan, çok yoğun ve farklı türlerin bulunduğu bir lokalite olduğuna dikkati çeken Erol, ''Bu bölge, hayvanların göç yollarından biri. Hayvanların buradan kuzeye göç ettiğini tahmin ediyoruz. Fosillerin üzerinin killi toprak ile kaplanması, yıllarca bozulmadan kalmalarını sağlamış" diye konuştu.

 

Erol, çeşitliliğin çok olduğu fosil lokalitelerinin zor bulunduğunu kaydederek, Çankırı'nın bu açıdan önem taşıdığını dile getirdi.

 

"Yeni bir tür olabilir"

Yaklaşık 16 yıldır devam eden kazılarda bu yıl yeni bir fosil türüne daha rastladıklarını aktaran Erol, "Bu yıl ilk kez yaklaşık 40 santim uzunluğunda boynuza sahip bir antilop türü bulduk. Burada ilk kez bulunuyor. Bu antilop türünün Türkiye'de benzeri var mı, bunu araştıracağız. Belki de tek tür olarak karşımıza çıkacak diye düşünüyoruz" şeklinde konuştu. Erol, kazıların eylüle kadar süreceğini sözlerine ekledi. 

Çankırı Kent Haber, 15.08.2013

RABİAT'ÜL ADEVVİYE CAMİSİ YANDI

 

 

Mısır'daki darbenin ardından demokrasi yanlısı protestolara ev sahipliği yapan ve darbe karşıtlarınca sembolleştirilen Rabiat’ül Adeviyye Camisi, tamamen yanarak kullanılmaz hale getirildi.

 

 

Darbe karşıtlarınca sembolleştirilen Rabiat’ül Adeviyye Camisi, güvenlik güçleri Mısır'ın ikinci Cumhurbaşkanı Enver Sedat döneminde 35 yıl önce Nasır City'de yaptırılan ve kadın mutasavvıflardan Rabiat’ül Adeviyye'nin adı verilen cami, darbe karşıtı gösterilere ev sahipliği yapması dolayısıyla tüm dünya tarafından tanınıyordu.

 

 

Güvenlik güçlerinin, dünkü katliamının ardından hastane ve bazı kısımları morg olarak kullanılan Rabiat’ül Adeviyye Camisi'ne molotof kokteyli atması üzerine yangın çıktı.

 

 

Caminin yakılması sonucu, camide bulunan Kuran-ı Kerim, tefsir ve meal kitapları ile Sedat döneminde yaptırılan ahşap işleme ve aydınlatma sistemi de yanarak kül oldu.

 

 

Rabiat’ül Adeviyye isminin başındaki "Rabia" kelimesi Arapça, dördüncü ve dört anlamına geldiği için Mısır'daki darbe karşıtları sivil direnişin ve özgürlüğün sembolünü, başparmaklarını kapatmak sureti ile yaptıkları dört işareti olarak belirlemişti.

 




Hürriyet, 15.08.2013

FATİH'İN TOPLARININ SIRRI ORTAYA ÇIKIYOR

 

 

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un fethinde kullandığı top ve güllelerin yapıldığı Kırklareli'nin Demirköy İlçesi'nde bulunan Fatih Dökümhanesi'nde 560 yıllık tarih gün yüzüne çıkartılıyor.Şimdiki teknolojiyle bile yapılması güç olduğu kaydedilen topların sırrı, yapılan kazıların ardından gün yüzüne çıkacak.

 

Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Nuran Yazıcı Metin, İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri Doç.Dr. Melda Ermiş ve Dr. Akın Tuncer başkanlığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Mimar Sinan ve İstanbul üniversitelerinin desteklediği kazı çalışmalarında, Osmanlı İmparatorluğu'nun sanayisini somut olarak belgeleyen en önemli tesislerden biri olan Fatih Dökümhanesi'nin 560 yıllık tarihi gün yüzüne çıkartılıyor. Doç.Dr. Nuran Yazıcı Metin, 'Kırklareli'nin Demirköy İlçesi'ne 4 kilometre uzaklıkta bulunan Fatih Dökümhanesi, Osmanlı döneminin en önemli sanayi tesislerinden biridir' dedi.

 

"Zamanın şartlarına göre çok modern bir tesis"

Demirköy Fatih Dökümhanesi'nin yaklaşık 10 bin metrekarelik bir alanı kapladığını ve o zamanın şartları ile çok modern bir tesis olduğunun altını çizen Metin, 'Burayı 'Büyük Dökümhane' olarak tanımlıyoruz' dedi.

 

Fatih Dökümhanesi'nin Osmanlı döneminde kullanılan ve günümüze kadar gelen demir sanayisinin en önemli tesisleri arasında yer aldığını dile getiren Metin, 'Fatih Dökümhanesi'nde kazı çalışmaları 2001 yılından beri yürütülüyor. Üst tarafta yaşam ve hizmet birimlerinin yer aldığı üst avlu ile başlıyor. Dökümhanenin çevre duvarları 2-3 metre yükseklikte, dört köşesinde altıgen burçları bulunan kale yerleşimi gibi tanımlayabileceğimiz bir alan burası. Minaresini ayakta görebildiğimiz, burada çalışanların kullandığı küçük bir mescit bulunmakta. Avlu mekanının alt kotunda yaklaşık 7-8 metre kot farkıyla üretim alanı diye tanımladığımız alan bulunmakta. 2010 yılından bu yana oradaki kazı çalışmaları devam ettiriliyor. Hem bizim kazı alanımız için hem de Osmanlı sanayisi için çok önemli bulduğumuz iki demir ergitme fırınını açığa çıkarttık. Çalışmalarda üretim ile alakalı bir takım donanımlar açığa çıkarttık' şeklinde konuştu.

Yeni Şafak, 15.08.2013

KÜLTEPE'DE ANADOLU'DA EŞİ GÖRÜLMEMİŞ MÜHÜRLER BULUNDU

 

    

 

Kayseri'de bulunan Kültepe Kaniş/Karum Höyüğü'nde 1948 yılında başlayan kazıların 65'inci yılında, Anadolu'da ilk kez rastlanan mühürlere ulaşıldı.

 

Suriye'den gönderilen malların, ait olduğu kişilerin mühür baskıları olduğunu söyleyen kazı başkanı Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu, "Şu an itibarıyla Tunç Çağı'nı hazırlayan evrenin eserlerini keşfetmiş durumdayız. Özellikle de Anadolu dışından getirilen malların mühürlendiği ve onların işaretlendiği 'bulla' denilen kil topakları var ve bunlar Anadolu'da ilk kez Kültepe'de keşfedilen kil topakları olma özelliğini taşıyor. Bunlar üzerinde özellikle Suriye'den gönderilen malların, ait olduğu kişilerin mühür baskıları bulunmaktadır" dedi.

 

2013 yılı kazı çalışmalarının haziran ayı başında başladığını ve ekim sonuna kadar devam edeceğini söyleyen Fikri Kulakoğlu, "Yaklaşık 5 ay boyunca kazı çalışmalarımızı tepede, yani Kaniş kısmında sürdüreceğiz. Bu yılki kazılarda hedefimiz günümüzden 5 bin yıl öncesine ait yerleşim tabakalarını araştırmak. Yaklaşık 70 kişilik bir ekiple çalışıyoruz, bunun dışında işçilerimiz de var. Hedefimiz özellikle Asurlu tüccarların yerleştiği koloni çağı öncesinde eski Tunç Çağında Kültepe'nin tarihini araştırmak. Bu anlamda da kazı çalışmalarımız Kaniş kısmında, tepede yoğunlaşacak" ifadelerini kullandı.





100 BİLİM ADAMI KÜLTEPE'DE BULUŞACAK

Kültepe'de yapılan kazı çalışmalarının sadece arkeologlar tarafından yapılmadığını kaydeden Kulakoğlu, eylül ayı sonunda sadece Kültepe üzerinde çalışmalarını sürdüren 100 bilim adamı ile Kültepe toplantısı gerçekleştirileceğini bildirdi.

 

Kulakoğlu, "Bu çalışmalar sadece arkeologlar tarafından değil, çeşitli bilim adamlarının katılımıyla da sürdürülmekte. Özellikle dil bilimciler, antropologlar gibi arkeolojiye yardımcı disiplin dallarının da yardımıyla yapılıyor. Bu yıl eylül ayı sonlarında Kültepe toplantısı yapılacak. Kazı alanında yapılacak olan toplantıya 50 adet bildiri sunulacak. Toplantıyı izlemek üzere yaklaşık 100 kişilik sadece Kültepe üzerine çalışan bilim adamı grubu gelecek" şeklinde konuştu.





"KÜLTEPE AYIKLANIYOR"

Kazı çalışmalarında görev alan eleme işçisi Mustafa Karakuş ise, kazı alanından çıkarılan küçük parçalı malzemelerin ayıklanması ve elenmesi görevinde çalışıyor. Karakuş, "Arkadaşlarla yaptığımız iş, çıkan kalıntılardan daha ince, dışarıdan bakınca belli olmayan parçaları ayıklamak. O zamanda kullanılan, parmak izlerinin olduğu eşyaları, kurşunları, küçük heykelleri çıkarıyoruz. Kemik ve seramikler geliyor. Bu şekilde bunları ayırıp işe yaramayanları atıyoruz. Ağırşak, mühür baskıları, bronz kurşunlar, iğneler, kemikten yapılmış malzemeler geliyor. Burada onların ayrımını yapıyoruz" diye konuştu.

 

"70 KİŞİLİK EKİP, İŞÇİ VE ÖĞRENCİLERLE TARİH KAZILIYOR"

Kazı ekibinde bulunan Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğrencisi Mehmet Ali Kocabaş da Kültepe/Kaniş bölgesinde yapılan kazılarla ilgili yeni malzemelerin bulunduğunu belirterek, "Kültepe'yi Ankara Üniversitesi kazıyor. Onun bünyesinde biz de burada stajımızı yapıyoruz. Anadolu'da çok önemli bir yer, ticaret merkezi. Şu anda elek görevindeyim. Burada en ufak malzemeleri ayırma işlemi gerçekleşiyor. Pullalar, nadir de olsa tabletler, idoller, bronz ve ağırşak gibi malzemeler buradan çıkıyor" dedi

haberler.com, 15.08.2013

"YEDİKULE BOSTANLARI HOBİ BAHÇESİ Mİ OLACAK?"

 

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Yedikule Bostanları'nın yıkılıp yerine yapılacak park projesini revize ederek 800 metrekarelik bostanlık alanı koruyacaklarını açıkladı.

 

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi'nden aynı zamanda Osmanlı'da ziraat teknolojileri üzerine çalışan Harvard Üniversitesi'nde tarih doktora öğrencisi Aleksandar Sopov, "Bostanlar üretim yeridir, hobi bahçesi değil" diyerek tepki gösterdi.

 

UNESCO'nun dünya miras listesine aldığı kara surları içinde yer alan tarihi Bizans'a dayanan Yedikule Bostanları'nın büyük bir kısmı 6 Temmuz'dan beri süren çalışmalarla yıkıldı.

 

Sit alanı olan tarihi yarımadanın bir parçası olan bostanlar, antik şehir bölgesi içinde dünyanın mevcut en eski tarım alanı olarak biliniyor.

 

Büyükşehir Belediyesi ve Fatih Belediyesi'nin rekreasyon projesi kapsamında Yedikule-Belgrad Kapı Arasında Bizans'tan kalma bostanların yerine 85 dönümlük arazide süs havuzu olan park yapılacak.

 

Demir: Hocalar söyledi, revize ettik

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi'nin tepkileri sonucu Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Hürriyet gazetesine verdiği demeçte projeyi revize ettiklerini açıkladı.

 

"Proje başladıktan sonra yurt içi ve yurt dışından hocalar, bostanların Bizans Dönemi'nden kalma, şehir içindeki tarımın ender örneklerinden ve şehrin florasının bir parçası olduğunu söylediler. Projenin içinde Yavuz Sultan Selim'in veziri İsmail Paşa Bostanı ve kuyu da var. Projeyi revize edip bu bostanı da projeye ekledik. 8 tane 100 metrekarelik bostan oluşturduk."

 

"O kadar alanda tarım olmaz"

Aleksandar Sopov, sadece İsmail Paşa bostanın bile 8 bin metrekare olduğunu belirterek 800 metrekarelik bir alanın artık bostan işlevi kalmayacağını söyledi.

 

"800 metrekareyle ancak hobi bahçesi olur. O artık Osmanlı'dan kalma bostan değildir. İsmail Paşa bostanın bir topografyası, su kuyusu, su havuzu, ahırı, kuyusu var. Tüm bunları 800 metrekareye sığdıramazsınız. Sadece park projesinin yapılacağı 20 bin metrekarelik alanda kent içi tarım yapılarak sebze meyve ihtiyacı karşılanıyor. 800 metrekarede ne üretilecek?"

Bianet, Haber: Nilay Vardar, 15.08.2013

KAZIDA BULUNAN HEYECAN YARATTI!

 

Van Kalesi'nin güney kesiminde Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleriyle 4 yıldır sürdürülen Eski Van Şehri, Kalesi ve Höyüğü kazılarında her gün yeni bir tarih gün yüzüne çıkarılıyor.

 

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Araştırma Merkez Müdürü Yrd. Doç.Dr. Erkan Konyar başkanlığında yürütülen kazılarda 800 yıl önce kullanılan atık su sistemi ortaya çıkarıldı.

 

DHA'nın haberine göre, Eski Van Şehri'nin ortaya çıkarılması için 60 kişilik ekiple Van Kalesi arkasında süren çalışmalarda ortaya çıkan yapılar heyecan veriyor. 15 gün önce sokaklar ve dükkanların ortaya çıkarıldığı kazılarda, bu kez şehrin atık su tahliye sistemi gün yüzüne çıktı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Araştırma Merkez Müdürü Yrd. Doç.Dr. Erkan Konyar başkanlığında yürütülyen kazılara katılan Maltepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Banu Konyar, Osmanlı döneminde altyapının düşünülerek şehrin kurulduğunu söyledi.

 

Batı kentleri ile aynı sistem

Çalışmaların büyük bir hızla sürdüğünü belirten Yrd. Doç.Dr. Banu Konyar, şehrin su tahliye sistemine ulaşmalarını kendilerini çok mutlu ettiğini söyledi. Yrd. Doç.Dr. Konyar şunları anlattı:

"Son birkaç gün içerisinde atık su tahliye sitemini bulduk. Mekanlardan yola doğru gelen ve taş döşemenin altından geçen bir drenaj sistemi oluşturulmuş. Kanallar açılmış. Atık sular yol altından tahliye ediliyor. Biz bunu çok merak ediyorduk. Bu sistemi gün yüzüne çıkarmanın sevincini yaşıyoruz. Yolların üstünde ise iki ayrı tahliye sistemi oluşturulmuş. Ana caddelerde taş döşemeler omurgalı sistemle yanlara doğru eğimi verilirken, ara sokaklarda yolun ortasına doğru eğim verilerek oluklar oluşturulmuş. Bulgular Osmanlı kent mimarisi ve dokusu anlamamız açısından önemliydi. Altyapı düşünülerek şehir kurgulanmış. Ayrıca  Batı Anadolu kentlerinde gördüğümüz bir sistemin doğuda da olması, Osmanlı döneminde bu sistemlerin her bölgeye eşit dağıtıldığını gösteriyor. Sistem bunca yıla rağmen çalışıyor. Bu sistemin daha eski dönemlere ait olduğunu düşünüyoruz. Bunu da yapacağımız sondajlama yöntemiyle ortaya çıkarmayı planlıyoruz."

Yapı, 15.08.2013

"GELİŞİGÜZEL ATILMIŞ CESETLER"

 






OMA ve Bizans uygarlıklarına ev sahipliği yapan Pisidia Antiocheia antik kentinde devam eden kazılarda, öldürülüp rastgele gömülmüş 6 cesedin bulunduğu ikinci bir kuyu ortaya çıkarıldı.

Isparta'nın Yalvaç İlçesi'nde bulunan Pisidia Antiocheia antik kentinde 4 yıldan beri devam eden kazı çalışmalarında, bu yıl ilginç bulgular ortaya çıkarıldı. Geçen ay Cardo Maximus Caddesi Batı Portikosunda içinde 5 insan iskeletinin olduğu kuyu biçiminde bir toplu mezar keşfeden kazı ekibi, aynı cadde üzerinde ikinci bir toplu mezar daha buldu. Bahçesinde havuzu bulunan bir Roma villası olduğu belirlenen yapı içerisine inşa edilmiş kuyu biçimindeki bir çukurda, 6 insan iskeleti ile bir domuz çenesi rastlandı.

 






Kazı çalışmalarını yürüten Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr Mehmet Özhanlı, bir yılda antik kentte 2 toplu mezarın birden çıkmasının kendilerini şaşırttığını, arkeolojik çalışmalar sırasında bu tür buluntuların sık rastlanılan bir durum olmadığını söyledi.

GELİŞİGÜZEL ATILMIŞ CESETLER
Doç.Dr. Mehmet Özhanlı, şu bilgileri verdi: "Bu yılki kazı çalışmalarımızda, Cardo Maksimus Caddesi Batı Portikosunda çalışmalar devam ederken, bir süre önce bir dükkan içerisindeki kuyuda 5 iskelet bulmuştuk. Yine bugünkü çalışmalarımızda bir Roma villası olarak inşa edilmiş, dışarısında havuz bulunan evin iç bölümünde kuyu görünümünde bir yapıya rastladık. İçinde 6 kafatası ve bir domuz çenesinin olduğu toplu mezar buluntusuna rastladık. Öldürülen insanların gelişigüzel biçimde bu çukura atıldığını ve üzerlerinin taşla kapatıldığını tespit ettik. Bu kez şanslıydık, zira toprağın yaklaşık 60 santim altında 2 adet sikke bulduk. Bu sikkeler bize hangi dönemde olduğunu gösteren en önemli bulgulardı. Tahminimiz 9. yüzyıl sonları ile 10. yüzyıla ait bir olayla karşı karşıyayız."
 

Kazı Başkanı Doç.Dr. Özhanlı, bulunan iskeletlerin geçmişte yaşanan olaya ışık tutması amacıyla antropolojik inceleme yapılması için ilgili kurumlara gönderileceğini ve çıkacak sonucun her iki toplu mezarda bulunan kemiklerin sahiplerinin, nasıl ve hangi dönemde öldüklerinin tespit edileceğini bildirdi. İnsan iskeletleri ile domuz çenesinin aynı yerde çıkmasını da değerlendiren Doç.Dr. Özhanlı, "Muhtemelen kurban edilmiş olabilirler" dedi.

Vatan, 15.08.2013

BURSA'DA TARİHİ SİKKE OPERASYONU

 

Bursa’da bir ihbarı değerlendiren İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, çeşitli dönemlere ait 98 adet sikke ile birlikte 10 adet küçük obje ve yüzük parçaları ele geçirdi.

 

Bursa İl Jandarma ekipleri, yapılan bir ihbar üzerine Bursa-Yalova karayolunun çeşitli noktalarına operasyon düzenledi.

Yapılan aramalarda, çeşitli dönemlere ait 98 adet sikke ile birlikte 10 adet küçük obje ve yüzük parçaları ele geçirildi.


Ele geçen tarihi eserlere Müze Müdürlüğü'ne gönderilmek üzere el konulurken, olayla ilgili bir kişi hakkında işlem yapılarak tahkikata başlandı.

Bursa Olay, 15.08.2013

SURLARA 55 MİLYON LİRALIK PROJE

 

 

İstanbul’da, Haliç’ten Marmara Denizi’ne uzanan tarihi kara surlarının çevresi, 55 milyon liralık proje ile yenileniyor.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Fatih Belediyesi işbirliğiyle hayata geçirilecek çevre düzenlemesi, Belgratkapı ile Yedikule arasında mülkiyeti İBB’ye ait olan toplam 85 bin metrekarelik alanı kapsıyor.

UNESCO’nun Topkapı, Süleymaniye ve çevresi, Zeyrek Evleri ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne aldığı kara surlarının iç taraflarının imara izin verilmediği için boş kaldığına dikkat çeken Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Topkapı ile Mevlanakapı arasındaki 20 bin metrekarelik alanda yapılan kamulaştırma çalışmalarının bitmek üzere oluğunu söyledi. İlk etapta Silivrikapı ile Belgratkapı arasında 10 bin metrekarelik alanda hayata geçirecekleri projenin Kurul tarafında onaylandığını belirten Demir, bir fabrikanın depo olarak kullandığı 12 bin metrekarelik alanla birlikte, kamulaştırma çalışmalarını 2004 yılından bu yana sürdürdüklerini anlattı. Yedikule’de bostan olarak kullanılan 6 bin metrekarelik alanda, 9 milyon lira ihale bedeli bulanan yeşil alan ve rekreasyon projesinin yerel seçimler öncesinde tamamlanması planlanıyor. Başkan Demir, “Buralarda cinayet işlenebiliyor, uyuşturucu satılıyordu. Bırakın oturmayı, gece geçemezsiniz. Sadece bayramdan bayrama kurban kesim yeri olarak kullanabildiğimiz, hayvanlara kiraya verdiğimiz bir yerdi” dedi.

İstanbul halkının Sur dışından geçerken gördükleri bostanların da muhafaza edileceğini söyleyen Başkan Demir, 15-20 metrelik surların içinde de bostanlar bulunduğunu belirterek, “Bu bostanların hem tarihi açıdan, hem geleneksel yöntemlerle şehrin merkezinde tarım alanı olması için önemli” dedi. 14 Ekim 2012’de ihalesi yapılan projeye şu ana kadar başlanamamasının gerekçesinin, projenin Anıtlar Kurulu tarafından 26 Haziran 2013’te onaylanabilmesi olduğunu söyleyen Başkan Demir, projeyi revize ettiklerini belirtti ve şöyle konuştu: “Proje başladıktan sonra yurt içi ve yurt dışından hocalar, bostanların Bizans Dönemi’nden kalma, şehir içindeki tarımın ender örneklerinden ve şehrin florasının bir parçası olduğunu söylediler. Projenin içine Yavuz Sultan Selim’in veziri İsmail Paşa Bostanı ve kuyu da var. Biz de projeyi bu yönde revize edip, İsmail Paşa Bostanı’nı projeye ekledik. 8 tane 100 metrekarelik bostan oluşturduk. Projenin önünde hukuku engel yok.”

Hürriyet, Haber: Fatma Aksu, 15.08.2013

KARADENİZ'DEKİ BATIK GEMİLERİ ARKEOLOGLAR İNCELEYECEK

 

Çaycuma İlçesi'nin Filyos beldesindeki Tieion antik kenti açıklarında MS 2 ile 13. yüzyıl arasındaki döneme ait 3 adet batık gemiyle ilgili bakanlığın izni doğrultusunda su altı arkeologları bilimsel araştırma yapacak.

 

Filyos'taki antik kentin yaklaşık 200 metre açığında denizin dibinde gemi batıkları fark eden balıkçıların durumu antik kentte 2006'dan itibaren çalışma yapan ekipteki Kazı Başkan Yardımcısı Yrd. Doç.Dr. Şahin Yıldırım'a bildirmesi üzerine yapılan ön dalışta batıkların 3 adet olduğu belirlendi.

 

Denizin dibinde Roma ve Bizans döneminde kullanıldığı tahmin edilen çok sayıda kırık amfora (iki kulplu geniş testi) parçaları ve batıklara ait olabileceği düşünülen çeşitli kalıntılar görülmesi ardından Kültür ve Turizm Bakanlığına yapılan başvuru doğrultusunda bölgede arkeolog balık adamların  dalış yapılmasına karar verildi.

 

Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve  Tieion Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Sümer Atasoy, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ankara'dan İl Kültür ve Turizm Müdürlüğüne dalışlarla ilgili yazının geldiğini, Ereğli Müzesi ile Bodrum'dan gelecek su altı arkeologlarının batıklarla ilgili araştırma yapacağını söyledi.

 

Çalışmalarının müzenin denetiminde devam edeceğini ifade eden Atasoy, "Bodrum Sualti Arkeoloji Müzesi'nin arkeolog balık adamları var. Onlarla birlikte çalışmaların yapılması istendi. Önümüzdeki günlerde çalışmalar başlayacaktır. Dalgıçlar fotoğraflarla tespit yaparak rapor hazırlayacak. Eğer kazı izni verilirse üzeri deniz kumuyla örtülü gemilerin bulunduğu alanda kazılar başlayabilir" dedi.

 

Atasoy, ön incelemelerde  3 adet olduğu belirlenen gemilerin fırtına sonucu antik limanın mendireklerine çarparak battığını tahmin ettiklerini hatırlatarak, şunları kaydetti:

"Ön dalışın ardından dalgıçlar bölgede bir kez daha daldı. Toprak filan çektiler. Amfora parçalarının yanı sıra kurşun ağırlıklar bulundu. Kantar ağırlıklar da var.  Daha önce de çıpalar çıkmıştı. Geminin omurgası var, buranın içinde amfora parçaları mevcut. Batıklardan birinin baş kısmında büyük bir demir halka görülmüş ama ne olduğu belli değil. Ağırlıklar Roma devrine ait ama çıpalar uzun yıllar kullanılan malzemelerdir. Onlarda tam tarih çıkmıyor."

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü yetkilileri de arkeologların dalış yapmasının ardından atıklarla ilgili rapor düzenleyeceklerini, çalışmaların kısa zamanda başlanacağını kaydetti.

 

Tieion Antik Kenti

Zonguldak'ın kuzeydoğusunda sahil kenti Filyos'taki Tieion antik kenti, Tios adlı rahibin önderliğindeki Miletos kolonisince kurulmuş. Tarih boyunca Herakleia Pontika (Ereğli) ve Amastris'in (Amasra) gölgesinde kalan kent, çeşitli krallıklara bağlı varlığını sürdürmüş. 

 

Romalılar tarafından yıkılıp yağma edilen kent, daha sonra yeniden inşa edilerek Roma eyaletlerine bağlı ticaret ve balıkçı bölgesi olarak varlığına devam etmiş. Bölge, sonraki dönemlerde balıkçı kasabasına dönüşmüş.

 

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yabancı araştırmacılar ve seyyahlarca araştırmalar yapılan antik kentte 2006'da başlatılan kazı çalışmalarının Karadeniz ve Küçük Asya tarihi ile arkeolojisine ışık tutması bekleniyor.

haberler.com, Haber: Erdinç Aksoy, 15.08.2013

AFRODİT HEYKELİ BULUNDU

 

2005’ten bu yana Antalya’nın Gazipaşa İlçesi Güney Köyü Nohut Yeri mevkiinde bulunan Antiocheia Ad Cragum antik kentinde yapılan kazı ve restorasyon çalışmaları sona erdi.

Kentin tapınak bölümünde Yunan tanrıçası Afrodit’in heykeli bulundu. Türk ve Amerikalılardan oluşan 73 kişilik kazı ekibine başkanlık eden ABD’nin Nebraska Üniversitesi’nden Prof.Dr. Michael Hoff, “Bu heykel başının bulunmasıyla birlikte bu kentin daha zengin, varlıklı, bölgenin gelişmiş ve önde kentlerinden biri olabileceğini düşünmeye başladık” dedi.

Hoff, bulunan heykel başının resmini, Kültür ve Turizm Bakanlığı onay verinceye kadar basınla paylaşamayacaklarını da sözlerine ekledi.

Habertürk, 14.08.2013

ROMA İMPARATORLARI SİKKE KOLEKSİYONUNDA YARIŞIYOR

 

 

'ndeki Roma İmparatorluğu döneminde MS 40 ve 270 yılları arasında tahta çıkmış 29 imparator ile 9 imparatoriçenin isim ve resimlerinin üzerinde bulunduğu gümüş sikkelerden oluşan tarihi koleksiyon, 2 asırlık siyasi tarihe tanıklık ediyor. Aydın Kültür ve Turizm Müdürü Nuri Aktakka, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Roma İmparatorluğu dönemine ait koleksiyonun, yüzyıllar önceki koleksiyon kültürüne ışık tutması açısından da önem taşıdığını vurgulayarak, şunları kaydetti:

"Roma İmparatorluğu dönemine ait bu sikke koleksiyonu, Nazilli Kızıldere'deki bir kurtarma kazısı sırasında bulundu ve ardından müzemizde sergilenmeye başlandı. MS 40 ve 270 yılları arasında tahta çıkmış imparatorlar ve eşleri adına bastırılan sikkeler, koleksiyonda toplanmış. Koleksiyon, uzun bir dönemi kapsamasının yanı sıra o dönemlerdeki koleksiyon kültürüne ışık tutması açısından da büyük önem taşıyor. İmparator ile imparatoriçelerin isim ve resimlerinin koleksiyondaki gümüş sikkelerin üzerinde bulunması, tarihe tanıklık ediyor."

Müze ziyaretçilerinin, günümüze kadar ulaşan sikke koleksiyonu vesilesiyle, asırlar önce yaşamış imparator ve imparatoriçelerin resim ve isimlerini görme imkanı yakaladığına dikkati çeken Aktakka, tarihi koleksiyonda, Hadrian, Commodus, Gordian ve Marcus Aurelius gibi Roma imparatorlarının yanı sıra Crispina, 1. ve 2. Faustina gibi imparatoriçelerin adlarına bastırılmış sikkelerin yer aldığını dile getirdi.

Asırlar önce yaşamış imparator ve imparatoriçelerin resim ve isimlerini sikkelerin üzerinde gören ziyaretçilerin büyük heyecan yaşadığını ifade eden Aktakka, "Müzemizde ayrıca sikke koleksiyonunun yanında görsel olarak o dönemlerdeki sikke basım tekniği canlandırılıyor. Bu vesilesiyle de ziyaretçiler yüzyıllar öncesine taşınıp o dönemdeki sikke basım tekniği zihinlerinde yaşatılmaya çalışılıyor" dedi.

Sabah, 14.08.2013

EN İLGİNÇ ARKEOLOJİ HAVA FOTOĞRAFLARI

 


Andriake Liman Kenti Havadan Genel Görüntü

 

Ülkemizde son yıllarda Anadolu tarihine ışık tutan önemli keşiflere imza atan arkeoloji bilimi, gelişen teknoloji ile birlikte ortaya çıkan tarihi kalıntıları farklı açılardan halk ve bilim dünyası ile paylaşmaya başladı. Arkeolojik alanların kazı yapıldıkça ortaya çıkan yeni görüntülerinin hava fotoğraflarıyla belgelenmesi son yıllarda oldukça başarılı ve görsel olarak etkileyici bir çalışma olarak gelişti.

Arkeoloji hava fotoğrafının Türkiye'de öncülerinden olan ve arkeoloji kökenli bir ekip olan Gölge Cats Coğrafi Arkeolojik Tanımlama Sistemleri yetkilisi Arkeolog Çağrı Yağar, Serdar Ceşen'in arkeoloji hava fotoğrafçılığı ile ilgili sorularını yanıtladı..

 

Arkeoloji hava fotoğrafı ne için gereklidir?
Arkeoloji bilimi için hava fotoğrafı öncelikle bilimsel anlamda bir belge niteliği taşıması anlamıyla önemlidir. Bir kazı alanının kazılmadan önceki halinin hava fotoğrafı ile kazı yapıldıktan sonra çekilen hava fotoğrafları yan yana getirildiğinde bütünlüklü bir çalışmanın sonucunu net olarak görebiliyorsunuz. Bu işin birinci kısmı. Diğer önemli olan gereklilik ise ortaya çıkan kültür ve tarih kalıntısının halk'a sunumunun farklı bir bakış açısıyla yapılabilmesidir. Bir yapıyı, bir alanı olabildiğince yüksek kaliteli bir fotoğraf üzerinden değerlendirmek, anlatmak, bütün ayrıntıları görebilmek oldukça keyifli ve bir o kadarda aydınlatıcıdır.

Hava fotoğrafı nasıl çekilir, hangi sistemlerle çalışıyorsunuz?
Aslında hava fotoğrafı için geçmişten bugüne birçok sistem birçok kişi tarafından denenmiştir. Biz Gölge Cats olarak bu sistemlerin hepsini araştırdık. Arkeolojik alan fotoğrafı farklı bir konu. Çok kaliteli, titreşimsiz fotoğraf ister. Çünkü hem bilimsel çalışmalara yönelik fotoğraflar olmalıdır bunlar, hem de alandaki kazılan yada kazılmayan bölgeler hakkında bilgi verebilecek nitelikte olmalıdır.  Onun için biz, zeplin aracılığıyla arkeoloji hava fotoğrafı çekiyoruz. Bununla birlikte teknolojik olarak ileri seviyede olan hexakopter hava aracımızıda alternatif olarak arkeoloji camiasının hizmetine sunuyoruz. 500 metre yüksekliğe kadar çıkarak son teknoloji ekipmanlarımız ile 36 mp çözünürlükte çok kaliteli fotoğraflar elde ediyoruz.  Tabii bu fotoğrafları çekerken açılara ve kadraja arkeoloji hocalarımızla beraber aşağıdan canlı aktarım sistemimiz aracılığıyla birlikte karar veriyoruz. Yani zeplin yada hexakopter hava aracımız 500 metre yüksekteyken bizde aşağıdan açıyı ve kadrajı belirleyerek fotoğrafları çekiyoruz. Buda çok keyifli bir çalışma oluyor.

Peki, arkeolojik kazıların hava fotoğrafına ilgisi nasıl?
Türkiye'de arkeoloji camiası son yıllarda gerçekten teknolojiye büyük önem vermeye başladı. Teknoloji kullanmaya başlandıkça, aslında bilimsel çalışmalarda hem hızlanmaya hem daha çok gözle görülmeye başlandı. 2 yıldır Gölge Cats olarak hizmet vermekteyiz ve bu süre içinde 20'nin üzerinde arkeolojik kazı başkanlığı ve 2 müze ile çalıştık. Aldığımız geribildirimler ve çalışma sonuçları hep bizi sevindirdi. Bu bizim için çok önemli. Bunu daha ileri taşımaya çalışmak en önemli görevimiz. Birde şu var ; Hava fotoğrafı üretmek çok zor bir iş değil. Ancak kaliteli ve profesyonel, üzerinde bilimsel çalışma yapılabilecek, geleceğe güvenle aktarılabilecek hava fotoğrafları üretmek bambaşka bir iş. Biz kalite ve profesyonelliğin peşindeyiz.


Hava fotoğrafı dışında arkeoloji kazılarına verdiğiniz başka hizmetler var mı?
Tabi ki. Hava fotoğrafı dışında uzmanlık alanlarımız çerçevesinde hizmetler sunuyoruz. Ekibimiz içinde alanında uzman arkeologlar, fotoğraf sanatçısı, jeofizik mühendisleri, haritacılar yer almaktadır. Hava fotoğrafları ile birlikte talep edildiği takdirde ortofoto plan çizimleri yapmaktayız. Yani 90 derecelik  açılarla çekilen hava fotoğrafları üzerinde bilgisayar programları yardımı ile plan çizimleri yapmaktayız. Arkeojeofizik çalışmalar, 3D modellemeler, küçük ve büyük eser envanter fotoğraf çekimleri, haritalamaya yönelik çalışmalar ekibimizce yapılan diğer çalışmalardır.

 


Hava fotoğrafından Antik Andriake Limanı

 


Kibyra Tiyatrosu

Medya Faresi, 14.08.2013

İSTANBUL'UN YENİ CİNAYET MEKANLARI: DEHLİZLER

 

Bilenler bilir: Dehlizlerin çoğu bir tehlike anında kaçış için kullanılmaları yahut bazı grupların dünyanın gözünden uzak ve gizli şekilde yaşamaları için değil, tarım alanlarını sulama maksadıyla inşa edilmişlerdir.

Yedi ay önce bugünlerde, fotoğraf çekmek için geldiği İstanbul'da ortadan kaybolan Sarai Sierra adındaki Amerikalı kadının akıbetini tartışıyorduk...

Derken, Şubat ayında Cankurtaran'daki bir dehlizde Sierra'nın cesedi bulundu, öldürüldüğü anlaşıldı, katil zanlısı yakalandı ve savcı zanlı için geçen ay müebbed hapis istedi...

Cankurtaran'daki aynı dehlizde dün Yusuf Aslan adında 63 yaşındaki bir erkeğin daha cesedi bulunmuş... Cesed yarı yanmış vaziyette imiş ve Sierra'nın öldürüldüğü yerin hemen ilerisine atılmış...

Asırlar öncesinden kalan ve artık altı ayda bir cinayetlerin mekanı haline gelen bu dehlizler özellikle Suriçi İstanbulu'nun, deniz surların çevresinin ve Haliç'in dört bir yanındadırlar ve orada öyle dururlar. Bir kısmının girişinde asma kilitli demir kapılar vardır, bazılarının girişini bürüyen otlar uzanan dehlizi gizler ama bu yerleri bilip kullananlar girilebilen yerlerde senelerden buyana her türlü berbat işi rahatça yapıp ederler...

 

TAAA ROMA'DAN BU YANA

Bir kısmının Bizans zamanından önceye yani Roma devrine ait olduğu, bazılarının da Bizanslılar tarafından yapıldığı söylenen dehlizler hakkında çeşit çeşit şehir efsanesi çıkmıştır. "Bir ucundan girdin mi saatler boyu yürüyüp diğer ucuna ulaşır ve kendini şehrin öbür tarafında bulursun" denir; sadece mahalleleri değil Boğaz'ın iki sahilini de birkaç yerden birbirine bağladıkları, ayaklanmalar sırasında Bizans İmparatoru'nun kaçmasına yaradığı yahut o devirde patriklerin Ayasofya'da yapılacak ayinlere bu yeraltı yollarından gitmelerinin gelenek olduğu anlatılır, hatta komplo teorisi meraklıları, dehlizlerde asırlar boyunca gizli inanç sahiplerinin yaşadığına inanırlar...

Bilenler bilir: Dehlizlerin çoğu bir tehlike anında kaçış için kullanılmaları yahut bazı grupların dünyanın gözünden uzak ve gizli şekilde yaşamaları için değil, tarım alanlarını sulama maksadıyla inşa edilmişlerdir. Roma ve Bizans zamanından bugüne gelebilen su kemerleri, mesela Saraçhane'nin girişinde bir kısmı hala ayakta duran Valens Kemeri ne ise, bu dehlizler de odur! İçme suyunu kemerlerle taşıyan Roma ve Bizans tarım alanları, özellikle de ekim yapılan taraçalar için gereken suyu dehlizler vasıtası ile getirmiştir.

Dehlizlerin bazılarında toprak gerçi zamanla çöküp yolu kapatmıştır, belli bir mesafeden sonra etrafı derin bir karanlık bürür, girişten 40-50 metre sonra bir yol ağzına ulaşılır, önünüze değişik yönlere uzanan başka dehlizler çıkar ve ilerlemekten işte bu sebeplerle endişe duyulur ve dolayısı ile elde tam bir planları yoktur! Turistik broşürleri bir tarafa bırakın, mevcudiyetlerinden arkeolojik kitaplarda bile bahsedilmez...

 

ŞİMDİ TAM SIRASIDIR

Bütün bunlara rağmen, dehlizler konusunda çok önceleri yapılması gereken hiçbir şey yapılmamıştır. Asırlardan buyana kullanılmayan ama İstanbul'un altında bir köstebek yuvası gibi uzanan bu mekanları hale-yola sokmak, oralarda işlenen cinayetlere, düzenlenen çeşit çeşit alemlere ve akla-hayale gelmeyen bin türlü rezalete mani olmak her nedense kimselerin aklına gelmez...

Paris'i, Londra'yı yahut Glasgow'u yakından tanıyanların malumudur: Bu şehirlerin altında da yüzlerce sene öncesinden kalan ama şimdi gayet iyi muhafaza edilen geniş mekanlar vardır ve bu mekanlar apayrı birer şehir gibidirler. Hatta, Paris'te kısa bir zaman öncesine kadar evsizlerin yaşadığı yeraltı mekanlarına şimdi elit bir kesim sahip çıkmıştır ve buralarda verilen davetler, katılanlarda bambaşka bir alemde oldukları hissini uyandırır.

İstanbul'un altı Marmaray, metro, tüp geçit vesaire için senelerdir zaten kazılırken bu devasa dehlizlere de el atıldığı takdirde hem "Yeraltı İstanbulu"nu saran esrar bulutu dağıtılacak, hem de şehir cinayet ve rezalet mekanlarından kısmen de olsa temizlenecektir.

Habertürk, Yazı: Murat Bardakçı, 14.08.2013

İSTANBUL'UN EN ESKİ CAMİLERİ KÜÇÜKPAZAR'DA

 

 

Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra yıkık bir İstanbul ile karşılaşmıştır. Sultan’ın emriyle şehrin yeniden inşasına başlanır. Yapılanlar arasında Sağrıcılar-Yavuz er Sinan ile Kantarcılar Camii’leri de var. Küçükpazar’daki bu tarihi yapılar hala ayakta...

 

Fatih Sultan Mehmet devri... İstanbul fethedilmiş ancak Fatih’i karşılayan beklediği, okuduğu, hayal ettiği son derece şık bir şehir değildir. Latin istilası nedeniyle harap olmuş, toparlanamadan da Türklerin kuşatmasına maruz kalan yıkık bir İstanbul’dur Fatih’i karşılayan. Gelenek üzerine yeni bir fetih camisi yaptırmaz. Ayasofya’yı camiye çevirir ve Edirne’ye döner. İstanbul’un yeniden inşası için sürekli para gönderir. Eserler yapılmaya başlanır.

 

 Onlardan ikisi Eminönü ile Unkapanı arasında kalmış semt Küçükpazar’da. Oradaki loncalar (meslek grupları) mahallelere ve eserlere de adını vermiş. Sağrıcılar-Yavuz er Sinan Camii  ve Kantarcılar Camii. Her gün önünden binlerce insanın geçtiği, şehrin en eski yapıları kabul edilen bu camiler tarihleri ve hikayeleriyle farkedilmeyi hakediyor.

 

EVLİYA ÇELEBİ’NİN DEDESİ

Yavuz er Sinan, şehrin fethi sırasında Fatih’in alemdarlığını yapmış önemli bir zat. Evliya Çelebi’nin büyük dedesi olan Sinan, fetihten sonra kendisine ganimet olarak verilen alana yaptırdığı caminin yanındaki evde yıllarca ailesiyle yaşamış, caminin mülkiyetini elinde bulundurmuştu. Evliya Çelebi’nin 1611’de doğduğu ve hayatını değiştiren rüyayı gördüğü evdir bu. Dolayısıyla Evliya Çelebi’nin bu caminin mütevellisi olduğu söylenir. Yavuz er Sinan’ın mezarı da burada yer alıyor.

 

Bir rivayete göre ise Fatih Sultan Mehmet, kale kapılarının yatsı ve sabah namazları arasında kapalı tutulması hususunda ferman çıkarır. Sinan Çelebi’nin nöbette olduğu bir vakitte teftişe gelen Fatih, kale kapılarının açılmasını ister. Sinan Çelebi “Hükümdarım hem ferman çıkarır hem de ihlal edersin” diye yanıtlar padişahı. Hoşuna gider Fatih’in ve “Sen ne yavuz bir er’mişsin” der, arzusunu sorar. Israr üzerine adına bir cami yaptırmasını ve cemaat osun diye bir küçük pazar yeri kurulmasını ister. Kabul olur ve Fatih hem camiyi yaptırır hem de bugün Küçükpazar olarak anılan pazar yerinin kurulmasına izin verir.

 

1455’TEN BERİ AYAKTA

Şehrin ayakta kalan en eski camisi olduğu düşünülen  Sağrıcılar-Yavuz er Sinan Camii, iki isimle anılmakta. Buradaki dericiler loncasından dolayı Sağrıcılar denirken Fatih Sultan Mehmet’in alemdarı (sancaktarı) Yavuz er Sinan tarafından yaptırılmış olması nedeniyle bu ismi de taşımakta. Ragıp Gümüşpala ile Yavuz Sinan Sokağı köşesinde olup Unkapanı Köprüsü’ne çok yakındır. Yapım tarihi 1455. Caminin hikayesi banisi ile sınırlı değil. İstanbul’un ermişlerinden Horoz Dede’yi de burada anmak gerekir. Yavuz er Sinan’ın silah arkadaşı olan ve kuşatma sırasında askerleri horoz gibi bağırarak uyandırdığı için ‘Horoz Dede’ olarak anılan bu zat son saldırıda vefat eder ve Fatih’in katıldığı cenaze töreniyle buraya gömülür.

 

Mimari özellikleri, hikayesi kadar ilgi çekici değil. En basit tipte, taş duvarlı, kubbeli yapı dörtgen planlı. Tromplar üzerine sağır kasnakla yükselen basık bir kubbesi var. Caddeye bakan cephesi çukurda olan yapının aydınlatması mihrap ve yan duvarlarda bulunan pencerelerle sağlanıyor. Harim kısmında yer alan mihrap son onarımlarda mermerle kaplanmış olup yarım yuvarlak bir nişten oluşuyor. Son cemaat yerinde bulunan mihrabın ise tek süsü üzerindeki yazıdır. Yapıya giriş, mermer sütunlara oturan kemerli açıklıklarla düzenlen son cemaat yerinden yapılıyor. Burası metal ve cam konstrüksiyonla kapalı olup Türk üçgenleri ile bezeli sütun başlıklarını barındırır. Tek şerefeli minaresi boyut olarak camiye saygılı olsa da üzerindeki sıvadan hakettiği saygıyı görmediği anlaşılmakta. Yapının genel olarak özenli bir restorasyondan geçerek içindeki sıva ve fayanslardan kurtulması gerekiyor. Zira 1894 depreminde ve 1918 yangınında büyük zarar gören yapı 1960 yılında yapılan, çok da başarılı sayılamayacak bir onarımla ayakta.

 

ÇİNİLERİ 1993’TE EKLENDİ

Banisi demirci ustası Mevlana Mehmet Muhittin Efendi’nin mesleğiyle anılarak Sarı Timurcu Mescidi olarak bilinen yapı günümüzde Kantarcılar Camii olarak geçiyor. Fetihten hemen sonra, 1460 civarında inşa edilmiş. Muhittin Efendi Fatih’le beraber İstanbul’u fetheden ordunun askerlerinden ve yaşadığı dönemin seçkin insanlarından. Yiğitliği kadar, ilmi ve cömertliğiyle de ünlü olan Muhittin Efendi hayatta iken vakfiyesini oluşturur. Büyük bir servet kabul edilen “1980 akçe gelirli yedi dükkan, imam ve müezzin lojmanları ve geliri caminin giderlerine (yağ, mum ve hasır gibi) harcanmak üzere üç ev”  bırakmıştı. Mahalleye de adını veren Muhittin Efendi, 1470 yılında vefat eder. Mescit olarak yapılan küçük yapı; İstanbul kadılığı yapan Kametizade Mehmet Efendi tarafından minber eklenerek 1678 yılında camiye çevrilir. Ancak cami kısa bir süre sonra 1683 yılında çıkan yangınla tamamen yanar. Yeniden inşa edilirken kantarcı esnafının yaptığı katkılar nedeniyle ‘Kantarcılar Camii’ olarak anılan yapının talihsizliği burada bitmez. 1848 yılı yangınından sonra yaptırılsa da 1894 depreminde tekrar zarar görür. 1868’deki onarımında dış cephesi gerçeğine uygun olması için tuğla ve taştan yapılarak yapılır. 1993’te yapılan son onarımla caminin içindeki çiniler eklenir. Beyaz ahşap tavanlı cami, bakımlı bir yapı oluşuyla dikkat çekiyor. Caminin zeminindeki dükkanlar nedeniyle girişe merdivenle ulaşılıyor. Alt kapı üzerindeki hat yazılı ayet ve dış kapı üzerindeki kitabe görülmeye değer.

Star, Haber: Belkıs Kamut Aktürk, 10.08.2013



4 - 17 Ağustos 2013

SİİRT'TE DÜNYANIN EN ESKİ OYUN SETİ BULUNDU

 

 

Başur Höyük'te kazı çalışmaları yapan Türk arkeologlar, Bronz Çağı'ndan kalma mezarlarda 5 bin yıllık oyun taşları ortaya çıkardı.

 

Amerikan Discovery News'in haberine göre, Siirt il merkezinin 20 kilometre kuzeybatısında yer alan 250 x 150 metre boyutlarındaki höyükte sürdürülen kazılar sırasında 49 küçük taş ve heykelcik bulundu. Farklı şekillerdeki olan ve yeşil, kırmızı, mavi, siyah ve beyaz renklerdeki nesneler, şimdiye kadar açığa çıkarılan en eski oyun seti niteliğinde. Kazı çalışmalarının başkanı Ege Üniversitesi'nden Haluk Sağlamtimur, Discovery News'e yaptığı açıklamada, "Bazı taşlar domuz, köpek ve piramit, bazıları da mermi ve yuvarlak şekillerde. Ayrıca zar gibi beyaz deniz kabuğundan yapılmış, üstünde siyah bir kaplama bulunan 3 dairesel oyun taşı bulduk" dedi. Benzer parçaların Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tell Brak ve Irak'taki Jemdet Nasr höyüklerinde de bulunduğunu söyleyen Sağlamtimur, "Oradaki taşlar tek tek bulundu, bir sayma metodunun parçası olduğu düşünüldü. Ancak bizim taşlarımız hep birlikte tek bir kümede ortaya çıktı. Bu, eşsiz bir buluş. Bir satranç seti gibi. Oyunun stratejisini çözmeye çalışıyoruz. Taşların şekillerini ve sayılarını dikkate aldığımızda, oyunun 4 rakamı üzerine kurulduğunu tahmin ediyoruz" diye konuştu. 

Taşlar, çok kötü korunmuş olan tahta parça ve çubukların yanından çıkarıldı. Sağlamtimur, bu buluntuların da oyunun kuralları ve mantığı hakkında ipucu verebileceğine inanıyor. Habere göre, Siirt'teki keşif, masa üstü oyunlarının 5 bin yıl önce 'Bereketli Hilal' olarak bilinen Ortadoğu bölgesinden ve Mısır'dan yayıldığı düşüncesini doğruluyor. Höyükte açığa çıkarılan buluntuların MÖ 7 binli yıllara kadar uzanan dönemlere ait olduğu belirtiliyor.

Türkiye Gazetesi, 15.08.2013

AMATÖR İSA'YA PROFESYONEL İLGİ

 



İspanya’nın Zaragoza kentinin Borja kasabasında bulunan ve İspanyol sanatçı Cecilia Gimenez’in (81) amatörce restore ettiği Hz. İsa’nın freski kasabaya ziyaretçi akını yaşatıyor. Kasaba halkının dalga geçtiği İsa freskinin dünya çapında ses getirmesiyle 40 binden fazla ziyaretçi kasabaya akın etti. Freskin 1 euroya görülebildiği bu ziyaretlerden ve turistlerin kasabadaki harcamalarından toplamda 50 bin euro (128.6 bin lira) gelir kazanıldı. Paranın bir bölümü huzur evine yardım eden derneğe verildi.

 

Herkes mutlu oldu
5 bin kişilik kasabanın hediyelik eşya satışıyla da gelir elde etmesi beklenirken Gimenez 24 Ağustos’ta yirmiden fazla eserinin bulunacağı bir sergi açmaya hazırlanıyor. Freskin kopyasının da yer aldığı eşyalardan elde edilen karın yüzde 49’unun sanatçıya gideceği belirtilirken Gimenez’in durumdan memnun olduğu da bilgiler arasında. Sanatçı “Şu anda herkes mutlu gibi gözüküyor. Olaylar yatıştığı için mutluyum” açıklamalarında bulunarak memnuniyetini dile getirdi.

Milliyet, 15.08.2013

RUHBAN OKULU MÜFTÜYE BAĞLI

 

 

Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılıp açılmayacağı yılan hikayesine döndü. Hükümet, 1971 yılından bugüne kadar kapalı olan okulun açılışına sıcak baksa da Yunanistan’dan ‘adım’ bekliyor. Ortodoks din adamı yetiştiren Ruhban Okulu’nun kaderi Müslüman müftülerin statüsüne bağlı görülüyor. Hükümet, Ruhban Okulu’nun açılabilmesi için Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerinin seçtiği müftüleri tanımasını önkoşul olarak sunuyor. 

‘Milli güvenlik’ sorunu degil
Türkiye ’nin yurtdışında en fazla zorlandığı konulardan birisi Heybeliada Ruhban Okulu’nun 42 yıldır kapalı halde bulunması. Bugüne değin ‘milli güvenlik’ sorunu olarak görüldüğü için kapalı olan okulun açılmasına artık sıcak bakılıyor. Hükümet içinden birçok isim de bu konuda açıklama yapmıştı. Heybeliada Ruhban Okulu’nun herhangi bir yasal düzenleme olmadan da açılabileceği söyleniyor. Nitekim Patrikhane Avukatı Kezban Hatemi, Başbakan Erdoğan ’ın Milli Eğitim Bakanlığı ’na vereceği bir talimatla bile açılışın mümkün olduğunu söylüyor. Aynı görüşü daha önce Milli Eğitim Bakanlığı yapan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik de dile getirmişti.


Ruhban Okulu’nun açılışının yasal açıdan bu kadar kolay olmasına karşın ‘mütekabiliyet’ yani karşılıklılık esası burada da devreye giriyor. Hükümet, Yunanistan’dan karşı bir adım bekliyor. Türkiye’nin beklediği adımlar Batı Trakya’daki Türk azınlığın demokratik haklarına kavuşması.
Batı Trakya’da 1.3 milyon Müslüman Türk’ün yaşadığı söyleniyor. ‘Türk’ azınlığın en büyük sorunlarının başında kendi seçtiği müftülerin atanmaması geliyor. Yunanistan, seçilmiş müftülerin yerine atama yapıyor. İskeçe ve Gümülcine’de seçilmiş ve atanmış müftüler bulunuyor. Batı Trakya’daki Türk azınlığın dini nikahını da atanmış müftüler kıyıyor. Cami imamları da Yunanistan tarafından atanmış müftülerce belirleniyor. 

‘Türk’ kelimesine dava
Yunan Parlamentosu geçen günlerde 250’ye yakın imamın Hıristiyanların da içinde bulunduğu heyet tarafından atanmasına imkan sağlayan bir tasarıyı kabul etmişti. Yunanistan, Batı Trakya’da ‘Türk’ kelimesinin kullanımını kısıtlıyor, belli yerlerde yasaklıyor. Gümülcine Türk Gençleri Birliği ismindeki ‘Türk’ kelimesine geçen günlerde dava açılmıştı.

Radikal, Haber: Ömer Şahin, 15.08.2013

KARATARLA CAMİİ ONARILMAYI BEKLİYOR

 

 

Geçtiğimiz Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından ihalesi yapılarak onarımına başlanan tarihi Karatarla Camii, yaklaşık 8 aydır onarımı yapılmıyor. Cami’nin içi ve etrafı tamamen harabe duruma gelirken, çarşı esnafı caminin onarılmasını istiyor.

Yaklaşık 8 aydır caminin hiçbir bakım ve onarımın yapılmadığını dile getiren bir esnaf, “Camimiz geçtiğimiz yıl Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından onarıma alındı. Ama camimizin süseri uzatıldı. Bununda sebebi öndeki 3 dükkanın Anıtlar Kurulu ile anlaşmaması. Belediyemiz 11 tane dükkan vermiş, buna rağmen Vakıflar Bölge Müdürlüğü buna zorluk gösteriyor. Bu camimiz ibadete açıktı onarıma alındı ama onarım yapılmadığından dolayı hazır ki camimizden de olduk. Yetkililerden, camimizi bir an önce onarmalarını istiyoruz. Camimiz adeta harabe haline döndü. Gelen giden yok, 8 aydır hiçbir bakım ve onarım yapılmıyor. Esnaf arasında imza topladık. Topladığımız imzaları da hesaba almadılar. Camimizin etrafı toz toprak içinde bu nedenle de zorluklar çekiyoruz. Ayrıca bu camimizin harabe vaziyeti işlerimize de etki ediyor. Camimizin ne zaman hizmete açılacağını da bilmiyoruz. Çalışmada yapılmıyor ve camimiz harabe bir vaziyette duruyor. Camimizin bir an önce bakım ve onarım yapılmasını istiyoruz” dedi.

Olay Medya, 14.08.2013

KALEDE KANALİZASYON BULUNDU

 

 

Gaziantep Kalesi'nde çöken köprünün onarımı için yapılan kazı çalışmaları sırasında kanalizasyon sistemi bulundu. İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Aykanat, kazılar sırasında Cumhuriyet dönemine ait olan atık su kanalına rastlandığını, bunu belgeleyip kurula sunacaklarını belirtirken, "Bu kanalın kaldırılıp kaldırılmamasına kurul karar verecek" dedi.

 

Gaziantep Kalesi'nde kazıların titizlikle devam ettiğini söyleyen Aykanat, kazılar sırasında Cumhuriyet dönemine ait bir kanala rastladıklarını belirtti. Aykanat, "Kanalı  Alleben deresine doğru geçirmişler. Şehrin kanalizasyonunu Kale'den geçirmişler. O dönemde şehrin kirli suyunu aşağı vermek için bu kanalları yapmışlar" dedi.

 

Aykanat, kanalın kaldırılıp kaldırılmamasına kurulun karar vereceğini söyledi.Kale'nin iki tarafında ana kayaların bulunduğunu söyleyen Aykanat, "Bizim ordaki  hedefimiz ana kayaların sağlam zemine oturup oturmadığı. Orda daha öncede bir kulenin olduğu görülüyor. Ana kayanın üzerine sonradan bir yapı çıkartılmış. Batı tarafındaki kulede herhangi bir problem orda yok. Çünkü sağlam zemine oturtulmuş. Projelerle ilgili revizyon gerekiyorsa revizyon, revizyon gerekmiyorsa da çalışmalar devam edecek" diye konuştu. 

Gaziantep 27 Gazetesi, 14.08.2013

İBRAHİM PEYGAMBER KİLİS'TE YAŞAMIŞ

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen Oylum Höyük kazı çalışmalarında önemli bulgulara ulaşıldı.

 

Hazreti İbrahim’in MÖ 2000 yılında yaşadığına inanılan ve Doğu Akdeniz’de aranan Ullis kentine ait kalıntılar çıkarıldı. Akad ve Hitit belgelerinde adı geçen Ullis kentine dair bu gelişmenin turizme önemli ölçüde katkı sunması bekleniyor. 140 bin lira bütçe ayrılarak yürütülen kazı çalışmalarında, Büyük İskender dönemine ait 134 gümüş sikke de bulunurken höyüğün güneybatısında tespit edilen 6. yüzyıla ait Mozaikli Bazilika’nın da açıkhava müzesi haline getirilmesi kararlaştırıldı. Proje Kilis Valiliği ile işbirliği yapılarak İpekyolu Kalkınma Ajansı tarafından kabul edildi.

Akşam, 14.08.2013

MSB DEVRETMEYİNCE BEY SARAYI TOPRAK ALTINDA KALDI

 

 

Bursa’da Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk sarayı olarak bilinen ve imparatorluğun uzun yıllar yönetildiği yer olan Bey Sarayı’na ait kalıntılar, bölgede konuşlu bulunan Bursa Orduevi’nin başka yere taşınmaması sebebiyle toprak altından çıkartılamıyor.

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin, orduevinin ücretsiz olarak tahsis edilecek başka bir alana taşınması ve Bey Sarayı’nın tarihi ortaya çıkarılarak restore edilmesi önerisine Milli Savunma Bakanlığı “Tahsis edilen yer uzak” gerekçesiyle karşı çıktı. Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Orudevi arasında bir süredir devam eden Bey Sarayı polemiği, TBMM gündemine taşındı.

 

Konuyla ilgili süreç A.D. adlı bir vatandaşın, TBMM’ye yaptığı başvuruda “Orduevi başka yere taşınsın, Osmanlı’nın ilk sarayının kalıntıları kurtarılsın” talebiyle başladı. Bey Sarayı’nın bulunduğu arazinin daha önce Maliye Bakanlığı’nca Milli Savunma Bakanlığı’na devredildiğini hatırlatan A.D., MSB’nin de söz konusu araziyi kazı ve diğer işlemler için Kültür Bakanlığı’na devretmesi gerektiğini belirtti. Başvuruyu işleme alan Meclis Dilekçe Komisyonu, konuyu Milli Savunma Bakanlığı’na sordu. Bakanlık, orduevinden alınan görüş doğrultusunda verdiği cevapta orduevi ve askeri tesislerin başka bir araziye taşınmaması konusunda ilginç gerekçeler sundu. Bursa Orduevi Müdürlüğü bina ve tesisleri ile lojmanların konuşlu bulunduğu arazinin daha önce Bursa Büyükşehir Belediyesi’nce talep edildiğinin hatırlatıldığı Bakanlık yazısında, orduevi ve askeri tesislerin bulunduğu arazinin Bursa şehir merkezine, eğitim ve sağlık tesislerine, kamu binalarına ulaşımının kolay olduğu, Büyükşehir Belediyesi’nin orduevi ve tesislerin taşınması için gösterdiği arazinin ise organize sanayi bölgesi içinde bulunduğu ve söz konusu imkanlara uzak olduğu belirtildi. Yazıda, “Belediye tarafından gösterilen arazi şehir merkezine uzak. Emekli personel ve gazi ailelerinin orduevi ve tesislerden faydalanması zor olur.” denildi. Bursa Orduevi ve askeri tesislerin, halen konuşlu bulunduğu arazine faaliyetlerini sürdürmesinin uygun olacağının tespit edildiğini kaydedildi.

 

Bey Sarayı, Osmanlı İmparatorluğu tarafından yaptırılan ilk saray olma unvanına sahip. Orhan Gazi tarafından yaptırılan saray, İstanbul’un fethine kadar önemli birçok kararın alındığı yer olarak biliniyor. 687 yıl önce yapılan ve Orhan Gazi’yle birlikte 6 padişah tarafından kullanılan Bey Sarayı’na ait birkaç tarihi kalıntının dışında iz bulunmuyor. Bursa Büyükşehir Belediyesi, şehrin en önemli tarihi kalıntısı olan bölgede kazı yapılarak kalıntıların ortaya çıkarılmasını için Orduevi’nin başka bir bölgeye taşınmasını istiyor.

Zaman, Haber: Habib Güler, 14.08.2013

"ESERLERİ YAKMADIK, GERİ VERECEĞİZ"

 

 

Hollanda'daki Kunsthal müzesinden, içinde Picasso ve Monet'in de bulunduğu 500 milyon lira değerindeki yedi önemli eseri çalmak ve yakmakla suçlanan altı kişi dün mahkemeye çıktı.

Savunma avukatları "eserlerin yakılmadığını, eğer bir anlaşmaya varılırsa yetkililere geri verileceğini" ifade etti. Duruşma 10 Eylül'e ertelenirken, mahkemenin davalılardan gelecek kefalet taleplerini değerlendireceği belirtildi. 


Hollanda'nın Roterdam kentinde geçen yıl Pablo Picasso, Claude Monet, Paul Gauguin, Henri Matisse, Laucian Freud ve Meijer de Haan'a ait tablolar çalınmıştı. Geçen ay  Zanlının annesi Olga Dogaru, kanıtları imha etmek için tabloları yaktığını itiraf etmişti. 

Akşam, 14.08.2013

TARİHİ ORTAKÖY CAMİİ'NİN RESTORASYON ÇİLESİ

 

 

Ortaköy Camii’nde süren restorasyon 3 yıldır bitirilemiyor. Nedeni ise geçmişteki yanlış restorasyon teknikleri. Vakıflar Genel Müdürlüğü yetkilileri, “Eskiden çimento sıva kullanmışlar, bu yanlıştı. Biz bilimsel metotlarla çalışıyoruz.” diyor.

 

İstanbul Boğazı’nın dikkat çeken mimari eserlerinden biri olan Beşiktaş’taki Ortaköy (Büyük Mecidiye) Camii’nde restorasyon 3 yıldır bitirilemiyor. 1853 yılında inşa edilen camide çalışmaların uzama sebebi ise bir önceki restorasyonda yapılan hatalar.  Cami geçmişte yanlış restorasyon teknikleriyle yenilenmiş, sıvasında çimento bile kullanılmış. Kuveyt Türk Katılım Bankası’nın sponsorluğunda bugüne kadar 3 milyon Türk Lirası harcanarak yürütülen çalışmaların bu sorunlar yüzünden bitirilemediği belirtiliyor. Restorasyonun önümüzdeki yıl nisan ayında tamamlanması planlanıyor.

 

Konuyla ilgili açıklama yapan Vakıflar Genel Müdürlüğü yetkilileri “1980’lerde müdahaleler çimento ile yapılıyordu. Bugün biz bu müdahaleye yanlış diyoruz ama o zamanın şartlarında uygun teknikti. Bugün Horasan sıva kullanıyoruz, bu beş altı yıldır bilinmekte.” diyor. Yetkililer, her dönemin kendine göre restorasyon tekniği olduğunu hatırlatarak, “Önceki dönemlere çamur atmak bir şey değiştirmiyor. O zamanın şartlarına göre tadilatı yapanlar doğru yaptığını düşünmüştür.  Kimse kötü restorasyon yapayım diye çalışmaz. Bugün işler bilimsel ve özenilerek yapılıyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü görevini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışıyor.” ifadelerini kullanıyor.

 

Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü’nden alınan bilgiye göre, tarihi caminin dış cephesinde tahmin edilenin dört katı daha fazla iş çıktı. Caminin taşlarında dökülme ve kullanılan taşın düşük kalitede olması da sorunlar arasında. Buna bağlı olarak her taş tek tek işleniyor ve restorasyon süresi uzuyor.

 

“Hızlı restorasyon hataya sebebiyet veriyor. Biz bu işin ehli insanlarla ve bilimsel metotlarla çalışıyoruz.” diyen yetkililer, Horasan sıvanın kurumasının bile iki yıl sürdüğünü söylüyor. Caminin restorasyonunda çeşitli üniversitelerden hocalarla çalıştıklarının da bilgisini veren yetkililer, hocaların en az ayda 1 kere şantiye alanını teftişe geldiğini belirtiyor.

 

Denize sıfır konumda bulunan caminin yoğun neme ve tuza maruz kalmasına karşı bir önlem alınmayacağını söyleyen yetkililer, “Eğer bir koruma önlemi alırsak, taşların içinde kalan nem içeride hapsedilmiş olacak ve nemden dolayı çürümeyi hızlandırmış olacağız. Bazen yapıları doğal sürecine bırakmak daha yararlı oluyor.” diye konuşuyor.

 

Caminin restorasyonunda yapılan çalışmalar şu şekilde sıralanıyor: “Cami dış cephe konservasyonları başladı, minare onarımları tamamlandı, ana kubbe kurşunları değiştirildi. Yine camii harimi ve hünkar kasrında sıva raspaları, ahşap kapı ve pencerelerin tamiratları ve yenilenmesi tamamlandı. Ayrıca camii hariminde ve Hünkar Kasrı’nda bulunan betonarme döşemelerin tamamı kaldırıldı, ahşap karkaslar yapıldı. Cami harimindeki alçı ve stükoların konservasyonlarına başlandı.”

 

Büyük Mecidiye (Ortaköy) Camii 1853 yılında Sultan Abdülmecit tarafından Mimar Nigoğos Balyan’a yaptırıldı. Yapının bulunduğu alan denize doğru doldurulmuş bir yarımada üzerindedir. Caminin bulunduğu alanda daha önce 1721 yılında Vezir İbrahim Paşa’nın damadı Mahmut Ağa bir mescit yaptırmış ve bu mescit 1730 yılında Patrona Halil Ayaklanması esnasında yıkılmıştır. Yapı günümüze kadar beş adet (1862-1866-1894-1964-1984) kapsamlı onarım geçirmişti.

Zaman, 14.08.2013

HİTİT KALINTILARINA İLGİ BÜYÜK

 

 

Kırıkkale'nin Karakeçili İlçesi Büklükale mevkiinde Japonlar tarafından 2009 yılında başlatılan arkeolojik kazı çalışmaları devam ediyor.

 

Yapılan kazılarda Hititler'den kalma 3 bin 500 yıllık mimari altyapı ortaya çıktı. İlk defa Kırıkkale’de bir uygarlığa ait kazı yapılması vatandaşların akın akın kazı alanına sevk ediyor. Kazılarda bin kişiye doyurabilecek, erzak depoları bulundu. Kazı alanında ayrıca Osmanlılara aile evlere de rastlandı. Kazı alanı görevlisi Hasan Erberk, tarafından gezdirilen misafirler, kazı alanı hakkında bilgi alıyor.

 

Kırşehir Üniversitesi Arkeoloji öğretim üyesi Japon Kimiyashi Matsumura'nın başkanlık ettiği kazı çalışmalarında elde edilen bulgu ve arkeolojik eşyalar, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na teslim ediliyor. Sit alanı ilan edilen bölgenin güvenliği ise emniyet ve jandarma tarafından sağlanıyor. Çalışmaların tamamlanması ardından Büklükale mevkiinin turizme açılması planlanıyor.

 

Kırıkkale Valisi Ali Kolat, 3 bin 500 yıllık Hititler'den kalma mimari altyapıya sahip çıkacaklarını söyledi. Karakeçili'nin büyük tarihe ev sahipliği yaptığını belirten Kolat, "Çeşnigir Köprüsü de Selçuklular dönemine ait bir eser. Bu çalışmaları gün yüzüne çıkarırsak, turizm açısından şehrimiz tanınmış olur." dedi.

Akşam, 14.08.2013

ENDÜSTRİYEL MİRAS, ÖZEL HASTANE İÇİN YIKILDI

 

Cumhuriyetin ilk yıllarında başkent Ankara’nın su gereksinimini karşılamak için kurulan ve Endüstriyel Miras listesine alınması gündemde olan tarihi filtre istasyonu yıkıldı.

 

 

Halk arasında Su Süzgeci Binası diye bilinen, adres tariflerinde kullanılan tarihi alana bir vakıf üniversitesine ait hastane yapılması planlanıyor. Mimarlar Odası Ankara Şubesi yıkıma tepkili.

Dışkapı’da 1936 yılında açılan büyük törenlerle açılan Su Süzgeci Binası, aynı yıllarda inşa edilen Çubuk 1 Barajı’nın suyunu filtrelemek için uzun yıllar Ankara halkına hizmet verdi. Ankara’nın sembol mekanlarından Gençlik Parkı’ndaki havuzları da besleyen süzgeç binası, çevresindeki yapılarla birlikte 1930’lu yılların “kübik” diye tarif edilen modern mimari özelliklerini gösteriyordu. Yeşil alan içindeki bina uzun yıllar Ankara halkının misafirini karşılamak için verdiği adreslerden biri olmuştu. 

 

‘Korunsun’ dediler, yıkıldı

Su Süzgeci yerleşkesi, eski Başbakan Yıldırım Akbulut’un mütevelli heyeti başkanlığını yürüttüğü Turgut Özal Üniversitesi’ne tahsis edildi. Mimarlar Odası Ankara Şubesi ise, binanın “Endüstriyel Miras” olarak korunması için Mayıs ayında Kültür ve Tabiatı Koruma Kurulu’na başvurdu. Kurulun yanıtı beklenirken, tarihi binanın yıkımının başladığı haberini geldi. Mimarlar Odası Şube Sekreteri Tezcan Karakuş Candan, süzgeçin kimin kararıyla yıkıldığının belli olmadığını söyledi. Candan, süzgeçin yüzde sekseninin yerle bir olduğunu ifade etti. Üniversite hastanesi yapılmak istenen alanda inşaat firmasının yıkım çalışmalarını sürdürdüğünü belirten Candan, Koruma Kurulu’na yaptıkları başvuru sonuçlanmadan gizlice yıkım yapıldığını iddia etti.

 

Danışıklı dövüş mü?

Koruma Kurulu’nun yaptıkları başvuruya 4 ay boyunca yanıt vermemesini de eleştiren Candan, bu durumu “Danışıklı dövüş” diye değerlendirdi. Benzer yapıların dünyanın birçok yerinde müze, sergi ve kültür merkezi olarak değerlendiridiğine dikkat çeken Candan, “Bilimsel bilgiden yoksun yaklaşım bunu nasıl değerlendireceğini bilmiyor” dedi. Olayın ideolojik bir yönü olduğunu savunan Candan, Cumhuriyet dönemine ait mimari yapıların tek tek yıkılarak yok edildiğinin altını çizdi.

Yapı, 13.08.2013

"KENT TARİHİNİN TÜMÜ REDDEDİLİYOR"

 

Haliç Tersaneleri’nde yapılması planlanan Haliçport projesinin akıbeti hararetli bir şekilde tartışılmaya devam ediyor. Haliçport’tan yola çıkarak İstanbul’un tarihinin taşıdığı anlamı ve geliştirilen yaklaşımların nelere yol açabileceğini, MSGSÜ, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Rıfat Akbulut’tan dinliyoruz.

 

 

Türkiye kentleşmesine baktığımızda endüstrileşme ve endüstri yapıları ne ifade ediyor bize?
Modern anlamda kitlesel üretimin Osmanlı İmparatorluğu’na gelişi, aşağı yukarı 18. yüzyıl sonlarında başlar; 19. yüzyıl ve Cumhuriyetle birlikte bu günümüze kadar devam eder. Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet arasındaki sürekliliklerden bir tanesi endüstrileşme hedefi. Yani Geç Osmanlı döneminin de bir endüstrileşme çabası var. Bu amaç ve hedef, Cumhuriyet döneminde de devam ettiriliyor ve tabii başarıya ulaştırılıyor. Osmanlı, endüstrileşemeden, tam anlamıyla bir endüstri toplumu olamadan zamanını doldurmuş bir devlet olmasına rağmen; mesela İstanbul, 19. yüzyıl batı ölçülerine göre ciddiye alınması gereken bir endüstri birikimine sahip. Hatta Osmanlı İmparatorluğu’nun bu endüstrileşme çabası sonucu 19. yüzyılda oluşturulmaya çalışan bazı alanlar, bugün olsa, 'Organize Sanayi Bölgesi' diyebileceğimiz yapıdalar… Bunların içerisinde, özellikle dokuma endüstrisinde, ciddi başarıya ulaşmış önemli sanayi tesisleri ve daha sonra Cumhuriyet’e miras kalmış dikkate değer bir sanayi birikimi de vardır. 1980’lerde üretimi durdurulan ve şu anda da işlevli ama tam olarak ne olduğu belirsiz bir Feshane var mesela; Haliç’te bu önemli bir sanayi tesisidir. Daha sonra Sümer Bank da önemli sanayi tesislerinden birisi olmuştur. Sonra Heleke Fabrikası, askeri techizat ve malzeme üretimi yapan fabrikalar gibi bir sanayi kültürü var. Hatta ciddi makine üreten bir endüstri de var; bunu da göz ardı etmeyelim. İlber Ortaylı’dan bir alıntı yapacağım, onun güzel bir sözü vardı; "19. yy sonu ve 20. yy başındaki Haliç fotoğraflarına baktığınızda, minarelerle yarışan fabrika bacaları görürsünüz". Bu da Haliç’in 19. yy ikinci yarısından itibaren bir sanayi bölgesi haline geldiğini ve İstanbul’da ciddi bir sanayi birikimin olduğunu gösterir.

 

Şu anda Haliçport projesi nedeniyle Haliç Tersaneleri gündemde. Haliç Tersaneleri çok eski, 600 yıla yaklaşan bir geçmişi var; 19. yy başlarında Robert Fulton’un buharlı gemi teknolojisine göre dünyada ilk buharlı gemilerin yapıldığı tersanelerden bir tanesi. Amerika ve İngiltere’yle beraber Osmanlı İmparatorluğu, ilk üçten birisidir o dönemde. Çünkü Fulton, bu teknolojisini herkese pazarlayamıyor maalesef. Dünyada ilk buharlı gemi üretiminin yapıldığı tersanelerden birisidir; tersanenin tarihiyle ilgili çalışmalarda bunun maalesef atlandığını gördüm. Tersanenin en önemli özelliklerinden birisidir.

 

Dolayısıyla, daha önce söylediğim bir tespitin altını çiziyorum; Osmanlı İmparatorluğu ömrünü sanayileşemeden tamamlamıştı, ama bunun içerisinde İstanbul gibi önemli sanayi merkezleri vardı. 19. yüzyıl İstanbul’unu hep çok şairane, edebi bir şekilde, tam o dönemin ifadesiyle 'asude bir bahar ülkesi' olarak dile getiririz. Yani etrafında güzel mesire yerleri, yeşillikler, kırlar, çayırlar olan ve bu alanlarda çok romantik zamanların geçirildiği bir güzellikler diyarı, bir yeryüzü cenneti gibi anlatırız. Bu oldukça da doğrudur. Ancak burada göz ardı edilen bir şey var; o güzel çayırların hemen arkasında bir fabrika bacası muhtemelen vardı. Beykoz çayırının arkasında mesela kağıt fabrikası vardı. Dolayısıyla 19. yy İstanbul’u, yalnızca asude bir bahar ülkesi değildi; romantik bir yeryüzü cenneti değildi; aynı zamanda endüstriyel üretim yapılan bir sanayi kentiydi.
 

İşlevini yitirmiş ve değerlendirilmesi söz konusu olan sanayi yapıları nasıl bir kamusallık vaadeder?

Sanayi yapıları ve sanayi kompleksleri, işlevlerini yitirdikleri zaman kentsel açıdan kullanım için çok büyük fırsatlar sunar. Bir kere, geniş arazileri vardır. Bunların bir kısmı da şehir merkezlerine yakın, şehir içinde ya da şehrin hemen yakın çevresinde oldukları için, arazinin çok değerli olduğu yerlerde yeniden değerlendirilecek çok ciddi bir arazi stoku sunar bize. Bu açıdan önemlidirler; doğru değerlendirildiklerinde bir fırsattırlar. İkincisi, tek tek yapı olarak baktığımızda, özellikle üretim birimleri açısından dönemlerine göre geniş hacimli ve yüksek teknolojili yapılardır. Yüksek çatıları vardır, içeride geniş yekpare hacimler yer alır. Dolayısıyla özellikle geniş alan gerektiren kullanımlar için kolay kolay sahip olunamayacak mekanlar sunarlar. Bütün bunların ötesinde bu yapıların, dönemlerine ait bilim ve teknoloji düzeyiyle ilgili olarak da tartışılmaz bir temsiliyet ve gösterge özellikleri var. Yani dönemlerinin teknolojilerini çok iyi belgelerler. O açıdan işlevini yitirmiş endüstri komplekslerine, akşamdan rüyaya yatıp sabah hemen yeni bir fonksiyonla işlevlendirilecek bir kolaycılığa kaçılmaması gerekiyor. Çok ince etüdler yapılmalı. Uygun bir yerdeki boş bir arsa için hemen bir karar üretebilirsiniz; “Buraya alışveriş merkezi çok uygun olur” ya da “Havaalanına da yakın, hemen otel yapalım” dersiniz. Belki boş bir arazi için, birtakım yüzeysel gözlemlere dayanarak, daha kolay kararlar üretebilirsiniz. Ancak endüstri kompleksleri için kolaycılık tehlikelidir. Çünkü çok nadir rastlanabilecek bir fırsatı heba etmiş olursunuz.

Yapı, Haber: Gizem Kıygı, 13.08.2013

ANTİOCHEİA AD CRAGUM ANTİK KENTİNDEKİ KAZILAR

 

 

Gazipaşa'da bulunan Antiocheia Ad Cragum antik kentindeki kazı ve restorasyon çalışmalarında Afrodit heykeli başı bulundu.

 

Antik kentte 2005 yılından bu yana sürdürülen kazı ve restorasyon çalışmalarında yeni bulgulara ulaşıldı. Türk ve Amerikalı bilim adamları ile öğrencilerin yer aldığı 73 kişilik ekibin, Amerika'nın Nebraska Üniversitesinden Prof.Dr. Michael Hoff başkanlığında yürüttüğü çalışmalarda Afrodit heykel başına rastlandı.

 

Prof.Dr. Hoff, gazetecilere yaptığı açıklamada, hamam içerisinde bulunan heykel başını Yunan tanrıçası Afrodit olarak tanımladıklarını söyledi.

 

Heykel başının Roma dönemine ait olduğunu düşündüklerini dile getiren Hoff, heykelin MS 2. yüzyıl sonları ile 3. yüzyıl başlarına ait olabileceğini kaydetti. Bulunan heykelin, MÖ 4. yüzyılda yapılan Afrodit heykelinin kopyası olduğunu düşündüklerini dile getirerek, "Antik kentlerde bir tanrı veya tanrıca heykelinin bulunması sıra dışı bir olay değil ancak bizim açımızdan bu heykelin önemi, küçük veya orta ölçekli düşündüğümüz kentin aslında zengin, varlıklı, bölgenin gelişmiş ve önde gelen kentlerinden biri olabileceğini göstermesi" dedi.

 

Hoff, bulunan heykel başının resmini Kültür ve Turizm Bakanlığı onayı olmadan basınla paylaşamayacaklarını kaydetti.

 

Bu yıl tamamlanan kazı çalışmalarını da değerlendiren Hoff, "Tapınak olduğunu düşündüğümüz binada hiç beklemediğimiz bir şekilde mozaik alan çıktı. Mozaiklerde bitkisel ve geometrik motifler yer alıyor. Tapınakta mozaik zemin ender rastlanan bir durum olduğunu için bu gelişme de bizi heyecanlandırdı" diye konuştu.

haberler.com, 13.08.2013

AKDENİZ'İN EN ÖNEMLİ ANTİK ZEYTİNYAĞI ÜRETİM MERKEZİ KEŞFEDİLMEYİ BEKLİYOR

 

Antalya kent merkezinde 1910 yılında Avrupalı arkeologlarca bulunan ancak henüz  arkeolojik kazı çalışması yapılmayan Varsak mahallesindeki Lyrboton Kome yerleşiminin, bölgenin antik çağdaki en önemli zeytinyağı üretim merkezi olduğu bildirildi. Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik, AA muhabirine yaptığı açıklamada, birçok Antalyalının dahi bilmediği antik Lyrboton Kome'nin  olarak bilinen yolun Döşemealtı Boğazı ve bölgeden geçerek Perge'ye ulaştığını dile getiren Çevik, "Yerleşim yerindeki en önemli kalıntı zeytinyağı koruma depolama kulesi. Yazıtta Demeter rahibesi Arete'nin bu kuleyi kendi parasıyla yaptırıp İmparator Domitian'a ve Perge Artemisi'ne adadığı yazmaktadır. Yerleşim yerinde bulunan diğer önemli yazıtta ise Arete'nin kızı Kille'nin oğlu Mouas tarafından vakfedilen zeytinlikler ve yapılması istenenler anlatılıyor" dedi.

 

Zeytinyağı üretiminin yaşatılması için vakıf kurulmuş yazıtlardan elde ettikleri bilgilere göre burada hem önemli bir zeytinyağı üretimi yapıldığını hem de yaşatılması için bir aile vakfı oluşturulduğunu  anlatan Çevik, en büyük zeytinyağı dış satımının yapıldığı merkezlerin başında Pamfilya'nın geldiğini, Lyrboton Kome'nin de en kapsamlı üretim yerleşimi olduğunu vurguladı. Yerleşim yerine bağlı olarak Düden Şelalesi'nin de bulunduğu Kuru Düden'de de bazı çiftlik kalıntıları bulduklarını ifade eden Çevik, "Asıl önemli yağ üretim yeri Düden Şelalesi'nin bugünkü park alanı içindedir. Düden'in antik dönemdeki adı Katarraktes'tir (Aşağı dökülen su). Burada da nekropol ve işliklerden önemli kalıntılar var" diye konuştu. Bölgede bulunan 2 kadın heykeli ve Tivalas'tan giden kraterin Antalya Müzesi'nde sergilendiğini bildiren Çevik, müzedeki kraterde üzüm şarap tanrısı Dionyssos'un betimlendiğini, bölgede zeytin yanında önemli oranda üzüm tarımının da varlığını bildiklerini kaydetti.

 

"Eski gelenekler yaşatılmalı"

Çevik, Varsak'da ilk araştırmaların Avrupalı arkeolog ve epigraflar (tarihi yapılardaki yazıları inceleyen bilim adamları) Ormerod ve Robinson tarafından 1910 yılında, daha sonra 1926'da Keil tarafından yapıldığını belirterek, bölge ile ilgili ilk ve tek arkeolojik kapsamlı tesbit çalışmalarının ise kendisi ve ekibi tarafından Akdeniz Üniversitesi bünyesinde 1996-97 yıllarında  gerçekleştirildiğini söyledi.   Çevik, şöyle devam etti: "Burası Akdeniz'in en önemli zeytinyağı üretim merkezlerinden biri ancak benim 16 yıl önce yaptığım bilimsel yüzey araştırmaları dışında herhangi bir kazı ve restorasyon yapılmadı. Lyrboton Kome'nin hiç olmazsa kısmen kazılıp bitki ve molozdan arındırılması, bir turizm projesi yapılarak gezi patikaları oluşturulup bilgilendirme ve yönlendirme levhalarının konulması, böylece defineci talanından kurtarılması gerekiyor. Bölgenin zeytinyağı merkezi olduğunu anlatacak kadar kazı, restorasyon-konsolidasyon ve en az bir işliğin ayağa kaldırılıp müzeleştirilmesi projesinin oluşturulması lazım. Yazıtlarda anılan Apollon onuruna vakfedilen antik festival günümüzde devam ettirilmeli, adı yine Varsak-Apollon Şenlikleri olmalıdır. Böylece gelenek kesintisiz sürdürülerek halka maledilmelidir."

Mynet Haber, Haber: Hüseyin Kanber, 13.08.2013

AMAZON'DA SANAT 4.85 MİLYON DOLAR

 

 

E-ticaret devi Amazon, kullanıcılarının sanat eserleri satın almasına olanak tanıyan yeni projesiyle site üzerinden sanat eseri satışına el attı. Bunun ardından sanat piyasası konuyu tartışmaya başladı. Şu anda satışa başlayan Amazon’da, açılışa özel olarak 4 bin 500 farklı sanatçıya ait olan 40 bin parçadan fazla sayıda sanat eseri bulunuyor. Satışta bulunan galeri sayısı ise 150’nin üzerinde. Eserlerin fiyatları 100 dolardan başlıyor, birkaç milyon dolara kadar çıkabiliyor.

Sanat eleştirmenleri dev internet marketi ile, kendisini soyutlamasıyla tanınan sanat dünyası arasındaki tezata dikkat çekerken, ciddi koleksiyonerlerin Amazon’un sanat marketinden uzak duracağı tahmin ediliyor. Diğer yandan Amazon’un bugüne kadar sanat koleksiyonuyla bağı olmamış, alacağı eserin değerlenip değerlenmemesiyle fazla ilgilenmeyen yeni bir müşteri profili yaratabileceğinden bahsediliyor.


Sanatseverlerin Amazon’da galeri galeri gezebildiği platformun ürün sayfalarında sanatçı hakkında bilgi, incelenen eserin detayları ve sanatçının diğer eserlerine ulaşabilmek mümkün.

Sayılarla sanat satışı
-  Şu anda en çok eserle yer alan galeri 5429 eseri bulunan Amerika kökenli Zatista Fine & Contemporary Art. Onu yaklaşık 4 bin eserle yine bir Amerikan galerisi olan UGallery takip ediyor.
- 99 doların altında fiyatı bulunan eser sayısı 541 iken, en yüksek fiyatlı kategori olan 10 bin dolar ve üzerinde 1799 tablo satışta. En çok eser ise 1000 dolar ile 2500 dolar fiyat aralığında var. Bu aralıkta satılan tablo sayısı 8364.

Satılan en pahalı beş tablo
1-“Willie Gillis: Package from Home” - Norman Rockwell (1941): 4.85 milyon dolar
Amerikan kültürünü yansıtmadaki başarısıyla ünlü ressam ve illüstratör Normal Rockwell’in 2. Dünya Savaşı döneminde yarattığı kahramanın ilk kez görüldüğü yağlı boya tablo, Amazon’daki eserlerin en pahalısı.
2- “Flowers” - Andy Warhol (1964): 1.5 milyon dolar
Amazon’da pop-art’ın babası Warhol’un 42 eseri satışta ancak sentetik polimer boyalı bu eseri öne çıkıyor.
3- “Adirondacks” - Helen Frankenthaler (1992): 975 bin dolar
Geçen yıl hayatını kaybeden, 1950’lerden beri sanat dünyasının yakından tanıdığı bir isim olan Frankenthaler’ın atmosferin öne çıktığı bu eseri alıcı bekliyor.
4-“Looking Out to Sea” - Alfred …mile Stevens (1890): 675 bin dolar
Belçikalı sanatçı Stevens’ın denize bakan bir kadına yer verdiği 1890 tarihli çalışması, Amazon’un satışa sunduğu dönemin çağdaş sanatçılarla sınırlı kalmadığını gösteriyor.
5-“The Artist and His Wife” - Marc Chagall (1971): 285 bin dolar
Chagall da Amazon’da satışta bulunan ünlü ressamlar arasında yer alıyor.

Amazon’daki Türkler
Amazon’da eserleri satılan Türk sanatçılar arasında ünlü ressam Burhan Doğançay’ın babası Adil Doğançay da var. Adil Doğançay’ın 5 bin dolardan satışta olan eseri “House Behind Trees”i 1950 tarihli yağlıboya bir çalışma. New York’ta yaşayan genç sanatçı Yasemin Kaçkar Demirel’in de birkaç eseri 800 dolarla 3500 dolar arasında değişen bir fiyat aralığında alıcı bekliyor. 

Milliyet, 13.08.2013

AYASOFYA'DA GERİLİM: "MÜZEME DOKUNMA"

 

Trabzon’da bir süre önce camiye dönüştürülen Ayasofya’yı önceki gün 12.30’da ‘Müzeme dokunma’ yazılı tişörtlerle, kent dışından gelerek ziyaret eden iki eylemci ve cemaat arasında tartışma çıktı.

 

Ziyaretçilerle tişörtleri çıkartmalarını ve eylemi dışarıda yapmalarını isteyen cemaat arasında tartışma büyüdü. Cemaatten araya giren kişiler tarafları ayırdı. Olaydan sonra Hüseyin Bıyık (60), iki eylemci hakkında şikayette bulundu. İfadesine başvurulan eylemciler de kendilerine hakaret edildiği iddiasıyla şikayetçi oldular. Olayla ilgili soruşturma sürüyor.

Hürriyet, 13.08.2013

YÜZLERCE YILIK MUSHAFLAR BİR ARADA

 

 

Abbasilerden Emevilere, Çin’den Moğolistan’a farklı coğrafyalarda yazılmış, 9’uncu yüzyıldan 18’inci yüzyıla 99 adet elyazması mushafın yer aldığı ‘Mukaddes Miras’ sergisi Sultanahmet Medresesi’nde ziyaretçilerini bekliyor.


Yıldız Holding’in desteğiyle düzenlenen sergi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Ali Rıza Özcan’ın sanat danışmanlığında hazırlandı. Başbakanlık, Kültür Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işbirliğiyle hazırlanan sergide Abbasilerden Emevilere, Çin’den Moğolistan’a bütün İslam coğrafyasında kaleme alınan, İslam hat sanatında ekol olarak kabul edilen Hafız Osman, Mehmet Emin Üsküdari, Mahmud Sivasi, Hafız Yusuf ve Derviş Mehmed gibi ünlü hattatların elinden çıkma 99 adet elyazması Mushaf-ı Şerif yer alıyor. 2 Eylül’e kadar sürecek sergide ayrıca Şeyh Hamdullah, Sami Efendi, Mahmud Celaleddin, Yesarizade Mustafa İzzet, Ömer Vasfi Efendi, Hulusi Yazgan, Kamil Akdik, Mehmet Şefik gibi önemli isimlerin hüsn-i hat çalışmaları da bulunuyor. Yıldız Holding Başkan Yardımcısı Ali Ülker, “Bugüne kadar pek çok özel projeyi destekledik. ‘1400’üncü Yılında Kur’an-ı Kerim’ ve ‘Hat Sanatının En Nadide Eserleri: Hilye-i Şerifeler’ sergileri desteklemekten onur duyduğumuz projeler oldu. Çağdaş sanat alanında ise en büyük projelerimizden biri İstanbul Modern’de açılan ‘Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan Doğançay Retrospektifi’ sergisiydi. Ayasofya’da düzenlenen ‘Hattın Sultanları: Hüsn-i Hat’ sergisinden sonra şimdi de ‘Mukaddes Miras: Mushaf’ı Şerifler’ sergisini desteklemekten mutluluk duyuyoruz” diye konuştu.

Radikal, 13.08.2013

ALMAN BİLİM HEYETİ ARAŞTIRMA TURUNDA

 

 

Neolitik dönemde Anadolu ve Avrupa arasındaki ilişkileri araştırıldığı projeyle, Avrupa Birliği tarafından belirlenen turizm sektörü standartlarına uyumlu turizm ürünleri oluşturması ve bu ürünlerin daha da geliştirmesinin hedeflendiği kaydedildi. Arkeolog, antropolog ve bilgisayar uzmanlarından oluşan bir araştırmacı grubu, OTI Holding'in organize ettiği bir turla Batı Anadolu'nun önemli arkeolojik kazı alanlarını ziyaret ederek, Neolitik dönemde Anadolu ve Avrupa arasındaki ilişkileri araştırıyor. Proje, Almanya'nın Mainz şehrindeki Johannes Gutenberg Üniversitesi'nden Antropoloji profesörü Joachim Burger'in koordinatörlüğünde yürütülüyor.  Kuzeybatı Anadolu'nun önemli tarihöncesi merkezleri ve mezarlık alanlarından Bursa'daki Aktopraklık ve Barçın Höyük'ten başlayan ve 11 gün sonunda Antalya'da bitirilecek olan BEAN turunu OTI Holding organize ediyor. 

Bean Projesi nedir?
BEAN Projesi (Bridging The European and Anatolian Neolithic – Avrupa ve Anadolu Neolitiğini Buluşturmak) Neolitik Çağ'da Avrupa'da ortaya çıkan çiftçilerin kökenini bulmak amacıyla yakın coğrafyaların taranarak bulguların genetik ve antropolojik yöntemlerle yorumlanmasına odaklanan bir proje. 


Avrupa Birliği 7'inci Çerçeve Programı Marie Curie Başlangıç Araştırma Destekleri Başlığı altında gerçekleştirilen BEAN projesinin 15 ortağı var. BEAN Projesinin OTI Holding dışında Türkiye'den bir diğer ortağı İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümünden Aktopraklık'taki kazı çalışmalarını da yürüten Doç.Dr. Necmi Karul.


Projenin amacı Orta Avrupa'da neolitik dönemde görülen ilk çiftçilerin kökeninin Anadolu olup olmadığını anlamak 

BEAN projesinin çıkış sorusunu proje koordinatörü Prof.Dr. Joachim Burger şu şekilde açıklıyor: “MÖ 5 binli yıllarda Orta Avrupa'da çiftçi toplulukları görüyoruz. Araştırmalarımız bu hayat tarzının nasıl ortaya çıktığı, bu bölgeye nasıl aktarıldığı üzerinde yoğunlaşıyor. Yeniliklerin bilgi alışverişi ile mi yoksa insanların göç etmesiyle mi ortaya çıktığını anlamaya çalışıyoruz.” Bu sorunun cevabı Güneydoğu Avrupa, Balkanlar'dan başlayarak Anadolu'ya uzanan bir hat üzerinde aranıyor. Farklı kazı yerlerinden toplanan insan kemiklerinden elde edilen DNA örnekleriyle bir genetik modelleme oluşturarak Orta Avrupa'daki Neolitik topluklar ile Anadolu'daki çağdaşlarının biyolojik ilişkileri anlaşılmaya çalışılacak. Proje ortaklarından Doç.Dr. Necmi Karul; bugünkü hayat tarzımızın ilk şekillendiği üretim faaliyetlerinin ortaya çıkışı ve dünyaya yayılımının tarihöncesi arkeoloji için önemli sorulardan birini oluşturduğunu belirterek; bu konunun genetik araştırmalar gibi farklı yöntemler kullanılarak incelenmesinin önemli olduğunu vurguluyor. 


Antropoloji, Arkeoloji, bilgisayar modelleme bir arada BEAN projesi genetik, arkeoloji ve bilgisayar uzmanlarıyla farklı disiplinleri bir araya getiriyor. Arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan maddi kalıntıların anlattıklarına ek olarak DNA araştırmaları daha kapsamlı sonuçlara ulaşmaya olanak sağlarken koyun, keçi gibi evcil hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar da bu hayvanların Neolitik dönemde Anadolu'dan Avrupa'ya gittiklerine işaret ediyor. Doç.Dr. Necmi Karul arkeolojik verilerden yola çıkarak Avrupa'daki Neolitik toplulukların kültürel bağlamda Anadolu ile bir köken ilişkisine sahip olduklarını söyleyebildiklerini DNA araştırmalarının bu konuya yeni bir bakış açısı kazandıracağını belirtiyor.


Anadolu'da araştırma yapması önemli BEAN proje ekibinin “Yeni kültürel miras ürünleri geliştirmede endüstri lideri”  ifadesiyle tarif ettiği OTI Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Bektaş; “Avrupa tarımının kökenlerini araştıran BEAN projesinin; Asya ve Avrupa'nın birleşim noktasındaki stratejik konumu nedeniyle, tarihöncesi çağlardan beri birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Anadolu'da araştırmalar yapması çok önemli. Biz turizmin kültür ve tarihle olan ilişkisine her geçen gün daha da çok vurgu yapıyoruz. Ülkemizin deniz ve kumdan çok daha fazlası olduğunu biliyoruz. Hem yerli hem yabancı turistlerimize bunu mümkün olduğunca aktarmak istiyoruz. Bu tarz araştırmalarla edineceğimiz daha derinlemesine bilgilerle bu hedefimize ulaşmak daha kolay olacak.  OTI olarak bu projenin bir parçası olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz” şeklinde konuştu.  

Proje ile doktora öğrencileri alan eğitimi alıyor 
BEAN projesi ile ortak üniversitelerin her birinden birer doktora öğrencisinin de saha uygulamaları yapması ve araştırma yeteneklerinin artırılması sağlanıyor. Proje bünyesinde şu anda 8 ilk aşama araştırmacısı eğitim görüyor. Bunun yanında tüm ortak üniversiteler arası işbirliği de geliştirilerek akademisyenler arası etkileşim de sağlanmış oluyor.  


Türkiye'nin yanı sıra Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Polonya, Mısır ve Tayland'daki iştirakleri ile tur operatörlüğü, seyahat acenteliği, havacılık, otelcilik ve güvenlik ana alanlarında faaliyet gösteren OTI Holding'den yapılan açıklamada, Anadolu'daki çalışmalarla Avrupa Birliği tarafından belirlenen turizm sektörü standartlarına uyumlu turizm ürünleri oluşturmayı ve bu ürünleri daha da geliştirmeyi hedeflendiği kaydedildi.

İLK DURAK AKTOPRAKLIK
Bursa Aktopraklık'tan başlayan araştırma projesinin koordinatörlüğünü Almanya'nın Mainz şehrindeki Johannes Gutenberg Üniversitesi'nden Antropoloji profesörü olan Joachim Burger yürütüyor. Projede, İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümünden Aktopraklık'taki kazı çalışmalarını yürüten Doç.Dr. Necmi Karul da yer alıyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: Sefa Koyuncu, 13.08.2013

SİT ALANLARINDA BÜYÜK TEHLİKE

 

 

Türkiye'nin kültür varlıkları ve sit alanları büyük bir tehdit altında. Hükümet yeni bir yasal düzenleme yapıp 14 Ekim'e kadar yürürlüğe sokamazsa, Türkiye'nin tüm sit alanlarında inşaat yapılabilecek ve bunu yapanlar hiçbir cezayla karşılaşmayacak. Anayasa Mahkemesi'nin, sit alanlarında inşaat yapımına büyük cezalar öngören yasa maddesini iptal etmesinin ardından ortaya çıkan yasal boşluğu yoketmek için Hükümet hala bir düzenleme yapmadı. Yüksek Mahkeme Hükümete 1 yıl süre vermiş, iptal kararının yürürlüğünü 1 yıl sonrasına, yani 14 Ekim 2013 tarihine ertelemişti. Ancak geçen 10 ay içinde Hükümet yeni bir yasa hükmü tesis etmediği için, sit alanlarının inşaata açılmasına yol açabilecek tarihle ilgili geri sayım başlamış oldu. Öte yandan TBMM halen tatilde olduğu ve aksi bir karar alınmazsa yeni yasama yılı 1 Ekim'de başlayacağı için, Hükümetin yeni bir yasa çıkarması ve bu yasanın Köşk'ten onaylanarak yürürlüğe girmesi için sadece 14 günü olacak.

SİT ALANINA APARTMAN DİKSEN HAPİS CEZASI OLMAYACAK
Anayasa Mahkemesi, iki yerel mahkemenin Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun bazı hükümlerinin anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle yaptığı başvuruyu esastan görüşerek, kanunun ilgili maddelerini iptal etmişti. Yüksek Mahkeme'nin 11 Nisan 2012'de aldığı iptal kararı, 13 Ekim 2012'de Resmi Gazete'de yayınlanmıştı. Anayasa Mahkemesi kararında Hükümetin bu belirsizlikle ilgili bir düzenleme yapması istenmiş, bunun için de Hükümete, iptal karanının yürürlüğe girmesi için 1 yıllık süre verilmişti. İptal edilen hüküm, kültür varlıklarına zarar veren ve SİT alanlarına inşaat yapanlara 2-5 yıl hapis cezası öngörüyordu. Kararla bu hüküm ortadan kalktı. Yani 14 Ekim tarihinden itibaren, Hükümet yeni bir yasa çıkaramazsa, sit alanlarında inşaat yapanlara ceza verilmeyecek.

HALA YASA HAZIRLIĞI YOK
Hükümetin önünde yasal düzenleme için hala zaman olmasına rağmen, mevcut durum çevreciler ve hukukçuları endişelendiriyor. Sözkonusu çevreler, "Aksi bir durumda talanın boyutunu düşünmek bile istemiyoruz" diyor. Diğer taraftan VATAN'a konuya ilişkin bilgi veren Kültür ve Turizm Bakanlığı kaynakları, "Konuyla ilgili yapılmış ve Bakanlar Kurulu'na sunulmuş herhangi bir hazırlık olmadığını" kaydetti.

MECLİS AÇILDIĞINDA DÜĞMEYE BASILSA 14 GÜN KALMIŞ OLACAK
Yasal boşluğu ortadan kaldıracak düzenleme, erken açılma durumu olmazsa, 1 Ekim'de yeni yasama yılına başlayacak olan TBMM'ne hemen gönderilirse bile yasalaşma ve yürürlüğe girme süreci için sadece 14 gün olacak.


Sözkonusu düzenleme, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanıp Bakanlar Kurulu'nda imzalanarak Hükümet tasarısı olarak Meclis'e gönderilebileceği gibi, bir Torba Yasa'ya eklenerek de çıkarılabilir. Veya milletvekilleri tarafından bir yasa teklifi olarak da Meclis'e gelebilir.

HERŞEY AYDIN'DA BİR ÇİFTÇİNİN SİT ALANINA İNCİR AĞACI DİKMESİYLE BAŞLADI
Sit alanlarının talan edilmesine neden olabilecek süreç, Aydın’da SİT alanındaki arazisine incir ağacı diken çiftçiye 5 yıl hapis cezası verilmesi kararının Anayasa Mahkeme’sine götürülmesiyle başladı. Aydın’ın Germencik İlçesi'nde, 1997’de it alanı ilan edilen arazine çukur kazıp, incir ağacı diken bir çiftçiye açılan dava, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu’ndaki çok büyük bir eksikliği ortaya çıkardı. Germencik’te bir çiftçinin vekaleten maliki olduğu taşınmazın tapu kaydına 1999’da Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı şerhi konuldu. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu’nda yer almasına rağmen devlet, kamulaştırma işlemi yapmadı. Bu arada taşınmaz sahibi çatısı aktığı için taşınmazın çatı onarım işini yaparken, taşınmazın etrafını da izin alarak dikenli telle çevirdi. Çiftçi, arazideki incir ağaçlarının arasına çukur kazma ve yeni incir ağaçları dikme işini de izinsiz yaptı. Savcılık st alanı içinde bulunan arazideki bahçede incir ağaçlarının arasına çukur kazdığı ve yeni incir ağaçları diktiği gerekçesiyle çiftçi hakkında dava açtı. Yargılama aşamasında taşınmazın beyanlar hanesine 6 Mart 1997’de “Sit alanıdır” ibaresinin yazılmış olduğu anlaşıldı.

Çiftçi, savunmasında, araziye çukur kazarak incir ağaçlarını diktiğini, kendi taşınmazı olması sebebiyle ağaç dikmesinin suç olduğunu bilmediğini savundu. Hakkında açılan davalara bakan mahkeme, sit alanlarıyla ilgili cezai yaptırımları düzenleyen kanunun 65. maddesinin (a) ve (b) bendlerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuru gerekçesinde, sit alanı olan taşınmazlarda malikin kullanma şartlarının Koruma Bölge Kurulları tarafından her yıl belirlendiği ve belirlenen esasların internet sitesinde yayınlandığı kaydedildi.

Taşınmazını tarım amaçlı kullanan maliklerin zaten sit alanı nedeniyle kısıtlanmış olan mülkiyet hakkını kullanamadığı, kullandığı takdirde cezayla karşılaşmasının adeta kaçınılmaz olduğu savunulan başvuruda, kanunun, anayasanın 38. maddesindeki “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesine aykırı olduğu belirtildi. Dosyaya bakan Anayasa Mahkemesi, başvuruyu haklı görerek kanunun ilgili maddelerini iptal etti.

14 EKİM'DE ORTADAN KALKACAK KRİTİK MADDE...
Anayasa Mahkemesi'nin iptal ettiği 2863 Sayılı Yasa’nın (b) bendi "Sit alanlarında geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarına, koruma amaçlı imar planlarına ve koruma bölge kurullarınca belirlenen koruma alanlarında öngörülen şartlara aykırı izinsiz inşai ve fiziki müdahale yapanlar veya yaptıranların, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır" düzenlemesini içeriyordu.


İptal edilen ve 14 Ekim itibariyle yeni bir yasal düzenleme yürürlüğe girmemesi halinde ortadan kalkacak maddeler şöyle:

a) Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının yıkılmasına, bozulmasına, tahribine, yok olmasına veya her ne suretle olursa olsun zarara uğramalarına kasten sebebiyet verenler iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.

b) Sit alanlarında geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarına, koruma amaçlı imar planlarına ve koruma bölge kurullarınca belirlenen koruma alanlarında öngörülen şartlara aykırı izinsiz inşa ve fiziki müdahale yapanlar veya yaptıranlar, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.

Vatan, Haber: Gülümhan Gülten, 13.08.2013

RUHBAN OKULU'NA
YUNAN ENGELİ

 

Demokratikleşme paketinde Ruhban Okulu'nu açmak için "Üniversite Formülü" üzerinde duruluyor.

Ancak Batı Trakya Türklerinin yaşadığı müftü krizinin ardından Yunan Hükümeti'nin bu kez imamları atama kararı alması ve Kur'an derslerinde Yunanca eğitim zorunluluğu getirmesi nedeniyle Ruhban Okulu konusunda atılacak adımlar hız kesebilir.

Sabah, 13.08.2013

KAMUDA NEO-OSMANLI MODASI

 

 

Belediyeler, Emniyet Teşkilatı, TOKİ ya da bakanlıklar... Kamuda yeni trend neo-Osmanlı-Selçuklu esintili mimari. Yetkililer pek çok büyük projede geleneksel mimari öğelere yer verileceğini açıklarken, mimarlık çevreleri bu eğilimi tehlikeli buluyor.

 

Önce adalet saraylarında başladı Osmanlı-Selçuklu esintili mimari trendi. Türkiye ’nin pek çok yerindeki adalet sarayları bir bir yenilenirken kubbeli pencereleri, geniş saçakları ve süslemeleriyle birbirinin kopyası binalar çıktı ortaya. Aynı eğilim Milli Eğitim Bakanlığı ’nın yeni yaptırdığı okullarda, yenilenen vapur iskelelerinde devam etti.


Ataşehir’e Mimar Sinan camilerinin bir kopyası yapıldı. Şimdilerde ise Osmanlı-Selçuklu esintili mimari trendi her yanı sardı. Belediyeler, Emniyet Teşkilatı, TOKİ ya da bakanlıklar pek çok büyük projede geleneksel mimari öğelerine yer vereceklerini açıklıyor. Peki mimarlık çevreleri bu eğilimle ilgili ne düşünüyor?

Riskli alanın ilacı Osmanlı-Selçuklu
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, kentsel dönüşüm kapsamında riskli alan ilan edilen Beyoğlu Hacıhüsrev Mahallesi’ni Osmanlı ve Selçuklu mimarisiyle inşa edecek. Yapıların üst kısımları ‘Topkapı Sarayı’nda olduğu gibi üçgen kuleler şeklinde’ tasarlanacak, ayrıca ‘geniş saçak’ kullanılacak.

TOKİ de modaya uydu
TOKİ Başkanı Ahmet Haluk Karabel, ‘Tasarım Birimi’ sayesinde artık Osmanlı-Selçuklu mimarisine uygun projeler üreteceklerini belirterek “Konutlarda, özellikle ön cephelerde” farklılık görmeye başlayacağımız müjdesini verdi. Örneğin Konya’da TOKİ’nin inşa edeceği konutların balkon korkuluklarında ‘Anadolu Selçuklu Devleti kültür ve sanatının temel figürlerinden Selçuklu Yıldızı’ kullanılacak. Sivas TOKİ konutlarının girişleri de şehrin simgesi haline gelen Gök Medrese’nin taç kapısı dikkate alınarak tasarlanacak.

Zihni de geliştirir
Bağcılar’da okulların dış cepheleri de ‘Selçuklu ve Osmanlı mimari özellikleri ile’ kaplanıyor. Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağırıcı, ilk etapta 28 okulda uygulanacak proje için “En önemlisi de çocuklarımızın zihinsel gelişimi açısından projeyi çok önemsiyoruz. Hedefimiz, Bağcılar’daki tüm okulları aynı şekilde dönüştürmek” dedi.

Mantolama olarak Osmanlı-Selçuklu
Esenler Belediyesi, ‘Güzel Esenler’ projesiyle ‘ilçenin çehresini değiştirmek ve sosyal dokuyu güçlendirmek’ amacıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Türk Hava Yolları ile Türk Telekom’un desteğiyle yüzlerce binanın mantolama ve cephe giydirmelerini yaptı. Önleri ‘mantolu’, arkaları ‘açık’ binalar, ‘Potemkin Köyü’ benzetmesiyle eleştirilse de Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu “Proje tamamlandığında, Esenler’e giren kendisini bir Osmanlı veya Selçuk şehrine girmiş gibi hissedecek” diyor.

Güvenlik için de şart

Emniyet Genel Müdürlüğü’nde kurulan özel bir ekip, üniversitelerin mimarlık ve mühendislik fakültelerindeki arşivleri taradı, Osmanlı ve Selçuklu dönemindeki karakolları anlatan 15 doktora tezini inceledi. Yakında 81 ilde, binin üzerinde polis merkezinde ‘Osmanlı-Selçuklu’ trendi hakim olacak.

Rezidans
Kurtköy’de inşa edilen ‘Elit Grand Palas’ın web sitesinden anladığımız üzere, 9 katlı rezidans ‘Selçuklu döneminden günümüze kadar gelen klasik Türk mimarisinin görkemli eserlerinden ilham alınarak’ tasarlanmış. İç avlulu yapı ‘Büyük Selçuklu dönemi kervansaray plan tipolojisinin öğelerini’ taşıyormuş, kubbesinin çevresi “Selçuklu dönemine ait desen kompozisyonları” ile bezenmiş, nişan motifi de ‘şanlı Osmanlı tarihine bir saygı duruşu!’ 

Finans merkezi
Ağaoğlu Şirketler Grubu Başkanı, nam-ı diğer ‘Yaşam Mimarı’ Ali Ağaoğlu, geçen günlerde Ataşehir’de de benzer bir üslup göreceğimizi müjdeledi: “İnşa ettiğimiz İstanbul Finans Merkezi projesi Selçuklu ve Osmanlı mimarisiyle yapılıyor.” 

Oyun parkı
Osmanlı trendi Eyüp’te yapılan devasa eğlence parkı Vialand’de de atlanmamış: “Parkın en iddialı ünitelerinden Fatih Dark Ride, ziyaretçilerimizi Osmanlı dönemine götürerek onları heyecanlı bir gezintiye çıkaracak.” 

Kongre Merkezi
Ankara Pursaklar Belediyesi’nin “Osmanlı, Selçuklu ve Türk mimarisi” ile tasarlattığı kongre merkezi iki katlı olacak...

Okyanusları aşan Osmanlı
TOKİ, New York’ta da 30 katlı bir ‘Türkevi’ inşa etmeye hazırlanıyor. TOKİ Başkanı Ahmet Haluk Karabel, “Sayın Başbakanımızın yurtdışındaki binalarımızın hem dış cephesi hem de iç mekanlarında Türk mimari özelliklerinin simgelerinin kullanılması yönünde talimatı var. Bu kapsamda biz de Türkevi’nde, Osmanlı-Selçuklu mimarisini kullanacağız” diyor...

Kentlerimiz acınacak halde
Ömer Yılmaz (Arkitera Mimarlık Merkezi)
‘Osmanlı&Selçuklu’ ya da ‘en büyük’ söylemini güncel siyasetten bağımsız irdelemek mümkün değil. Bu terimin yarattığı tartışma aslında büyük bir kültürel çatışmanın mimarlık alanında kendini göstermesi. ‘Osmanlı&Selçuklu’nun bir önceki versiyonu ‘Türk-İslam’dı. Batılı ya da gelenekçi stil sahibi olmak daha iyi kentlerde yaşamak için yeterli değil. Bugün kentlerin içinde bulunduğu acınacak hale bakıldığında bu stil tartışmasına takılmak esasen büyük bir aymazlık olarak adlandırılabilir. 

Taklitlerden kaçınmalı

Halil Onur (Mimar)
Osmanlı ve Selçuklu’daki özü değerlendirmekte tabi ki fayda var. Ama taklide kaçmadan bunu yapmak gerekir. Bu yapıların oranını, resmini, özünü, ruhunu kavrayarak yeni tasarımda değerlendirmek doğru bir yaklaşım olur. Ama bunu genelleştirmemek gerekir. Her yapının bulunduğu ortama göre bunu ayırt edebilmek lazım. Selçuklu ile ilgisi olmayan bir bölgede Selçuklu mimarisi yapıyorum demek çok doğru olmayabilir. Her sokakta farklı değerlendirmek gerekir. Genelgeçer şablon bir formül olamaz. Her yer için özgün bir proje üretmek gerekir.
Mimarlık değil kolaj kültürü

Ömer Kanıpak (Masa Mimarlık)
Türkiye’de kamusal binaların önceden tanımlanmış bu şekilde bir görüntü ile sipariş edilmesi, elbette kültürel bir yozlaşmanın en bariz göstergesi. Her türlü yapıya ölçek gözetmeksizin fütursuzca yapıştırılan katalogdan seçilen kemer, kubbe, söve, cumba gibi tarihi yapı elemanları sayesinde mimarlık başta devlet eliyle ve toplumsal mutabakat ile ucuz bir kolaj kültürüne doğru evriliyor. İçi boş hatta çelişkili ve çatallı siyaset dilinin üçüncü boyuta taşındığı bu yapılar, ne yazık ki bu toplumun karakterinin en somut kalıntıları olarak onlarca yıl bu coğrafyayı kirletecekler.

Strafordan düğün pastası gibi
Cem Sorguç (CM Mimarlık)
Biçimler ve üsluplar icracıları ve teorisyenleri dışında belirlenemez. Osmanlı-Selçuklu -ki daha çok Anadolu Selçuklu Dönemi’ne işaret ediliyor- dönemleri içerisinde tabii ki çok kıymetli bir miras var. Tarihsel, sosyal, antropolojik olarak da yüklü verilerin yanı sıra mekansal kurgu ve özgünlüğü malum. Bu mimari kıymeti bezemeye, yapısal eklentilere indirgemek sorunun ana noktası. Bir mimari değeri strüktürel okumasını yapmadan değerlendiremezsiniz. Strüktürel tanımlama ise dönemi ve buna paralel teknolojisi ile yazılır. Bu dönemin bezeme olarak bugüne taşınması strafordan düğün pastası ile eşdeğer. Ne yiyebilirsiniz, ne kesebilirsiniz.

Yeni fikirlerle tasarlanmalı
Prof. Osman Eravşar (Selçuklu Üniversitesi)
Mimari yaşayan bir olgu. Geçmişten bir şeyler alması gayet doğal. Ancak geçmişin tekrarlanması doğru değil. Elbette ki geleneksel değerlerin yaşatılması önemli. Fakat tamamen taklide dayalı değil, yeni fikirlerin, tasarımların kentlere yansıması gerekiyor. Modern bir çağda yapıların modernist akımlarla tasarlanması daha akılcı. Selçuklu ve Osmanlı mimarisini birebir devam ettirme moderniteyle çelişen bir durum ortaya koyar ve mimari gelişmez. Bu yapılar bir anlamda kimliksiz yapılar halinde ortaya çıkar.

Sadece cephe eskiye benziyor
Prof. Haşim Karpuz (Sanat Tarihçisi)
Bugünkü yeni malzemelerle yapılan yapıların sadece cephe çizgileri, pencere formları eskiye benziyor. Yoksa Selçuklu-Osmanlı üslubu söz konusu olamaz. Sadece cephede yüzeysel olarak saçaklarla, büyük taç kapılarla cepheyi ikiye bölen kapılar inşa ediliyor. Bunlar sadece dış cephedeki yüzeysel uygulamalar. İç mekanlarda ise malzemeler farklı, modern mimari kullanılıyor. Güzel uygulamalar var ama bir yapı sadece cepheden ibaret değil.

Radikal, 13.08.2013

KAÇAKÇILIK 4 BİN YIL ÖNCE DE  VARMIŞ

 

 

Kayseri'deki Kültepe Höyüğü'nde bulunan çivi yazılı belgelerden, Anadolu'da günümüzden 4 bin yıl önce de kaçakçılık yapıldığı belirlendi

Asurlu tüccarların, yerli idareciler tarafından alınan birtakım vergilerden kurtulmak ve yasaklanmış bazı malların ticaretini yapmak için yasa dışı yollara başvurdukları ve gümrük izni olmadan malı şehre sokmak için "gizli yol, daryol" adı verilen yolları kullanarak kaçakçılık yaptıkları ortaya çıktı

Kayseri'deki Kültepe Höyüğü'nde bulunan çivi yazılı belgelerden, Anadolu'da günümüzden 4 bin yıl önce de kaçakçılık yapıldığı anlaşıldı.

 

Ankara Üniversitesi (AÜ) Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu,  Kayseri-Sivas karayolunun 20. kilometresindeki Kültepe Höyüğü'nün 4 bin yıllık tarihi geçmişe sahip olduğunu belirtti.

 

Höyükte kazı çalışmalarının 1948 yılından bu yana sürdüğünü ve bugüne kadar 23 bin 500 civarında çivi yazılı tablet çıkarıldığını ifade eden Kulakoğlu, bunların AÜ Sümeroloji Anabilim Dalı öğretim üyeleri ile bazı yabancı Asurologlar tarafından incelenip, okunarak Anadolu'nun ilk tarihi dönemlerine ait bilgiler edinildiğini söyledi.

 

Kulakoğlu, gün ışığına çıkarılan tabletlerden Asurlu tüccarların, Anadolu'da istedikleri gibi ticaret yapamadıklarının, Kuzey Mezopotamya'daki Asur şehir devletiyle yerel krallıklar arasında yapılan anlaşmalar çerçevesinde ticari faaliyetlerini sürdürdüklerinin anlaşıldığını kaydetti.

 

Bu anlaşmalar çerçevesinde yürütülen uluslararası ticaret sayesinde, Anadolu'daki şehir devletlerinin, başta kalay ve çeşitli kumaşlar olmak üzere, ihtiyaç duydukları ürünleri elde ettiklerini, Asurlu tüccarların da mallarını satabilmek için geniş bir pazara sahip olduklarını ifade etti.

 

Kulakoğlu, Anadolu saraylarının yönetiminde kraliçelerin de söz sahibi olduklarını belirterek, bir metinden, Anadolulu bir kraliçenin hakimiyeti altındaki şehirleri kaçakçılık konusunda uyardığının ve denetimleri sıkılaştırdığının anlaşıldığını sözlerine ekledi.

Habertürk, 12.08.2013

AYASOFYA'NIN İBADETE AÇILMA ZAMANI GELDİ

 

Tarihçi Talha Uğurluel, 'Ayasofya'nın ibadete açılması için hukuki engel kalmadı. Böylece Fatih'in kemikleri de sızlamamış olur' dedi.

 

Osmanlı döneminden kalma üç Ayasofya caminden İznik ve Trabzon'dakiler ibadete açıldı. Bir tek fethin sembolü olan İstanbul'daki Ayasofya halen müze olarak işletiliyor. Tarihçi Talha Uğurluel'e göre tapu kayıtlarında halen cami olarak kayıtlı olan Ayasofya'nın en azından bir bölümün ibadete açılmasının vakti geldi. Uğurluel ile Cumhuriyet döneminde Ayasofya camilerinin başına gelenleri ve yakın tarihin bilinmeyenlerini konuştuk.

Cumhuriyet'ten sonra değişime uğrayan kaç Ayasofya var?
Üç Ayasofya var: İstanbul, İznik ve Trabzon.

İstanbul'daki Ayasofya nasıl müze yapılmış?
1934 yılında bakanlar kurulu kararıyla müzeye çevriliyor. Tabii bundan önce 4 sene gibi bir restorasyon süreci de var. 1930'la 34 arası kapatılıyor. 1930'a kadar namaz kılındı Ayasofya'da.

1930 yılında neden kapatılıyor?
1930 yılında hiç kimseye bir şey söylenmeden Ayasofya tadilata alınıyor. Halk sanıyor ki tadilat bitirilip cami açılacak. Fakat, demek ki bunun kararı önceden alınmış. Neden böyle söylüyorum. 1930-34 dönemi tadilatı resmen müze olacağı biliniyormuş gibi yapılıyor. İşi Amerikalı ve Avrupalı Roma uzmanları yapıyor. Ayasofya'nın duvarlarındaki bütün cami özellikleri kaldırılıyor, arkasındaki tablolar çıkarılıyor. Hatta Ayasofya'nın girişindeki yan bölüm kazılıyor, ikinci Ayasofya'nın ana giriş portalı bulunuyor. Hala da o kısım gözüküyor. Demek ki bu karar çoktan alınmış. Ama duyurulmamış. 1934'te de Ayasofya'nın müze olduğuna dair karar çıkarılıyor. Ayasofya'nın müze olma meselesi hala tartışılmalıdır. Çünkü bugün elimizde bulunan 1936 tarihli Cumhuriyet dönemi tapu kayıtlarında Ayasofya için müze tabiri kullanılmaz. Cami-ül Kebir tabiri denilir. 1934'teki bakanlar kurulu kararında en altta Atatürk'ün de imzası var ama o imza baktığınız zaman Atatürk'ün bildiğimiz imzasına benzemiyor. Atatürk imzası değildir. Şu da var ki; muteber tarihçiler, o dönemde bu karar alındığında Atatürk'ün bunu bilmemesi mümkün değil, diyorlar.

Resmi kayıtlarda caminin hangi gerekçeyle müzeye çevrildiği bilgisi olmadığına göre sizce neden böyle bir şey yapılmış olabilir?
Lozan Anlaşmasının maddeleri resmi olarak ilan edilmediği için net konuşamıyorsunuz bazı şeyleri. Ama varsayım olarak şöyle olabilir diyebiliyorsunuz. Biliyorsunuz Türkiye Cumhuriyeti ilan edildiğinde Avrupalı ülkelerin hepsi sıraya girdiler ve hemen tanıdılar. Neden böyle kuyruğa girdiler? Bu da insanın aklına acaba “pazarlıkta neler verildi?” sorusunu getiriyor. Bunları düşünmek lazım. Akla geliyor; birincisi halifelik, ikincisi Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi gibi bir takım Avrupa'nın olmazsa olmaz maddeleri. Mesela İngiltere diğerlerinden bir yıl sonra tanımıştır Türkiye'yi. Halifeliğin kaldırılması bir yıl bekletiliyor; acaba onu mu beklediler?

Lozan'ın üzerindeki gizem bu meseleleri de tartışmalı hale getiriyor.
Ayasofya pazarlık konusu. Nereden biliyoruz; Çanakkale Savaşından. Harbe gelenlerin içerisinde İngilizlerin en ünlü şairleri de vardı. Onlar için çok önemliydi. Şiirlerine aynen şöyle yazmışlar: “Osmanlı yeniçerilerinin zaferle İstanbul'a girdikleri gibi şehre biz gireceğiz. Ayasofya'yı damına kendi elimizle bu kez Haç'ı biz takacağız.” Hala da bugün Hıristiyan Avrupa'nın zihninde bu var.

İznik ve Trabzon'daki Ayasofyalar nasıl değişime uğradı?
Onlarınki İstanbul'daki gibi radikal olmadı.  1204 yılında 4. Haçlı seferi sırasında Kudüs'ü almak için yola çıkan Katolikler, Ortodoks Roma'nın elindeki İstanbul'u işgal ettiler. Tam 57 yıl sürdü işgal. Ve öyle yağmaladılar ki, “İstanbul'da Latin külahı görmektense Osmanlı sarığı girmeyi tercih ederiz” sözü bu tecrübeden dolayı çıkmıştır. Bu işgal döneminde İstanbul'daki Doğu Roma yönetimi kaçıyor. Hanedanın bir kısmı İznik'e yerleşiyor, bir kısmı da Trabzon'a. İki ayrı imparatorluk kuruyorlar. Ve her biri ayrı bir Ayasofya inşa ediyor.

Bunlar daha sonra nasıl camiye çevriliyor?
Orhan Gazi 1326 yılında İznik'i aldığında fethin sembolü olarak Ayasofya'yı camiye çeviriyor. Trabzon'dakini ise Fatih Sultan Mehmet cami yapıyor.

İznik ve Trabzon'daki Ayasofya camileri daha sonra neden cami olmaktan çıkıyor?
İznik ve Trabzon'da İstanbul'da olduğu gibi direkt devlet eliyle 'biz bunu müzeleştireceğiz' şeklinde bir düzenleme olmuyor. Yapı atıllaşıyor. İznik Ayasofya'sı 1960'lı yıllara kadar cami olarak kullanılıyor. Sonra boş kalıyor, cemaat kullanamaz hale geliyor. 4 duvardan ibaret duruyordu, kapısında bir memur koyup müzeye çevirmişlerdi. İznik Ayasofya bundan birkaç sene önce restore edilerek tekrar camiye çevrildi ve Diyanet'e bağlandı. Minaresi de yapıldı. Turistler de istedikleri gibi gezebiliyorlar.

Trabzon'daki Ayasofya nasıl bir süreçten geçiyor?
Orası da benzer evrelerden geçiyor. O da İznik Ayasofya gibi atıllaşması üzerine müzeye çevriliyor. Yakın zamanda da tekrar camiye çevrildi.

İstanbul Ayasofya'sının camiye çevrilmesinin önünde hukuki bir engel var mı?
Hukuki bir engel yok. Bence İznik Ayasofya'sında yapılan burada da yapılmalı. Devasa bir yapı. Kilise mimarisi üzerine yapılmış. Ortada bir ana nef (bölüm) var. Yanlarda iki tane nef var. Benim teklifim; bu üç nefli yapının en sağ nefi tamamen ibadete ayrılabilir. Sağdaki nefin ön tarafında hiç ikona yok. Osmanlı döneminde olduğu gibi tahta zemin konulabilir oraya; halısı döşenir ve insanlar ibadetini yapar. En azından böyle bir düzenleme yapılabilir. Hem Fatih Sultan Mehmet'in kemikleri sızlamamış olur, hem insanlar gelir namazını kılar.

Bunun için ne gerekiyor; idari mi yoksa hukuki bir karar mı?
Bence bir kurul kararı ile bu iş çözülür. Görüldüğü gibi Trabzon'un ve İznik'in açılması belli çevreleri huylandırdı. Bu işin ucunun farklı derinliklere gidip gitmediğini bilemeyiz. Ama İznik ve Trabzon'da bu olduğunda çok da sıkıntı olmadı. Osmanlı'nın yaptığını yaptık. 'Aya 'kutsal demek, 'Sofya' ise bilgelik. Yani 'kutsal bilgelik'. Osmanlı bu yapıların adını bile değiştirmemiş.

Ayasofya tapu kayıtlarında cami ama müze yapılmış. O zaman ortada yasadışı bir durum mu var?
Türkiye artık o eski Türkiye değil. Yani mahkeme sürecine gidilebilir. Halkta atık tarih bilinci var. İnsanlar ecdadını seviyor. Ayasofya'nın ibadete açılmasının vakti gelmiştir.

Türkiye Gazetesi, Haber: Melik Duvaklı, 12.08.2013

ATATÜRK'ÜN PORTRESİ
MÜZAYEDEYE ÇIKIYOR

 

İstanbul'’da Çukurcuma Müzayede Kültür ve Sanat Evi, ekim ayındaki müzayedede, Atatürk’ün taş baskı bir portresini satışa çıkaracak.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Sultan Vahideddin’in yaveri olduğu dönemde taş baskı tekniğiyle 1900’lü yılların başında yapılan, ketebesi hattat Halim Özyazıcı’ya ait boynunda azizi nişanı, sol tarafta mecidi nişanı, sağ tarafta hamidi nişanı, sağ altta Çanakkale nişanı görülen portrede, Arapça “Milletinin kurtarıcısı” anlamına gelen “Münci-i Millet Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri” yazısı bulunuyor.

Habertürk, 12.08.2013

KADİFEKALE'DE ANTİK TİYATRO GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

 

Kadifekale’deki gecekondular arasında kalan 16 bin kişilik Antik Roma Tiyatrosu gün yüzüne çıkarılıyor.

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, Kadifekale’deki Antik Roma Tiyatrosu’nun gün yüzüne çıkarılması amacıyla başlattığı kamulaştırmalarda bugüne kadar 10 milyon 940 bin 532 TL harcandı. Kadifekale’de gecekondular arasına sıkışıp kalan tiyatronun çıkarılması için yaklaşık 12 bin 972 metrekarelik alan üzerinde bulunan 164 adet parsel için İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kamulaştırma kararı alınmıştı. Büyükşehir Belediyesi, bugüne kadar 98 parseli kapsayan 8 bin 901 metrekarelik alanın tapusunu aldı. Bölgede yıkımlara da başlayan belediye, 28 binanın yıkımını gerçekleştirdi.

 

Proje kapsamında öncelikle, arkeolojik yüzey araştırması yapılarak tiyatroya ve sur duvarlarına ait antik arkeolojik mimari kalıntılar ile Antik Tiyatro’nun gerçek yeri tam olarak tespit edildi. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na sunulan ‘Antik Tiyatro ve Kadifekale 1. Derece Arkeolojik Sit Alanının Genişlemesi’ önerisi kurul tarafından kabul edildi ve tiyatro ile Kadifekale’nin 1. derece arkeolojik sit alanı genişledi. Bunun sonucunda, antik tiyatro alanında bilimsel kazı çalışmalarının gerçekleştirilmesi, Kadifekale ve Antik Tiyatro’nun kente kazandırılması amacıyla imar plan revizyonları yapıldı, yeni imar planları hazırlandı. Ayrıca, bölgede yaşayan vatandaşların bilgilendirilmesi, katılımı ve görüşlerini almak için toplantı da düzenlendi.

Zaman, 12.08.2013

TARİHTEKİ İLK ÇİFTÇİNİN İZİ ANADOLU'DA

 

 

Avrupa’da ilk çiftçi toplumların köklerini araştırmak üzere proje başlatıldı. Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen ve 4 yıl sürmesi beklenen BEAN (Bridging the European and Anatolian Neolithic – Avrupa ve Anadolu Neolitik Dönemleri Köprüsü) projesinin en önemli ayağını Türkiye oluşturuyor. Bugüne kadar Bursa’daki Aktopraklık Höyüğü’nde bulunan 8 bin yıl öncesine ait iskeletler ile Bursa Barçın Höyük’te bulunan iskeletlerden ve Yenikapı’daki 8 bin önceki döneme ait insan kemiklerinden DNA örnekleri alındı.


Avrupa ve Anadolu Neolitik Dönemleri Köprüsü projesi kapsamında arkeolog ve antropologlardan oluşan bir grup Türkiye’de kazı bölgelerini gezdi. Proje grubunda uzmanların yanı sıra Avrupa’dan doktora öğrencileri de bulunuyor. 2012’de resmi olarak başlayan proje kapsamında Bursa Aktopraklık kazılarından ve Yenikapı kazılarında bulunan 8500 yıllık iskeletlerden DNA örnekleri alındı. Türkiye’nin yanı sıra Sırbistan, Romanya ve Yunanistan’dan da DNA örnekleri toplandı. Ancak projenin en önemli ayağını Türkiye oluşturuyor.

Biyolojik karşılaştırma
2016’da tamamlanacak çalışmayla çok önemli sonuçlara ulaşılması bekleniyor.
BEAN projesinin başındaki isimlerden Almanya Johannes Gutenberg Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Joachim Burger’le Türkiye’ye adım atar atmaz buluştuk. Bu önemli projenin detaylarını ilk ağızdan dinledik. Yaptıkları araştırmalar sonucunda ilk çiftçi topluluklarının Avrupa’ya Anadolu’dan geldiğini tahmin ettiklerini belirten Prof. Burger, çalışmalarını şöyle özetledi:
“Çiftçi toplumların çekirdek bölgesi, Anadolu’nun güneyi ve güneydoğusu. Bugüne kadar yapılan çalışmalar sonucunda çıkan izler bizi Anadolu’ya getirdi. Avrupa’da biyolojik olarak karşılaştığımız insanlar aynı. Tüm Güneydoğu Anadolu’da insanların topluca Avrupa’ya gittiğini söylemek doğru olmaz. Ancak bu olasılık var. Araştırma sonucunda bunu ortaya koyacağız. Biz daha çok insanın göçüne bakacağız. Çıkış noktamız iskeletler. Bunların öne çıkanı ise Bursa’daki Aktopraklık. O dönemle ilgili mezarlık alanı keşfedildi.”

Hayvanlar Anadolu’dan gitti Prof. Burger, 2 yıl önce Aktopraklık’a gelerek DNA örneklerini bizzat kendisi aldı. Aktopraklık kazısında bulunan iskelet örnekleri de Yenikapı kazılarında olduğu gibi 8500 yıl öncesine ait. Yenikapı kazılarında bulunan iskeletlerin ikisinden de DNA örnekleri alındı. Orta Avrupa ve Balkanlardan da örneklerin alındığını belirten Prof. Burger, farklı bölgelerdeki iskeletleri karşılaştırıldığını anlattı:


“Aslında Avrupa’daki koyun, keçi ve sığır gibi hayvanlar için bu çalışma yapıldı. Hayvanların Anadolu’dan Avrupa’ya gittiği biliniyor. Anavatanları Anadolu. 1970’lerden itibaren bu tartışılıyor ve biliniyor. Hayvanlar biliniyor ancak insanlar bilinmiyor. Hayvanlar için DNA yok ancak bulunan koyunun evcil olup olmadığını zoologlar anlıyor. Avrupa’da bulunanların tamamı evcil. Anadolu’dan gittikleri bu şekilde öğreniliyor.”

‘İstanbul’un fethi’gibi önemli
BEAN projesinin arkeologlarla antropologların yeni teknoloji kullanarak yaptığı kapsamlı bir proje olduğunu anlatan Burger’e göre “İstanbul’un fethedilmesi gibi tarihi olaylar ne kadar önemliyse bu çalışma da o kadar önemli”:


“Çiftçi yaşamı, yerleşik hayatın başlaması anlamına geliyor. Bugünkü toplum düzenin temelinin atıldığı dönem. Toplam düzeni nerede ortaya çıktı, nasıl gelişti, hayvanların evcilleştirilmesi, bitkilerin tarıma alınması... Avrupa’ya nasıl aktarıldı? Bugünkü toplumun kökenini ifade ediyor. Hakim toplum düzeninin kökeni Anadolu’da mı yeşerdi? Bu çok önemli bir konu. Araştırmalarımız bunu ortaya çıkaracak.”

 

100 yıllık bir soru
BEAN projesini Türkiye’den önemli arkeologlar da destekliyor. Biri de Prof. Necmi Karul. İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Necmi Karul da projenin önemini şöyle vurguladı:
“Proje, Anadolu’nun evrensel kültür tarihi içinde oynadığı rolü bir kez daha ortaya koyacak nitelikte. Bu proje ile Avrupa’da 8 bin yıl kadar önce ortaya çıkan ilk çiftçi topluluklarının biyolojik olarak Anadolu kökenli olup olmadıkları araştırılıyor. Aslında arkeologlar bu soruyla 100 yılı aşkın bir süredir meşguller. Arkeolojik veriler Anadolu’nun çiftçi yaşamının anavatanı oluğunu kanıtlarken, bu yaşam biçiminin başta Avrupa olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarına da buradan yayıldığına dair önemli kanıtlara sahipler. BEAN projesi, kemiklerden yapılacak DNA analizleri sayesinde bu aktarımın biyolojik boyutuna, başka bir deyişle insanların göçü ile gerçekleşip gerçekleşmediği konusuna yoğunlaşıyor. Bu amaçla aynı kültürü yansıtan ve hemen hemen aynı döneme tarihlenen höyüklerden alınan örnekler karşılaştırılacak. Böylelikle insanlık tarihinin en önemli devrimlerinden biri sayılan üretime dayalı yaşam biçimini ortaya koyan Neolitik Dönem topluluklarının biyolojik verilerden takip edilmesine olanak sağlayacak. Proje ortaklarından İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı’nın yürüttüğü Bursa Aktopraklık Höyüğü’nden alınan örnekler tarihöncesi DNA veri tabanının önemli bir parçasını oluşturacak.”

Radikal, Haber: Serkan Ocak, 12.08.2013

İSRAİL'DE BİZANS DÖNEMİ KEŞFİ

 

 

İsrail'de başkent Tel Aviv'in 15 kilometre kuzeyindeki Herzliya kentini genişletme çalışmaları kapsamında, Tel Aviv Üniversitesi ve İsrail Tarihi Eserler Müdürlüğü tarafından yürütülen kazı çalışmaları sırasında, Bizans dönemine ait bir dizi tarihi eser gün yüzüne çıkarıldı. Bulunan parçalar arasında 400 adet madeni para, Samirilere ait 200 adet yağ lambası, üzerinde Samirice işlemeler bulunan bir yüzük ve mücevherlerle bezeli altın takı eşyaları bulunduğu açıklandı. Buluntuların 5'inci veya 6'ncı yüzyıldan kalma olduğu ve antik Arsuf (Apollonya) şehri civarında ortaya çıktığı bildirildi. Bölgede yapılan kazılarda değerli eşyaların yanı sıra tarımsal üretime dair ipuçları veren buluntular da keşfedildi. Arkeologlar şarap yapımı için kullanılan pres makineleri ve zeytinyağı yapımında kullanılan işleme makineleri kalıntılarına rastladıklarını, ayrıca yerel çiftçilere hizmet veren bir binanın duvarını keşfettiklerini açıkladı.

TARİHİ ZENGİN BÖLGE
Çalışmaları yürüten Tel Aviv Üniversitesi'nden Prof.Dr. Oren Tal, bir yüzünde "Tanrı birdir" öteki yüzünde ise "Adonai'dir onun adı" yazan sekizgen şeklindeki yüzüğe dikkatleri çekerek, daha önceden de benzer şekilde süslenmiş 12 Samiri yüzüğünün bulunduğunu, bu yeni parçanın da onlarla birlikte sergileneceğini bildirdi. Kökenleri milattan önce 6'ncı yüzyıla dayanan Arsuf (Apollonya) şehri çeşitli dönemlerde Yahudilere, Haçlılara ve Müslümanlara ev sahipliği yapan, kültürel ve tarihi kökenleri zengin bir bölgede bulunuyor. Yahudilerin büyük Babil sürgünü (MÖ 597) sırasında bıraktıkları topraklara Asur kralı tarafından özel olarak yerleştirilen Samiriler, günümüzde küçük bir topluluk halinde yaşamlarını sürdürüyor.

TARIM ALETLERİ BULUNDU
5'inci veya 6'ncı yüzyıldan kalma para ve eşyalar, antik Arsuf (Apollonya) şehri civarında bulundu. Kazılarda değerli eşyaların yanı sıra şarap yapımında kullanılan pres ve zeytinyağı işleme makineleri ile çiftçilere hizmet veren bir bina keşfedildi.

Sabah, 12.08.2013

MELDA ONUR, YEDİKULE BOSTANLARINI DÖRT BAKANA SORDU

 

 

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Melda Onur, tarihi Yedikule Bostanları’nın yıkımıyla ilgili dört bakana soru önergesi verdi.

 

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın yanıtlaması talebiyle verilen önergelerde 2011'de Belediye Meclisi'nin kabul ettiği İstanbul Tarihi Yarımada Yönetim Planı çerçevesi de göz önünde bulundurularak Yedikule Bostanları’nın kamusal sorumluluğu soruldu. 

 

Bakanlığın revizyon talebi var mı?

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a;

1- İstanbul Tarihi Yarımada Yönetim Planı çerçevesinde 05.07.2013 tarihinde iş makinalarının bostanlara girmesiyle başlayan bu tarihsel ve kültürel yıkıma karşın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı nasıl bir tutum takınacaktır?

2- Tarihi Yarımada Yönetim Planı’nda da öngörüldüğü gibi, bostan topraklarını koruyacak yeni bir proje geliştirmek üzere, Bakanlığınız Fatih Belediyesi  ve İBB ile konuyu değerlendirerek söz konusu park projesi ile ilgili bir revizyon talebinde bulunacak mıdır?

3- Tarihsel ve kültürel dokuyu koruyarak ve bütünleştirerek yenileme yapma konusunda, Bakanlığınızın Fatih Belediyesi ve İBB tarafından yürütülen rekreasyon projesine önerileri nelerdir? Bakanlık, anılan park projesinin 2011 tarihli Tarihi Yarımada Yönetim Planı’na uygunluğu konusunda bir inceleme başlatacak mıdır?

 

Arkeologsuz çalışma için yasal işlem yapılacak mı?

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’e;

1- “Yedikule Kapı ile Belgrad Kapı Arasında Kara Surları İç Koruma Rekreasyon Projesi” uygulayıcıları olan Fatih Belediyesi ve İBB, İstanbul Tarihi Yarımada Yönetim Planı’nın kararlarına aykırı bu uygulamalar öncesi Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ortak bir çalışma yürütmüş müdür?

2- Söz konusu rekreasyon projesinin uygulamasındaki yıkım, kazı, molozla dolgu vb. hafriyat işlemeleri sırasında hazır bulunması için tarafınızdan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden bir uzman görevli istenmiş midir? Ya da Fatih Belediyesi ve İBB’nin bir arkeolog gözetimi talebi olmuş mudur?

3- 5 Temmuz 2013 tarihinden itibaren Suriçi’nde, arkeolog gözetimi olmaksızın ve iş makinalarıyla gerçekleştirilen tahribat çalışması, Bakanlığınız bilgisi dahilinde midir? Öyle ise bu uygulama hangi gerekçeye dayandırılmaktadır? Değil ise sorumlular hakkında yasal işlem yapılmış mıdır? Yapılacak mıdır?

4- Tarihi Yarımada içerisinde ve koruma alanında arkeolog refakati olmadan, iş makinalarıyla çalışma yapılması Bakanlığınız tarafından ne şekilde değerlendirilmektedir?

5- Yedikule Rekreasyon Projesi dahilinde yüklenici firma tarafından Bakanlığınıza Çevre Etki Değerlendirme, Sosyokültürel Etki Değerlendirme Raporları sunulmuş mudur? Bakanlığınız tarafından bu raporlar değerlendirilmiş midir? Bostanların korunması konusunda Bakanlığınızca bir görüş doğmuş mudur? Bostanların korunması konusunda herhangi bir çekince belirtilmedi ise neden belirtilmemiştir?

6- Yedikule Bostanları Koruma Girişimi ile ortak bir çalışma başlatmayı düşünüyor musunuz? Kültürü ve tarihi kamu yararına savunan arkeologlar ve sivil dayanışma üyelerine Bakanlığınız ne gibi bir destekte bulunacaktır? Girişimin gönüllülerine yapılan saldırı karşısında Bakanlığınız bir kınama yayınlayacak mıdır? Tarihi ve kültürü korumaya çalışan vatandaşların güvencesi nasıl sağlanacaktır?

 

Tescilli Yedikule marulu korunacak mı?

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’e;

 1- Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olarak verimli tarım topraklarının tarım dışı kullanımına karşı, kamuoyunun bilinçlendirilmesi ve dikkatinin çekilmesi amacıyla televizyon kanallarında kamu spotları yayımlamaktasınız. Bu yayınlarda ‘tarım alanlarını koruyalım’ şeklinde bir mesaj vermektesiniz. Buna göre, Yedikule Bostanlarının tarihi tarım alanının tarım dışı kullanılmasına karşı Fatih Belediyesi ve İBB nezdinde bir girişimde bulunacak mısınız?

 2- Bu konuda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ortak bir değerlendirmeniz olacak mıdır?

 3- Bakanlığınızın paydaş odaklı çalışma prensibine göre; mağdur edilen bostancıların teminatı ne olacaktır? Yaşamını tarımdan kazanan insanların yaşam haklarının korunması yönünde Bakanlığınızın güvencesi ne olacaktır? Üzerine moloz dökülerek işlevsiz hale getirilen Yedikule Bostanlarında ne tür ürün çeşitliliği ve genetik zenginlik olduğu Bakanlığınız tarafından araştırılmış mıdır/araştırılacak mıdır?

 4- Tescilli ‘Yedikule marulu’, yetiştiği topraklarda Bakanlığınız tarafından korumaya alınacak mıdır?

 5- Tohumunun ve yetiştiği alanın yok edilmesi konusunda bir inceleme ve araştırma yapılacak mıdır?

 6- Bakanlığınızın tarihi tarım alanları, kentsel ekoloji ve ziraat teknolojisi ile ilgili bir çalışması var mıdır?

 

Çevre dersinde bostanları işleyecek misiniz?

 Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya;

 1- Okullara seçmeli olarak çevre dersinin konulması yönündeki bilgiler ışığında, Yedikule Suriçi’ndeki dünyanın günümüze kadar ulaşabilmiş birkaç kentsel tarım alanlarından biri olarak gösterilen bostanları çevre dersinde değerlendirmeyi düşünür müsünüz?

 2- Kültürel Mirasa Yönelik Kamu Bilincinin Artırılması programı kapsamında çevre dersinde kent tarımını ve İstanbul Bostanlarını işlemek konusunda belediyelerle birlikte ortak çalışmanız var mı?

 3- Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi, kent tarımı farkındalığını artırmak amacıyla bu alanda bir Bostan Okulu oluşturmuştur. Ekolojik tarım konusunda gelecek nesilleri bilgilendirmek için kurulan Yedikule Bostan Okulunu yukarıda tanımlanan eğitim vizyonu doğrultusunda desteklemeyi düşünüyor musunuz?

4- Fatih Belediyesi ve İBB’nin projesi ile yok olacak olan son kent bostanlarının kurtarılarak kültürel ve çevre eğitim müfredatına kazandırılması için bir projeniz var mı?

5- Sivil dayanışma örgütleri ile birlikte deneyimlenen kentsel tarım faaliyetleri için bir ortak çalışma alanı oluşturma konusunda düşünceleriniz nelerdir?

Bianet, 12.08.2013

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ KOLEKSİYONU SSM'DE SERGİLENECEK

 

 

İstanbul Üniversitesi’nin çok konuşulan ama pek bilinmeyen özel bir resim koleksiyonuvar. Yüzlerce eserin bulunduğu koleksiyonun önemli bir bölümünü Feyhaman Duranve Selim Turan’ın yapıtları oluşturuyor. Şimdiye dek sadece meraklıları tarafındangörülen bu büyük koleksiyon yakında Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenecek.

 

İstanbul Üniversitesi’ne (İÜ) ait Feyhaman Duran (1886–1970) ve Selim Turan (1915-1994) koleksiyonlarının 2013 - 2014 döneminde Sakıp Sabancı Müzesi’nde (SSM) sergilenmesi planlanıyor. Normalde İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası’nın üst katında sergilenen koleksiyon, 148 yıllık binada geçtiğimiz aylarda başlayan restorasyon çalışmaları sebebiyle, Sakıp Sabancı Müzesi’nde korumaya alındı.

 

Üniversite koleksiyonundaki Feyhaman Duran ve Selim Turan yapıtlarının Sabancı Üniversitesi bünyesindeki Sakıp Sabancı Müzesi’ne nakledilmesi için iki üniversite arasında protokol imzalandı. Protokol gereğince eserler; sayım ve devir teslim işlemlerinin ardından sigortalanıp, sanat eserleri taşınması konusunda uzmanlaşmış ekiplerce paketlenerek Sakıp Sabancı Müzesi’ne nakledildi. Koleksiyonun, İÜ Rektörlük Binası’nda olduğu gibi Sakıp Sabancı Müzesi çatısı altında da her türlü iklimlendirme ve güvenlik koşulları içinde korunmaları sağlanıyor.

 

İÜ Rektörlük Binası’ndaki restorasyon çalışmaları tamamlandıktan sonra geri dönecek eserlerin; bu süre içinde 2013 - 2014 döneminde Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenmesi bekleniyor. SSM’den herhangi bir açıklama alamadık ama İÜ Rektörü Prof.Dr. Yunus Söylet, konuyla ilgili yazılı bir bilgilendirme yaptı.

 

“İstanbul Üniversitesi binalarının yenilemesi ve restorasyonu ile İstanbul Üniversitesi’ne ait tarihi eserlerin toplumla buluşturulması niyetlerinin bir arada yaşam bulduğu İÜ Feyhaman Duran ve Selim Turan koleksiyonlarının Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenmesi projesi; iki üniversite arasında ortak ve örnek bir çalışma olacak.” diyen Söylet; konuyu şöyle detaylandırdı: “İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binasını İl Özel İdaresi’nin desteği ile restore ediyoruz. İÜ Feyhaman Duran ve Selim Turan koleksiyonları Rektörlük Bina’mızın 3. katında sergileniyordu. Restorasyon çalışmaları yaklaşık 2 yıl süreceği için bu çok değerli ve bize emanet edilen koleksiyonların zarar görmemesi ve restorasyon boyunca sanat severlerden uzak kalmaması amacıyla Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi ile bir protokol imzaladık. Bütün eserler; konusunda uzman öğretim üyelerimiz tarafından tek tek sayıldı, fotoğraflandı, görüntülendi. Hepsinin envanter kayıtları çıkartıldı. Daha sonra bu eserlerin sigortası yapılarak, yine konusunda uzman ekiplerce müzeye nakledilmesi sağlandı. Üniversitemize ait olsa da dünya mirası olan bu eserler Sakıp Sabancı Müzesi’nde sanat severlerle kısa bir zaman sonra buluşacak. İÜ Feyhaman Duran ve Selim Turan koleksiyonları sergisinin açılışını birlikte yapacağız.”

 

FEYHAMAN DURAN EVİ

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin yanı başında kırmızı aşı boyalı küçük ve ahşap bir yapı var: Feyhaman Duran Kültür ve Sanatevi. Ressam Feyhaman Duran ve eşi Güzin Duran’ın 1969 yılında İstanbul Üniversitesi’ne bağışladıkları ev, 2001 Haziran ayından bu yana müze olarak hizmet veriyor.

Zaman, Haber: Jülide Güngör, 12.08.2013

TOPKAPI'NIN
SELSEBİLİ AKIYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı sosyal medyadan duyurularına devam ediyor. Müze ve ören yerleri ile ilgili son gelişmeleri Facebook ve Twitter hesaplarından duyuran Bakanlık Topkapı Sarayı’ndaki son gelişmeyi şöyle aktardı:

“Topkapı‬ Sarayı Müzesi III. Murad Has Odası’nın selsebili suya kavuştu.

20 yıldır suyu akmayan selsebil şuanda akıyor ve ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.”

Turizm Habercisi, 12.08.2013

VANDAL TAHRİBATINI UNESCO ONARACAK

 

 

Tarihi Sümela Manastırı’nın duvarlarında bazıları bin 700 yaşında olan fresklerin tahrip edilmesiyle ortaya çıkan üzücü görüntüyü UNESCO ortadan kaldıracak.

 

Trabzon’un tarihi değerlerinin başında gelen Sümela Manastırı’nda vahşice tahrip edilen freskleri Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) restore edecek. Eşsiz freskler, burayı kutsal kabul eden Rus, Yunan ve Gürcüler dahil yerli ve yabancı vandallarca yılarca tahrip edildi. 

DÜNYA KÜLTÜR MİRASI LİSTESİNDE
Sarp kayalar arasına inşa edilen manastırda fresklerin üzerindeki yazılardan bazılarının bin 700 yıllık olduğu anlaşıldı. Trabzon Kültür ve Turizm İl Müdürü İsmail Kansız, “Vandalların dili, dini, ırkı yok, her milletten insan freskleri acımasızca kazımış” dedi. Fresklerin orijinaline uygun yapılması için Hıristiyan din alimlerine danışıldı. Sümela ‘kültürel miras’ olduğu için restorasyon için gerekli kaynak, UNESCO’nun, kültürel ve doğal mirası korumak için oluşturduğu ‘Dünya Mirası Fonu’ndan sağlanacak.  

 

HIRİSTİYANLIĞIN ÖZETİ GİBİ
MS 375’te çizilen fresklerde Adem ile Havva’nın yaratılışı, yasak meyveyi yemeleri, cennetten kovulma, yeniden dirilme, İsa ve Meryem’in doğuşu ve mabede sunuluşu ve havariler resmediliyor. 

 



Akşam, 12.08.2013

MONA LİSA'YA SANSÜR



 



Rönesans döneminin en önemli eserlerinden biri olan Mona Lisa’yı tanımayan, bilmeyen neredeyse yok gibidir.

 

La Gioconda veya La Joconde isimleriyle de bilinen ve 16. yüzyılın başlarında Leonardo Da Vinci tarafından resmedilen yağlıboya çalışma Paris’teki Louvre Müzesi’nde Francesco del Giocondo’nun karısı, Lisa Gherardini Portresi başlığı altında sergileniyor.

 

19. yüzyılla birlikte çalışma önem kazanmış ve tablodaki kadının gülümsemesi, duruşu, bakışı, oturuşu, ellerinin konumu ve tablonun arkaplanına sürekli farklı anlamlar yüklenip semboller olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Günümüzde hala sırları olduğu düşünülen tablo üzerinde sembollerle ilgili çalışmalar gerçekleştirilmektedir.

 

Popüler kültür içinde birçok kez işlenen Mona Lisa 1797 yılından günümüze kadar sergilendiği Louvre müzesinden defalarca kez çalınmak istendi.

 

1956 yılında ise tablo 2 kez saldırıya uğradı. Asit atılmasının ardından Ugo Ungaza Villegas adlı bir gencin taş atmasıyla hasar gören tablo restorasyon ekibi tarafından tamir edildi. Tablo bugün kurşun geçirmez bir cam içinde sergileniyor. Her yıl Louvre müzesini ziyaret eden 6 milyon kişinin yarısı, yani 3 milyon ziyaretçi sadece Mona Lisa için bu ziyareti gerçekleştiriyor.

 

2013 yılında her yıl 3 milyon kişinin görmek için kilometrelerce yol kat ettiği Mona Lisa’nın başına Türkiye’de öyle bir şey geldi ki, bu kadar da olmaz dedirtti.

 

Hükümete yakınlığıyla ve yaptığı yandaş yayınlarla bilinen haber7.com adlı internet haber sitesi tablo ile ilgili bir haber için kullandığı manşet görselinde bir skandala imza attı.

 

Site, Mona Lisa’nın ‘göğüs çatalı’nı bulanıklaştırıp 500 yıllık bu sanat eserini sansürleyerek ilginç bir sanat vandalizmi örneği oluşturdu.

 

Bu sansür internette “Leonardo da Vinci mezarında bir tur attı”, “Dervişin fikri neyse zikri de odur”, “Boynunu flulamayı unutmuşsunuz, tahrik oldum” gibi tepkiler aldı.

Sözcü, Fotoğraf: Akış Medya, 11.08.2013

ŞEHİTLİK ÜZERİNE TARLA KURULMUŞ

 

 

Çanakkale Kara Savaşları’nın meydana geldiği Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı’nda, unutulmaya yüz tutmuş ve hatta üzerine buğday, arpa, ayçiçeği ekilmiş, zeytin ve fıstık çamı dikilmiş, şehitlerin gerçek mezarları 98 yıl sonra ortaya çıkarılıyor.

 

Radarla sınır çizildi
Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Park Müdürlüğü, Şevki Paşa tarafından 1916 yılında hazırlanan 1/5 bin ölçekli Çanakkale Tahkimat Haritası’nda yerleri belirtilen 25 gerçek şehitlik için yıllar sonra harekete geçti. Şevki Paşa haritasının yanı sıra Milli Park Müdürlüğü tarih danışmanları ve bölgenin yaşlı bilirkişilerden oluşan bir heyetle arazide şehitliklerin yerleri belirlendi, radar taramasıyla da sınırları çizildi. Yüzey temizleme çalışmaları yapıldı. Bazı şehitlik alanlarında mezar taşlarına ait bulgular ile şehit kemikleri tespit edildi.


Mehmetçiğin kanları ve canları pahasına vatanını savunarak yazdığı Çanakkale Destanı’nın üzerinden 98 yıl geçtikten sonra yerleri tespit edilen 25 şehitlikten 13’ü şahıs, 12’si ise Hazine arazilerinde çıktı. Tarım arazisi olarak kullanılan şahıs arazilerindeki şehitliklerin üzerine yıllardır buğday, arpa ve ayçiçeği ekildiği, bazı şehitliklerin zeytinliğe, bazılarının da çam ormanına dönüştüğü gerçeği ortaya çıktı.


Varislerin listesi istendi
Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Park Müdürü Ozan Hacıalioğlu, altında şehitlik bulunan şahıs arazilerinin kullanımını önlemek ve kamulaştırmasını yapmak için hemen harekete geçtiklerini, ilk olarak tapu ve nüfus müdürlüklerine yazı yazarak ilgili parsellerin tapu örnekleri ile varislerinin listesini istediklerini söyledi.

Milliyet, 11.08.2013

KRAL MEZARLARINDA ÜÇ BOYUTLU ÇALIŞMA

 

Urartu Krallığı'nın başkenti Van Kalesi'ndeki kral mezarlarının, lazer ve son teknoloji cihazlar kullanılarak ilk kez üç boyutlu modelleri çıkarılıyor.  

 

Urartulara "Tuşba" adıyla uzun yıllar başkentlik yapan Van'da bulunan tarihi eserlerin turizme kazandırılması için başlatılan çalışmalar devam ediyor.  

 

Eski Van şehri ve Van Kalesi höyüğündeki kazı çalışmaları sürerken, Urartu dönemine ait en önemli eserlerden biri olan Urartu krallarına ait kaya mezarların ayrıntılı planları ve üç boyutlu modelleri çıkarılıyor. 

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Merkezi Müdürü Yrd. Doç.Dr. Erkan Konyar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kaya mezarlarında ilk kez böyle bir çalışmanın yapıldığını söyledi.

 

Van Kalesi'ndeki kral mezarlarının, Urartu mimarlarının ne kadar başarılı olduğunun ıspatı niteliğinde olduğunu vurgulayan Konyar, şöyle konuştu:

"Eski Van Şehri ve höyük alanındaki kazıların yanında bir diğer çalışmamız da stadel alanı. Burada Urartu krallarına ait anıtsal ölçekte kaya mezarları var. Bu mezarlar, Urartu mimarlarının birinci bin yılın en büyük mimarları olduğunu gösteren örnekler. Burada 200 metrekareye varan ölçülerde, ana kayanın işlenmesiyle oluşan mezar evlerinin, kral mezarlarını oluşturdukarını görüyoruz. Bu kapsamda alanda belgeleme çalışmalarını yapıyoruz. Bu bilimsel anlamda çok önemli bir çalışma. Topograf, mimar ve iç mimarlardan oluşan bir ekiple üç boyutlu totalstation araçları kullanarak çalışmaları yürütüyoruz."

 

Kaya mezarlarında ilk kez ayrıntılı planların ve üç boyutlu modellerinin ortaya çıkarıldığına dikkati çeken Konyar, bu çalışmanın Urartu sanat eserlerinin tanıtılması ve bilimsel anlamda değerlendirilmesi açısından önemli bir çalışma olduğunu kaydetti.

 

Konyar, bir ay sürecek çalışmanın ardından Urartu kaya mezarları ile kaledeki "analı kız" olarak tabir edilen bölümlerin üç boyutlu modellerinin elde edileceğini sözlerine ekledi.

haberler.com, Haber: Cemal Aşan, 11.08.2013

TRİPOLİS'TE BİN 500 YILLIK KİLİSE ORTAYA ÇIKARILDI

 

Denizli'nin Buldan İlçesi'ndeki Tripolis antik kentinde çatı seviyesine kadar iyi korunmuş şekilde bulunan bin 500 yıllık kilise, üstü ahşap malzemeyle orijinaline yakın kaplandıktan sonra yıl sonunda ziyarete açılacak.

 

Hellenistik dönemde Frigya, Karya ve Lidya üçgeninin kesişim noktasında bulunan Lidya kenti Tripolis'teki arkeolojik kazılar, iki yıldır Pamukkale Üniversitesi tarafından sürdürülüyor. 

 

Erken Roma döneminde surlarla çevrilen ve bir yamaç kenti olan Tripolis'te, geçen yıl toprak altındaki yapıları tespit etmek amacıyla yapılan jeoradar çalışmasında kemerlerine kadar sağlam kalmış kapalı pazar yeri, pazar yerinin yanındaki kazılarda ise çatı seviyesine kadar sağlam kalmış kilise tespit edildi. 

 

Toprak altında kalması dolayısıyla iyi korunmuş halde bulunan kilisenin içindeki toprak temizlendi. Çatısının ahşap malzemeyle orijinaline uygun şekilde örtüleceği kilisenin sezon sonunda ziyarete açılacağı bildirildi.

 

Tripolis Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Yrd. Doç.Dr. Bahadır Duman, AA muhabirine yaptığı açıklamada, antik kentteki ilk yerleşim izlerinin MÖ 3. yüzyıla dayandığını, Hellenistik döneme kadar gittiğini söyledi.

 

Bu antik kentte iki yıldır kazı çalışmalarını devam ettirdiklerini ifade eden Duman, sözlerini şöyle sürdürdü:

"2013 yılı kazı sezonunda en önemli buluntularımızdan biri, erken Bizans dönemine tarihlenen kilise. Elde ettiğimiz arkeolojik buluntular doğrultusunda bu kilise MS 6. yüzyıla tarihleniyor. Ancak kilisenin duvarlarında yer alan fresklerden, ikonalardan 10. yüzyıla kadar burada ibadetin sürekli olarak da devam ettiğini söylememiz mümkün. Ortaya çıkarttığımız kilise, 21x5 metre ölçülerinde, 7 metre kadar yüksekliğinde çatı seviyesine kadar korunmuş bir yapıda. Bu kilisenin yapımında bölgenin yerel taşı kullanılmış, traverten ağırlıklı olmak üzere. Taban döşemesi mermer ve traverten karışık yapılmış. Narteks, naos ve atrium bölümlerinden, yani üç bölümden oluşan bir kilise. Kilisenin şu anda restorasyonu ile uğraşmaktayız. Bu sezon sonunda ahşaptan üst örtüsünü de orijinaline yakın bir şekilde yaparak kiliseyi ziyarete açmayı düşünüyoruz."

 

Duman, kilisenin çatıya kadar orijinal bir şekilde kaldığına işaret ederek, "Antik dönemde çatı genelde ahşaptan olduğu için doğa koşullarında, erozyona, depreme karşı korumasız kalmış, dolayısıyla çökmüş, Ama biz bunun restorasyonunu tamamlayıp orijinaline en yakın biçimde bu sezon ayağa kaldıracağız ve ziyarete açacağız. Kilisenin bir başka önemi, yaklaşık 400 yıl boyunca sürekli ibadet edilmiş, 6. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar sürekli ibadet görmüş bir kilise. Yine bu bölgede ortaya çıkan diğer kiliselerle karşılaştırdığımız zaman ebat anlamında küçük bir kilise ancak korunabilirlik anlamında ön plana çıkan bir kilise" dedi.

 

Kiliselerin duvarlarında Hz. İsa, Hz. Meryem ya da 12 havariye ait çeşitli betimlemeler olduğunu hatırlatan Duman, "İkona dediğimiz Hristiyanlıkta özellikle MS 8 ve 9. yüzyılda ikonaklazm dediğimiz bir dönem var, resim kazıyıcılığı. Bu yapı 10. yüzyılda yapılan fresklerden oluşmakta. O ikonaklazm döneminden sonra yapılmış resimlerden oluşmakta. Duvarlarında çeşitli figürler var. Tripolis'te bulunan fresklerde de yine aziz betimlemeleri yer almakta. İki yan yana duran aziz betimlemesi var, ellerinde rulolarla betimlenmiş" diye konuştu.

 

Tripolis'teki kilisenin önemli bir güzergahta bulunduğunu dile getiren Duman, şu bilgileri verdi:

 "Kuzeybatıda Manisa Alaşehir'deki Philadelphia Antik Kenti bulunmakta ve İncil'de adı geçen 7 kiliseden biri. Yine 40 kilometre güneyimizde İncil'de adı geçen 7 kiliseden biri de Laodikya'da bulunmakta. Dolayısıyla Hac güzergahında olan bir kent Tripolis, bu iki kutsal kentin arasında yer alıyor. Burada biz şu ana kadar 2 yıllık süreçte 4 kilise tespit ettik. Bu kilise sadece bunlardan biri. Hac güzergahında olduğu için Hacılar bu 7 kiliseyi gezerken, burayı da ziyaret edeceklerdir."

haberler.com, Haber: Mustafa Dermencioğlu, 11.08.2013

SİT ALANINA YAPILACAK PİST İNŞAATI DURDURULDU

 

 

Selçuk- Efes Havalanı'na ikinci pistle, çelik konstrüksiyonlardan hangar ve depo inşaatı İzmir 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından durduruldu. Konunun basında yer almasından sonra yapılan çalışmaları yerinde inceleyen Selçuk Müzesi yetkilileri raporlarını Koruma Kurulu'na iletti.

Müze Müdürlüğü'nün raporlarını değerlendiren Kurul, inşaatların Efes Antik Kenti birinci derece arkeolojik SİT alanı içinde kaldığını belirterek, konunun Kurul'da görüşülüp karara bağlanıncaya kadar hiçbir fiziki müdahalede bulunulmaması uyarısı yaptı. Kurul ayrıca sorumlular hakkında yasal işlem yapılmasını istedi.

'İVEDİ' YAZI GÖNDERİLDİ
Kültür ve Turizm Bakanlığı , Kültür Varlıkları ve Müzeler Müdürlüğü İzmir 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu adına Müdür Vekili Osman Arslan imzasıyla İzmir Valiliği, Selçuk Kaymakamlığı ve Belediye Başkanlığı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne gönderilen 'ivedi' ibareli yazıda, Efes Müze Müdürlüğü yetkililerinin konuyla ilgili yaptıkları incelemeye dikkat çekilerek şöyle denildi:

"Efes Antik Kenti birinci derece arkeolojik sit alanı içinde kalan 30 N1 Pafta 8927 parselde kayıtlı THK (Türk Hava Kurumu) tarafından işletilen Efes Havaalanı'yla ilgili çıkan haberler üzerine Efes Müzesi uzmanlarınca yerinde yapılan incelemede, kullanılan mevcut pistin güney yanına ikinci apronla acil servis yolu yapmak için çalışmalar yapıldığı ve apron çalışmalarına ek olarak havaalanı içerisinde kontrol kulesi ve hizmet binalarının bulunduğu alanda, çelik konstrüksiyonla iskeleti tamamlanmış çalışmaları devam eden ek hizmet binası inşaatı tespit edilmiştir. Hazırlanan rapor ve ekleri iletilerek konunun öncelikli olarak gündeme alınıp, Koruma Kurulu'nda değerlendirilmesi istenmiştir. Yazıda THK'ya ait havaalanı içinde büyük kepçeler ve beton karma makineleriyle yasal olmayan inşaatlar yapıldığı belirtilerek, gerekli işlemlerin yapılması ve söz konusu izinsiz yapıların yıktırılmasının istendiği başvuru incelenmiştir. Konu İzmir 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'nda değerlendirilmek üzere ilk toplantı gündemine alınacak olup, konuyla ilgili kurul değerlendirilmesi sonuçlanıncaya kadar, anılan alanda hiçbir fiziki müdahalede bulunulmaması ve 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na aykırı uygulamaların durdurularak, yasal mevzuat doğrultusunda sorumlular hakkında gereğinin yapılması hususunda gereğini rica ederim."

THK: SİT ALANINA ZARAR VERİLMİYOR
Türk Hava Kurumu Basın Merkezi'nden yapılan açıklamada ise, çalışmaların sit alanına zarar vermediği öne sürüldü. Açıklamada, "Türk Hava Kurumu Selçuk Meydanı'nda yapılan çalışma, bölgede görev yapan yangın söndürme uçaklarının güvenli iniş kalkışlarını sürdürmeye yönelik bir çalışmadır. Bu çalışma esnasında sit alanına hehangi bir zarar verilmemektedir. Kurumumuz bölgenin yüksek yangın riski taşımasından dolayı bu faaliyeti tamamen bölge güvenliği gözeterek gerçekleştirmektedir" denildi.

Radikal, Haber: Latif Sansür/DHA, 11.08.2013

KOSOVA'DA BİR OSMANLI ESERİ DAHA İHYA EDİLDİ

 

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi, İstanbul'dan 64 yıl önce fethedilen Kosova'nın Kaçanik kentinde 1594 yılında yaptırılan Sinan Paşa Camii'ni restore ettirerek ilk günkü orijinalliği ile yeniden ibadete açtı.

Bursa'dan yola çıkan 1. Murat Hüdavendigar tarafından 1389 yılında fethedilen Kosova'nın Kaçanik bölgesinde Osmanlı padişahlarından 3. Murat ve 3. Mehmet´in sadrazamı Sinan Paşa tarafından 1594 yılında yaptırılan ve zamanla orijinalliğini kaybeden tarihi Sinan Paşa Camii, Büyükşehir Belediyesi'nin girişimleriyle ilk gün ki görünümüne yeniden kavuştu. Projeye Bursalı hayırsever işadamları Ali Yedikardeş ve İbrahim Alagöz da destek verdi.

Kaçanik'in hemen girişinde ilk günkü orijinalliği ile yerini alan tarihi caminin açılış törenine Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe'nin yanı sıra, Kosova Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar, Türkiye'nin Kosova Büyükelçisi Şengül Ozan, Bursa Milletvekili Tülin Erkal Kara, Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, Üsküp Çayır Belediye Başkanı İzzet Meciti, Kaçanik Belediye Başkanı Besim İlazi, Kosova Müftü Vekili Dr. Fahrush Recebi, Kaçanik İslam Birliği Meclis Başkanı Florim Neziraj ile Bursa, Kosova ve Üsküp'ten gelen çok sayıda davetli katıldı.

Bölgedeki önemli bir beklentiyi daha yerine getirdiklerini dile getiren Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, ilk olarak 9 yıl önce Kosova'daki 1. Murat Hüdavendigar'ı anma törenlerine giderken tarihi camiyi gördüğünü söyledi. Başkan Altepe, Kaçanik'teki bir yıl önce başlattıkları restorasyon çalışmasını tamamlamanın mutluluğunu yaşadıklarını kaydetti.

Sultan Murat Hüdavendigar'ın bundan 624 yıl önce Kosova başta olmak üzere Balkanlar'a medeniyeti ve adaletli yönetimi getirdiğini hatırlatan Başkan Altepe, "Biz de ecdadımızın izinden gidiyoruz. Onların bıraktığı emanetleri yeniden ayağa kaldırıyoruz. Kosovalı ve Kaçanikli yöneticilerin tek talebi, bölgelerinde bulunan tarihi eserlerin Osmanlı'nın gerçek sahibi uzman eller tarafından restore edilmesiydi. Biz de Büyükşehir Belediyesi olarak, Bursalı hayırsever işadamlarımızın desteğiyle çalışmaları hemen başlattık ve bir yıl gibi kısa bir sürede de restorasyonu tamamladık. 1940'lı yıllarda ahır olarak kullanılan ve acil bakıma ihtiyacı olan tarihi cami avlusu ve çevre düzenlemesi ile Kosova için, kültürümüz için hayırlı olsun" dedi.

BU MİRASI KORUMAK ECDADA BORCUMUZ
Türkiye'nin Kosova Büyükelçisi Şengül Ozan da Balkanlar'ın neresine gidilirse gidilsin şehirlerin en güzel noktalarının camilerle süslü olduğunu kaydetti.

Ecdadın emaneti olan Osmanlı Türk mirasını korumanın ecdada olan bir borç olduğunu dile getiren Ozan, "419 yıllık yorgunluğundan arınan Sinan Paşa Camii, çok nadide bir eser haline geldi. Bu eserlere sahip çıkmak ve onların tahrip olmasını önlemek bizim için önemli bir görev. Bursa'nın Osmanlı-Türk mirasına sağladığı bu katkının çok değerli olduğunu düşünüyorum. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, hayırsever işadamları ve bürokratik işlemleri kolaylaştıran Kosova makamlarına teşekkür ediyorum" diye konuştu.

Kosova Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar da ecdat emaneti bu değerli eseri yeniden ihya eden Başkan Altepe ve katkı koyan herkese teşekkür etti.

Kosova Müftü Yardımcısı Fahrush Recebi, Kaçanik İslam Birliği Meclis Başkanı Florim Neziraj ve Kaçanik Belediye Başkanı Besim İlazi de katkıları nedeniyle teşekkür ettikleri Başkan Altepe ve emeği geçenlere plaket verdi.

Başkan Altepe ve protokol üyelerinin kurdeleyi kesmesiyle yeniden ibadete açılan tarihi Koca Sinan Paşa Camii, öğle namazıyla birlikte yeniden cemaate ev sahipliği yapmaya başladı.

Sabah, 11.08.2013

10 MİLYON YILLIK BALİNA FOSİLİ

 

 

Çanakkale'deki müze, 10 bin yıllık balina fosili ve sergilenen diğer unsurlarla yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor. Dünyanın dört bir yanından ziyaretçiler, üniversiteye ait müzeyi internet ortamında geziyor.

 

ÇOMÜ Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Çalık: "Müzemizde sergilenen ve yüzgeç kısmı olan kol kemiğine ait olduğu düşünülen balina fosili örneği, Türkiye 'de ilk olma özelliğine sahip"

Ege Denizi'nde, yaklaşık iki yıl önce Saros Körfezi Doğal Hayatı Koruma ve Amatör Olta Balıkçıları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (SAODER) Başkanı İsmail Gürlen tarafından tesadüfen bulunan ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Yer Bilimleri Müzesi'nde sergilenen 10 milyon yıllık balina fosili, ziyaretçilerden ilgi görüyor.

 

ÇOMÜ Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Ayten Çalık, fosilin, bulunmasının ardından Paleontolog Yrd. Doç.Dr. Sevinç Kapan Yeşilyurt'a verilip müze envanterine dahil edildiğini söyledi.

 

Daha sonra tanımlanmak üzere Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Araştırma Merkezi ve Doğa Tarihi Müzesi Müdürlüğüne gönderilerek, Müze Müdürü Paleontolog Prof.Dr. Tanju Kaya ve ekibince incelenen fosilin, günümüzde yaşamayan "cetotheriidae" familyasından 6-8 metre boyundaki balenli cinsi balina türüne ait olduğunun belirlendiğini dile getiren Çalık, şöyle konuştu:

"Çanakkale Boğazı'nın her iki yakasında 1960'lı yıllarda yapılan çalışmalar sırasında Doğa Tarihi Müzesi Kurucusu Prof.Dr. Fikret Ozansoy tarafından balina bulguları rapor edilmiş ancak herhangi bir fosil örneğine rastlanmamıştır. Müzemizde sergilenen ve yüzgeç kısmı olan kol kemiğine ait olduğu düşünülen balina fosili örneği, Türkiye 'de ilk olma özelliğine sahip. Böylesine önemli bir tarihi bulgunun üniversitemizde sergilenmesinden dolayı çok mutluyuz. Her geçen gün gelişen koleksiyonuyla adından söz ettiren müzemizin, Uluslararası Mineral Birliği (IMA) Müze Komisyonuna üye olan Türkiye 'deki ilk ve tek müze olma özelliği de bulunmaktadır. Amacımız, ÇOMÜ Yer Bilimleri Müzesi'nin, gelişen koleksiyonu, fiziksel mekanı ve sanal müzesiyle dünya literatürüne katkı sunan örneklerin sergilendiği bir müze haline gelmesini sağlamak ve burasını ÇOMÜ'ye ve Çanakkale'ye bir değer olarak kazandırmaktır."

 

EN FAZLA İLGİ BALİNA FOSİLİNE

Ziyaretçilerin, müzenin bölümlerini dikkatle incelediği ve en fazla ilgiyi balina fosiline gösterdiği bilgisini veren Çalık, "http://ybm.comu.edu.tr" internet adresindeki sanal müze gezintisi sayesinde de dünyanın dört bir yanından takipçileri bulunduğunu sözlerine ekledi.

Akşam, 11.08.2013

TAKSİM KIŞLASI YERİNE YA TAKSİM MODERN OLSAYDI?

 

 

Taksim yayalaştırma projesi, zamanında tasarlanan durağan şehrin tam aksine 14 milyonu barındıran ve yüksek seviyelerde dinamizm gösteren bir metropoliten alanın, giderek değişen anlayışının dışavurumudur.

 

Bu metropol ki ülke nüfusunun nerede ise %20’sine, Tekirdağ’dan Sakarya’ya kadar olan uzantısındaki ekonomisi ise ülke ekonomisinin nerede ise % 40’ına ev sahipliği yapmaktadır. Bu metropol Türkiye’yi 21’inci yy’a taşıyacaktır. Toplu taşıma ve yayalaştırmaların yoğun olarak kullanıldığı, artık otomobilin ve karayolunun giderek sorun yarattığını teslim eden anlayış İstanbul’da hakimdir. Taksim Meydanı’nın mevcut durumundaki cılız yaya alanının değişik güzergahlarda seyreden trafik tarafından kesiliyor olması, daha önemlisi çevresindeki aktivite çeşitliğinin azlığı, yaya yoğunluğunun ağırlık merkezinin İstiklal Caddesi’nde toplanıyor olmasına neden olmaktadır.

 

Güzergahın her iki ucundaki girişlerden ciddi yoğunlukta, güzergahı boyunca tali yaya girişlerine maruz kalan İstiklal Caddesi, her iki yanında sınır etkisi yapan kısıtlar nedeni ile kimi kesitlerinde binlere varan yayayı barındırmak durumunda kalmıştır. Aşırı yoğunluk nedeni ile alanın alışveriş, dinlence ve eğlence mekanı özellikleri giderek erimeye başlamış, alanın kalitesi de son yıllarda giderek bozulmaya yüz tutmuştur; diğer yandan, giderek “dejenere” olmasını hızlandırıcı yatırımlar ise bütün haşmeti ile İstanbul’un değişik noktalarında devam etmektedir. Nitekim İstiklal Caddesi’ne mahsus önemli mağazalar artık yeni açılan üst düzey alışveriş merkezlerine doğru, merkez faaliyetlerine paralel bir şekilde kaymıştır.

 

Taksim, yakın gelecekte İstanbul’un önemli toplu taşıma merkezlerinden birisi olacaktır. Raylı sistem yatırımları giderek bir bütünün parçaları olarak birleşmekte ve İstanbul’u kucaklamaktadır. Bugün 300 binler civarında yolcu talebi ile Taksim’e de hizmet veren M2 metro hattı, yakın zaman sonra Haliç’i aşarak Avrupa’nın en büyük transfer istasyonu olan Yenikapı ile birleşecektir. Günlük yolcu talebi giderek 500-600 binlere doğru yükselecek M2 metro hattı, İstanbul’un bu zamana kadar birbirinden bağımsız olan parçalarını da birleştirecektir (kopuk parçalar hipotezi Şehir Üniversitesi’nden Prof.Dr. Murat Güvenç’e aittir).

 

Şişhane ve Taksim istasyonları arasında sıkışan İstiklal Caddesi’nin bir de yakın gelecek açısından ele alınması gerekmektedir. İstiklal Caddesi’ni dengeleyici bir aktivite merkezine ihtiyaç vardır. Bu yönde yapılabilecek en iyi müdahalelerden birisi alanın kuzeyine yapılacak aktivite merkezidir. Ha bu Taksim Kışlası olmuş ha Taksim Modern olmuş fark etmez. Gerçekten de tek çözüm ileride İstanbul’un önemli (raylı) toplu taşıma odaklarından olan Taksim Meydanı çevresi ile birlikte geliştirilmesidir. Zira İstiklal Caddesi’ne olan yaya girişlerinin önemli bir kısmı buradan yapılmaktadır. Yayaların önemli bir kısmının burada tutularak, dahası dağıtılarak, İstiklal Caddesi’nin eski günlerine dönmesinin önü açılabilir. Sade bir yayalaştırma bu hedefi gerçekleştirmek için yetersiz, hatta zararlıdır. Zira daha fazla yaya devasa alanda toplanmayacak, tünel etkisi ile İstiklal Caddesi’ne yönelecektir.

 

Alandaki mevcut kullanımlar değerlendirildiğinde yayaları burada tutacak aktiviteler mevcut değildir. Birkaç cefe ve bistronun, Dolapdere tarafındaki cılız yayalaştırılmış alanı, tek tip kullanımın öne çıkması nedeni ile yetersizdir. Taksim Kışlası tam da bu noktada alana anlam katmaktadır. Sosyo-kültürel, eğlence ve dinlence aktiviteleri donatılmış bir Taksim Kışlası, daha önce kendine yer arayan STK’lara, vakıflara, yer sıkıntısı çeken tiyatrolara, atölyelere, sanat galerilerine ve daha birçok benzer aktiviteye, kahve ve çayhanelere ev sahipliği yaparak alanın, İstiklal Caddesi’ni dengeleyecek ve rahatlatacak, tekrar canlanmasına katkı sağlayacaktır.

 

İstanbul’un gelecekteki gelişimi düşünülünce, Taksim yayalaştırılmasının en zayıf halkasını trafiğin alta alınması oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük şehir içi raylı sistemlerinin inşa edildiği İstanbul’da temel amaç halkımızı toplu taşıma ile taşımaktır. Buna karşın alt geçitler maalesef inşa edilmiştir. Bu durumu avantaja çevirebilmek ya da trafiği kontrol edebilmek amacı ile yaya alanı altından geçiş yapacak olan araçlardan trafik sıkışıklığı harcı alınması yerinde olur. İstanbul’un muadili olabilecek Londra’da 2003 yılında uygulanmaya başlanan trafik sıkışıklığı harç uygulaması bu zamana kadar başarı ile yürütülmüştür; teknolojisi ve uygulama yöntemleri hazır test edilmiş ve kabullenilmiştir. İkili amacımız olmalıdır: bir yandan iyileştirilmiş toplu taşıma ile daha fazla yolcu taşınması, diğer yandan da özel araç trafiğinin azaltılması. Diğer yandan İstiklal Caddesi boyunca hizmet veren nostaljik tramvayın gereksiz uzatıldığını görmekteyiz. Oysa kışla içinden geçerek kongre merkezi-askeri müzeye kadar devam edebilmeli, park alanı ile de bütünleşebilmelidir.

 

Aslında proje daha geniş çerçevede ele alınmalıdır. İşgal kuvvetlerinin bayrak indirdiği rıhtım bölgesinden, Dolmabahçe açık hava konser ve aktivite alanı (İnönü Stadyumu bu bölge için yarardan çok zarar getirecektir), Demokrasi Parkı, Taşkışla, Taksim-Kongre Merkezi bağlantısı şeklinde ele alınabilirse çok daha faydalı olur. Projenin gidişatı da her bir etap sonunda yapılacak ciddi değerlendirmeler ile revize edilerek ilerlerse Olimpiyat şehrine en büyük iyiliği yapmış oluruz.

Zaman, Yazı: Doç.Dr. Metin Şenbil / Arizona Eyalet Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi, 11.08.2013

BAHARAT ÇARŞISINDA TEZGAH SAVAŞI ÇIKTI

 

 

Ekim ayında restorasyon çalışmalarına başlanacak tarihi Mısır Çarşısı'nda esnafı tezgah telaşı sardı. Çarşı esnafı, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün baharat tezgahlarını dükkanların içine alma projesine "Geleneksel görüntüyü bozar" endişesiyle karşı çıkıyor. Mısır Çarşısı Esnafları Derneği Başkanı Çetin Palancı, "Buranın özelliği sunumunda yatıyor. Tezgahlar kalkarsa dükkanlar daralacak, cirolar da düşecek. Turist çarşıda baharat kokusu almak istiyor. Projenin iptali için Vakıflar Genel Müdürlüğü ile görüşüyoruz" dedi. Görüşmelerin iki ay içerisinde tamamlanacağını açıklayan Palancı, teklifin kabul edilmemesi durumunda tezgahların sokaktan kaldırılacağını belirtti. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz aylarda baharatların açıkta satışını yasaklayan bir tebliğ yayımlanmıştı.

YÜZDE 70'İ AÇIKTA
Mısır Çarşısı'nda cironun yüzde 70'i açıkta sunumu yapılan baharatlardan sağlanıyor. Geleneklere karşı standartların devreye girdiği bu dönemde esnaf, çarşının özelliğinin yok olacağını savunuyor. Ramazandan önce Eminönü Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü'nden uyarı alan esnaf, üzerinde çalıştığı yeni yol haritasını çarşının restorasyonuna yetiştirme telaşında.

'AVM'DEN FARKI KALMAZ'
Acar Baharat'ın mağaza sorumlusu Bilal Taşdelen, çarşıdaki tezgahların içeri alınmasıyla Mısır Çarşısı'nın AVM'den farkı kalmayacağını söyledi. Çarşının standartlaştırılmak istendiğini belirten Taşdelen, "Müşterilerin yüzde 90'ı turist. Kendi ülkelerinde zaten AVM'leri var. Karar uygulanırsa neden buraya gelsinler ki" şeklinde konuştu.

8 MİLYON TL'YE YAPILACAK
Çetin Palancı, 100 dükkana sahip Mısır Çarşısı'nın restorasyon ihalesini Geta Genel İnşaat'ın aldığını açıkladı. Palancı'nın verdiği bilgiye göre ihalenin bedeli 8 milyon lira. Palancı, "Restorasyonun 6 ayda bitmesi planlanıyor. İşe dış cepheden başlanacak. Yerler tarihe uygun taş döşenecek. Kalem işleri ise aslına uygun yapılacak" dedi.

Sabah, Haber: Özge Yavuz, 11.08.2013

SIRRI ÇÖZÜLDÜ

 

 

Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde asılı duran ve 2.30’u gösteren saatin şifresi çözüldü. Tarihçi Aydın Ayhan, “O saat dakikaları değil yılları gösteriyor” dedi.

 

Türkiye’nin Atatürk’ün hutbe okuduğu cami olarak tanıdığı Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nin çatısında asılı saat merak uyandırıyor. 2.30’da durmuş olarak görülen saatle ilgili resmi olarak bir bilgiye rastlanmazken, tarihçi Aydın Ayhan saatin dakikaları değil yılları gösterdiğini söyledi.

Tarihçi Ayhan, Zağnos Paşa Camii’nin depremde yıkılma dönemine dikkat çekti. Ayhan, şunları söyledi: “Balıkesir’de büyük bir deprem oluyor ve cami yıkılıyor. Kubbe tamamen çöküyor ve duvarlar ayrılıyor. Tabii ki caminin tekrar yapılması gerekiyor. O zaman Balıkesir’in şansı olan Ömer Ali Bey diye bir mutasarrıf var. Kendisi ilk etapta cebinden yardımlarda bulunuyor ardından da Balıkesirlileri topluyor. Paranın bulunması, inşaat için malzemenin temin edilmesi gerekiyor. Ömer Ali Bey bu konuda çalışma yapıyor.





Bu bina tekrar inşa ediliyor ve oraya bir saat konuyor. Caminin tekrar yapılması 2 buçuk yılı alıyor. Ömer Ali Bey’de ben bu camiyi 2 buçuk yılda bitirdim diyerek o saati astırıyor. Yani inşaat 1901 yılı ortalarında başlamış ve 1904 yılında da bitmiş, saatte bunu simgeliyor.” Saatin üzerindeki Osmanlıca yazı ve rakamların dikkat çektiğini kaydeden Aydın Ayhan, o tarihte Osmanlıca’nın hakim olduğunu söyledi.

 

Habertürk, 11.08.2013

MONA LİSA SIRRI MEZAR AÇTIRDI

 

 

Sanat dünyasında tartışmalar yaratan tablo için ipek tüccarı Francesco del Giocondo’nun aile mezarlığında incelemeler yapılıyor. Sebebi ise Da Vinci’nin tabloda ilham aldığı kişinin, tüccarın eşi Lisa olduğu iddiası...

 

Leonardo da Vinci’nin başyapıtlarından Mona Lisa’nın sırrı aydınlanıyor... Bu sırrın aydınlanması için önceki gün Floransa’da bulunan ipek tüccarı Francesco del Giocondo’nun aile mezarlığı açıldı. Mezarlığın açılmasının nedeni, sanat tarihçilerinin 2005 yılından itibaren Mona Lisa’nın ilham kaynağının Francesco del Giocondo’nun karısı Lisa Gherardini olabileceğine yoğunlaşmaları...

Araştırmalar bir yıl sürebilir
Hayatının son yıllarını Floransa yakınlarında bir manastırda geçirdiği düşünülen, bir dönem Da Vinci’nin komşusu olan Gherardini’ye ait olabilecek üç iskelet geçen yıl İtalyan ulusal kültürel miras komitesi başkanı Silvano Vincenti liderliğindeki ekip tarafından bulundu. Bugünlerde Giocondo aile mezarlığının açılması da,  Gherardini’nin oğlunun DNA’sına erişip bu üç iskeletten birinin Mona Lisa’nın ilham kaynağına ait olup olmadığını anlamak için atılan bir adım.
Eğer sanat tarihçileri DNA eşleşmesini tamamlayabilirlerse, Lisa  Gherardini’nin yüzü bilgisayar modellemesiyle çizilebilecek ve gülüşünden kaşlarına pek çok konuda tartışmalar yaratan dünyanın en ünlü tablosunun sırrı çözülebilecek. Ancak bu modelleme çalışmasının uzmanların yaklaşık bir yılını alabileceği belirtiliyor.

Kendini manastıra kapatmış
Lisa Gherardini’nin hayatıyla ilgili çok fazla bilgi olmasa da, Lisa’nın Floransalı gücünü kaybetmiş aristokrat bir ailenin kızı olduğu biliniyor. Çok erken yaşta kumaş ile ipek tüccarı olan Francesco del Giocondo’yla evlenen Lisa Gherardini’nin rahat bir orta sınıf hayatı yaşadığı ve beş çocuk annesi olduğu düşünülüyor. Kendisinden yaş olarak büyük kocasından fazla yaşayan Lisa’nın kocasının ölümünün ardından manastıra kapandığı da biliniyor.

 

‘Esrarengiz’ gülüş gizemini koruyor

Paris’teki Louvre Müzesi’nde sergilenen ve her yıl milyonlarca ziyaretçi tarafından görülen 16. yüzyıla ait Mona Lisa’nın en çok tartışılan yanı gülüşü. ‘Esrarengiz’ olarak tanımlanan bu gülüşün ardındaki gizem bugüne kadar akademisyenleri meşgul etti. Bazı akademisyenler gülüşün tablonun değişik yerlerine odaklandığınızda değişik anlamlar içerdiğini belirtirken, bazıları da Mona Lisa’nın yüz kaslarındaki dinamikliğin gülüşün sırrı olduğunu iddia etti.  2005 yılında Amsterdam Üniversitesi’nde yapılan duygu tanımlama üzerine bir bilgisayar modellemesi gülüşü yüzde 83 mutlu, yüzde 9 tiksinmiş, yüzde 6 korkulu, yüzde 2 kızgın, yüzde bir nötr bulmuştu.

Milliyet, 11.08.2013

ASLANTEPE HÖYÜĞÜ'NDE BU YILKİ KAZILAR 15 AĞUSTOS'TA BAŞLAYACAK

 

 

Anadolu'da ilk devletin doğuş yeri olarak bilinen Malatya Aslantepe Höyüğü'nde bu yılki kazıların 15 Ağustos'tan itibaren başlayacağı bildirildi.

 

Merkez Orduzu Beldesinde bulunan ve iki yıl önce Açık Hava Müzesi olarak düzenlenen Aslantepe Höyüğü'nde bu yılki kazıların bu ayın ortalarına doğru başlayıp, 1 veya 1,5 ay sürmesinin beklendiği ifade edildi.

 

İtalya La Sapianz Üniversitesi öğretim üyesi Arkeolog Prof.Dr. Marcella Frangipane'nin başkanlığında gerçekleştirilen kazıların bu yılki bölümü için İtalya'dan ekibin önümüzdeki günlerde Malatya'ya geleceği belirtildi.

 

ASLANTEPE HAKKINDA BİLGİ

Aslantepe Höyüğü, binlerce yıl üst üste yığılan pek çok yerleşim tabakasından oluşmaktadır. MÖ 5 bin yıllarından MÖ 712 tarihindeki Asur istilasına kadar şehir olarak varlığını sürdüren tepe daha sonra uzunca bir süre terk edilmiştir. MS 5-6 yüzyıllar arasında ise Romalılar tarafından olarak kullanılmış ve daha sonra Bizans nekropolü olarak yerleşimini tamamlamıştır.

 

İlk kazılar 1930'lu yıllarında Fransız arkeologlar tarafından yapılmıştır. Kazılarda taş üzerine alçak kabartma ile dekore edilmiş avlu ve giriş kapısının iki yanında iki aslan heykeli ve karşısında devrilmiş bir kral heykeli ile Geç-Hitit Sarayı bulunmuştur. Bu eserler hala Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.

 

1961 yılından günümüze kadar devam eden ve İtalyan ve Roma "La Sapianz Üniversitesi" arkeologları tarafından yapılmakta olan kazılar, Aslantepe'nin tarihini daha erken dönemlere taşıyarak önem kazanmasını sağlamışlardır. Höyükte yapılan kazılar sonucunda MÖ 3300-3000 yıllarına ait bir kerpiç saray MÖ 3600 - 3500 yıllarına ait bir tapınak, binlerce güzel mühür baskısı kaliteli metal eserler bulunmuştur. Elde edilen veriler göstermektedir ki; o dönemde Aslantepe, aristokrasinin doğduğu ve ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı resmi, dini ve kültürel bir merkezdir.

 

MS 5000 yılın sonundan MS 4000 sonuna kadar olan zaman süresi içinde güneydeki önemli tarihsel olayların da belirgin olarak yansıdığı Malatya'nın bu bölgesi, her ne kadar Yukarı Mezapotamya'nın bir parçasını oluşturmaktaysa da tam anlamıyla yerel özelliklerini yitirmemiştir.

 

MÖ 2000 yılında Aslantepe, Fırat Nehrine doğru genişleyen Hitit İmparatorluğu'nun şehri olarak kullanılmış. Tepenin Kuzey Doğu yamacına açılan şehir kapısı ve galerisi ile Orta Anadolu Hitit kentlerine benzeyen, etrafı toprak Urla çevrili bir Hitit şehridir.

 

MÖ 1200 yıllarında Hitit İmparatorluğu'nun çöküşünde Doğu Anadolu Geç Hitit başkenti olarak Aslantepe Asur kralı Sargon tarafından tamamen yakılıp yıkılmıştır.

 

Uzunca bir dönem terk edilen sonra, Malatya ovasına gelip Eski Malatya ya gelip yerleşen Romalılar, buluntulara göre höyük üzerinde basit bir yerleşim kurmuşlardır. Daha sonra Bizans döneminde höyük nekropol (mezarlık) alanı olarak kullanılmıştır.

 

Höyük, iki yıl önce Açık Hava Müzesi olarak düzenlenip, yerli ve yabancı turistlere açılmıştı.

haberler.com, 10.08.2013

KADINLAR 10 BİN 500 YIL ÖNCE DE YAPIYORMUŞ

 

 

Konya'da yaklaşık 10 bin 500 yıllık geçmişe sahip Boncuklu Höyük'de yapılan kazılar, kadınların günümüzde olduğu gibi o dönemde de güzelliklerine ve süs eşyalarına büyük ilgi duyduğunu gösterdi.

 

Kazı başkanı Liverpool Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Douglas Baird, kazılarda kadınların gömülü olduğu bölgelerde vücutlarını damgalamak için kullandıkları, üzerinde geometrik şekiller olan mühür ile boyun ve kollarına takmak için boncuklar bulduklarını; bundan da kadınların, erkeklere hoş görünmek için güzelliklerine önem verdiğinin anlaşıldığını söyledi.

 

Çumra İlçesi'ndeki yaklaşık 9 bin yıllık yerleşim yeri Çatalhöyük'deki insanların atalarının yaşadığı belirtilen merkez Karatay İlçesi Hayıroğlu Beldesi sınırları içindeki yaklaşık 10 bin 500 yıllık geçmişe sahip Boncuklu Höyük'deki kazı çalışmaları sürüyor. Boncuklu Höyük'deki kazı çalışmalarının 2006 yılında başladığını hatırlatan Liverpool Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Douglas Baird, bu yıl 15 Temmuz tarihinde 36 kişilik ekiple kazılara başladıklarını kaydetti.

 

Boncuklu Höyük'de, Çatalhöyük'deki insanların atalarının yaşadığını öne süren kazı başkanı Doç.Dr. Baird, evlerin içinde buldukları buluntular ışığında, bölgeyi Çatalhöyük'deki kültürün ilk başlangıcı olarak değerlendirmenin mümkün olduğunu söyledi. Bu yıl bölgedeki 4 ayrı alanda kazı yapacaklarını ifade eden Baird, "Kazılarımız ağırlıklı olarak mimari yapı içinde yoğunluk kazanacak. Alt seviyelere inerek mezarlara ulaşmayı hedefliyoruz" diye konuştu.

 

O DÖNEMDE DE DOKUMACILIK YAPILMIŞ

Yaptıkları kazılarda ortaya çıkardıkları ev ve içerisinde bulunan malzemeleri anlatan Doç.Dr. Douglas Baird şunları söyledi:

"Evin içerisinde küçük delikler tespit ettik. Bu delikler dokuma tezgahlarına ait. Bu, o dönemde yaşayan insanların hasır gibi dokumacılık işleriyle uğraştıklarını gösteriyor. Dünyadaki ilk duvara oturtulmuş hayvan başlarının duvarlara monte edildiğini tespit ettik. Bunları güç göstergesi olarak duvarlara monte ediyorlardı."

 

Yaptıkları kazılarda özellikle kadınların gömülü olduğu bölgelerde vücutlarını damgalamak için kullandıkları üzerinde geometrik şekiller olan mühür ile boyun ve kollarına takmak için boncuklar bulduklarını belirten Doç.Dr. Baird, şöyle dedi:

"Yaptığımız kazılarda kadın iskeletlerinin yanında boncuk türü süs eşyalarına ulaştık. Erkek gömülerinin çevresinde genellikle ok uçları ve avlanma için kullandıkları malzemeler bulduk. Bu buluntular ışığında günümüzde olduğu gibi 10 bin 500 yıl önce de kadınların, erkeklere hoş görünmek için güzelliklerine önem verdiğini söyleyebiliriz."

Haber 7, 10.08.2013

8 BİN YILLIK ANA TANRIÇA HEYKELİNİN BAŞI BULUNDU

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ege Üniversitesi ve Boronva Belediyesi desteği ile gerçekleştirilen larının başkanlığını yürüten Yard. Doç.Dr. Zafer Derin, yaptığı açıklamada, 2013 çalışmaları sırasında çok önemli buluntulara rastladıklarını belirtti.

İzmir Arkeoloji Müzesi'ne teslim edilecek buluntuların İzmir ve Batı Anadolu'nun 8 bin yıllık geçmişine dair ipuçları verdiğini söyleyen Derin, bu yılki kazılarda elde ettikleri Ana Tanrıça i başının özel önem taşıdığını anlattı.

Batı Anadolu kültüründe kadın ve doğurganlığın kutsal olduğuna dikkati çeken Zafer Derin, şöyle konuştu:
"Elimizde Ana Tanrıça figürünün başı var. O dönemde bu bölgede Ana Tanrıça tapınımlarının yaygın olduğunu biliyorduk ama yaklaşık 4 santim boyundaki bir heykel başına Türkiye'de ilk kez rastlıyoruz. Onun heykelini evlerinin bir bölümüne koyarak daha sağlıklı ve uzun yaşayan çocuklar için istekte bulunuyorlardı. Bu küçük parça da MÖ 6 binli yıllarda son derece güzel ve narin işlenmiş. Anadolu aslında Ana Tanrıça kültürünün merkezi konumunda. Çünkü antik dönemde doğurganlık çok önemli. Prehistorik çağda kadın ne kadar çok doğurursa işgücü o denli artıyor ve üretim de yükseliyordu. Doğurganlık dinsel anlamda kadını kutsallaştırıyordu."

Anadolu adının da bir görüşe göre Ana Tanrıça'nın kutsallığından geldiğini aktaran Zafer Derin, bölgede elde edilen çanak çömleklerin üstünde de aynı tasvire rastladıklarını dile getirdi.

Bir başka ilginç buluntu ayakkabı şeklindeki mühür
Yeşilova Höyüğü kazıları sırasında rastlanan bir diğer önemli buluntunun da ayakkabı şeklindeki mühür olduğunu anlatan Derin, o dönem insanların bu mühürü yanlarında taşıdığını belirterek, "İmzasını atması gerektiğinde mühürü kullanıyor. Mührünü kişiselleştirmek istediği kil ya da toprağa bastırıyor" dedi.

Zafer Derin, bölgede ayrıca sanat eseri niteliğinde işlenmiş çanak çömlek de elde ettiklerini açıkladı.

Kazılarına 2005 yılında başlanan Yeşilova Höyüğü'nün dünyada büyük yankı uyandırdığına işaret eden Zafer Derin, özellikle kazı döneminde Avrupa ve Amerika'dan bilim adamlarını ağırladıklarını ifade etti.

Kazı alanına ziyarette bulunan Almanya'daki Johannes Gutenberg Üniversitesi heyetine başkanlık eden Prof.Dr. Johannes Gutenberg ise Avrupa'daki birçok antropoloji öğrencisinin laboratuvarlarda çalıştığını, kazı alanlarında çalışmanın büyük zenginlik olduğunu söyledi.

Yeşilova Höyü'nün de Batı Anadolu kültüründe önemli yer tuttuğunu söyleyen Derin, Avrupalı doktora öğrencilerinin bölgedeki hayvan kemikleri ve insan iskeletlerini merakla incelediklerini de sözlerine ekledi.

Sabah, 10.08.2013

TARİH KAÇAKÇILIĞI ADIM ADIM ÇÖZÜLDÜ

 

 

İstanbul Polisi, tarihi eserlerin yurtdışına nasıl kaçırıldığı ile ilgili rapor hazırladı. Rapora göre, çiftçiler ve defineciler tarihi eserleri buluyor. Kapalıçarşı’da antikacı/koleksiyoner olarak görünen bazı kişiler bu eserleri alıyor. Paha biçilemeyen bu hazineler kargo ve kuryeler vasıtasıyla yurtdışına çıkartılıyor.

Rakamlar ürkütücü
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, 2012 yılında kültür ve tabiat kaçakçılarına yönelik 18’i planlı 470 operasyon gerçekleştirildi. Yapılan operasyonlarda 1032 şüpheli yakalandı ve 29 bin 15 kültür ve tabiat varlığının yurtdışına çıkarılması engellendi. En fazla tarihi eser İzmir ’de yakalandı. 4714 eserin ele geçirildiği İzmir’i sırasıyla İstanbul, Hatay, Afyon ve Zonguldak izledi. 2011 yılında tarihi eser kaçakçılığına yönelik yapılan 458 operasyonda toplam 4007 eser ele geçirilmişti. 2011’de yapılan operasyonlarda ele geçirilen sikke sayısı ise 20 bin 627 adet iken 2012’de sayı 22 bin 705 oldu. 2013 ilk 7 ayında sadece İstanbul’da 5168 adet eser yakalandı.
Son olarak geçen günlerde T.G. ve R.K. isimli iki kişi, Ege ve Akdeniz’de çeşitli illerden topladıkları Bizans ve Roma dönemine ait paha biçilemeyen eserleri satmak için geldikleri İstanbul’da Esenler Otagarı’nda gözaltına alındı.


Tarihi eser kaçakçılığı ile daha etkin mücadele etmek isteyen İstanbul Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü de bir rapor hazırlayarak eserlerin nasıl yurtdışına kaçırıldığı ile ilgili kapsamlı bir çalışma yaptı.


Hazırlanan rapora göre; büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış Anadolu ’da tarihi eserler genellikle tarımla uğraşan çiftçiler tarafından bulunuyor. Bunun yanında özellikle tarihi eser ticareti ile uğraşan defineciler diye adlandırılan ve tarihi eser konusunda eksperlik yapan şahıslar tarafından yer- altından izinsiz kazı yapılarak çıkartılıyor. Daha sonra İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük illerde tarihi eser ticareti yapan şahıslarla irtibat kuruluyor. Fakat bu eserleri özellikle yurtdışına satmak isteyen şahıslar daha çok İstanbul’daki şahıslarla irtibata geçiyor.

Kapalıçarşı’da satılıyor
İstanbul’da bu işle uğraşan şahısların büyük kısmının görünürde yasal olarak faaliyet gösterdikleri antikacı dükkanları bulunuyor. Bu alıcılar İstanbul’da daha çok Beyazıt Kapalıçarşı, Kadıköy ve Şişli ilçelerinde faaliyet gösteriyor. Bunun yanı sıra tarihi eser kaçakçılığı piyasasının büyük bir kısmını ‘koleksiyoner’ olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan izin belgesi bulunan şahıslar idare ediyor. Koleksiyonerlerin yasal olarak adresi belli olmak ve belirli zamanlarda denetimden geçirilmek üzere belirli yerlerde tarihi eserleri muhafaza etmelerine izin veriliyor. Ellerine geçirdikleri bir tarihi eseri Kültür Bakanlığı’na bildirmeleri için de 3 günlük süreleri bulunuyor.
Fakat bazıları bu yetkilerini kötüye kullanabiliyor. Böyle birinin bu eseri satmak üzere yakalanması durumunda eserin yeni eline geçtiğini söyleyerek kendilerini savunma yoluna gidiyor ve mahkeme tarafından hiçbir ceza almadan kurtularak yine aynı işleri yapmaya devam ediyor.

Yurtdışına kuryelerle çıkartılıyor
Tarihi eserleri yurtdışına çıkarıp uluslararası piyasada satışa sunmak isteyen şahıslar kuryeler ya da kargolar vasıtasıyla bu eserleri satıyor. Yurtdışında yaşayan ve bu işleri organize eden çok sayı da Türk vatandaşı da bulunuyor.

Radikal, Haber: İsmail Sağıroğlu, 10.08.2013

EKSİK SARAYLAR İTİNAYLA TAMAMLANIR

 

     

 

Tekfur Sarayı’nda uygulanan proje, Türkiye’de restorasyon ile tasarım alanlarının birbirinden ne kadar uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Restorasyonun aslında bir tasarım konusu olduğunu içselleştiremediğimiz ve bu yönde başarılı örnekler üretemediğimiz sürece, Tekfur Sarayı gibi nice yapıyı “özgün haline dönüştürmeye” uğraşırız.

 

2013 yılı Mart ayının son haftasında, metrobüsü kullanarak Yeşilköy yönüne gittiğim bir gün, Haliç Köprüsü’nden geçerken, Ayvansaray sırtlarındaki Tekfur Sarayı silueti gözüme takıldı. Zihnimde yer etmiş olan Tekfur Sarayı, Ayvansaray’dan Haliç’e doğru üst üste yığılmış kiremit örtülü yapıların en tepesinde, dört duvar, çatısız bir yapı idi. Ama bu sefer Saray da kiremit denizinin içinde kaybolup gitmişti ve kolay ayırt edilemiyordu.

Tekfur Sarayı’nın restore edileceğini iki yıl kadar önce duymuştum. O yüzden kapının üzerinde yapının üzerinde gördüğüm çatının, restorasyon amacıyla yapılmış koruyucu çatı olduğunu düşündüm. Koruyucu çatının üzerinde kiremidin ne işi var diye düşünmedim değil, ancak hem net göremediğim hem de böyle bir yapının çatısının kiremitle kapatılmış olamayacağını umduğum için, koruyucu çatı alternatifi ile kendimi teselli etmeye çalıştım. Ancak, ilerleyen günlerde net olarak anladım ki gerçekten de Tekfur Sarayı’nın çatısı kapatılmış ve üzeri de alaturka kiremit ile kaplanmıştı… Bu durum üzerine, Sulukule’yi de içine alacak şekilde planladığımız geziye Tekfur Sarayı’ndan başlama kararı aldık ve bu gezide yapının eksiklerinin nasıl “tamamlandığını” yakından görme fırsatımız oldu.





Bu projeyi birçok açıdan eleştirmek mümkün, yazının ilerleyen bölümlerinde, benim açımdan önemli olan iki noktaya değineceğim ama konuya projenin adı ile başlamak doğru olur diye düşünüyorum. Yapının çevresine kurulmuş olan şantiye paravanında “işin adı” şöyle yazılmış; “Tekfur Sarayı Tamamlama İnşaatı”. Mesleğim ve ilgilendiğim alan itibariyle, restorasyonu yapılan binaların tabelalarını yakından incelerim. Bu tabelaların çoğunda proje müellifinin adı yerine müteahhidin adının yazması ya da restorasyon ile inşaat kelimelerinin yan yana kullanılması sık rastlanan bir durumdur. Ancak “tamamlama inşaatı” ibaresi ile ilk kez Tekfur Sarayı’nda karşılaştım. Anlaşılıyor ki; proje müellifi ve işin sahibi olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi, yapılan işin bir restorasyon olmadığını, tam da tabelada yazdığı gibi “tamamlama” olduğunu vurgulamakta sakınca görmemişler.

Restorasyon aşamasında kirpi saçak uygulamasından, tarihi gravürlerde görülen kademeli kalkan duvarının kaldırılmasına, büyük ölçüde yıkılmış olan giriş katının, ayakta kalan sütun ve sütun başlıklarının kopyaları ile tamamlanmasına kadar bir dizi kararda bilim heyetinin katkısı olduğu, yine inşaat paravanında yer alan bilgilerden anlaşılıyor.





Ancak benim anlayamadığım, böyle önemli bir yapının kaderinin yalnızca bir mimarın fikrine, bilim heyetinin bilgi birikimine ve işlevi belli olmayan restorasyon projeleri yaptırmakla nam salmış belediyenin vizyonuna mahkum edilmiş olması. Türkiye coğrafyasında günümüze ulaşmış bir iki Bizans sarayından biri olan bu önemli yapı, daha katılımcı, dünyada örneklerini sıkça gördüğümüz bir planlama ve restorasyon sürecini fazlasıyla hak ediyor. Elbette yalnızca Tekfur Sarayı değil, Haliç Tersanesi, şehir surları ya da Salıpazarı antrepoları gibi bütün kamusal alanların dönüşümünde benzer yaklaşımların gözetilmesi gerekiyor. Aksi takdirde Tekfur Sarayı örneğinde olduğu gibi, neredeyse heykele dönüşmüş bir yapı, çatı kapatılıp, araya kat atılarak “işlevlendiriliyor”.

Tekfur Sarayı’nda uygulanan proje, Türkiye’de restorasyon ile tasarım alanlarının birbirinden ne kadar uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Restorasyonun aslında bir tasarım konusu olduğunu içselleştiremediğimiz ve bu yönde başarılı örnekler üretemediğimiz sürece, Tekfur Sarayı gibi nice yapıyı “özgün haline dönüştürmeye” uğraşırız. Oysa bu konuda başarılı örneklerimiz var, ancak nedense gidişat olumlu yönde değil. 2001 yılında Mimar Gökhan Avcıoğlu’nun, Tekfur Sarayı gibi çatısı tümüyle yok olmuş ve dört duvarı kalmış Esma Sultan Yalısı’nın içine yerleştirdiği cam yapı, restorasyonun önemli bir tasarım konusu olduğunu kanıtlayan başarılı bir örnektir. Ayrıca bu tür örnekler, restorasyon alanında tartışma ortamı yaratabilecek bir zemin oluşturuyor. Ancak Tekfur Sarayı örneğindeki gibi özgün yapıyı taklit etme çabası, ne yazık ki herhangi bir tartışma zemini yaratamıyor. Aksine, yapıların geçmişiyle ilgili çoğu bilginin yok edildiği “yeni tarihi binalar” inşa etmiş oluyoruz.

Yapı, 10.08.2013

SÜHEYL ÜNVER KOLEKSİYONU KORUMA ALTINA ALINIYOR

 

 

İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü kurucusu, aynı zamanda gelenekli sanatların inceliklerinin günümüze ulaşmasına çok büyük katkısı olan, sanatkar Ord. Prof.Dr. A. Süheyl Ünver’in hazine niteliğinde olan ve bugün önemli bir kısmı Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi’nde muhafaza edilen dosya defterlerden oluşan koleksiyonu, koruma altına alınıyor.

 

Dosyalar içinde hat ve tezhip örnekleri, minyatürler, kalıplar, levhalar, fotoğraflar gibi orijinal belgelerin yanı sıra Ünver’e ait mektup, dergi, davetiye, gazete küpürü, makaleler ve kitapçıkların da bulunduğu zengin bir koleksiyon yer alıyor. Kitap Şifahanesi ve Arşiv Dairesi Başkanlığı tarafından 2012 Kasım ayından bu yana Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi konservasyon biriminde yürütülen çalımalarda Ünver’in dosyaları içindeki belgeler, özel tasarlanan arşiv zarflarına ve dosyalarına yerleştiriliyor.

 

Belgeleri sadece mekanik yöntemlerle dosyalara yerleştirmek için uzun bir ön çalışma gerçekleştirildi. Lignin içerikli odun hamuru kağıttan yapılma belge ve gazeteler ile diğer belgeler birbirlerine temas etmeyecek şekilde saklandı. Fotoğraflar için ise içinde alkali tampon bulunmayan ve özellikle fotoğrafların saklanması için üretilen arşiv zarfları kullanılıyor.

Onarım gerektiren belgelere en az müdahale anlayışı ile gerekli işlemler uygulandı. Yapılan uygulamalar yazılı ve fotoğraflı olarak belgelendi. İşlemleri biten belgeler hazırlanan zarf ve dosyalara yerleştirilerek mekanizmalı arşiv kutuları içine konuldu ve kutular yatay biçimde depolandı. Bu çalışma sırasında tüm dosyaların ve defterlerin sayısallaştırılması tamamlanarak Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi bünyesinde kurulması planlanan Ord. Prof.Dr. A. Süheyl Ünver Araştırma Merkezi içinde araştırmacıların hizmetine sunulacak.

Zaman, 10.08.2013

İŞKENCEHANE 18 AY SONRA OTEL OLUYOR

 

 

Bir dönemin işkencehanesi Sansaryan Han, beş yıldızlı otel oluyor. Ermeni Cemaati ile Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında hukuk mücadelesine konu olan Sansaryan Han, geçen ay ihale usülüyle kiraya verilmişti. İhaleyi aylık 235 bin TL kira bedelini ödemeyi taahhüt eden Özgeylani İnşaat kazandı. İstanbul Vakıflar Birinci Bölge Müdürlüğü açılan ve kira bedeli 120 bin TL olarak belirlenen ihalede firma, bedelin yüzde 111 üzerine çıkarak ihaleyi kazandı. Kira oranı 4. yılda ise iki katına çıkacak. Özgeylani İnşaat yetkilileri, şartnamenin imzalanmasından sonra handa çalışmaların başlayacağını ve restorasyonun 18 ayda tamamlanarak, otel olarak hizmete açılacağını bildirdi. Türkiye Ermeni Patrikliği ise, yaklaşık 70 yıldır devlete ait olan Sansaryan Han'ın, cemaate ait olduğunu söylüyor. İstanbul Patrikliği'nin ihaleyle ilgili açtığı ve Sansaryan Han'ın üçüncü şahıslara devredilmemesi için mahkemeye yaptığı başvuru, reddedilmiş ve han üzerindeki Patrikhane'nin koydurttuğu tedbir kaldırılmıştı.

NAZIM, MİHRİ, RUHİ SU...
Gerçek ismi "Sanasaryan Han" ve Erzurumlu bir tüccar olan Sanasaryan'a ait olan İstanbul Sirkeci'deki bina; 1895 yılında mimar Hosep Aznavour tarafından biri bodrum kat olmak üzere atlı katlı kagir bir yapı olarak inşa edildi. 1915-1920 yılları arasında el konulan binanın sahipleri kayıp. Sansaryan Han'ın gelirleri 1920-28 yılları arasında Patrikhane'nin kullanımına sunuldu. Ancak 1928'de İstanbul Valiliği'nin bir kolu olan İdare-i Hususiye, hanın gelirlerine el koydu. Dönemin patriği Naroyan'ın açtığı dava, 1932 yılında Patriklik lehine sonuçlandı. Üç yıl daha gelirleri Patriklik aldı. 1935'teyse İdare-i Hususiye karşı dava açtı ve Sansaryan Han, devlete geçti. Bina uzun yıllar İstanbul Emniyet Müdürlüğü olarak kullanıldı. Bu binada Türkiye'nin sağcı ve solcu aydınları her ihtilal döneminde bodrum katındaki tabutlarda uzun yıllar işkence gördü. Binada işkence gören aydınlar arasında Nazım Hikmet, Nihal Adsız, Cihan Alptekin, Vedat Türkali, Ece Ayhan, Attila İlhan, Mihri Belli, Ahmed Arif ve Ruhi Su en çok bilinenler. Dik bir tabuta benzeyen hücrelerinden ötürü binaya 'tabutluk' olarak adlandırıldı. Oturmanın mümkün olmadığı bu hücrelerde insanlar, günlerce ayakta tutulurdu. Daha sonra İstanbul Adliyesi'nin Hukuk Mahkemeleri olarak kullanılan bina, geçen ay Vakıflar Genel Müdürlüğü ihale usülüyle kiraya verildi. İhale duyurusu önce Resmi Gazete'de yayımlandı.
Sabah, Haber: Müjgan Halis, 10.08.2013

NADİDE ESERLERİN TIPKIBASIMI YAPILIYOR

 

 

Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, arşivlerindeki değerli eserlerin tıpkıbasımı ile bazılarının çevirisini yayımlamayı hedefleyen bir proje başlattı. Tıpkıbasımı yapılan ilk 6 eser ile çevirilen ilk 3 eser yayımlandı.

 

Aralarında Sultan III. Mustafa Divanı, Kamusu’l-Muhit Tercümesi, Cevhername,  Acayibü’l-Mahlukat gibi eserlerin yer aldığı bu kitaplar, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi’nin bahçesinde sergileniyor. Yazma ve Nadir Eserler Daire Başkanı Hüseyin Kutan, “Arşivlerimizde 140 koleksiyon bulunuyor. Yayımladığımız eserleri bu koleksiyonlardan seçtik.” diyor. Çevirilerin ve tıpkıbasımların devamı gelecek.

 

Osmanlı’da siyasi ve iktisadi olaylara dair

Orijinal adı Tarih-i Cülus-ı Sultan Mustafa Han-ı Salis olan eser, Osmanlı’daki protokol usullerini anlatıyor. Eser, Sultan III. Mustafa ve Koca Ragıp Paşa’nın emriyle III. Mustafa’nın cülus törenini tertip eden Teşrifatçı Mehmet Akif Bey tarafından kaleme alınmış. 30 Ekim 1757-14 Mayıs 1761 yılları arasındaki teşrifat törenlerinin yanı sıra dönemin siyasi, askeri ve iktisadi olaylarına dair önemli bilgiler içeren eser, Prof.Dr. Erhan Afyoncu’nun giriş yazısıyla sunuluyor. Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Esad Efendi Koleksiyonu’ndaki nüshası esas alınan bu tıpkıbasım, yazarı tarafından yazılmış tek nüsha olduğu için çok kıymetli.

 

Mütercim Asım Efendi’nin sözlüğü

Çevirisi yapılan eserler arasında önemli olanlardan biri, Mütercim Asım Efendi’nin 19. yüzyılda yazdığı Kamusu’l-Muhit Tercümesi. Eser, bir yandan Arapçanın dil ve kültür servetini, diğer yandan Türkçenin zengin söz varlığını göstermesi bakımından değerini koruyor. Osmanlı döneminde birçok baskısı yapılan eserin, bizzat yazarının tashih ederek Sultan II. Mahmud’a takdim ettiği ve Hamidiye Koleksiyonu’na kayıtlı nüsha, yayımlanmış diğer nüshalarla karşılaştırılarak Prof.Dr. Mustafa Koç ve Doç.Dr. Eyüp Tanrıverdi tarafından yayına hazırlandı. Altı ciltte tamamlanacak eserin ilk iki cildi basıldı.

 

Cevherler üzerine yazılmış ilk eser

Osmanlı coğrafyasında cevherlerle ilgili yazılmış ilk eser olan Cevhername, 15. yüzyılda yaşayan önemli alimlerden Muhammed bin Mahmud Şirvani tarafından kaleme alınmış. Şirvani, aslında madenler ve değerli taşlar hakkında Cevhername ve Tuhfe-i Muradi adlarıyla iki eser yazıyor. 1430’da Cevhername’yi bazı eklemeler yaparak düzenliyor ve Tuhfe-i Muradi adıyla II. Murat’a takdim ediyor. Prof.Dr. Mustafa Argunşah tarafından yayına hazırlanan bu eserin tıpkıbasımı için, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Ayasofya Koleksiyonu’ndaki nüsha esas alındı.

 

İlahiyat, astronomi, botanik, zooloji bir arada

Tıpkıbasımlar serisi altında yayımlanan Acayibü’l-Mahlukat ve Garayibü’l-Mevcudat, ansiklopedik bilgiler veren değerli bir eser. Coğrafya ve astronomi konularına ait başlıkların bulunduğu eserde; ilahiyat, astronomi, botanik, zooloji gibi bilimlere dair birçok bilgi yer alıyor. Prof.Dr. Günay Kut tarafından yayına hazırlanan Acayibü’l-Mahlukat’ın tıpkıbasımında Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Nuri Arlasez Koleksiyonu’ndaki nüsha esas alınıyor. Bu nüshayı 12. yüzyılda Muhammed bin Mahmud et-Tusi Farsçaya çevirmiş. Nüshayı değerli kılan üç nokta var; yazılış tarihi, eski Anadolu Türkçesi ile kaleme alınmış olması ve edebi değeri.

 

Nefis, bilgi nazariyesi ve ahlaka dair

Hicri 4. asırda yaşayan Ebu’l-Hasan Muhammed b. Yusuf el-Amiri’nin kaleme aldığı Kitabü’l-Emed Ale’l-Ebed’de (Sonsuzluk Peşinde), nefsin bedenden ayrıldıktan sonraki durumu anlatılıyor. Nefis, bilgi nazariyesi ve ahlaka dair görüşlerin de belirtildiği kitapta, İslam ve Yunan felsefeleri arasındaki farklılıklar incelenerek ikisi arasındaki karşılaştırmalara yer veriliyor. Kitabü’l-Emed Ale’l-Ebed’in Türkçeye çevrilmesinin sebebi; İslam felsefesinin doruk noktasına ulaştığı Hicri 4. ve 10. yüzyılda, bu alanda birçok eser veren Amiri’nin en önemli eserlerinden biri olması. Yakup Kara tarafından çevrilen kitap, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Servili Koleksiyonu’na kayıtlı tek nüsha.

 

Fatih Sultan Mehmet’e sunmak için özel hazırlanan geometri kitabı

1201-1274 yılları arasında yaşayan Nasirüddin-i Tusi, Öklid’in Usul ile Batlamyus’un el-Macesti eserlerinden derleyerek hazırladığı Tahriru Usuli’l-Hendese ve’l-Hisab (Öklid’in Elemanlar Kitabının Tahriri) o dönemde yazılan, eski Yunan ve İslam dünyasında geometri alanındaki en temel eser. Bu eser, Fatih Sultan Mehmet zamanında padişaha sunulmak istenmiş fakat bu sunum için daha özenli bir nüsha hazırlanmış, eser bu nedenle daha kıymetli. Millet Yazma Eser Kütüphanesi Feyzullah Efendi Koleksiyonu’ndaki eserin tıpkıbasımı Prof.Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun giriş metni ile sunuluyor.

Zaman, Haber: Sevinç Özarslan, 10.08.2013

PRİM YAPACAK 10 RESSAM



 

Resim piyasasında 'yaprağın kıpırdamadığı' temmuz ve ağustos aylarını Artium Sanatevi'nin sahibi Rüştü Sungur hayli hareketli geçirdi. Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü mezunu olan 20 yıllık galerici ve müzayedeci Sungur, şu sıralarda Alarko- Cengiz Holding ortaklığı Medaş Elektrik Dağıtım'ın Konya'daki sanat galerisinde açılacak ve sigorta değeri 4 milyon 500 bin lira olan çağdaş Türk resim sergisinin hazırlıklarını yürütüyor. Geçen ay 'Oda Müzayedeleri- 1'i gerçekleştiren ve yüzde 60'a yaklaşan satış oranını yakalayan Sungur, aldığı sanat eğitimi sayesinde öngörülerinin doğru çıkmasıyla da dikkat çeken bir isim. Bugüne kadar 20 bin eserin el değiştirmesine aracı olan müzayedeci, yeni sanat sezonunda dikkatle takip edilmesi gereken 10 sanatçıyı SABAH'la paylaştı.


Resim yatırımı yapmak isteyenler, hangi sanatçıları takip etmeli? Mehmet Güleryüz, Alaettin Aksoy, Ergin İnan, Devrim Erbil ve Neşe Erdok. Bu isimlere ait eserlerin fiyatları istikrarlı şekilde artıyor. İki yıl içinde onların imzasını bugünkü fiyatlarından bulmak mümkün olmayacak.

Bu süredeki prim oranı ne olabilir? Rahatlıkla yüzde 50'leri bulabilir.

Neden bu isimler öne çıkıyor? Doğum tarihleri 1937 ila 1943 yılları arasında. Yani 1968 kuşağı sayılıyorlar. Bugün hepsi Türk resminin yaşayan ustaları arasında. Sanat yatırımında veya koleksiyonunda güçlü imza isteyen alıcıların radarında şimdi doğal olarak bu isimler olacak.

Takip edilmesi gereken 'ikinci 5' kimlerden oluşuyor? Daha genç kuşaktan Canan Tolon, Ahmet Oran, Kemal Önsoy, Selma Gürbüz, Haluk Akakçe. Bu sanatçıların doğum tarihleri 1950 ve sonrası. Çalışmaları uluslararası düzeyde.

Gayrimenkul sektörünün gelişimi sanat piyasasını nasıl etkiliyor? Gayrimenkul ne kadar satılırsa resim piyasası da o kadar yükselir. İnsanlar yeni ve büyük evlerinde boş duvarlara bakarak oturmak istemiyor. Finans piyasası kötü de olsa, o boş duvarlar resim piyasasının geleceğidir.

FİGÜRATİF RESİM ÖN PLANA ÇIKACAK
Rüştü Sungur, koleksiyonerler ve sanat yatırımcıları için önemli tüyolar verdi. Sungur, "Soyut resme son 4 yıldır devam eden ilgi, yerini figüratif resme bırakacak. Bu her 3-4 yılda bir böyle oldu. Nedeni duygusal. Alıcılar soyuttan sıkılınca figüratif resme dönüyor. Uzun vadeli yatırım için piyasanın aksine hareket etmek karlı olabilir."

MEDAŞ ELEKTRİK KONYA'DA SERGİ AÇIYOR
Alarko-Cengiz Holding ortaklığıyla kurulan Medaş Elektrik Dağıtım'a ait Medaş Sanat Galerisi'nin danışmanlığını üstlenen Rüştü Sungur, çağdaş Türk resim sergisinin hazırlıklarını yapıyor. Sergi için koleksiyoncular ve kurumlardan eser seçimi ve teminini sürdüren Sungur, "Buranın Anadolu'daki en iyi sanat galerisi olduğunu söyleyebilirim" dedi.

TALEP ÇOK ARZ YOK
Rüştü Sungur, artık ofis, otel ve AVM sahiplerinin de 5 ila 40 bin liralık resim satın aldığını söylüyor. "Bu piyasayı besleyecek kadar sanatçımız yok" diyen Sungur, düzenli resim yapan 2 bin sanatçı olduğunu belirtiyor.

Sabah, Haber: Handan Bayındır, 10.08.2013

KAZILARI DEVAM EDEN ANAVARZA ANTİK KENTİ, EFES İLE YARIŞACAK

 

Adana Müze Müdürü Kazım Tosun, Türkiye’nin en önemli ören yerlerinden biri olan Anavarza’da geçen yıl başlanan kazılara devam edildiğini söyledi.

Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Doç.Dr. Murat Durukan’ın bilimsel danışmanlığındaki çalışmaların 1’i müzeden 2 arkeolog ve 21 işçinin katıldığını hatırlatan Tosun, “30 yıllık meslek hayatımın en güzel dönemini yaşadım. Çünkü Efes ile yarışacak Anavarza gibi bir dev bir ören yerinin kazasını başlatmak bana nasip oldu.” dedi. Bakanlar Kurulu Kararıyla kazıların önümüzdeki aylarda Murat Durakan başkanlığında süreceğini dile getiren Tosun, son iki yılda bu faaliyetler için Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 330 bin lira destek aldıklarını kaydetti.

Kozan bölgesinde deprem sonucu yıkılan 17 metrelik bir alanın temizlik ve restorasyonuna öncelik verdiklerine işaret eden Tosun, bu sene daha çok ayağa kaldırma, konservasyon boyutunda bir çalışma planladıklarını ifade etti. 1000 dönümlük bir sahayı kapsayan Anavarza’da tescilli iç sur bölgesinin bakanlığa tahsisli olduğunu belirten Tosun, “Bu nedenle kazısı en kolay yapılacak yerlerden biri iç sur sahası. Maalesef kazılarda mülkiyet problemleri karşımıza çok çıkmakta. SİT alanı iç sur içinde yaklaşık 30, surun dışında ise yaklaşık 100 civarında köylü evi var. Anavarza’da kazıların gelecekte ilerleyebilmesi için –bana göre– köyün oradan kaldırılması gerekir. Ama bu devlet politikası, hükümetin alacağı bazı kararlarla gerçekleşebilir. Bakanlığın ‘aç, restore et, devam et’ ilkesi bağlamında kazıları yapacağız. Ana giriş kapılarından biri olan Alakapı çok önemli. Burası korumaya alındı.” diye konuştu. Kurumda yürütülen hizmetler hakkında bilgi veren Müze Müdürü Kazım Tosun, Yumurtalık İlçesi'ndeki Süleyman Kulesi’nin altındaki mezarlıkta bakanlığın gönderdiği 70 bin lira ödenekle temizlik yapacaklarını açıkladı.

MİLLİ MENSUCAT FABRİKASI MÜZELER KOMPLEKSİ OLACAK
1924 yılında kurulan ve uzun yıllar bölgede tek olan Adana Müzesi’nde Gaziantep, Kahramanmaraş, Mersin, Osmaniye ve Hatay yöresine ait çok sayıda eserin korunup, bir kısmının teşhir edildiğini anlatan Tosun, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in girişimiyle tahsisi yapılan kentin en eski yapılarından Milli Mensucat Fabrikası’nın ‘Müzeler Kompleksi’ olarak düzenlendiğini vurguladı.

Şu anda yeni müzeyle ilgili mimarlık bürosu ile birlikte müzenin projesi üzerinde çalıştıklarına dikkat çeken Tosun, şunları söyledi: “Bir müzedeki eserlere göre projelerin hazırlanması gerekiyor. Yıllardır zaten bunu savunduk. Biz müellif firmaya her türlü desteği ve materyali sunuyoruz. Şu ana kadar arkeolojik, etnografik eserlere ilişkin birçok CD hazırlayıp, firmaya gönderdik. Mevcut müze binası oraya taşınacak. Orası arkeoloji, sanayi, tarım müzesi olarak tasarlanıyor. Oyun salonları, çay bahçeleri, büfeler komple bir yer olarak düşünülüyor. Daha önce Seyhan Kaymakamlığı’nın depo olarak kullandığı fabrika boşaltılıyor. Tescilli binalar restore edilecek. Bakanımız tarafından gönderilen 1 milyon 351 bin lira ile Etnografya Müzesi onarılıyor. Etnografya seksiyonu da Milli Mensucat’taki müzede sergilenecek. Bu nedenle mevcut binayı kültür–sanat galerisi gibi bir amaçla değerlendirme durumu söz konusu.”

MÜZEDE 49 BİN ESERİN AZ BİR KISMI SERGİLENİYOR
2012 sayımlarına göre müzede 49 bin 277 adet kayıtlı eserden 1000 adet sikke, 900 civarında arkeolojik olmak üzere yaklaşık 2 bininin sergilendiğinin altını çizen Tosun, “Dünyanın hiçbir müzesinde tüm eserleri sergileme şansı yok. Mutlaka müzenin deposu olacak. Yeni müzemizde daha öncekinin 10- 15 misli eser sergileyeceğiz. Çünkü planlama öyle. Biz sergilenmesini istediğimiz 3 bin 641 adet sikke, 665 adet arkeolojik, 600 adet etnografik eserin eserle ilgili CD’yi firmaya sunduk. Buna göre planlama yapılacak. Ayrıca mozaikler konusunda da iddialıyız. Yumurtalık’ta çıkarılan iki adet Eroslu mozaiğimiz var. 1960’ta inşa edilen müze binamız artık ihtiyacımı karşılamıyor. Yeni müze binasıyla bu sorunu çözmüş olacağız.” şeklinde konuştu.

Bugün, 09.08.2013

İBNİ SİNA 1000 YIL ÖNCE YAZMIŞ

 



İbni Sina’nın Küçük Tıp Kanunu adlı eseri Bahçeşehir Üniversitesi tarafından Türkçe’ye çevrildi. Prof.Dr. Kadircan Keskinbora tarafından yayına hazırlanan kitapta İbni Sina’nın 1000 yıl önce hazırladığı reçeteler yer alıyor.

 

Batılı kaynakların “Hakim-i Tıb”, diğer bir deyişle “Hekimlerin Piri ve Hükümdarı” olarak nitelendirdikleri İbni Sina’nın bin yıl önce kaleme aldığı Küçük Tıp Kanunu (El Kanun El-Sağir fi’t Tıbb) Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, aynı zamanda Tıp Tarihi ve Etiği uzmanı Prof.Dr. Kadircan Keskinbora tarafından yayına hazırlanan kitap, 10 makale ve 110 sayfadan oluşuyor. Yazdığı kitaplar asırlarca Batı dünyasında da temel tıp kitapları olarak okutulan İbni Sina’nın Arapça yazdığı Küçük Tıp Kanunu’nda hastalıklar ve tedavileriyle ilgili birbirinden çarpıcı yorumlar yer alıyor; hangi otların hangi hastalıkların tedavisinde kullanıldığı anlatılıyor. Prof.Dr. Keskinbora, Küçük Tıp Kanunu’nun kendisinin aralarında bulunduğu 4 kişilik bir ekip tarafından tercüme edildiğini söyledi: “İbni Sina’nın yazdığı kitapların sayısı 200’ü geçiyor. Küçük Tıp Kanunu ise ‘İlimler Alimi’ İbni Sina’nın 1013 yılında yazdığı ‘El Kanun fi’t Tıbb’ adlı 5 ciltlik tıp ansiklopedisinin bir özeti. Bu özeti hem öğrencileri için bir el kitabı olsun, hem de daha yaygın okunabilsin diye yazmış.’’

İBNİ SİNA KİMDİR?
İbni Sina 16 yaşında tıp ilmini öğrenmek için kitaplar okumaya başlar. Kısa zamanda tıbbi bilgileri öğrenmek bir yana, yeni tedavi yöntemleri de geliştirir. 19 yaşına geldiğinde ise artık o bir tıp doktorudur. Küçük ve büyük kan dolaşımını birbirinden ayıran alim olarak bilinen İbni Sina, yasak olmasına rağmen kadavralar üzerinde de çalıştı. İbni Sina’nın Kanun adlı eserlerinin ölümünden 100 yıl sonra Latince’ye çevrildiğini ifade eden Prof. Keskinbora “Bu çeviriler Batı dünyasında adeta patlama etkisi yarattı. Eserleri başta Fransa’nın en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Louvain Üniversiteleri olmak üzere Avrupa’daki tıp fakültelerinde temel kitap olarak okutuldu. Bir bakıma İbni Sina 700 yıl Avrupa’nın da tıp hocası oldu” dedi. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Türker Kılıç ise “İbni Sina bin yıl önce Hidrosefali adı verilen hastalığın beyin ve omurilik sıvısının bir dolaşım bozukluğu olduğunu düşünmüş ve beyin sıvısının boşaltılmasının gerekli olduğunu kanunda bildirmiştir. İbni Sina’nın bin yıl önce gördüğü bu gerçek bu alandaki güncel tedavinin esasını oluşturan temel ilkedir’’ diye konuştu. 980-1037 yılları arasında yaşayan İbni Sina kulunç hastalığı nedeniyle öldü.

BAŞ AĞRISINA HACAMAT
“Ateşli baş ağrısı kandan olur. Alameti ise yüz kızarması, damarların barizleşmesi, nabız atılının büyümesidir. İlacı kan vermek ve hacamat (vücuttaki pis kanın atılması) yaptırmaktır. Alınması gereken gıda yumurta sarısı, hindiba ve sirkedir.’’

ACI ÇEKENİ HAMAMA GÖTÜRÜN
“Aşktan hüzün, uykusuzluk, sayıklama meydana gelirse akli dengesini kaybetmesinden korkulur. Bu durumda çorba türü sıvı yiyeceklerle beden nemlendirilmelidir. Her gün hamama götürülür. Menekşe yağı koklatılır. Bu bedenin ilacıdır. Ruhun aşkına gelince bu bir psikolojik hastalık türüdür. Bu kişiye nasihat edilmelidir. Ta ki duyguları olabildiğince hafiflesin. Ya da daha başka işlerle düşüncesinin meşgul edilmesi gerekir.’’

ASTIMA BAL-BADEM
‘Hekimlerin Piri’ astım hakkında da şu şifalı bitkileri öneriyor: “Bir kimse yürürken hareketlerinde nefes darlığı ile birlikte sert sallantı ve göğsünde ağırlık varsa pişirilmiş kuru zufa otu yedirilir, ada soğanı sıyrığı (yalamtık), geven, sarı incir, kabuksuz badem ve bal ile birlikte yedirilerek içirilir. Ceviz yağı ile birlikte nohut suyu, dereotu, yedirilir ve sıcak su içirilir.’’

BÖBREK TAŞI FORMÜLÜ
“Böbreklerde şiddetli ağrı meydana gelir ve hastanın idrar kabında kum kalırsa böbreklerde oluşmuş taşlardan dolayıdır. Hastaya şu ilaçlardan biri verilir: Kabuksuz karpuz çekirdeği veya çekilmiş üzüm çekirdeği veya kereviz ve anason çekirdeği verilir. Diken çekirdiği, gül çekirdeği, gül, hatmi tohumu, molehiya tohumu birer dirhem ağırlığında öğütülür, taze, mayhoş meşrubatla ezilerek içilir. Ağır yemekler ve süt ürünlerinden men edilir, acı badem yağı ile siyah nohut yedirilir.’’

UÇUK VE MANTARA SİRKE
“Uçuk ve mantar tedavisine bölgeye uygulanacak olan ilaç, sarı terminalia tohum özü, meyan kökü yaprağı karışımının ezilmesi bölgeye sirke yağ ve petekle sürülmesidir. Gıda hafifletilir.’’

CİNSEL İSTEKSİZLİKTE YAPILACAKLAR
“Hastaya yağlı acı yayık, şekerli süt ve zencefil içirilir. Beline menekşe yağı sürmüşse tatlı içeceklerden alıkonulur, balık eti yedirilir. Şayet soğuk tabiatlı bir kimse ise terbiyelenmiş zencefil, rafadan yumurta ve uzun biber yedirilir. Keza bal ile soğangiller, şişman piliç, kuş eti yedirilip bayat içecekler içirilir. Beli yoğurt ve yasemin yağı ile yağlanır.’’

‘Sportif hareketlerin en dengelisi yavaş yürümektir’

* Özel olarak yüksek sesle okumak, başı ve baştaki organların hareketini sağlar. Onları ısıtır, temizler ve yeniden güçlendirir.

* Hızlı yürüyüş kalçaları, uylukları, bacakları ve ayakları hareket ettirir; bunları ısıtır ve güçlendirir. Sportif hareketlerin en dengelisi yavaş yürümektir.

‘YEMEKTEN ÖNCE BİR MİKTAR SPOR YAPIN’
* Hareket doğal ısıyı harekete geçiri, geliştirir. Hareketsizlik doğal sıcaklığı dondurur ve söndürür.
* Yemekten önce bir miktar spor yapın. Öncesinde ve sonrasında dinlenin. Yemekten sonra hareket etmeyin.
* Tek cins yemek ile yetinilmemeli, farklı yemekler yenmeli. Çünkü bu tedbir bakımından önemlidir.
* Yemeklerin farklı renklerde olması da önemlidir. Ancak her zaman olması gerekmez.
* Yemek yağlı ise bunun yanında tuzlu veya acı yerse; yine tuzlu ve acı yerken yağlı bir şey yemesi iyidir. Yemek ekşi ise yanında tatlı yemesi zorunludur. Tatlının yanında ekşi de böyledir.

İbni Sina, tatlılar hakkında bin yıl önce şu çarpıcı değerlendirmeyi yapmış: “Tatlılar iki türlüdür. Ballı ve hamurlu. Ballı olanlar ağızda eriyip mideye giderse sindirime yardımcı olur. Hamurlu olanlara gelince, bunlar katıdır, sindirimi ağırdır. Damar ve eklem tıkanıklarına sebep olur. Tatlılar kan yapıcıdır, cinsel iktidara yardımcıdır.

“Cinsel iktidarın varlığının göstergesi yaş ne kadar ilerlerse ilerlesin cinsel ilişkiye şehvet duymaktır. Çocuk denecek kadar küçük yaştaki arzuya cinsel iktidar denilemez. Bu haldeki bir cinsel arzunun terk edilmesi kişiyi bunaltır, yemeğe olan isteği iptal eder. Bu konuda aşırı gitmek bedeni bitkin düşürür, görmeyi zayıflatır ve akıl dengesini bozar.’’

“Yemekte hoş olmayan çeşide gelince; kızartma ile haşlama, kırmızı et ile balık, kurutma ile taze, et ile süt, yumurta ile et, baklagiller ile balık bir arada yemek doğru olmayan karışımlardır. Su içmek yemek üzerine susuzluğu giderir. Bunun yemekten çok olmaması gerekir ki söndürücü olsun. Yemek ile midenin kütlesi arasına girsin. Soğukluk derecesi ise insana çok açık biçimde kendisini göstermeyecek kadar olmalı. Ilık suda bir hayır yoktur.’’

“Çocuk yedi yaşına girmeden önce yorucu ve rahatsız edici işlerin altına itilmemeli, bu şekilde bir eğitim ve terbiye etme yoluna gidilmemelidir. Çünkü bu çocuğun dinamizmini kırar, güzel yetişmesine engel olur.’’

“Uyku organları dinlendirir ve yemekleri sindirir. Kişiyi ve nefsi korur. Bedendeki doğal hareketler uyku ile olgunlaşır. Aşırı uyku bedeni soğutur, kişiyi aptallaştırır, yüzü kurutur. Uykusuzluk ise cesedi kurutur, nemini temizler, güçleri çözer, iradeyi engeller, mizacı bozar. Aşırı uykusuzluk hali akli dengesizliğe sebep olur.’’

“Anne bebeğini sütten kestiği zaman yemeğe dönmelidir. Yemeklerin en hafif ve yumuşağı ile başlanmalı, ağırlarına doğru yavaş yavaş ilerlemelidir. Yedi yaşından sonra, 14 yaşına erişinceye kadar çocuğa meyve suyu içirilmemelidir. Çünkü bu beyin ve sinir sistemini zayıflatır.’

Habertürk, 09.08.2013

AKIL HASTALARI YERALTINDAN ÇIKTI

 

Londra'da yapılacak yeni tren hattının kazıları sırasında, Bethlem Akıl Hastanesi'ndeki hastaların kemiklerini de içeren 500 yıllık mezarlık bulundu.

 

Her gün binlerce Londralının geçtiği Liverpool Street istasyonunun gizemli tarihi bugün ortaya çıktı. Londra'ya yapılacak yeni tren hattının kazıları sırasında, 16. yüzyıla ait olan Bedlam mezarlığı bulundu.

 



 

Mezarlık, zamanında Bethlem Akıl Hastanesi'nin arazisi üzerine inşa edilmişti. Söz konusu hastane, daha sonra taşınmış ve zihinsel kaos kavramına adını vermişti.

 

Tren hattının kazıları sırasında ortaya çıkarılan kemiklerin 20.000 kişiye ait olduğu düşünülüyor. Bu kemiklerin birçoğunun, öldükten sonra aileleri tarafından hiç arayıp sorulmayan Bethlem hastalarına ait olduğu düşünülüyor.

 

Ancak kemik kalıntılarının tam olarak kime ait olduğunu bulmak son derece zor. Zira mezarlık 1714 yılında kapatılırken, kemik kalıntıları iki metre derine gömülmüştü.

 

Kazılar sırasında sadece kemikler değil mücevherler, Roma döneminden sikkeler ve iki bin yıllık at nalları da bulundu.

 



 

Londra'ya yapılan bu yeni tren hattının 2018'de tamamlanması bekleniyor. Yaklaşık 21 kilometre uzunluğunda olacak tünellerin kazı çalışmaları sırasında 100 kişilik bir arkeolog ekibi de görev alıyor. Böylelikle arkeologlar, Londra'nın yer altındaki tarihine ışık tutmaya çalışıyor.

Hürriyet, 08.08.2013

HZ. MUHAMMED'İN SÜT KARDEŞİ İSTANBUL'DA YATIYOR

 

 

"İstanbullu Sahabeler" kitabının yazarı, araştırmacı Necdet Yılmaz, Hazreti Muhammed'in süt kardeşi olduğu rivayet edilen Ebu Şeybe el-Hudri'nin, tıpkı Halid bin Zeyd Ebu Eyyüb el-Ensari (Eyüp Sultan) gibi İstanbul'da vefat ettiği ve kabrinin burada bulunduğu kesin olarak bilinen sahabe olduğunu, ancak yeterince tanınmadığını bildirdi.

İstanbul'da 29 sahabe kabri ve türbesi bulunurken, bunlardan yalnızca Halid bin Zeyd Ebu Eyyüb el-Ensari ve Ebu Şeybe el-Hudri'nin İstanbul'da vefat ettiği ve burada gömüldüğü biliniyor. Diğer 27 türbe ve kabrin ise daha sonradan, ölen bu kişileri anmak adına yapılan "makamlar" olduğuna inanılıyor.

Ramazan ayı nedeniyle, ziyaretçiler, en çok, restorasyon çalışmaları olmasına ve ziyarete yalnızca 09.00-12.30 saatleri arasında izin verilmesine karşın Eyüp Sultan'a ilgi gösterirken, İstanbul'da kesin olarak vefat edip burada gömüldüğünü inanılan bir diğer sahabe Ebu Şeybe el-Hudri'nin Ayvansaray'da, Tokludede Sokağı bitiminde surlar arasındakı bulunan Toklu Dede Haziresi'ndeki türbesi yeterince tanınmıyor. Ebu Şeybe el-Hudri'nin, Hazreti Muhammed'in, süt annesi Halime'den süt kardeşi olduğu rivayet edilirken, türbe yeterli ilgiyi görmüyor.

"İstanbullu Sahabeler" kitabını Dr. Coşkun Yılmaz ile hazırlayan Dr. Necdet Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, el-Hudri'nin İslam ordusunun İstanbul'u kuşattığı sefere, 85-90 yaşlarında olmasına rağmen katıldığını ve burada surların önünde vefat ettiğini ve de buraya defnedildiğini belirtti.

İstanbul'daki sahabe makam ve kabirlerinden, Ebu Eyyüb el-Ensari (Eyüp Sultan) dışında yalnızca Ebu Şeybe el-Hudri'nin mezarının kesin olarak bilindiğini ifade eden Yılmaz, şöyle devam etti:

"Şeybe el-Hudri, İstanbul'da şehadet makamına erdiği kesin olan sahabedendir. Kaynaklarda, 'Yunus bin El-Haris es-Sakafi şöyle anlattı: Müsris'in babasından bahsederken şunları anlattığını duydum: Resullulah'ın ashabından olan Ebu Şeybe el-Hudri (Radıyallahu anh), Konstantiniyye surlarında beraber bulunduğumuz bir zaman vefat etti. Biz de kendisini oraya defnediverdik' şeklinde yer almıştır. Bu ifadelerden Ebu Şeybe el-Hudri hazretlerinin İstanbul surları yanında şehit olduğu, beraberinde bulunan Müsris adlı oğlunun diğer askerlerle beraber cenaze namazını kılarak, onu vefat ettiği yere defnettiği anlaşılmaktadır. Ebu Şeybe hazretleri, Osmanlı döneminin tanınmış tarihçilerinden Hüseyin Ayvansarayi'ye göre de İstanbul'da şehadet makamına erdiği kesin olan sahabedendir. Ebu Şeybe el-Hudri hazretleri, sura yakın bir yerde vefat edeceği zaman şu hadis-i şerifi rivayet etmiştir: 'Peygamberimizin şöyle buyurduğunu işittim: 'Her kim La ilahe illallah' derse cennete gider.' Kaynakların verdiği bilgiye göre bu hadisi söyleyip vefat etmiş ve bulunduğu yere defnedilmiştir."

 

TÜRBE FATİH SULTAN MEHMET TARAFINDAN YAPTIRILMIŞ

Yılmaz, Ebu Şeybe el-Hudri'nin türbesinin, geçmişte Eyüp Sultan gibi yoğun kalabalıklar tarafından ziyaret edildiğini, ancak bu ilginin zamanla kaybolduğunu aktarırken, şu bilgileri verdi:

"Ebu Şeybe el-Hudri Türbesi, Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan sınırlı sayıdaki sahabe türbesindendir. Türbedarlığa fethin övülmüş askerlerinden ve devrin velilerinden Şeyh Toklu İbrahim Dede getirilmiştir. Toklu İbrahim Dede, burada daha önce inşa edilen kiliseyi mescide çevirmiştir. Tokludede Mescidi olarak adlandırılan bu mescit günümüze ulaşmamıştır. Ebu Şeybe el-Hudri Türbesi'nin ihtiyaçları için 2. Beyazıt, vakfından tahsisat ayrılmıştır. Bu uygulamalar mekana Osmanlıların ilk dönemlerinden itibaren verilen önemi göstermektedir. Bugünkü mevcut yapı ise Sultan 2. Mahmut tarafından 1835 yılında inşa ettirilmiştir. Türbe giriş kapısı üzerinde bulunan manzum kitabe, Sultan 2. Mahmud tarafından ihya edildiğini göstermektedir."

Habertürk, 08.08.2013

LAODİKYA'DA BİN 900 YILLIK SÜTUNLAR BULUNDU

 

 

Denizli'de bulunan Laodikya antik kentinde kazı ve restorasyon çalışmaları devam ediyor. Laodikya Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, çalışmaların tüm hızıyla devam ettiği antik kentte her geçen gün yeni eserlere ulaştıklarını söyledi. Geçen yıldan bu yana büyük önem verdikleri Kuzey Agora diye adlandırılan bölgedeki çalışmaların devam ettiğini belirten Şimşek, ''Burası Anadolu'nun en büyük Agoralarının başında yer alıyor. Burada yaklaşık olarak 35 bin metrekarelik alan. 265 çarpı 130 metre ebatlara sahip dikdörtgen şeklinde. Biz buradaki çalışmalarımızda Doğu portik diye adlandırdığımız sütunlu galerileri ayağa kaldırmıştık. Bu yılki çalışmalarımızda Batı portiğin güney devamında sondaj çalışmaları yaptık. Çünkü daha önce burayı tepe olarak düşünüyorduk'' dedi. 

 

Tepe diye adlandırdıkları bölgede sondaj çalışmaları yaptıklarını ifade eden Şimşek, ''Buradaki yaptığımız 5 metreye 5 metrelik sondaj çalışmalarında 7 metre derinlikte sütunlu galerilerin devamını tespit ettik. MS 494 yılı depreminde yıkıldığı şekilde sütunlu galerileri bulduk. Özellikle alanı hesap ettiğimizde 11 metreye yakın yüksekliği olan bu sütunlu galerilerde en azından 25 adet sütun sırasını burada açığa çıkarabileceğiz. Laodikya'da öğleden sonra batıdan doğuya doğru imbat denilen rüzgar esintileri yaygın olarak etkili olmaktadır. MS 494 yılı depreminde bu sütunlu galeri yıkıldıktan sonra rüzgarın etkisiyle oluşan toz erozyonu tortuları burada bir 7 metre yüksekliğinde dağ oluşturmuş. Bu sayede de buradaki sütunlu galeriler korunabilmiş. Adeta doğa burada da kendi kendini korumaya almış diyebiliriz'' dedi. Laodikya Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek,gelecek yılın başından itibaren sütunları ayağa kaldırmaya başlayacaklarını ifade ederek, sütunların ayağa kaldırılmasının ardından bölgenin büyük sütunların yer aldığı bir gezinti alanına sahip olacağını kaydetti. 

 

Laodikya'nın erken Hristiyanlık döneminde bir dinsel merkez olduğunu da belirten Şimşek, ''Laodikya İmparator Kostantin zamanında, 313 yılında Hıristiyanlığın serbest bırakılmasıyla birlikte erken dönemde Hıristiyanlığı kabul eden bir kent olmuş.Çünkü biz MS 1. yüzyıldan itibaren bu kentte Hıristiyanlığın geliştiğini ve yaygınlaştığını biliyoruz. Özellikle de 4. yüzyıldan itibaren hac merkezi olmuş. İncil'de adı geçen laodikya için yazılan ayeti olan bir kent burası. O yüzden hemen hemen bin 600 yıldan beri Hıristiyan alemi tarafından hac merkezi olarak gezilmektedir'' diye konuştu.

Zaman, 08.08.2013

İSTANBUL: TARİHİNİ YİYEN ŞEHİR

 

İstanbul’un dünyada eşi benzeri bulunmayan zenginliklerinden biri de en büyük sur varlığına sahip şehir olması. Dünyanın hiçbir şehrinde bu uzunlukta, bu büyüklükte ve bu çeşitlilikte bir sur varlığı yok. 5. yüzyılın başında son halini alan 22 kilometre uzunluğundaki şehir surları (Theodosius Surları) aynı zamanda şehrin eşsiz tarihine de işaret ediyor: Londra, Paris, Brüksel gibi şehirler henüz küçük yerleşim alanları iken İstanbul Avrupa ve Akdeniz havzasının en büyük şehriydi. Bu şehirler hem İstanbul ölçeğinde bir sur varlığına sahip değillerdi, hem de 19. yüzyılda kapitalizmin gelişmesi ile birlikte çok hızlı imar hareketlerine sahne oldular ve tıpkı Galata’da olduğu gibi surlarını yok ettiler. Bugün bu şehirlerde yalnızca İstanbul’un Galata Kulesi ve kıyıda köşede kalmış bir parça sur parçası gibi kalıntılar kaldı. İstanbul’da ise modernleşme sürecinde mucize kabilinden bir gelişme yaşandı. Tarihi Yarımada adı verilen şehir merkezi denizle çevrili olduğu için modern şehir kuzeye doğru gelişti. Hendekleri doldurup bulvarlar açmak gerekmedi ve İstanbul’un dünyada eşi benzeri olmayan bu önemli tarihsel mirası bugüne kadar geldi. Özetle İstanbul eşsiz zenginliğini korumayı başardı.

 

Ama sonra ne oldu? İstanbul yaratıcı enerjiyi harekete geçirerek yönetmeyi, şehirliler için bir zenginliğe dönüştürmeyi başarabildi mi? Hayır. Paris, Londra, Brüksel İstanbul’un Galata semtindeki kıyıda köşede kalmış sur parçalarını bir şehir tarihi belgesi gibi gözetirken, bir araştırma laboratuarına dönüştürürken (ve araştırmalar için uluslararası işbirliği programları geliştirirken) İstanbul bir mirasyedi gibi tarihini yemeye başladı. İstanbul’un başına bir şehrin başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri geldi. Popülist iktidarlar döneminde kültürel miras alanı geçmişin ideolojik bir inşa alanı haline dönüştü. Şehrin birçok zenginliği gibi İstanbul’un surları da yaratıcı zekadan nasibini almayan pespaye inşaat çalışmaları ile tahrip edildi. Üstelik İstanbulluların kaynakları kullanılarak!


Sistemli tahribat

“Restorasyon” adı altında yapılan berbat inşaat çalışmaları ile surların tarihsel bir belge olma özelliği yok edilmeye çalışılırken, şehrin topografyası içindeki bağlamları, görkemli görünüşleri, hendek, sur hattı gibi bölümleri otoyollar, hemen bitişiğine yapılan ahtapot gibi kavşaklar (Topkapı), bizzat kamu kuruluşları eliyle yapılan villalar (Sulukule), her biri birer kazulet gibi tasarlanan kavşaklar, otoyollar, resmi lojmanlar, spor ve dinlenme tesisleri ile tahrip edildi. Son olarak Yedikule’de görüldüğü gibi karasurları peyzajının geçmişten beri ayrılmaz bir parçası olan bostanların da imha edilmesine girişildi.

 

İstanbul’da yapılan bu tür sistemli tahribatların arkasında “gizli bir örgüt” olduğu düşünülebilir: Bu örgüt sanki İstanbul’un zenginliklerini yakın çevresine çıkar sağlamak için, üstelik İstanbulluların kaynaklarını kullanarak yağmalıyor. Şehrin tarihte yaşadığı depremlerin, savaşların böylesine bir tahribat yapmadığı, hatta şehri 1204 yılında işgal eden ve zenginliklerini yağmalayan Haçlıların bile İstanbul’a bu ölçekte zarar vermediği düşünülürse, bu tahribatın arkasında örgütlü bir yapının olduğu varsayılabilir.

 

İstanbul’un zenginliklerini yağmalayarak gelişen bu örgütü “deşifre” etmeye çalışalım.

 

Önce bu örgüt nasıl çalışıyor, ona bakalım: Örgüt “parçala ve yönet” prensibi ile çalışan bir yapıya sahip. Örneğin ulaşımı yönetirken bunu bütünden ayrı bir konu olarak ele alıyor ve karasurlarının hemen önündeki Edirnekapı- Yedikule arasındaki tarihi E-5 otoyol bağlantısı haline getirip, (bir kaç yüz metre öteden geçirmek mümkün iken) acımasız bir şekilde karasurlarının dibine dayıyor. Bununla da kalmıyor. Surları sanki yalnızca bir duvardan ibaret gibi algılıyor ve çevresinde akıl almaz inşaatlara girişiyor. Yedikule’de gördüğümüz gibi surlarla birlikte yüzlerce yıldır yaşamayı başarmış bostanları park yaparken şehrin bu gelişmiş ilişkisini gözetmiyor, İstanbul’un bir başka köşesinde dahi yapılsa “bu kadar da olmaz” dedirtecek bir inşaat işine girişiyor. Oysa dünyanın birçok üniversitesinden gelen öğrencilerin bu alandaki projelerine, çalışmalarına bile bakılsa, çok daha yaratıcı, değerbilir ve ilişkisel bir yaklaşımın olabileceği görülebilir.

 

Sonra bu örgüt şehrin aklını nasıl dumura uğratıyor, yaratıcı düşünceyi nasıl felç ediyor, bir de ona bakalım: Bu örgüt araştırma, planlama, projelendirme gibi işleri piyasa aktörlerine yaptırarak imkansız bir işi başarıyor. Örneğin İstanbul surlarının araştırma ve bilgi üretimi işlerini “yükseklik, uzunluk” olarak kendince ölçülebilir hale getiriyor ve müteahhitlere ihale ediyor. Oysa değil proje hizmetleri, taş, kereste, çimento, demir gibi materyaller bile satın alınsa, evsafı bilinmeden ihale yapılamaz. Bu nedenle dünyanın her yerinde bu tür çalışmalar uluslararası bağımsız örgütler aracılığıyla yapılır. Çünkü araştırma, bilgi üretimi süreçleri açık uçludur. Bilgi yönelimli süreçlerin sonunda kapalı uçlu süreçlere geçilir, o da rekabet koşulları oluştuktan sonra.

 

Son olarak bu imkansız işin nasıl meşrulaştırıldığına bakalım: İstanbul’un dünyanın en büyük sur varlığına sahip olmasının önemli nedeni onun 330 yılında Roma’nın başkenti olması hiç kuşkusuz. İstanbul Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edildiğinde (330) aynı zamanda Hıristiyanlığın da başkenti oldu. Büyük Konstantin ve ondan sonra gelen imparatorlar İstanbul’u sarayları, limanları, forumları, kiliseleri ile Akdeniz’in en büyük ve en görkemli şehri haline getirdiler. Şehrin coğrafi konumu da hiç şüphesiz önemliydi gelişmesinde. İstanbul’un Osmanlı dönemi boyunca zenginliklerine zenginlikler katıldı ve şehir muhteşem camiler, suyolları, anıtlar ile donatıldı.

Niyetim bunları uzun uzun anlatarak size tarih dersi vermek değil. Şehrin tarihi, doğal zenginlikleri, insani gelişimi, çeşitliliği unutturuluyor ve Alzheimer hastalığına benzer belirtiler taşıyan bir yönetim ideolojisi ile yeniden biçimlendirilmeye çalışılıyor. Kendi geçmişini olduğu kadar bugününü, geleceğini de tahakküm altına alan bir merkeziyetçi ideolojilerin oyun alanı olarak görülüyor. Sorun da tam burada düğümleniyor. Örneğin İstanbul’un fethi her yıl törenlerle kutlanıyor. Ama objektif olarak bakıldığında onun kadar önemi olan başka bir tarihi olay, İstanbul’un Roma İmparatorluğu’nun (yani Avrupa da dahil bütün klasik dünyanın) başkenti oluşu değil okullarda öğretilmek, hatırlanmıyor bile. Bunu yapmaya kalkanın da herhalde “şehrin geçmişindeki Hıristiyanlığı hortlatmak” ya da “Bizans sempatizanı olmak” gibi bir şekilde düşmanlaştırılacağı kesin. Bu şiddetin arkasındaki asıl mesele ise şehrin enerjisinin otoriter bir rejim içinde felç edilmesi. Bu yüzden dünyanın en büyük ve önemli kültür miraslarından biri, üstelik UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kabul edilmiş (*) eşsiz bir varlığı yalnızca fethin bir canlandırma alanı olarak algılanıyor. Bu yüzden yalnızca dünyanın en önemli sur varlığı değil, şehrin bütün Roma, Osmanlı, Cumhuriyet dönemi kültür mirası çıkar amaçlı uygulamalarla yok ediliyor, yaratıcı düşünceye açılamıyor. 


Sonuç: İstanbul’u zenginliklerini yok eden şiddetin pençesinden kurtarmak dış baskıyla falan olmaz. İstanbul’un kendisinin elindeki eşi benzeri olmayan zenginliğini keşfetmesi ve sınıfsal çelişkilerini merkeze taşıyan, onun gölgesinde yakın çevresine imkan sağlayan otoriter siyaset anlayışından kurtulması gerekiyor.


(*) İstanbul’un karasurları 1985 yılından beri Birleşmiş Milletler Eğitim ve Kültür Örgütü UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor. 80’li ve 90’lı yıllarda yapılan inşaat çalışmaları nedeniyle sürekli eleştirilere maruz kaldı. 2004 yılında Miras Komitesi yöneticisi Minja Yang ilk uyarıyı yaptı, “böyle giderse İstanbul listeden çıkarılır” dedi. 2006 yılında UNESCO Dünya Miras Komitesi (Vilnius toplantısında) surlardaki inşaat işlerinin durdurulmasını istedi. Sözleşme koşullarına uyması için bir eylem planı kabul edildi. Bu eylem planında yer alan yönetim planına göre karasurları için bir uygulama yapılması gerekiyor. 2008 yılında World Monuments Fund (N.Y.) İstanbul’un surlarını tehdit altındaki 100 eser listesine aldı.

Taraf, Yazı: Korhan Gümüş, 07.08.2013

119 YILLIK HÜKÜMET KONAĞI RESTORE EDİLDİ

 

Kastamonu'nun Taşköprü İlçesi'nde 1894 yılında yapılan tarihi hükümet konağı, restore edilerek yeniden hizmet vermeye başladı.

 

Geçen yıl restorasyonuna başlanan tarihi hükümet konağındaki çalışmaların ardından kaymakamlık, yazı işleri müdürlüğü, mal müdürlüğü, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfı gibi birimler tarihi binaya taşındı.

 

Taşköprü Kaymakamı Ali Yılmaz, gazetecilere yaptığı açıklamada, Ramazan Bayramı öncesi restorasyonu tamamlanan tarihi hükümet konağına taşınmaktan dolayı mutlu olduklarını söyledi. 

 

Yapılan restorasyonla hükümet konağının ilçeye daha da yakışan bir hale geldiğini vurgulayan Yılmaz, "19. yüzyılın sonunda yapılan ve bölgede sayılı konumdaki tarihi bina, teknik olanakları kısıtlı durumdaydı. Binamızın tarihi değerini korumak ve tarihi dokusunu ön plana çıkartmak suretiyle yapılan restorasyon çalışmasıyla vatandaşlarımız artık daha da iyi şartlarda birimlerimizden faydalanabilecekler. Tüm hemşehrilerimize hayırlı olsun" diye konuştu. 

 

- Tarihi Hükümet Konağı- 

Taşköprü'nün 1868 yılında ilçe olmasıyla yapılan Hükümet Konağı, 1890 senesinde meydana gelen büyük yangında tamamen yandı. Aynı yıl yapımına başlanılan konaktaki çalışmalar 1894 yılında tamamlandı. 

 

Taş ve harçtan tam kargir ve üç katlı olarak yapılan bina, 1985 yılında geniş çaplı bir onarımdan geçti.

 

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, 29 Ağustos 1929 tarihinde Taşköprü'ye gerçekleştirdiği gezide tarihi Hükümet Konağı'nı da ziyaret etmişti.

Milliyet, 07.08.2013

TARİHİ MESCİTLER RESTORE EDİLİYOR

 

 

Kayseri Vakıflar Bölge Müdürlüğü, kentteki tarihi mescitlerin restore edilmesi çalışma başlattı. Bu arada Selçuklu eserleri Vezirhan ile Pamukhan da restore edildikten sonra işletilmesi için kiraya verilecek. Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nce, Güllük ve Sahabiye mahallelerinde, evlere bitişik haldeki tarihi mescitlerin gün yüzüne çıkarılması için ihale yapıldı. Çalışma kapsamında, Güllük Mahallesi’nde bulunan Kubaroğlu ve Tasmakırani ile Sahabiye Mahallesi’ndeki Helvacıdede Mescidi’nin restore edilmesine karar verildi. Bunun yanı sıra, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Çifteönü, Bozatlıpaşa, Narlıönü, Seyitgazi, Hacıveled, Deliklitaş, Karaimam, Hacısaki ve Pınarbaşı’nda bulunan Melikgazi Camii ile yine Pınarbaşı’ndaki Güllabi, Melikgazi ve Sancaktar türbesinin restorasyon ihalelerinin yapıldığını belirtti. Şeyh İbrahim Tennuri, Emir Sultan, Battalgazi, Güllük, Hasinli Camileri ve Babik Bey ile Emirşah Tübeleri’nin de ihalelerinin yapılacağı bildirildi.

Taraf, 07.08.2013

SELÇUK SU KEMERLERİNDEKİ ÇATLAKLAR

 

 

Selçuk'ta bulunan tarihi su kemerlerindeki çatlakların ve kırılmaların sebebinin uzmanlar tarafından bölgedeki yıkımlar ve yoğun trafik akışının olduğu açıklandı.

 

2009 yılı içerisinde 124 ayaktan oluşan su kemerlerinin ayakta kalan bölümünde başlatılan restorasyon ve onarım çalışmaları Selçuk Belediyesi tarafından kentsel dönüşüm ve yenileme proje kapsamında gerçekleşmişti. Çalışmalar kapsamında, ilçe merkezindeki İstasyon Meydanı'ndan Ayasuluk Tepesi'ne kadar uzanan su kemerlerinden 14 ayağın derz onarımı, yüzey temizlemesi ile kemerlerin tuğla onarımları yapılmış, 77-78 ile 80-82 nolu ayaklar arasındaki su kemerlerinde bağlantılar tamamlanmıştı. Ancak zamanla restorasyon çalışmalarına rağmen çatlaklar ve kırılmalar meydana geldi. Arkeologlar ve restoratörler doğal sebepler dışında su kemerlerine en güçlü zararı bölgede gerçekleşen yıkımların ve araç trafiğinin vermiş olabileceğini iddia ettiler. Uzmanlar ayrıca restorasyon kadar korumanın da önemli olduğuna dikkat çektiler.

 

SU KEMERLERİNİN TARİHÇESİ

St. Jean (Aziz Yuhanna) Takip Kapı¬sı'nın doğusundan başlayıp ilçe içinde ve özellikle istasyon çevresinde sağ¬lam olarak kalmış olan Bizans sukemerleri, Şirince Boğazı'nda devam etmekte ve kuzeye doğru yönelmek¬tedir. Bunlar, Belevi ile Selçuk arasın¬daki Pranga mevkii doğusundaki su kaynaklarından sağlanan içme suyunu, Selçuk Ayasuluk Tepesi'ndeki Bizans dönemi yerleşimine ve Ortaçağ'ın Hac merkezi olan St. Jean Kilisesi'ne ulaştırıyordu. İstasyon çevresinde 15 m. yükseklikte sağlam kalabilen sukemerlerinin ayaklarında, Efes ve Arte-mision'dan getirilen devşirme mermer bloklar, düzeltilerek kullanılmıştır. Bunlar arasındaki Arkaik döneme ait İon sütun başlıkları önemlidir (Selçuk Efes Müzesi, Büyük Avlu). Üstteki kemerlerde ise tuğla kullanılmıştır. Sukemerlerinin Ayasuluk Tepesi'ne ulaştığı yerde (Takip Kapısı'nın doğu kısmında), büyük boyutlu bir su depo¬su veya samıcı son yıllarda kazılarak ortaya çıkarılmış ve restore edilmiştir. Kemerli ve tonozlu bir üstyapıya sahip olan su deposunda da Efes'ten getiril¬miş yivli sütunlar ve is 2. yüzyıl ortasına ait Kompozit düzenli sütun başlıktan kullanılmıştır.

haberler.com, 07.08.2013

ABD'Lİ TURİST 600 YILLIK HEYKELİ KIRDI

 

 

İtalya'nın Floransa kentindeki bir müzede bulunan Bakire Meryem heykeli, ABD'li bir turist dikkatsizliği yüzünden serçe parmağını kaybetti. Talihsiz olayın, turistin anlamsız bir şekilde mermer heykelin serçe parmağını ölçmek isterken yaşandığı bildirildi. Museo dell'Opera del Duomo'da (Duomo Katedrali Eserleri Müzesi) sergilenen heykelin, 600 yıl önce yaşamış İtalyan heykeltıraş Giovanni d'Ambrogio'nun elinden çıktığı öğrenildi. Güvenlik görevlilerinin kaza yaşanmadan önce Amerikalı turisti defalarca uyardığı, fakat kimliği açıklanmayan turistin dikkatsiz tavırlarını ısrarla sürdürdüğü öğrenildi. İş işten geçtikten sonra pişman olan Amerikalı turistin, özür dileyerek üzgün olduğunu belirttiği öğrenildi. Floransa'daki bir diğer antik eser müzesi olan Kutsal Sanatlar ve Kilise Kültürel Mirası Müdürü, Amerikalı Timothy Verdon, Bakire Meryem heykelinin serçe parmağını kıran vatandaşını sert bir dille eleştirdi. "Müze ziyaretlerinin en basit kurallarından olan 'Sanat eserlerine dokunulmaması' gibi bir kurala bile uyamıyoruz" diyen Verdon kırılan serçe parmağının orijinal olmadığını fakat son derece değerli bir restorasyon parçası olduğunu da sözlerine ekledi. Heykelin tamiratının ne kadara mal olacağı ve ne kadar süreceği yapılacak incelemelerin ardından bildirilecek.

Sabah, 07.08.2013

AHIR ENKAZINDAN GÖMÜ ÇIKTI

 

 

Batman'ın Kozluk İlçesi'ne bağlı Koçaklar Köyü'nde hayvancılık yapan Mahfuz Nazar, büyütmek için yıktığı ahır enkazında, taş kaplamalı sandık içerisinden 50 parçalık altın bileklik, sikke, gümüş, bronz ve cam yüzük ile küpe buldu.

 

Kozluk İlçesi'ne bağlı Koçaklar Köyü'nde, bir ahırda küçük bir define bulundu. Taş kaplamalı sandıkta Roma Dönemi'ne ait 50 parça altın bileklik, sikke, gümüş, bronz-cam yüzük ve küpe bulan Mahfuz Nazar, küçük defineyi Batman Müze Müdürlüğü'ne teslim etti. Önceki gün besi çiftliğini genişletme için kazı çalışmaları sırasında yarım metre derinlikte, taş sandığa rastlayan Nazar, kilitli taş sandığı açtığında Roma dönemine ait bir gömü bulduğunu söyledi. Tesadüfen bulduğu defineyi, dolandırıcı şebekelerinden uzak tutmak için Batman Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne bağlı Müze Müdürlüğü'ne tutanakla teslim eden Mahfuz Nazar, müzenin altınlara değer biçmesini bekliyor.

 

Batman Müze Müdirü Tenzile Uysal, önemli höyüklerin bulunduğu Batman il sınırlarında toprağında tesadüf sonucu önemli eserleri bulan bazı vatandaşlara her türlü kolaylığı sağladıklarını söyledi. Koçaklar Köyü'nde ahır enkazında bulunan 50'ye yakın eserin komisyon tarafından incelemeye alındığını belirten Uysal, şöyle dedi:

"Komisyonumuz Roma dönemine ait eserlerin etüd ve envanter işlemlerini yürütüyor. Yakın bir tarihte komisyon eserlere değer biçecek. Vatandaşların bulduğu eserleri müzemize getirmesi sevindiricidir."

Zaman, 07.08.2013

"USTA MEKTEBİ PROJESİ İPTAL EDİLSİN"

 

 

Tophane’deki İmalat-ı Harbiye Usta Mektebi’nin yeniden ihyası projesinde arkeolojik kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkan buluntuların ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Yalçın Karayağız bir açıklama yaptı. Karayağız açıklamasında, “2010’da Koruma Kurulu tarafından onaylanmış bir proje ve ihale var. Ama biz bunu uygulamak zorunda değiliz. Koruma Kurulu projenin uygun olduğuna dair karar verse bile biz istersek o işten çekilip binayı yapmayız. Kazıdan çıkan sonuca ve üniversitenin bilim kurulunun raporuna göre iş yaparız” dedi. MSGSÜ öğretim üyeleri, rektörün bu sözleri üzerine kentin ortasında böyle önemli kalıntıların ortaya çıktığı bir alanda bir yapının doğru olmayacağını ve projeden vazgeçilmesi gerektiğini söylediler.

» MSGSÜ öğretim görevlisi Aykut Köksal:

MSGSÜ Rektörü Yalçın Karayağız’ın, kararı üniversite öğretim üyelerinin akademik duyarlılığına bırakan açıklamasını son derece olumlu ve sağduyulu buluyorum. Hiç kuşkusuz kentin merkezinde bu denli önemli kalıntıların çıktığı bir arkeolojik alanda yapılaşma düşünülemez, üniversite öğretim üyelerinden oluşan bilim kurulunun da bu görüşte olacağı açıktır. Ayrıca inşa edilmek istenen projenin de sahte bir rekonstrüksiyon projesi olduğunu unutmamak gerekir.

» MSGSÜ Restorasyon Röleve Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Hale Tokay:

Kazı çalışmaları devam ediyor, arkeolojik kazı çalışmalarının sonuçlarına göre çok önemli kalıntılar ortaya çıkarsa biz de yapılmaması taraftarıyız.

» MSGSÜ Mim. Fak. Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Başkanı Gülşen Özaydın:

Konuya olmazsa olmaz birbiriyle ilişkili üç temel alandan yaklaşmak gerekir: Kentsel bağlam, koruma ve hukuk. Söz konusu alan kentsel bağlam açısından; eğimli dar bir yamaçta bulunması, üzerinde arkeolojik bir katman barındırması nedeniyle kesinlikle yapı yapılmasının mümkün olmadığı bir yer özelliğini göstermektedir. Koruma ilkeleri açısından ise, varlığı bilinen ancak günümüzde olmayan bir yapının aynı mimari özelliklerde yeniden yapılabilmesi için, kentsel bellek açısından çok önemli bir toplumsal nedeni, teknik açıdan da bütün belgelerinin (plan, kesit, cephe, vb.) eksiksiz olması gerekmektedir. Tophane Kışlası’nın günümüzde bir kışla mimarisi olarak yapılmasını gerektiren ne bir toplumsal neden, ne de yapının orijinali gibi yapılabilmesi için gerekli belgeler bulunmaktadır. Daha da önemlisi sürdürülmekte olan arkeolojik kazılarda, yapının yapılmasının düşünüldüğü yerde Erken Bizans Dönemi’ne ait çok önemli buluntular ortaya çıkmıştır. Koruma ilkeleri açısından buraya yeni bir yapının yapılması söz konusu bile olamaz. Hukuk ilkeleri açısından ise söz konusu alan; yürürlükteki koruma amaçlı imar planına göre arkeolojik park ve sergi alanı fonksiyonunda kalmaktadır. Uyulması zorunlu bir yasal belge olan bu planlara göre de buraya kesinlikle yapı yapılamaz.

» MSGSÜ Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Christine Özgan:

Ortaya çıkan buluntuların korunması gerekiyor. Bu önemli kalıntıları yok etmek çok yanlıştır. Fındıklı’daki tarihi Süheyl Bey Camii gibi üzerine camekanlı bir şey yapılması yanlış olur. Bundan dolayı projeye sıcak bakmıyorum yeniden oturulup görüşülmesi gerekiyor.

Taraf, Haber: Bülent Onur Şahin, 07.08.2013

TARİHİ YARIMADA'NIN TRENDİ AYAKTA DURMAK





EMBARQ Türkiye – Sürdürülebilir Ulaşım Derneği’nin 'İstanbul'un Ortak Yaşam Alanları ve Toplumsal Yaşamı – Herkes İçin Erişilebilir Bir Kent' araştırması: Hafta içi yaklaşık 413 bin kişinin tespit edildiği Tarihi Yarımada’da en popüler faaliyet ayakta durmak. Bu eylemin en yoğun gözlendiği yer ise Galata Köprüsü ve civarı.

 

EMBARQ Türkiye – Sürdürülebilir Ulaşım Derneği’nin Gehl Architects ile birlikte İstanbul'un Tarihi Yarımada’sı için gerçekleştirdiği 'İstanbul'un Ortak Yaşam Alanları ve Toplumsal Yaşamı – Herkes İçin Erişilebilir Bir Kent' araştırmasına göre İstanbul’un yüzde 3’ü her gün Tarihi Yarımada’yı keşfetmekle meşgul. Hafta içi yaklaşık 413 bin kişinin tespit edildiği Tarihi Yarımada’da en popüler faaliyet ayakta durmak. 12:00 – 16:00 saatleri arasında gerçekleştirilen tespitlere göre, Tarihi Yarımada’da bulunanların yüzde 26’i sadece ayakta duruyor. O an orada bulunanların yüzde 21’si ise bir kenarda öylece oturuyor. Araştırmaya göre her iki eylemin de en yoğun yapıldığı yer Galata Köprüsü ve civarı. Cumartesi günleri ise hem insan sayısında hem de ayakta duran kişi sayısında önemli bir artış olduğu gözleniyor.

55 bin nüfusu olan Tarihi Yarımada, gün içerisinde 2,5 milyon insanı ağırlıyor. İstanbul ve aralarında New York, Londra, Melbourne ve Kopenhag’ın da yer aldığı dünyanın en işlek yaya trafiğine sahip kentler karşılaştırıldığında, Tarihi Yarımada içindeki Ragıp Gümüşpala Caddesi’nin çok daha fazla yaya tarafından kullanıldığı görülüyor.

 

Erkek yayaların sayısı kadınların iki katından fazla
Araştırma sonuçlarını değerlendiren EMBARQ Türkiye – Sürdürülebilir Ulaşım Derneği Direktörü Arzu Tekir, Tarihi Yarımada’da seçilen bazı sokak ve caddelerde yaya sayımı yapıldığını belirterek; şöyle söyledi:
“Araştırma toplu taşıma merkezleri, deniz kenarlarındaki yürüyüş alanları ve merkezi caddeler ile yan sokakları içeren bir rotayı kapsıyor. Araştırmada ortak yaşam alanlarındaki farklı kullanıcıları belirlemek amacıyla seçilmiş bazı bölgelerde Yaş ve Cinsiyet araştırması da yaptık. Yoldan geçen yayaların yüzde 90’ı 15 – 65 yaş arasındaki genç ve orta yaşlı yetişkinler. Araştırma, erkek yaya sayısının kadınlardan iki kat daha fazla olduğunu gösteriyor”.

Arzu Tekir, diğer kentlerle kıyaslandığında İstanbul’da daha çok çocuk kaydedilmesine rağmen, çocukların ortak yaşam alanlarında onları davet edici pek fazla şey olmadığına dikkat çekerek, “Buna rağmen Tarihi Yarımada’da çocuklar akşama kadar kalıyorlar” dedi.

 

Ya ayakta duruyoruz, ya da uzanıyoruz
Yapılan araştırmada farklı ortak yaşam alanlarını temsil eden 14 lokasyon belirlediklerini ifade eden Arzu Tekir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Araştırma, seçilmiş bölgelerde yayaların ne yaptıklarına dair de veriler içeriyor. Hafta içi 12.00 - 14.00 saatleri arasında yapılan en yaygın pasif faaliyet yüzde 24 ile ayakta durma, yüzde 21 ile bir kenarda oturma şeklinde iken Cumartesi günleri ise aynı faaliyetler sırasıyla yüzde 31 ve yüzde 22 olarak artış gösteriyor.

 

Banklar dinlenme olanağı sağlayacak şekilde yerleştirilmemiş
Araştırma neticesinde Tarihi Yarımada’nın yoğun nüfusu karşısında yeteri kadar bank ve oturma yeri bulunmadığının da tespit edildiğini belirten Arzu Tekir, “Seçilmiş cadde, meydan ve parklardaki banklarda yaklaşık 4 bin 315 oturma yeri belirlendi. Ancak sorun mevcut bankların, yayalara dinlenme olanağı sağlayacak şekilde yerleştirilmemiş olması” diye konuştu.

 

Yapı, 07.08.2013

YEDİKULE BOSTANLARI ÜZERİNE TALEPLERİMİZ

 

 

Sevgili Okurlar,

Yedikule bostanlarının varlığından, belki son bir ayda gerçekleşen yıkımlar dolayısıyla geçtiğimiz günlerde haberdar oldunuz. Ya da İstanbul'da bin beşyüz yıl önce işlenip örülmüş karasurlarının eteğinde yine yüzyıllardır bostan olarak ekilip biçilen toprakların domatesini, marulunu, rokasını senelerdir tatmaktasınız. Sur içinde yer alan yaklaşık 60 dönüm ekilebilir bostan arazisinden 5-17 Temmuz tarihleri arasında 27 dönüm bostan arazisi kaybedildi. Geçtiğimiz hafta bir bostancı evini kaybetti. Kurulumları nasıl bir teknoloji, iş ve düşünce gücü gerektirdiyse, yıkımları da bir o kadar üzerine düşünülmesi gereken bu alanlar, kuşbakışı mimari bir planla yeniden düzenleniyor. Bir tarafta boş beyaz kağıtlar üzerine not edilmiş parsel numaraları, diğer yanda lüks konutların bahçe planını taklit eden bir mimari proje planı. Bu kuşbakışı düzenlemeler, alan araştırmasını, mahalleliyle konuşmayı, tarafsız uzmanlara danışmayı es geçen bir ivedilikle gerçekleştiriliyor.


Belediye'nin anlaşma yaptığı inşaat (Efor Yapı A.Ş. ve Yimtaş A.Ş.) ve mimarlık (Kutup Planlama) firmaları  ihaleyi 2007 senesinde almış olmalarına rağmen, bu "park" projesinden 2013 Temmuz ayının başında Belgradkapı ve Yedikulekapı civarına dikilen iki levha aracılığıyla mahallelinin haberi oluyor. Alternatif yollardan, belediyede eşi dostu olan ya da bir kahvehane dedikodusunda bu konu kulağına çalınmış olan bir mahalleli belki vardır.

YARIMADADA YAP BOZ OYUNU
Belediye planları üzerine söylenceler dolaşırken, insanlar bu plan bizim evi de kapsar mı diye sorarken, belediyenin bilgilendirme ve katılımcılık kanallarında ciddi sorunlar olduğu aşikar. Büyüteçle baktığımızda bu "park" projesi, halihazırda Yedikulekapı dibine inşa edilmiş TOKİ "Yedikule Konakları"nın bahçesi gibi görünüyor. Fakat basında yer alan mega projelerle birlikte düşünüldüğünde, bu masum "park" projesinin, Fatih Belediye'sinin tarihi yarımada üzerinde planladığı büyük yap boz oyununun bir parçası olduğu anlaşılıyor.


Bunlardan biri Olimpiyatlar için tasarlanan kentsel dönüşüm projesi, diğeri Marmaray hattındaki tren yolu ve istasyonlarında planlanan devre dışı bırakma süreci ve bir diğeri de Yenikapı Projesi. Kente dair karar alma süreçlerinin kentlilere kapatıldığı bir durumla karşı karşıyayız. Yedikule Bostanları girişimi olarak hiçbir çıkar gözetmeksizin, ısrarla kentin geleceğine dair kararlarda söz söyleme talebinde bulunuyoruz.

BOSTANIN TARİHİ
Yaklaşık bir aydır devam eden bilgi edinme arayışı, bostanı yıkılan bir bostancının açtığı dava ve yapılan tescil başvuruları ertesinde 1 Ağustos'ta Yedikule Bostan Okulu kuruldu. Atalık yöntemlerle tohum ekmeyi, tava yapmayı, "lale" kullanarak incir toplamayı öğrenmek üzere toprakla uğraşmayı seven, bahçesini işler hale getirmek isteyen çocuk ve yetişkinlere eğitim verecek olan, öncülüğünü bostancıların ve mahalleli gençlerin yaptığı herkese açık bir okul. Bostanlarda meyve olarak her yıl tonlarca incir, dut ve nar yetişiyor. Tüketicisine ulaşmak için kilometrelerce yol kat eden, bozulmadan uzun süre bekleyebilmesi için buzhanelerde depolanan ve ilaçlanan gıdalar yerine yerel üretim ve tüketim hem sağlık hem ekonomi açısıdan tercih edilmeli. Yedikule'deki bostanlarda her yıl yetişen tonlarca semizotu, marul, dereotu, maydanoz, pazı, lahana, domates, biber, tere, karnıbahar, patlıcan, mısır, ve karalahana semt pazarlarında ve sur çevresinde satılıyor, fazla mahsul ise hal'e gönderiliyor.

Bu semtler arası meyve sebze trafiği Osmanlı döneminden beri devam etmekte. Osmanlı yadigarı taş örme kuyuları, havuzları, ve set duvarlarıyla yerleşik bir sulama sistemi sayesinde üretim yapan bostanlar kentsel tarım teknolojisinin tarihi bir örneğini oluşturuyor. Aramızdaki tarih araştırmacıları belediyenin müdahale ettiği bölgede iki tane sadrazam bahçesi tespit etti. Aslında bugün bu bostanlarda yapılan ne permakültür ne de çokuluslu şirketlerin denetimindeki büyük işletmelerin tarımı. Burada söz konusu olan kentin dokusuna ve altyapısına uyum sağlamış köklü bir üretim sistemi. Bu üretim sistemi sadece mekansal tarihin bir parçası değil, bostancı nesilleri arasında usta-çırak ilişkisiyle oluşmuş organik bağlar sebebiyle kültürel tarihin de bir parçası. Çoğunluğu çocuk yaşlarda Kastamonu'dan göç etmiş bugünkü Yedikule bostancıları, taş örme kuyu açmayı, havuz sistemini kullanmayı, tava yapmayı, sıkça yadettikleri Yane, Hristo gibi ustalarından öğrenmişler.

TALEP EDİYORUZ
İstanbul genelinde ve çeşitli semtlerde tepeden inme mega projelere karşı kent hareketleri hali hazırda devam etmektedir. Şirketlere iştirakçı belediyelerin yeni bir iş edinip katılımcı yerel yönetim kanallarını açmak yolunda somut çözümler üretmesini bu açık mektupla talep ediyoruz. Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi olarak yapılan yanlıştan bir an önce dönülmesini, proje kapsamında yok edilen ekili bostanların aslına rücu ettirilmesini, UNESCO Dünya Miras Listesi'ndeki İstanbul Karasurları'nın koruma alanı içinde kalan bostanların surların ayrılmaz bir parçası olarak bostan niteliğini koruduğu ve sürdürebildiği; kalan alanların ise güvenli, sağlıklı ve kamu kullanımına açık hale getirildiği bir düzenleme yapılmasını talep ediyoruz.

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi, Fotoğraf: Birgün, 06.08.2013

ANTİK YOL, ASFALTIN ALTINDAN ÇIKACAK

 

 

Beyaz cennet Pamukkale'deki Hierapolis antik kentinin 2 bin yıllık tarihi yolunun üzerine 30 yıl önce dökülen asfalt zemin kaldırıldı. Restore çalışmalarının tamamlanmasının ardından turistler asfalt zemin yerine antik yoldan yürüyecek.

Araçlar kullanıyordu
Hierapolis antik kentinin 56 yıldır kazı çalışmalarını sürdüren İtalyan Kazı Heyeti ile Denizli Valiliği bu yıl ilk kez işbirliğine gitmişti. Kazılara Türk arkeologların da katılmasıyla birlikte antik kentin birçok yerinde kazı çalışmaları başlatıldı. Türk arkeologların katıldığı ilk kazı sezonunda, 30 yıl önce antik taş yolda yapılan asfalt zeminin kaldırılması kararlaştırıldı. Aydın Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'nun da onayladığı çalışma için Pamukkale kuzey kapısından başlayıp nekropolün içinden geçerek antik kente ulaşan yoldaki asfalt söküldü. Pamukkale'ye kuzey kapısından gelen turistlerin toz veya çamurdan etkilenmemesi ve araçların girişi için 1983 yılında yapılan asfalt yolun altındaki tarihi taş yol ortaya çıkarıldı. Yolun antik dönemdeki halini alması için zeminde restore çalışması yapılacağı dile getirildi. Restore çalışmasının ardından turistlerin asfalt zemin yerine antik yoldan yürüyeceği belirtildi.

Muhteşem olacak
Denizli Valisi Abdülkadir Demir, tarihi yolun yıllardır asfalt altında kaldığını belirterek, "Asfalt ve üzerindeki toprak kaldırılınca dönemin şehre girişi olarak kullanılan tarihi taş yol ortaya çıktı. Bu muhteşem" diye konuştu. Antik yolun yıllarca asfaltın altında kalmasının üzücü olduğunu dile getiren Vali Demir, "Yol tamamen temizlenip, restore edildikten sonra çok harikulade bir görüntü ortaya çıkacak. Kuzey kapısından girdikten sonra antik taş yoldan, Kuzey Nekropolü'nün içinden geçerek antik şehre girilecek. Bu yerli ve yabancı turistlere muhteşem bir haz yaşatacak" dedi.

Yeni Asır, Haber: Ufuk Soyhan, 06.08.2013

15 MİLYON YILLIK BALİNA KAFASI BULUNDU

 

 

Amerika Birleşik Devletleri ’nin Virginia eyaletindeki Potomac Nehri’nin kıyısı, Miyosen dönemine (Günümüzden 23,03-5,33 milyon yıl öncesi) ışık tutabilecek önemli bir keşfe ev sahipliği yaptı.

Calvert Deniz Müzesi’nden yapılan açıklamada 15 milyon yaşında olduğu tahmin edilen “dişsiz balina” türünden bir balina kafatası bulunduğu belirtildi.

Paleantolog John Nance, yaklaşık 7,5 metre uzunluğunda olduğu tahmin edilen balinanın şimdilik sadece kafatasına ulaşabildiklerini, balinanın geride kalan bölümlerinin ise Stratford Uçurumu’nda gömülü olduğunu ifade etti.

Paleantolog ekibinin başındaki isim olan John Nance, balina kafatasını “rüya keşif” olarak nitelendirdi.

Miyosen döneminde iklimin bugüne nazaran daha ılıman olduğunu ve okyanusun bugün kapladığı alandan daha fazlasına yayıldığını aktaran Nance, uçurumun Miyosen dönemine ait başka hayvan fosillerini de bünyesinde saklıyor olabileceğini ileri sürdü.

Radikal, 06.08.2013

TARSUS'TA TAŞIN ÜZERİNDE BALIK FOSİLİ

 

 

Mersin’in Tarsus İlçesi'nde, deniz seviyesinden 800 metre yüksekteki bir dağ köyünde yaşayan Mahmut Petek isimli vatandaş balık fosili buldu.

 

Alınan bilgiye göre, Belen Köyü'nde oturan Mahmut Petek, 2 ay önce iş yerinden çıkışta motosikleti ile evine giderken yol kenarında durup, dinlenmek istedi. Bu sırada motosikleti kaymasın diye şarampolden bir taş alıp, motosikletin lastiğinin önüne koyduğu sırada, taşın üzerindeki balığa benzer şekil dikkatini çekti. Taşı inceleyen Mahmut Petek, taşın üzerindeki balık fosilini gördü. Taşı evine götüren Mahmut Petek, gazeteciler ile irtibata geçerek, bulduğu fosilin araştırılmasını istedi.

 

Köylerinin deniz seviyesinden 800 metre yüksekte olduğunu ve bir dağ köyü olduğunu dile getiren Mahmut Petek, şaşkınlığını gizleyemedi.

İnternetten fosillerin tarihini araştırdığını da anlatan üç çocuk babası Mahmut Petek, fosillerinin tarihinin milyonlarca yıl ötesine dayandığını dile getirdi.

Bu yüzden bulduğu fosilinin araştırılmasını isteyen Mahmut Petek, "Bu işle ilgilenen jeoloji mühendislerine, Üniversitelere sesleniyorum. Bu fosilin 50-100 bin lira değeri olduğu söyleniyor. Bu fırsatı bende değerlendirmek istiyorum. Üç çocuğum var üçü de okuyor. Bu işten kazandığım parayı onlarında eğitimlerine harcamak istiyorum" dedi.

Sabah, 06.08.2013

ÇAMLICA CAMİİ'NİN TEMELLERİ ATILDI

 

     

 

Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında Başbakan Erdoğan tarafından açıklanan Çamlıca Camii ile ilgili temel atma çalışmalarına başlandı. Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve caminin temeli için ilk harcı atan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, 268 rakımlı Çamlıca Tepesi’nde, 57 bin 500 metrekare arsa üzerinde kurulacak külliyenin mimari tarzının, bulunduğu tepenin topografik eğrisel süeti ile bütünlük arz etmesi bakımından hassasiyetle projelendirildiğini belirtti.

 

Temel atma töreninde konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar; “Bu gün temellerini attığımız bu büyük eser sıradan bir külliye değil, geçmişten günümüze bir sentez niteliği taşıyan büyük bir proje. Kültür ve eğitim alanı olacak Çamlıca Camii İstanbul’un ve ülkemizin marka değerini yükselterek İslam alemine değer katacak” dedi.





Tüm tv vericileri kaldırılacak

Erdoğan Bayraktar eserin çevreci bir anlayış ile dizayn edileceğini belirterek “Dünyanın sayılı eserlerinden biri haline gelecek proje alanındaki tüm tv vericilerini kaldıracağız. Bu benzersiz eserin tüm zemin etüdleri tamamlandı ve ÇED raporu alındı” şeklinde konuştu.

 

131 Milyon TL’lik yatırım

Bayraktar eserin 81 proje arasından yarışma ile seçildiğini açıklayarak “yarışma sonrasında Başbakanımızın talimatı ile akademisyenlerin de değerlendirmeleri ile birlikte düzenlediğimiz Çamlıca Camii’yi 131 Milyon TL’lik bir yatırım ile hayata geçiriyoruz. Selçuklu ve Osmanlı motifleri taşıyan bu büyük eser geçmişten geleceğe sentez niteliği taşıyor.

 

250 bin metrekarelik yeşil alan

Geleneksel Türk İslam mimarisi tarzı ile günümüz mekansal mimari anlayışını birleştiren dönemin sembol eserlerinden olacağının altını çizen Bakan Bayraktar “Çamlıca Tepesi’nin yaklaşık 250 bin metrekare rekreasyon alanı içerisinde, bölgenin yeşil dokusu ile bütünleştirilerek hazırlanmakta olan kentsel tasarım projesi alanında kalan bu eserin, gelecek nesillere miras kalacağına inanıyoruz” dedi.





37 bin kişilik kapasite

121 bin metrekare arsa alnından oluşan Çamlıca Camii, 15 bin 45 metrekare oturma alnına sahip. Caminin cemaat kapasitesi ise 37 bin 500 kişi. 70.45 metre kubbe yüksekliği ve 34 metre kubbe çapı olan cami, 6 adet minareye sahip. Minarelerin yüksekliği ise 278 metrekare.

 

Kültür ve eğitim alanları bir arada

Çamlıca Camii içerisinde Türk İslam Eserleri Müzesi, galeri, kütüphane konferans salonu ve bir de fuaye alanı yer alacak. Çamlıca Camii; 1000 kişilik konferans salonu, 2 bin 750 metrekare kütüphane, 3 bin 435 metrekare sanat galerisi, 10 bin 950 metrekarelik müze ve farklı alanlardan oluşan 8 adet atölyenin yanı sıra, 3 bin 40 araçlık kapalı otoparkı bünyesinde barındırıyor.

Yapı, 06.08.2013

ATATÜRK'ÜN SELANİK'TEKİ EVİ YENİLENDİ

 

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu ve babası Ali Rıza Efendi'nin vefatına kadar yaşadığı Selanik Atatürk Evi'nin yenileme çalışmaları tamamlandı.

 

Atatürk'ün Selanik'te dünyaya geldiği ev, yenilenen yüzüyle Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in 16 Ağustos'ta gerçekleştireceği açılışın ardından ziyaretçilerini kabul etmeye başlayacak.

 

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün 1881 yılında hayata gözlerini açtığı ve babası Ali Rıza Efendi'nin vefatına kadar yaşadığı "Selanik Atatük Evi"nin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürütülen yenileme çalışmaları tamamlandı.

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan edinilen bilgiye göre, Atatürk'ün Selanik'te dünyaya geldiği ev, yenilenen yüzüyle Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in 16 Ağustos'ta gerçekleştireceği açılışın ardından ziyaretçilerini kabul etmeye başlayacak.

 

2010 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı'nın onayıyla başlatılan ve Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün koordinasyonunda yürütülen evin tarihi ve milli önemi çerçevesinde, çağdaş müzecilik anlayışına uygun olarak yeniden düzenlenmesi ve binanın ihtiyaç gösterdiği onarımlarının yapılmasına yönelik çalışmalarda sona gelindi.

Akşam, 06.08.2013

APOLLON TAPINAĞI'NDA KAZILAR BAŞLADI

 

 

Aydın'ın Didim İlçesi'ndeki tarihi çevresi ve Kutsal Yol üzerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün onayı ile, geçen yıl ara verilen kazı çalışmaları yeniden başladı. Alman Halle Üniversitesi, İzmir Üniversitesi, Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün Milet Müze Müdürlüğü koordinesinde başlatılan kazı çalışmalarının 4 hafta süreceği öğrenildi.

Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden Dr. Ulf Weber kazı çalışmalarında 15 arkeolog, 10 mimar ve 18 kazı işçisinin yer aldığını belirterek, "Bu yıl kazı izni çıktığı için çok mutluyuz. Didim Hisar Mahallesi Abalı Kavşağı'nda, Apollon Tapınağı'nın alt kısmındaki alanda, Kutsal Yol'da ve eskiden kilise olan Hisar Mahallesi Camisi avlusunda kazı çalışmalarımızı yürütüyoruz. Cami avlusunda bundan 20 yıl önce düzenleme sırasında arkeolojik bulgulara rastlanmıştı, güzel bulgulara ulaşmayı umut ediyoruz" dedi. Weber, Didim'de 4 hafta sürecek kazı çalışmasının ardından ekibin çalışmalarını Tavşan Adası'nda sürdüreceğini dile getirdi.

Sabah, 05.08.2013

SUNA VE İNAN KIRAÇ VAKFI'NDAN ONLINE SERGİ

 

 

Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Google Cultural Institute platformunda Türkiye’den katılan ilk araştırma enstitüsü olarak online sergisini açıyor.

 

una ve İnan Kıraç Vakfı koleksiyonundaki Sadrazam Kıbrıslı Kamil Paşa'nın fotoğraf albümünden kurgulanan “Üç Kitaplı Kentler: 19. Yüzyıl Fotoğraflarında Kudüs ve Kutsal Topraklar” sergisi, en uzun süreli barışı Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde yaşayan, Kudus, Gazze, Yafa gibi kentlerdeki inanç çeşitliliğini ve bu zenginliğin mimari yansımalarını konu alırken, mimarlık ve fotoğraf tarihçilerine farklı bir okuma ve yorumlama olanağı da veriyor.
 

“Üç Kitaplı Kentler” online sergi için http://bit.ly/16e2Tin 
Küratörlüğünü Ekrem Işın’ın, danışmanlığını M. Baha Tanman’ın üstlendiği, “Üç Kitaplı Kentler: 19. Yüzyıl Fotoğraflarında Kudüs ve Kutsal Topraklar” adlı sergide 19. Yüzyıl sonlarında Kudüs ve Gazze sancaklarında bulunan belli başlı yerleşim birimlerindeki yapıların fotoğrafları yer alıyor. Fotoğraflar, hem Kudüs ve çevresinin ortaçağdan kalma tarihsel yapılarını, hem de 19. yüzyıl modernleşmesinin bölge mimarisindeki etkilerini yansıtmakta. Bir kısmı Garabed Kirikoryan tarafından